O Kadar Hızlı Tükeniyor ki Üretmek İstemiyorum
Pazar sabahı üç saat mutfakta kaldın. Sofra yirmi dakikada bitti. Geriye bir lavabo dolusu bulaşık ve 'akşama ne var?' sorusu kaldı.
Tanıdık geldi mi?
Evi topluyorsun, akşama dağılmış oluyor. Çocuğun ödevine bir saat oturuyorsun, ertesi gün 'öğretmen başka türlü anlattı' diyor. İşte bir raporu gece yarısına kadar hazırlıyorsun, sabah toplantıda kimse açmıyor bile. Haftada dört gün spora gidiyorsun, aylardır ekmeği, tatlıyı kesmişsin. Tartıya çıkıyorsun, kilo yerinde duruyor. Bazen bir de üstüne çıkmış oluyor.
Sonra bir gün aynı şeyi yeniden yapman gerekiyor ve canın istemiyor. Mutfağa girmek istemiyorsun, spor çantasını hazırlamak istemiyorsun, o rapora bir daha oturmak istemiyorsun. Sen de kendine kızıyorsun: 'Tembelleştim.'
Oysa bu tembellik değil.
Tembel biri o sofrayı hiç kurmazdı, o spor salonuna aylarca gitmezdi. Senin yaşadığın başka bir şey. Emek veriyorsun ama emeğin bir yere varmıyormuş gibi geliyor. Bu his tekrar ettikçe de yeniden başlamak giderek ağırlaşıyor.
'Anne, bak!'
Sahilde kumdan kale yapan bir çocuğu hiç izlediniz mi? Kovayı doldurur, ters çevirir, kulelerin etrafına hendek kazar. Bitirdiği anda başını kaldırıp bağırır: 'Anne, bak!'
Sonra bir dalga gelir ve kaleyi alıp götürür.
O çocuğun gözlerindeki hayal kırıklığı aslında hepimizin içinde duruyor. Bir şeye emek verdiğimizde iki şey istiyoruz: Sonucunu görmek ve birinin onu görmesi. Kale yıkılınca ilki gidiyor. Annesi o sırada telefona bakıyorsa ikincisi de gidiyor.
Büyüyünce bu ihtiyaç kaybolmuyor, sadece sesimizi çıkarmamayı öğreniyoruz. Sofrayı kuruyoruz, 'eline sağlık' bekliyoruz. Raporu yazıyoruz, biri açıp baksın istiyoruz. Aylarca spor yapıyoruz, tartı bize bir şey söylesin istiyoruz. Kimse bir şey söylemediğinde de o çocuk gibi bir sonraki kaleye başlamak zorlaşıyor.
Kayayı iten sadece Sisifos değil
Bu duygu aslında çok eski. Yunan mitolojisinde Sisifos'un cezası bir kayayı tepeye kadar itmekti. Kaya tam zirveye varacakken aşağı yuvarlanıyordu ve Sisifos en baştan başlıyordu. Sonsuza kadar böyle.
Ben bu hikâyeyi her okuduğumda evdeki çamaşır sepetini düşünürüm. (Hiç boş gördünüz mü? Ben görmedim.)
Bu yalnızca bizim kafamızda olup biten bir şey de değil. Araştırmacılar da bu duyguyla ilgilenmiş. Bir çalışma çok gündelik bir örnekle başlıyor: Özenle ayrıştırdığı çöplerin kamyonda tekrar karıştırıldığını gören insanlar geri dönüşümün anlamını sorgulamaya başlıyor ve hevesleri kırılıyor. Aynı yazıda bir örnek daha var. Küçük çocuğunun arkasından ne kadar toplasa da yetişemeyen bir ebeveyn, bir süre sonra toplamanın anlamını göremez hâle geliyor, çünkü çabası hiçbir sonuca varmıyor.
Yani insan emeğinin bir yere değdiğini görmek istiyor. Göremediğinde de devam etme isteği azalıyor.
Lego deneyi
Bunu laboratuvarda ölçen bir deney de var ve bence konuyu en iyi anlatan araştırmalardan biri. Katılımcılara para karşılığında Lego figürü yaptırılmış ve katılımcılar iki gruba ayrılmış. Birinci gruptakilerin yaptığı figürler kenarda birikmiş. İkinci gruptakiler ise yeni figüre başlarken bir öncekinin gözlerinin önünde söküldüğünü görmüş. Sökülen parçalar bir sonraki figürde kullanılmış. Birinci grup ortalama 10,6, ikinci grup 7,2 figür yapıp bırakmış.
Aynı ekip bir deney daha yapmış, beni asıl düşündüren de bu oldu. Emeği takdir edilen grup en çok üretmiş. Emeği gözünün önünde yok edilen grup en az. Emeğine hiç bakılmayan grup ise neredeyse yok edilen grup kadar düşük kalmış.
Kumdan kaleyi hatırlayın. Dalganın kaleyi yıkması ile annenin hiç dönüp bakmaması, çocuk için hemen hemen aynı şey. Gündelik hayatta kimse sofranı yere dökmüyor, kimse raporunu yırtmıyor. Ama kimse fark etmediğinde de sonuç pek değişmiyor.
Tükenmişliğin sessiz tarafı
Bu his uzun sürdüğünde adı tükenmişliğe çıkıyor. Tükenmişlik deyince aklımıza hep bitkinlik geliyor. Oysa Dünya Sağlık Örgütü'nün tanımında üç şey var: enerjinin çekilmesi, yaptığın işe karşı mesafe ya da 'boş ver' hâli ve kendini yetersiz, işe yaramaz hissetmek.
Burada bir parantez açayım. Dünya Sağlık Örgütü tükenmişliği yalnızca iş hayatına ait bir durum olarak tanımlıyor ve bu kavramın hayatın diğer alanlarındaki deneyimleri anlatmak için kullanılmaması gerektiğini özellikle belirtiyor. Ben bu konuda biraz farklı düşünüyorum. Etrafıma baktığımda bu üç hâlin sadece ofiste yaşanmadığını görüyorum. Evde de yaşanıyor, annelikte de, yaşlı bir anne babaya bakarken de, yıllardır kilosuyla uğraşan birinin hayatında da. Bu yalnızca benim gözlemim de değil. Psikolojide son yıllarda 'ebeveyn tükenmişliği' başlı başına bir araştırma alanı hâline geldi. Mesai saati olmayan, maaşı olmayan ama her gün yeniden yapılması gereken işler de insanı aynı yere götürebiliyor. Hatta bazen daha hızlı götürüyor, çünkü orada kimse 'bugünlük bu kadar' demiyor.
Bu üç hâlden en az konuştuğumuz üçüncüsü. Hâlbuki en çok o yıpratıyor. Emeğin görünmedikçe bir süre sonra sen de kendini görünmez hissetmeye başlıyorsun. Dışarıdan bakan biri seni hâlâ koşturan, her şeyi yetiştiren biri olarak görüyor. İçeride ise 'ne yapsam bir şey değişmiyor' duygusu birikiyor.
İşin içine bir de hız girince durum daha da zorlaşıyor. Eskiden bir işin sonucunu görmek zaman alırdı ama o sonuç bir süre ortada kalırdı. Şimdi her şey çok çabuk eskiyor. Mesaj okunuyor, cevap gelmiyor. Proje bitiyor, bir sonraki başlıyor. Doğum günü için bir hafta hazırlanıyorsun, fotoğraflar çekiliyor ve ertesi gün hayat kaldığı yerden devam ediyor. Dalga sanki her gün biraz daha erken geliyor. Kutlayacak, 'oh be' diyecek bir an kalmıyor.
Peki tükenen ne?
Bu yazıyı yazarken kendime de sordum: Sofranın bitmesi kötü bir şey mi? Bir sofra zaten yenmek için kurulur. Bitiyorsa bir işe yaramıştır. Kumdan kale de zaten dalga gelsin diye yapılır. Çocuk bunu bilir ama yine de yapar, çünkü asıl keyif yapmanın kendisindedir.
Bence sorun yaptığımız şeyin tükenmesinde değil. Sorun, emeğin karşılığını yalnızca göze görünen bir sonuçta aramamızda. Toplanmış bir ev, bir teşekkür, tartıda eksilen bir kilo... Bunlar gelmeyince emeği de boşa gitmiş sayıyoruz.
Oysa o sofrada biri gününün en güzel yarım saatini geçirmiş olabilir. Çocuğun ödevi anlamasa da o bir saat boyunca yanında oturduğunu hatırlayacak. Spora giden biri kilo vermese de belki daha iyi uyuyor, merdiveni eskisi kadar zor çıkmıyor. Tartı bunları göstermiyor diye olmadıkları anlamına gelmiyor.
Bunları görmek için bakmak gerekiyor. Kimse 'bak!' dediğinde dönüp bakmıyorsa, önce senin bakman gerekiyor.
Bir liste daha değil
Geçen yazılarımda söylemiştim: 'Şunu yap, bunu yap' diye başlayan listeler, tükenmiş birine bir yük daha ekliyor. O yüzden bu hafta tek bir şey öneriyorum.
Akşam yatmadan önce kendine sadece şunu sor: Bugün yaptığım şeylerden hangisi bir yere değdi? Büyük bir şey aramana gerek yok. Annenle on dakika gülmek de sayılır. İş yerinde birinin işini kolaylaştırmak da sayılır. Canın istemediği hâlde o yürüyüşe çıkmak da.
İlk günlerde bulamayabilirsin, bu normal. Bir süredir sadece eksik kalanları saymaya alışmışız.
Sen en son ne zaman yaptığın bir şeye dönüp 'iyi ki yapmışım' dedin?
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

