Kitap Okur & Yazarlığı Nereye Gidiyor?
Kendimi bildim bileli kitap okuyan biri oldum. Annem de sağolsun bizi kitaplarla besleyen müthiş bir kadındır. İlkokul kitaplarını saymazsak bana aldığında gözlerimin parladığını hatırladığım ilk kitabım Tahir Alangu’nun Billur Köşk Masalları kitabıydı. İçinde de irili ufaklı illüstrasyonlar vardı hiç aklımdan çıkmayan. Dedemden bize miras kalan Anadolu masallalarının en güzelleri o kitaptaydı. Sonra kendiliğinden şekillendi kitap okuma alışkanlığım. Ömer Seyfettin, Gülten Dayıoğlu, Kemalettin Tuğcu, Vasconlelos ve daha niceleri o küçük dünyamı doldurmaya başladı. Lisede kendimi mitoloji kitaplarının arasında buldum. Okudukça başka bir masal alemi açıldı önümde. Yunan mitolojisiyle başlayıp sonra elime ne geçirdiysem okudum mitolojiye dair. Kitaba para vermek diye bir şey yoktu çünkü kitaplar ucuzdu. Üniversitede o öğrenci harçlıklarımla gider kucak dolusu kitap alırdım. Henüz bitirmediğim kitapların üzerine yenilerini ekler, bundan da büyük haz alırdım. Yıllar sonra bundan en çok taşıma şirketleri nefret edecekti…
Aradan yıllar geçti; önce küçük dergilerde sonra Posta Gazetesi’nde yazmaya başladım.
Ardından ilk kitabımı yazdım. Sonra ikinci, sonra üçüncü kitabımı yazdım. Yazmak benim için bir nevi terapiydi, tıpkı okumak gibi… Kitap yazmam için beni teşvik eden yayınevlerine öncelikle sonsuz teşekkür etmem gerek, çünkü her şey böyle başladı… Yayın dünyasıyla tanışmam, yayıncılığın hangi sıraya göre yapıldığı, editörlüğün ne olduğu gibi bilmediğim bir dünyanın yazarıydım artık. İlk kitap çıktı, bu kez de satışı artırmak için kaç takla atmam gerektiğini öğrendim. Öyle herkes, “Aman Derya kitap yazsa da koşup alsak” demiyormuş meğer. “Benim çevrem alsa zaten ‘best seller’ olurum” diye bir şey hiç yokmuş. O çevre meğer sizden “hediye” kitap beklermiş :) Yani benim hiç çok satan kitabım olamadı pek çoğunu hediye vermekten.
Gel zaman, git zaman kendimi kitap editörlüğü yaparken buldum. Bu kez de herkesten önce o kitabın ilk şahidi olmanın hazzını yaşıyordum. Fakat artık yavaş yavaş yayıncılık kuralları değişmeye başlamıştı. Artık pek çok yayınevi yeni yazar bulmanın peşinde değil, satan kitapların yazarlarının peşinde koşmaktaydı. Bir kere daha teşekkür ettim içimden bir zamanlar beni kitap yazmaya teşvik edenlere. Yeni yazarlara hiç şans tanınmıyordu artık. “Bu satmaz”, “Bu çok klişe”, “Bunun takipçi sayısı az”… Evet kitap satışı artık takipçi sayısıyla doğru orantılıydı. Kendi PR’ını kendi yapabilenlere öncelik tanıyordu yayın dünyası. Ne yazdığının elbette önemi vardı ama takipçi sayısı daha önemliydi. (Daha sonra bunun da başka bir aldatmaca olduğu ortaya çıktı tabii.) Takipçi sayısı milyonu bulan bazı yazarların inatla imza günlerine gitmek istememesinden anlaşıldı tüm takipçilerinin satın alınmış olduğu.
Yayıncılar bir yandan korsan kitapla mücadele ederken, bir yandan da kitap satışlarının düşüklüğü ve büyük kitapevlerinin 6 aylık iadeleriyle baş etmek zorunda kalıyorlardı. Neredeyse her şey tekelleşmeye başlamıştı. Yazar tarafında telif haklarının düşüklüğü tartışılırken, yayıncılar da baskı ve kayıt maliyetlerinden, dağıtım ve kargo ücretlerinden yaka silkmekteydiler. Kitap yazmak bir yazar için en güzel hayal iken, kitabı bitirdikten sonra hayaline ortak edeceği yayınevi bulma konusunda hüsran üstüne hüsrana uğruyordu. İşler değişmişti, yayıncılık değişmişti, okuyucu da değişmişti… Uzun filmlere bile artık tahammülü kalmayanların önüne 250 sayfalık bir kitabı koyduğunda “Bu ne ayol, ansiklopedi mi okuyacağız?” cümlesiyle karşılaşıyordu yayıncılar. Halbuki zamanında okuduğumuz o cânım klasiklerin yüzlerce sayfasına aldırış etmeden, elimizden düşürmeden okuduğumuz yıllar da, sabır da geride kalmıştı. Şimdi artık cep kitapları, sabrımızı dizginlemeyi öğreneceğimiz kişisel gelişim kitapları almıştı o klasiklerin yerini. Yayıncılar da bu durumdan memnun olmasa da, kağıt ve baskı maliyetleri sayfa sayısıyla doğru orantılı olduğu için 250 sayfalık kitaplardansa daha az sayfalı kitapları basmayı tercih etmeye başladılar. En kötü, kitap satmazsa zararlarını düşük tutmak istiyorlardı.
Belki de asıl kaybettiğimiz şey kitap değil, kitabın bize açtığı o yavaş dünya.
Bir kitabı bitirmek için günlerce beklemek, bir karakterin acısını kendi acımız gibi hissetmek, bir cümlenin altını çizip yıllar sonra aynı sayfaya geri dönmek… Bunların hepsi biraz sabır, biraz merak, biraz da kendimizle baş başa kalma cesareti istiyordu. Şimdi ise her şey gibi okuma alışkanlığımız da hız çağının içinde savruluyor. Bir kitabın kapağını açmadan önce bile “Bana ne katacak?” diye soruyoruz. Oysa bazı kitaplar bize bir şey katmak için değil, içimizde unuttuğumuz bir yere dokunmak için vardır.
Belki de bu yüzden bugün yazarlık da okurluk da hiç olmadığı kadar zor bir dönemden geçiyor. Çünkü artık sadece iyi bir hikâye anlatmak yetmiyor. Yazar görünür olmak zorunda, okuyucu ise dikkatini korumak zorunda. Herkesin bir şey söylediği, herkesin içerik ürettiği bir çağda gerçekten söylenecek sözü olanların sesi bazen kalabalığın içinde kayboluyor.
Yine de umut olduğunu düşünen romantiklerdeniz. Çünkü hâlâ yatağının başucunda kitap biriktiren insanlar var. Hâlâ bir sahaf dükkânına girince heyecanlananlar, hâlâ eski bir kitabın arasından çıkan sararmış bir notu hazine gibi saklayanlar var. Hâlâ annesinin aldığı ilk kitabı yıllar geçse de unutmayan insanlar var.
Belki de mesele kaç kitap okuduğumuz değil; okuduğumuz kitabın içimizde ne kadar yer ettiğinde saklı.
Çünkü kitaplar hiçbir zaman sadece kâğıt ve mürekkepten ibaret olmadı. Bazen çocukluğumuzdu, bazen kaçışımızdı, bazen hiç kimseye anlatamadığımız duyguların tercümanıydı. Bazen de kendimizi bulmak için çıktığımız sessiz bir yolculuktu. Bugün elimizde her zamankinden fazla bilgi var ama her zamankinden daha az derinlik var. Her şeyi biliyoruz ama çok az şeyi hissediyoruz.
Biz gerçekten kitaplardan mı uzaklaştık, yoksa kendimizle baş başa kalmaktan mı?
Çünkü bir kitap açtığımızda aslında sadece bir yazarın dünyasına girmeyiz. Bir süreliğine kendi iç dünyamıza da döneriz. Aslında galiba en büyük kayıp, artık kitapların azalması değil, kendi içimizdeki o sessiz sayfaları çevirmeyi unutuyor olmamızdır.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

