article/comments
article/share
Haberler
Victor Hugo: Vatanına Dönemezken, Dünyanın En Büyük Romanını Yazdı

etiket Victor Hugo: Vatanına Dönemezken, Dünyanın En Büyük Romanını Yazdı

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

Bir adam düşünün. Öyle ünlü ki, hayattayken bir sokağa onun adı veriliyor. Öyle sevilen ki, öldüğünde tabutunun ardından iki milyon insan yürüyor. O gün Paris'te yaşayan insan sayısından bile fazla.

Ama aynı adam, hayatının en güzel yıllarını vatanından binlerce kilometre uzakta, küçük bir adada, sürgünde geçirdi. En büyük acısını ise bir kafede, gazete okurken yaşadı.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Bu adam Victor Hugo. Ve onun hayatı, yazdığı romanlardan hiç de az dramatik değil.

Bu adam Victor Hugo. Ve onun hayatı, yazdığı romanlardan hiç de az dramatik değil.

Çoğumuz onu 'Sefiller'in ve 'Notre Dame'ın Kamburu'nun yazarı olarak biliriz. Ama Hugo yalnızca bir romancı değildi. Şairdi, oyun yazarıydı, çizerdi, hatta politikacıydı. Neredeyse bir asır yaşadı ve o hayata öyle çok şey sığdırdı ki, tek bir yazı zor toparlıyor. Ama biz yine de deneyelim.

Baştan başlayalım.

Victor Hugo 1802'de Fransa'da doğdu. Babası Napolyon'un ordusunda bir generaldi, annesi ise kralcı. Yani daha doğduğu evde iki dünya çarpışıyordu. Belki de bu yüzden Hugo, ömrü boyunca hem tutkulu bir sanatçı hem de inatçı bir siyasi savaşçı oldu.

Yeteneği çok erken belli oldu. Daha gençken şiirleriyle dikkat çekti, ödüller kazandı, kısa sürede Fransız edebiyatının parlayan yıldızı oldu. 1831'de 'Notre Dame'ın Kamburu'nu yazdı ve kitap büyük ilgi gördü. Otuzlu yaşlarına geldiğinde Hugo, Fransa'nın en tanınan yazarlarından biriydi. Evliydi, çocukları vardı, ünlüydü, mutluydu.

Sonra 1843 geldi ve her şey değişti.

Sonra 1843 geldi ve her şey değişti.

Hugo'nun bir kızı vardı: Léopoldine. Çocukları arasında en sevdiği, gözbebeğiydi. O yıl Léopoldine daha yeni evlenmişti, henüz on dokuz yaşındaydı. Bir gün kocasıyla birlikte Seine Nehri'nde tekneyle gezerken tekne devrildi. Léopoldine boğuldu. Genç kocası onu kurtarmaya çalıştı, başaramadı ve o da sularda kayboldu.

Peki Hugo bu haberi nasıl aldı, biliyor musunuz? İşte hikâyenin en yürek burkan kısmı burası.

O sırada Hugo seyahatteydi, kızının öldüğünden habersiz yola devam ediyordu. Bir kasabada mola verdi, bir kahveye girdi, önüne bir gazete aldı. Ve kızının ölüm haberini, o gazetenin sayfalarında okudu. Kimse ona nazikçe söylememişti, kimse elini tutup hazırlamamıştı. Fransa'nın en büyük yazarı, kendi çocuğunun öldüğünü, bir kahvede, herkesin arasında, matbu harflerden öğrendi.

Bu darbe onu yıllarca yazamaz hâle getirdi. Uzun bir süre sustu. Ama zamanla, o dayanılmaz acıyı bir şeye dönüştürdü: Şiire. Léopoldine için yazdığı dizeler, bugün Fransız edebiyatının en dokunaklı satırları arasında sayılıyor. Bazen bir insan, en derin acısını ancak yazarak taşıyabiliyor.

Hugo acısından yavaş yavaş sıyrılırken, bu kez hayatı başka bir yöne savruldu: Siyaset.

O dönem Fransa çalkantı içindeydi. Hugo önce Louis-Napolyon adında bir liderin yükselişini destekledi. Ama bu adam iktidara gelince gerçek yüzünü gösterdi. 1851'de bir darbe yaptı, kendini imparator ilan etti ve ülkenin özgürlüğünü rafa kaldırdı. Herkes sustu. Ama Hugo susmadı.

Hugo bu darbeye açıkça karşı çıktı, imparatoru bir "hain" olarak niteledi ve direnişi örgütlemeye çalıştı.

Hugo bu darbeye açıkça karşı çıktı, imparatoru bir "hain" olarak niteledi ve direnişi örgütlemeye çalıştı.

Ancak karşısındaki güç çok büyüktü. Sonunda canını kurtarmak için ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Böylece Victor Hugo'nun hayatının en uzun ve en tuhaf dönemi başladı: Sürgün.

Önce Brüksel'e, sonra Manş Denizi'ndeki küçük adalara sığındı. Yıllarca Jersey'de, ardından Guernsey adasında yaşadı. Denize bakan bir evde, memleketinden uzakta, ama kalemi hiç durmadan. İşte o adada, o sürgün yıllarında, dünya edebiyatının en büyük eserlerinden birini yazdı: 'Sefiller.' Düşünün, bir adam ülkesine dönemezken, yoksulların ve ezilenlerin destanını yazıyordu.

Bu arada Hugo'nun adadaki hayatı da bir hayli sıra dışıydı. Denize bakan evinde ruh çağırma seansları düzenliyor, masaların başına geçip ölenlerle 'konuştuğuna' inanıyordu. En çok da bir ruhu bekliyordu: Sularda kaybettiği kızı Léopoldine'in ruhunu. Yıllar geçmişti ama o baba, kızının acısını hiç dindirememişti.

Derken beklenmedik bir şey oldu. İmparator, sürgündeki bütün muhaliflere af çıkardı. Artık Hugo istese evine dönebilirdi. Peki ne yaptı? Reddetti. 'Özgürlük geri geldiğinde ben de dönerim' dedi ve dönmedi. Yıllarca daha o küçük adada kaldı. Çünkü ona göre, boyun eğerek dönmektense sürgünde kalmak daha onurluydu.

Ve sonunda haklı çıktı. 1870'te imparatorun rejimi çöktü. İşte ancak o zaman, tam yirmi yıla yakın bir aradan sonra, Victor Hugo Fransa'ya döndü. Onu karşılamaya gelen kalabalık akıl alır gibi değildi. İstasyon insan doluydu, herkes onun adını haykırıyordu. Sürgüne bir kaçak gibi gitmişti; bir kahraman gibi dönüyordu.

Hayatının geri kalanında Hugo artık yalnızca bir yazar değil, adeta bir milletin simgesiydi.

Hayatının geri kalanında Hugo artık yalnızca bir yazar değil, adeta bir milletin simgesiydi.

Ama hayat onu son yıllarında da sınamaya devam etti. Karısını kaybetti, oğullarını kaybetti, bir kızı akıl hastanesine yatırıldı. O kadar acı gören adam, yine de yazmayı, sevmeyi ve savaşmayı hiç bırakmadı. Ölümünden iki gün önce bıraktığı son notta şöyle yazıyordu: 'Sevmek, eyleme geçmektir.'

22 Mayıs 1885'te, seksen üç yaşında öldü. Ve işte o zaman Fransa'nın belki de tarihinde görülmemiş bir şey yaşandı.

Hugo, mütevazı bir insan olarak, yoksulların taşındığı sıradan bir cenaze arabasıyla gömülmeyi vasiyet etmişti. Ama Fransa onu öyle uğurlamadı. Tabutu, Paris'in tam ortasında, Zafer Takı'nın altına kondu. Ve cenaze törenine yaklaşık iki milyon insan katıldı. O gün Paris'te yaşayan nüfustan bile fazla insan, onu son yolculuğuna uğurlamak için sokaklara döküldü. Bir yazar için görülmemiş bir vedaydı bu. Sonunda Panthéon'a, Fransa'nın en büyüklerinin yanına gömüldü.

Bugün 'Sefiller' hâlâ okunuyor, hâlâ sahneleniyor, hâlâ milyonlarca insanın kalbine dokunuyor. Ama o kitabı yazan adamın kendi hayatı da en az kitapları kadar dolu, kadar acılı, kadar destansıydı.

Belki de Victor Hugo'yu en iyi anlatan şey şu: Kızını bir gazeteden okuyarak kaybetti, bir imparatora tek başına kafa tuttu, yirmi yıl sürgün yedi ve boyun eğmeyi reddetti. Ve bütün bu acıların içinden, insanlığa umudu anlatan kitaplar çıkardı.

Çünkü bazı yazarlar sadece kitap yazmaz. Acılarını alır, onları bütün bir dünyanın okuyacağı bir şeye dönüştürür.

Instagram

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam