article/comments
article/share
Haberler
Ene (Benlik) ve Kâinatı Okuma Anahtarı

etiket Ene (Benlik) ve Kâinatı Okuma Anahtarı

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

Bugün “ene” meselesi üzerinden insanın kendini ve kâinatı okuma biçimini konuşacağız. Aslında soru çok basit ama kapısı çok derin:

İnsana verilen “ben” duygusu bir hakikat mi, yoksa yalnızca bir ölçü mü?

Yani şu “ben” dediğimiz şey… gerçekten bağımsız bir varlık mı, yoksa daha büyük bir hakikati anlamak için verilmiş bir anahtar mı?

Buradan başlıyoruz.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

İlk olarak “ene”yi şöyle düşünelim. İnsanın elinde bir anahtar var.

İlk olarak “ene”yi şöyle düşünelim. İnsanın elinde bir anahtar var.

Ama bu anahtar sadece dış dünyaya açılmıyor, aynı zamanda insanın kendi içine de açılıyor.

“Ene” diyor ki:

Benim ilmim var, benim gücüm var, benim iradem var.

Ama burada ince bir nokta var. Bu “benim” dediğimiz şey mutlak bir sahiplik değil. Daha çok bir temsil, bir ölçü.

Yani insan kendine bakarak aslında başka bir şeyi öğreniyor.

Peki bu ne demek?

Şöyle bir örnek veriliyor:

Hayvanlar kâinatın içinde yaşıyor ama kâinatı anlamıyorlar. Rüzgârı hissediyor ama rüzgârın ne olduğunu bilmiyor. Baharı yaşıyor ama baharın ne ifade ettiğini bilmiyor.

Ama insan öyle değil.

İnsan hem kendini biliyor, hem kâinatı okuyor, hem de “bunu kim yaptı?” sorusunu sorabiliyor.

İşte “ene” burada devreye giriyor.

İnsana verilen bu “benlik duygusu”, doğru kullanılırsa bir anahtar oluyor. Yanlış kullanılırsa da bir perdeye dönüşüyor.

Şöyle deniyor:

Kâinat kapıları zahiren açık, ama hakikatte kapalıdır.

Bu ne demek?

Bir kitap düşünün. Önünüzde açık duruyor. Ama okumayı bilmiyorsanız o kitap aslında kapalıdır.

Kâinat da böyle.

Göz var, ama görmenin anlamı var mı? Kulak var, ama duymanın hakikati var mı?

Eğer “okuma” yoksa her şey sadece görüntü olarak kalıyor.

İşte burada “İkra” emri devreye giriyor: Oku.

Ama sadece yazıyı değil, kendini oku, kâinatı oku.

Burada çok kritik bir nokta var:

İnsana “emanet” verilmiş.

Bu emanet nedir?

Bazı yorumlara göre akıl, bazılarına göre sorumluluk;  ama burada daha derin bir şey söyleniyor: istidat.

Yani insanın öğrenme, anlama, kıyas yapma kabiliyeti.

Yani insan “ben” derken aslında şunu kullanıyor:

Benim elim, benim gücüm, benim bilgim…

Ama bu sahiplik gerçek değil. Bu bir ölçü.

Tıpkı aynadaki yansıma gibi.

Şöyle düşün:

Güneş aynaya vuruyor aynada ışık var ama ışık aynanın değil.

İşte insan da böyle.

İnsanda görünen sıfatlar, Allah’ın sıfatlarına bir işaret oluyor. İnsan güçlü olduğunu düşünüyor ama o güç aslında mutlak güç değil, bir yansıma.

İnsan bir şeyleri biliyor ama o bilgi mutlak bilgi değil, bir işaret.

İnsan sahip olduğunu zannediyor  ama o sahiplik geçici bir emanet.

Buradan çok önemli bir sonuç çıkıyor: Eğer insan “ben yaptım, ben ettim” derse burada bir kırılma başlıyor. Çünkü bu sefer işaret, işaret ettiği şeyi unutuyor.

Yani parmak aya işaret ederken, parmağın kendisini ay sanması gibi.

Yani parmak aya işaret ederken, parmağın kendisini ay sanması gibi.

Bu bakış iki farklı yol açıyor:

Birincisi: “Ben merkezli” bakış.

İnsan her şeyi kendine mal ediyor. Gücü kendinden biliyor, bilgiyi kendinden biliyor. Sahipliği kendinden biliyor.

Bu bakış büyüdükçe insan kendini merkez yapıyor. Ama bu merkezlik bir süre sonra kırılgan bir yapıya dönüşüyor. Çünkü dayanacak daha büyük bir anlam kalmıyor.

İkincisi ise:

“Ben bir işaretim” bakışı.

Yani insan diyor ki:

Ben varım ama kendim için değilim. Ben bir anlamı taşıyorum. Ben bir hakikate işaret ediyorum.

Bu bakışta insan küçülmüyor aksine genişliyor.

Çünkü kendinden daha büyük bir anlamla bağ kuruyor.

Burada çok ince bir psikolojik dönüşüm var.

Birinci bakışta insan “sahip olma” üzerinden kimlik kuruyor.

İkinci bakışta ise “emanet olma” üzerinden kimlik kuruyor.

Biri tüketiyor, diğeri anlam üretiyor.

Sonra şu nokta geliyor:

Eğer “ene” doğru kullanılmazsa, küçük benlik duygusu zamanla şişiyor.

Önce insan “ben yaptım” diyor.

Sonra “her şey bana bağlı” demeye başlıyor.

Sonra sebepleri bile unutuyor.

En sonunda “her şey kendi kendine var” noktasına kadar gidebiliyor.

Yani bakış giderek kopuyor.

Ama ters yönde de bir yol var:

İnsan “ben” dediğinde şunu fark ederse:

Bu benlik bana verilmiş bir ölçüdür.

O zaman her şey yerli yerine oturuyor.

Ben varım ama mutlak değilim.

Ben biliyorum ama mutlak bilen değilim.

Ben yapıyorum ama yaratan değilim.

Bu noktada insanın kendine bakışı değişiyor.

Kendini bir sahip gibi değil, bir ayna gibi görmeye başlıyor.

Ve burada çok önemli bir sonuç ortaya çıkıyor:

İnsan kendini doğru okursa kâinatı da doğru okuyor.

Kendini yanlış okursa kâinat da anlamsızlaşıyor.

Kendini yanlış okursa kâinat da anlamsızlaşıyor.

Son cümle şu:

İnsana verilen “ene” ya bir firavunluk kapısı oluyor ya da bir marifet kapısı.

Aynı anahtar…

Ama açtığı yer tamamen farklı.

Ve bütün mesele şu soruda düğümleniyor:

İnsan kendini “sahip” mi sanacak, yoksa “işaret” mi görecek?

Instagram

Facebook

YouTube

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam