article/comments
article/share
Haberler
Yüzüklerin Efendisi: Devlerin Kibri, Küçük İnsanların Zaferi

etiket Yüzüklerin Efendisi: Devlerin Kibri, Küçük İnsanların Zaferi

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

Baba, Kara Şövalye, Bond, Star Wars derken epik yolculuğumuz son durağına ulaştı. Orta Dünya’ya. Ama bu hafta yüzükleri, ejderhaları, o görkemli savaş sahnelerini bir kenara bırakmanızı isteyeceğim. Çünkü Yüzüklerin Efendisi’nin asıl meselesi büyü değil. Bütün o destanın altında, çok sade ama bir o kadar da sarsıcı bir siyasi soru yatıyor. Tarihi gerçekten kim yapar? Kralları, büyücüleri, orduları bir an için unutun. Sauron’u alaşağı eden, mahşeri bir meydan savaşında parlayan bir kahraman değil. Yorgun, korkmuş, üç karış boyunda iki köylü çocuğu.

Bu tesadüf değil. Tolkien hobbitleri masa başında uydurmadı. Birinci Dünya Savaşı’nda, Fransa’daki Somme’un o cehennem siperlerinde savaştı ve oradan hayatının dersini çıkardı. Yıllar sonra bir mektubunda bunu kendisi yazacaktı: “Hobbitler, siperlerdeki sıradan insanların o şaşırtıcı, beklenmedik kahramanlığı üzerine kuruldu.” Karşılarına da generalleri, yani emir yağdıran büyük adamları koymuştu. İşte bütün destan bu kıyasın üzerinde yükseliyor. Gelin Orta Dünya’yı bu gözle, aşağıdan yukarı doğru bir daha gezelim.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Masadaki devler ve köşedeki çocuk

Masadaki devler ve köşedeki çocuk

Hikâyenin kalbindeki sahneyi düşünün. Elrond’un Konseyi. Ağaçların altında, asırlık bir masanın çevresinde Orta Dünya’nın bütün gücü toplanmıştır. Bilge elfler, gururlu insanlar, sarsılmaz cüceler, bir de büyücü Gandalf. Ortada ise küçük bir kaide üstünde, masum görünüşlü altın bir halka durur: “yüzüklerin efendisi”. Ve büyük güçler bir anda birbirine düşer. Kimin alacağı, kimin saklayacağı, kimin kullanacağı üzerine tartışma alevlenir. Çünkü her biri o yüzüğü kendi davası için kullanabileceğine inanır.

Tam o gürültünün ortasında, kimsenin ciddiye almadığı bir ses yükselir. Köşede oturan, ayakları yere değmeyen Frodo konuşur: “Yüzüğü ben götürürüm.” Salon bir an susar. Çünkü mantık dışıdır bu. En zayıf, en güçsüz, en korunmasız olan, en ölümcül yükü sırtlanmaya talip olmuştur. Ama işin sırrı da tam buradadır. O yüzük büyük güçlerin elinde bir silaha, bir tahta, yeni bir karanlığa dönüşür. Yalnız hırsı olmayanın elinde sadece bir yük olarak kalır. Konsey, en güçlüye değil, en az iktidar isteyene güvenmek zorunda kalır. Ama dikkat edin. Aynı masada, gözlerini o altın halkadan bir türlü alamayan biri daha oturuyor.

Tolkien’in kendi siyaseti tam da buraya oturur. Bir mektubunda şöyle yazmıştı: “Siyasi görüşlerim giderek anarşiye kayıyor. Çünkü insanın en yakışıksız işi başkalarına hükmetmektir, hele o fırsatı arayanlar bunu hiç beceremez.” İktidarı en çok isteyen, ona en az layık olandır. Yüzüğü taşıma hakkını, onu hiç istemeyen kazanır. Tolkien’in bu sezgisini yıllar sonra bir siyaset bilimci koca bir kurama dönüştürecek. Adını aklınızda tutun. James C. Scott. Bu yazı boyunca bize o eşlik edecek.

İyi bir adamın düşüşü

İyi bir adamın düşüşü

Peki ya o yükü taşımak yerine kullanmak isterse insan? Tolkien bu sorunun cevabını Boromir’le verir. Boromir kötü biri değildir. Tam tersine, cesur, onurlu, halkını canıyla seven bir savaşçıdır. Gondor’un sınırlarında yıllarca karanlığa karşı dövüşmüştür. Derdi de soyludur. Yüzüğü alıp kendi şehrini, kendi insanlarını kurtarmak ister. Sonunda o masum görünüşlü soruyu sorar: “Neden bu gücü kullanmayalım ki?” Mantıklıdır, hatta haklı bile görünür.

Ama işte Tolkien’in dehası burada. Yüzük, kötü insanları değil, en çok da iyi insanları kandırır. Çünkü onlara “iyilik yapacaksın” diye fısıldar. Boromir, daha o yüzüğe dokunmadan, sadece onu arzulayarak değişmeye başlar. Gözleri parlar, sesi sertleşir ve sonunda dostu Frodo’ya saldırır. Ancak bir an sonra kendine gelir, yaptığının dehşetiyle dizlerinin üstüne çöker ve ağlar. Boromir kötü olduğu için değil, iyi olduğuna fazla güvendiği için düşmüştür. Tolkien bize en ürkütücü dersi verir. Mutlak gücü “doğru ellerde iyi olabilir” diye savunan herkes, aslında çoktan o yüzüğün fısıltısına kapılmıştır. Peki en soylular bile bu fısıltıya dayanamıyorsa, o yük Mordor’a nasıl varacak? Cevap için gözünüzü görkemli savaş meydanlarından çekin. Asıl hikâye bambaşka bir yerde ilerliyor.

Lord Acton’ın o eskimeyen sözü burada yankılanır, iktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlaka yozlaştırır (power corrupts). Modern anayasaların denge ve denetleme (checks and balances) düzenekleri de tam bu kaygıdan doğar, hiçbir iktidar, sahibi ne kadar erdemli olursa olsun, denetimsiz bırakılmaz. Ama Tolkien bir adım öteye geçer. Yozlaştıran şey iktidarın kötüye kullanımı değil, bizzat kendisidir. En soylu niyet bile o yükün altında eğilir. Çünkü Scott’ın bütün eserinin gösterdiği gibi, dünyaya zirveden bakan göz aşağıdaki hayatı seçemez olur. Yüzüğün Boromir’e vaat ettiği şey de tam olarak o zirvedir.

Tarihi yapan görünmez eller

Tarihi yapan görünmez eller

Şimdi geri çekilip bütün resme bakın. Destanın görünen yüzünde krallar, ordular, görkemli kuşatmalar vardır. Aragorn’un kılıcı, Gandalf’ın asası, Rohan süvarilerinin o nefes kesen hücumu. Ama bütün bu büyük güçler aslında tek bir işe yarar. Düşmanın dikkatini dağıtmak. Sauron gözünü o orduların üzerine dikmişken, ayağının dibinden, kimsenin göremediği patikalardan iki hobbit usulca Mordor’a sızar. Dünyanın kaderi, görkemli meydanlarda değil, kimsenin haritada işaretlemediği o tozlu keçi yollarında belirlenir.

Daha da çarpıcısı, asıl yükü taşıyanın Frodo bile olmamasıdır. Frodo zincirin son halkasında çöker. Onu Çatlak’ın kenarına kadar sırtında taşıyan, hayatı boyunca bir bahçıvandan başka bir şey olmamış sadık Sam’dir. Kahraman değil, hizmetkâr. Destan kitaplara generallerin adıyla geçer, ama o destanı sırtında taşıyan, adı hiçbir yere yazılmayan o sıradan insandır. Tolkien tarihin bu sessiz dip akıntısını görmüştü. Büyük adamlar sahnede dururken, dünyayı çoğu zaman kuliste, isimsiz eller döndürür. Ama Tolkien’in en sert dersi hâlâ önümüzde. Ve o ders, savaş bittikten sonra, eve dönüş yolunda verilecek.

Tarihçilerin “büyük adamlar tarihi” dediği o eski anlayışa, yani tarihi yalnız kralların ve kumandanların yaptığı fikrine Tolkien sessizce itiraz eder. Onun yerine koyduğu şey, siyaset biliminin aşağıdan tarih (history from below), tarihçilerin ise halk tarihi (people’s history) dediği bakıştır. Bu bakışın en büyük kuramcısı James C. Scott, sıradan insanların o sessiz, inatçı, kayda geçmeyen direncine zayıfların silahları (weapons of the weak) adını verir. Sam’in sırtındaki yük, bu kuramın destandaki karşılığıdır. Faillik tahtta değil, en sıradan insanın inadındadır.

Kahramanlar eve döndüğünde

Kahramanlar eve döndüğünde

Ve geldik hikâyenin en çok atlanan bölümüne. Kralın Dönüşü’nün sondan bir önceki bölümü olan bu kısım, Peter Jackson’ın üçlemesine hiç alınmadı. Filmlerde ondan geriye yalnızca, Galadriel’in aynasında Frodo’ya gösterilen o yanan Shire görüntüsü kaldı. Oysa belki de bütün destanın en politik sayfaları bunlardır. Sauron yenilmiştir, kötülük alt edilmiştir, herkes mutlu sona hazırdır. Dört hobbit yorgun ama zafer sarhoşu, memleketleri Shire’a döner. Ama orada onları bekleyen şey bir kâbustur. O yemyeşil, masum, dertsiz diyar tanınmaz hâldedir. Eski değirmenlerin yerini dumanı tüten fabrikalar almış, ağaçlar kesilmiş, evler yıkılmış, köprülere çivili kapılar dikilmiş, duvarlara yasak üstüne yasak asılmıştır. Sauron gitmiş, ama onun küçük bir taklidi, eski büyücü Saruman, sessizce Shire’ı ele geçirmiştir.

