PISA 2025: Türkiye Yükseliyor, Ama Her Çocuk Aynı Hızla mı Yükseliyor?
Fen bilimleri ve okumada OECD ortalamasını geçtik, matematikte yakaladık. Bu gerçek bir başarı. Fakat aynı rapor, sosyoekonomik makasın bazı alanlarda açıldığını da söylüyor. PISA 2025’in Türkiye’ye asıl mesajı belki de tam burada başlıyor.
“Bir eğitim sisteminin başarısını yalnızca ortalama puanı değil, en dezavantajlı çocuğunu bulunduğu yerden ne kadar ileri taşıdığı gösterir.”
PISA 2025 sonuçları açıklandı ve Türkiye açısından uzun zamandır görmediğimiz kadar güçlü bir tablo ortaya çıktı. Fen bilimlerinde 494, okumada 472, matematikte 462 puan aldık. Fen ve okumada OECD ortalamasının üzerindeyiz; matematikte ise OECD ortalamasına çok yakınız.
Bu sonucu küçümsemek haksızlık olur. Türkiye, 2022’ye göre üç alanda da puanını yükseltti ve son on yıllık eğilimde OECD içindeki en dikkat çekici iyileşme hikâyelerinden birini yazdı. Ancak eğitim verilerinin kötü bir huyu vardır: Manşeti alkışlarken dipnotu okumazsanız, gerçeğin yarısını kaçırırsınız.
PISA 2025’in dipnotu şu: Türkiye’nin ortalaması yükselirken bu ilerleme bütün çocuklara aynı ölçüde dağılmıyor. Özellikle sosyoekonomik avantajlı ve dezavantajlı öğrenciler arasındaki fark bazı alanlarda büyüyor. Yani önümüzde artık yalnızca bir “başarı” meselesi değil, doğrudan bir “eğitim adaleti” meselesi var.
Önce tabloyu görelim: Türkiye gerçekten yükseldi
Türkiye ayrıca 91 ülke ve ekonomi arasında fen bilimlerinde 19., okumada 18., matematikte 28. sırada. OECD ülkeleri arasında ise sırasıyla 14., 13. ve 23. sırada yer alıyor. Sıralama tek başına kalite göstergesi değildir, ama yönün yukarı olduğunu açıkça gösteriyor.
1. Bu başarıyı teslim edelim: Türkiye’nin yükselişi gerçek
PISA 2025’in Türkiye için en olumlu yanı yalnızca ortalama puan artışı değil. Temel yeterlilik düzeyine ulaşan öğrenci oranı da güçlü bir görüntü veriyor. Fen bilimlerinde öğrencilerin yüzde 81’i en az 2. düzeye ulaşıyor; OECD ortalaması yüzde 74. Okumada Türkiye yüzde 76 ile OECD’nin yüzde 69’luk ortalamasının üzerinde. Matematikte ise yüzde 64 ile OECD’nin yüzde 65’lik ortalamasına çok yakın.
Daha önemlisi, 2015’e göre düşük performans gösteren öğrenci oranı matematikte ve okumada 16’şar puan, fen bilimlerinde ise 25 puan azalmış durumda. Yani mesele sadece birkaç yüksek performanslı öğrencinin ortalamayı yukarı çekmesi değil. Sistemin tabanında da bir iyileşme var.
Bunu kabul etmeden yapılacak her eleştiri eksik kalır. Eğitim tartışmalarında ne yazık ki iki kabileye ayrılmayı seviyoruz: Ya her şeyi “tarihî başarı” ilan ediyoruz ya da iyi olan hiçbir şeyi görmemeye yemin ediyoruz. Verinin daha sıkıcı ama daha dürüst bir huyu var: Aynı anda hem iyi hem sorunlu şeyler söyleyebiliyor.
2. Fakat asıl soru şu: Kim yükseliyor?
PISA’nın Türkiye notundaki en kritik bulgulardan biri sosyoekonomik başarı farkı. Türkiye’de en avantajlı yüzde 25’lik öğrenci grubu ile en dezavantajlı yüzde 25’lik grup arasında fen bilimlerinde 81 puanlık fark var. OECD ortalamasındaki fark 85 puan.
İlk bakışta “OECD’den daha kötü değiliz” denebilir. Fakat trend daha önemli: OECD’ye göre 2015-2025 arasında fen bilimlerinde avantajlı ve dezavantajlı öğrenciler arasındaki fark Türkiye’de büyürken OECD genelinde daraldı. Üstelik Türkiye’deki iyileşme avantajlı öğrencilerde dezavantajlı öğrencilere göre daha güçlü gerçekleşti.
2022-2025 döneminde de en yüksek puan alan yüzde 10 ile en düşük puan alan yüzde 10 arasındaki mesafe matematik ve fen bilimlerinde açıldı. Matematikte sosyoekonomik başarı farkının 2022-2025 arasında büyüdüğü ülkeler yalnızca Brezilya, Filipinler ve Türkiye oldu.
Burada cümleyi doğru kurmak önemli: Dezavantajlı öğrencilerin tamamı mutlak olarak geriliyor demek doğru değil. Hatta bazı göstergelerde onlar da ilerliyor. Sorun şu ki avantajlı öğrenciler daha hızlı ilerlediğinde aradaki mesafe büyüyor. Eğitimde eşitsizlik tam olarak böyle üretiliyor: Kimse yerinde saymıyor olabilir, ama biri diğerinden sürekli daha hızlı koşuyorsa yarış giderek adaletsizleşiyor.
“Ortalama yükselirken makas açılıyorsa, sistem daha başarılı olabilir; ama aynı ölçüde daha adil değildir.”
3. Türkiye’nin dezavantajlı çocukları aslında önemli bir şeyi kanıtlıyor
PISA’nın uluslararası sosyoekonomik ölçeğinde Türkiye’deki öğrencilerin yüzde 32’si en alt dörtte birlik dilimde bulunuyor. Bu, örneklemin çok büyük bir bölümünün uluslararası ölçekte dezavantajlı koşullarda yaşadığını gösteriyor.
Fakat aynı öğrencilerin fen bilimleri ortalaması 466 puan. OECD, bunun benzer sosyoekonomik koşullardaki öğrenciler arasında en yüksek performanslardan biri olduğunu özellikle belirtiyor. Dahası, Türkiye’de dezavantajlı öğrencilerin yüzde 13’ü ülke içindeki en başarılı yüzde 25’lik dilime girebiliyor. OECD ortalaması yüzde 12.
Bu veri bana göre son derece kıymetli. Çünkü bize şunu söylüyor: “Yoksul çocuk öğrenemez”, “ailesi eğitimli değilse yapacak bir şey yok” gibi kaderci cümlelerin bilimsel karşılığı yok. Dezavantajlı çocuklarımız öğrenebiliyor, direnç gösterebiliyor ve çok başarılı olabiliyor.
Demek ki sorun çocuğun kapasitesi değil. Sorun, ülkenin bu kapasiteyi hangi okulda, hangi öğretmenle, hangi öğrenme ortamında ve hangi destek sistemiyle karşılaştırdığı.
4. OECD ortalamasını geçtik, ama OECD de aşağı geliyor
PISA 2025’i yorumlarken bir başka ayrıntıyı da unutmamak gerekiyor. Türkiye yükselirken OECD ortalamaları son on yılda ciddi biçimde geriledi. OECD genelinde 2015-2025 arasında okuma performansı 28 puan, matematik performansı 22 puan düştü. PISA 2025, OECD ortalamasında bugüne kadarki en düşük sonuçların görüldüğü döngülerden biri.
Dolayısıyla iki hareket aynı anda gerçekleşiyor: Türkiye yukarı çıkıyor, OECD aşağı geliyor. Bu durum Türkiye’nin başarısını geçersiz kılmaz. Fakat “OECD ortalamasını geçtik, sorun çözüldü” rahatlığına da izin vermez.
Bizim hedefimiz düşen bir ortalamayı geçmek değil; yüksek başarıyla yüksek eğitim adaletini aynı anda üreten ülkeler arasına girmek olmalı.
5. Beni puanlardan daha fazla rahatsız eden sayı: Yüzde 53
PISA’dan önceki iki hafta içinde Türkiye’de öğrencilerin yüzde 53’ü en az bir tam gün okula gitmediğini söylüyor. OECD ortalaması yüzde 22. Öğrencilerin yüzde 41’i en az bir ders kaçırdığını belirtiyor.
Fen derslerinde öğrencilerin yüzde 32’si çoğu ya da bütün derslerde iyi çalışamadığını söylüyor; OECD ortalaması yüzde 19. Öğrencilerin yüzde 28’i ise “okul zaman kaybıdır” görüşüne katılıyor.
Bunlar bana 494 puandan daha büyük sorular soruyor. Bir öğrencinin okulda bulunmasını sağlayamıyorsak, okulda bulunduğunda öğrenmeye katılmasını sağlayamıyorsak ve okulun hayatıyla ilişkisini kuramıyorsak, sınav puanındaki artışın üzerine çok konforlu oturmamak gerekir.
Devamsızlık yalnızca disiplin meselesi değildir. Yoksulluk, çalışma zorunluluğu, okul aidiyeti, psikolojik iyi oluş, aile koşulları, okul iklimi ve “bu okul benim hayatımda ne işe yarıyor?” sorusunun cevabıyla ilgilidir.
6. Bir başka paradoks: Yapay zekâyı kullanıyoruz, ama dijital düşünme başka bir şey
Türkiye’de öğrencilerin yüzde 52’si okul çalışmalarında öğrenmeye yardımcı olması için yapay zekâ sohbet araçlarını haftada en az bir kez kullandığını söylüyor. OECD ortalaması yüzde 46. Yeni bir konu hakkında ön araştırma yapmak ve yazı ödevlerinde taslak oluşturmak için AI kullanımı da OECD ortalamasının oldukça üzerinde.
Buna karşılık Türkiye’nin hesaplamalı problem çözme performansı OECD ortalamasının altında. Bu iki veri yan yana konulduğunda önemli bir uyarı çıkıyor: Yapay zekâyı çok kullanmak, yapay zekâ çağında iyi düşünmek anlamına gelmiyor.
Bir dönem sınıfa akıllı tahta koyunca dijital dönüşüm yaptığımızı sanmıştık. Şimdi de öğrenciye chatbot kullandırınca “AI eğitimi” yaptığımızı sanma tehlikesi var. Oysa asıl beceri istem yazmak değil; soru sormak, doğrulamak, kanıt aramak, kaynağı değerlendirmek, modelin hatasını görmek ve nihai kararı insan olarak verebilmek.
7. PISA 2025’ten Türkiye için çıkarmamız gereken 6 ders
1. Ortalama puan politikasından eğitim adaleti politikasına geçmeliyiz. Türkiye ortalaması kadar en avantajlı ve en dezavantajlı gruplar arasındaki farkı da ulusal başarı göstergesi haline getirmeliyiz.
2. Kaynağı eşit değil, ihtiyaca göre dağıtmalıyız. Daha zor koşullardaki okullar daha fazla öğretmen desteği, psikolojik danışmanlık, beslenme, materyal, erken müdahale ve okul sonrası öğrenme desteği almalı.
3. En güçlü öğretmen kapasitesini en çok ihtiyaç duyulan yerlere taşımalıyız. Eğitim eşitsizliği, önemli ölçüde nitelikli öğretmen ve güçlü okul liderliğinin nasıl dağıldığı meselesidir.
4. Devamsızlığı ulusal alarm göstergesi kabul etmeliyiz. Yüzde 53’lük veri okulun öğrenciyle kurduğu ilişkinin, aile koşullarının ve sosyal politikaların birlikte ele alınmasını gerektiriyor.
5. Müfredatta “daha çok konu” yerine daha derin öğrenmeye geçmeliyiz. Muhakeme, problem çözme, modelleme, okuduğunu anlamlandırma, kanıt ve gerçek yaşamla ilişki PISA için değil, hayat için gerekli.
6. AI kullanan değil, AI ile düşünebilen öğrenci yetiştirmeliyiz. Teknolojinin erişimini değil, onunla kurulan bilişsel ve etik ilişkinin niteliğini ölçmeliyiz.
8. PISA’nın asıl sorusu puan değil, vicdan meselesidir
PISA 2025 Türkiye’ye iki farklı hikâye anlatıyor. Birincisi gurur verici: Türkiye uzun vadeli düşüş yaşayan OECD dünyasının tersine üç temel alanda yükseliyor; fen ve okumada OECD ortalamasını aşmış durumda.
İkinci hikâye ise bizi rahatsız etmeli: Bu ilerleme bütün öğrencilere aynı hızda ulaşmıyor. Sosyoekonomik fark bazı alanlarda büyüyor, en güçlülerle en zayıflar arasındaki mesafe açılıyor ve çok yüksek bir devamsızlık oranı var.
Eğitim politikasının bundan sonraki aşaması “Türkiye’nin PISA puanını nasıl yükseltiriz?” sorusu olmamalı. O sorunun yanıtında önemli mesafe aldık.
Yeni soru şu olmalı:
“Bir çocuğun ailesinin geliri, yaşadığı mahalle ya da gittiği okul, geleceğini ne ölçüde belirliyor ve biz bu kaderi eğitim yoluyla gerçekten değiştirebiliyor muyuz?”
Çünkü iyi bir eğitim sistemi yalnızca en başarılı çocuğunu daha ileri götüren sistem değildir.
İyi eğitim sistemi, en dezavantajlı çocuğunun önündeki mesafeyi kapatabilen sistemdir.
PISA 2025 bize başarı için sevinebileceğimiz bir neden verdi. Şimdi o başarıyı eğitim adaletine dönüştürme zamanı.
Kısa metodolojik not
PISA 2025’in Türkiye uygulamasına 203 okuldan 7.702 öğrenci katıldı. Bu örneklem yaklaşık 920.900 öğrenciyi ve Türkiye’deki toplam 15 yaş nüfusunun tahminen yüzde 72’sini temsil ediyor. PISA örgün eğitim kapsamındaki hedef öğrenci nüfusunu ölçtüğü için, okul dışında kalan gençler eşitsizlik analizinde ayrıca düşünülmeli.
Kaynaklar
• OECD, “PISA 2025 Results (Volume I): Türkiye – Country Note”, 8 Eylül 2026. OECD Türkiye ülke notu
• OECD, “PISA 2025 Results (Volume I) – Student Performance”, 8 Eylül 2026. OECD PISA 2025 ana raporu
• Millî Eğitim Bakanlığı, “PISA 2025 Sonuçlarına Göre Türkiye, Her Alanda En Fazla Yükselen Ülke Oldu”, 8 Eylül 2026. MEB açıklaması
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

