Opera ile Popu Buluşturan Dev Vokal: Müziğin Efsanelerinde Bu Hafta Luciano Pavarotti
Hani bazı sesler vardır ya, duyduğunuz an 'Tamam, bu o!' dersiniz; işte Pavarotti tam olarak öyle biriydi. Operayı o ağırbaşlı salonlardan çıkarıp stadyumlara taşıyan, rock yıldızlarıyla kanka olup düetler patlatan ve 'Nessun Dorma'yı hepimize ezbere söyleten bu 'Güneşin Kralı'nın hayatı aslında tam bir film gibi.
Kariyerine ilkokul öğretmeni olarak başladı.
Dünyanın en büyük tenoru olmadan önce Pavarotti, bir süre Modena'da ilkokul öğretmenliği yaptı. Babası fırıncı, annesi ise tütün fabrikası işçisiydi. Aslında çok iyi bir kaleciydi ve futbolcu olmak istiyordu; ancak annesinin sesindeki cevheri fark edip onu müzik eğitimine zorlaması dünya müzik tarihinin akışını değiştirdi.
Profesyonel sahneye ilk adımını 1961 yılında attı.
Pavarotti, profesyonel kariyerine Reggio Emilia'daki bir opera yarışmasını kazandıktan sonra 'La Bohème' operasında Rodolfo rolüyle başladı. Bu başlangıç, onun sadece İtalya'da değil, kısa sürede tüm Avrupa'da tanınmasını sağlayan kapıyı araladı.
Tek bir aryada dokuz kez yüksek Do bastı.
1972 yılında New York Metropolitan Opera'da sahne aldığı 'La Fille du Régiment' operasında, imkansız denilen bir şeyi başardı. Tek bir arya içinde dokuz adet tertemiz yüksek 'Do' notasını arka arkaya bastı. Bu performans sonrası tam 17 kez sahneye geri çağrılarak kırılması güç bir rekora imza attı.
Elindeki dev beyaz mendili bir güvenlik simgesi!
Pavarotti denince akla gelen ilk görsel, elindeki o kocaman beyaz mendildir. Birçok kişi bunun sadece terini silmek için olduğunu sanır ama asıl sebep çok daha insani: Sahne korkusu! Pavarotti, ne kadar devleşirse devleşsin sahnede inanılmaz heyecanlanıyordu.
1990 Dünya Kupası'nın resmi şarkısı olarak seçilen "Nessun Dorma", Pavarotti'nin sesiyle tüm dünyada yankılandı.
Bu olay, operanın sadece elit salonlarda değil, stadyumlarda binlerce futbol taraftarı tarafından da sevilip söylenebileceğini kanıtladı.
Üç Tenor grubuyla operada devrim yarattı.
Plácido Domingo ve José Carreras ile bir araya gelerek kurdukları 'The Three Tenors' (Üç Tenor), klasik müziği kitlelere ulaştıran en büyük projeydi. Roma'da verdikleri ilk konser yaklaşık 800 milyon kişi tarafından izlendi.
Midesine olan düşkünlüğü bir efsane!
Gerçek bir İtalyan olarak Pavarotti’nin yemek aşkı, sesine olan aşkıyla yarışabilirdi. Turnelere giderken yanında bavullar dolusu özel makarnalar, peynirler ve zeytinyağları götürürdü. Hatta kaldığı otel odalarına küçük mutfaklar kurdurduğu, konser aralarında gizli gizli atıştırdığı söylenirdi.
Prenses Diana ile olan o derin dostluğu ve kalbinin kırıldığı o cenaze günü...

Pavarotti ve Prenses Diana, yardım gecelerinde başlayan ve yıllarca süren çok samimi bir dostluğa sahipti. Diana’nın trajik ölümünden sonra ondan cenazede şarkı söylemesi istendi. Ancak Pavarotti, çok yakın arkadaşı olan Diana'yı kaybetmenin acısıyla 'şarkı söyleyemeyecek kadar büyük bir yas tuttuğunu' söyleyerek bu teklifi geri çevirdi.
Notaları okuyamadığına dair o büyük dedikodu.
Yıllarca Pavarotti’nin nota okumayı bilmediği, parçaları sadece kulak hafızasıyla ezberlediği konuşuldu. Kendisi bu konuda biraz gizemli kalsa da aslında durum şuydu: Nota okumada bir piyano virtüözü kadar hızlı değildi ama partisyonları üzerine kendi özel işaretlerini koyarak mucizeler yaratıyordu.
Grammy'leri eve sığdıramadı.
Pavarotti sadece halkın sevgilisi değil, eleştirmenlerin de gözdesiydi. Kariyeri boyunca tam 5 Grammy Ödülü kazandı.
Kansere karşı verdiği savaş ve olimpiyat stadındaki o unutulmaz veda.
Pavarotti, 2006 Torino Kış Olimpiyatları'nın açılışında son kez büyük bir kitleye hitap etti. O sırada pankreas kanseriyle savaşıyordu ve fiziksel olarak çok bitkindi. Ancak 'Nessun Dorma'nın sonunda attığı o son 'Vincerò!' (Kazanacağım!) çığlığı, hastalığa karşı bir başkaldırı gibiydi.
O sustu ama sesi hala dünyayı değiştirmeye devam ediyor.
2007 yılında hayata gözlerini yumduğunda, sadece İtalya'da değil tüm dünyada yas tutuldu.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!


Yorum Yazın