Tolkien bu bölümü boşuna yazmadı. Asıl uyarısı belki de buradadır. Uzaktaki büyük kötülüğü, Mordor’u yenmek bir şeydir. Ama kötülük yalnızca kara kulelerde oturmaz. Bazen sizin köyünüze, “düzen”, “verimlilik”, “adil paylaşım” gibi tatlı sözlerle el koyan memurlar kılığında sızar. Ve işin asıl dersi şu. Shire’ı bu kez de büyük güçler değil, hobbitlerin kendisi kurtarır. Uzaktan bir ordu gelmez. Sıradan köylüler, o güne dek silah tutmamış o küçük insanlar, sonunda doğrulur ve kendi evlerini kendileri geri alır. İşte böyle. Hobbitlerin fendi, Saruman’ı yendi. Özgürlük, dışarıdan gelen bir armağan değil, içeriden verilen bir karardır.

Saruman’ın Shire’ı, Scott’ın en ünlü kitabı Devlet Gibi Görmek’in (Seeing Like a State) neredeyse sahneye konmuş hâlidir. Yerleşik, organik hayatı sayıp ölçerek okunabilir kılmaya, cetvelle yeniden çizmeye kalkan o yüksek modernist (high modernism) hırs, “düzen” ve “verimlilik” derken diyarın canını alır. Hobbitlerin mücadelesi ise Scott’ın gündelik direniş (everyday resistance) dediği şeyin destansı hâlidir. Büyük güçler tarih kitaplarını doldururken, asıl mücadele çoğu zaman sıradan insanların kendi tarlasında, kendi sokağında, sessizce verilir. Shire’ı kurtaran kahramanlık madalyalı değildir.

Son söz

Son söz

Yüzüklerin Efendisi’ni bir daha açtığınızda, isterseniz onu yine o muhteşem savaşların, ejderhaların, büyülü kılıçların destanı olarak okuyun. Ama bir gözünüz de şu sessiz hakikatte olsun. O koca dünyayı kurtaran, en güçlüler değildi. En güçsüzlerdi. Yüzüğü taşıma onurunu, onu en az isteyen kazandı. Karanlığı yenen, taçlı bir kral değil, adı kimsenin hatırlamadığı bir bahçıvandı. Tolkien bütün o görkemin altına, neredeyse fısıltıyla, çağının en asi fikrini saklamıştı. Dünyayı döndüren, yukarıdaki devler değil, aşağıdaki sıradan insanlardı.

İşin güzel yanı, bu hikâyenin en bilge cümlesi Yüzüklerin Efendisi’nde bile geçmez. Ondan önceki hikâyede, Hobbit’in ilk filminde kurulur. Üstelik doğrudan Saruman’a karşı. Galadriel, Gandalf’a koca bir yolculuğa neden küçücük bir hobbiti kattığını sorar. İhtiyar büyücünün cevabı, bu yazının da özetidir: “Saruman kötülüğü ancak büyük gücün dizginleyebileceğine inanır. Ama ben öyle görmedim. Karanlığı uzak tutan, sıradan insanların gündelik küçük iyilikleridir. Küçük sevgi ve nezaket edimleridir.” Belki de Orta Dünya’nın bize bıraktığı asıl miras budur. Dünyayı kurtarmak için bir kahraman olmanız gerekmiyor. Bazen yükünüzü bırakmamanız, dostunuzu sırtlamanız ve eve döndüğünüzde sessizce doğrulmanız yetiyor. Gerisini merak etmeyin. Gerisini, her zaman olduğu gibi, küçük insanlar halleder.

Bir de küçük bir not. Baba’yla başlayan sinema ve siyaset serimiz, bu yazıyla sona eriyor. Ben de köşeye bir süre ara veriyorum. Eylül ortasında, yeni hikâyeler ve yeni sorularla yeniden buluşmak üzere. O zamana dek filmleri benim yerime de izleyin.

Meraklısına

James C. Scott, Tahakküm ve Direniş Sanatları (çev. Alev Türker, Ayrıntı Yayınları, 1995). Türkçesi mevcut. Güçsüzlerin, görünürde boyun eğerken aslında nasıl direndiğini anlatan modern klasik. Shire’ı kurtaran o sessiz inadın kuramı. Bu yazının asıl omurgası.

J. R. R. Tolkien, The Letters of J. R. R. Tolkien (haz. Humphrey Carpenter, Christopher Tolkien’in katkısıyla, George Allen & Unwin, 1981). Tolkien’in kendi siyasetini, anarşi eğilimini ve hobbitleri neden siperlerdeki sıradan askerden kurduğunu kendi ağzından anlattığı mektuplar. Destanın arka planı buradan okunur.

Jonathan Witt & Jay W. Richards, The Hobbit Party (Ignatius Press, 2014). Tolkien’in iktidar, özgürlük ve küçük topluluk siyasetini, özellikle Shire’ın yağmalanması bölümünü merkeze alarak anlatan bir çalışma. Bu yazının yaptığını kitap boyunca yapıyor.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Twitter

LinkedIn

Instagram

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam