İnsan Neden Ebedi Olanı Arar?
İnsanın hayatında ilk bakışta fark edilmeyen, fakat bütün seçimlerini sessizce yöneten bir arzu vardır: kalıcı olmak. Bu arzu kendini yalnızca daha uzun yaşama isteğinde değil; yapılan bir işin unutulmamasını istemekte, sevilen bir insanı kaybetmekten korkmakta, inşa edilen bir evin, yazılan bir cümlenin, yetiştirilen bir çocuğun ya da bırakılan bir hatıranın devam etmesini arzulamakta da gösterir. İnsan sahip olduğu her şeyin ömrünü uzatmaya çalışır. Aldığı eşyanın sağlam olmasını ister, kurduğu ilişkinin sürmesini ister, sağlığının bozulmamasını ister, gençliğinin elinden kayıp gitmemesini ister. En derindeki talep ise tüm bunların ötesindedir: Kendi varlığının devam etmesini ister. Bu nedenle insanın en güçlü arzularından biri, aslında zamana karşı verdiği görünmez mücadeledir.
Bu mücadele yalnızca biyolojik bir içgüdüyle açıklanamaz.
Çünkü insan, diğer canlılardan farklı olarak, yaşamını korumaya çalışmakla birlikte kendi sonluluğunun farkında olan tek varlıktır. Ölümü bilir, yokluğu düşünebilir ve geleceği zihninde yaşayabilir. Tam da bu yüzden diğer canlılardan farklı bir huzursuzluk taşır. Bir hayvan yaşar; insan ise yaşarken aynı zamanda yaşamının biteceğini de bilir. Bu bilgi, insanın bütün sevinçlerinin içine ince bir gölge bırakır. En mutlu anlarda bile zamanın, elinden akıp gittiğini hisseder. Her kavuşmanın içinde ayrılığı, her başlangıcın içinde sonu sezebilir. Bu yüzden insanın yaşadığı hiçbir mutluluk tam anlamıyla tamamlanmış değildir, daima kaybetme ihtimaliyle çevrilidir.
Belki de insanı diğer varlıklardan ayıran en temel özellik budur. Hayvan, kendisine verilmiş hayat programını büyük ölçüde değiştirmeden sürdürür. Aynı davranış kalıpları nesilden nesile devam eder. İnsan ise doğduğu hâliyle kalmaz. Öğrenir, değişir, sorgular, inşa eder, yıkar, yeniden kurar. Kendisine verilen irade sayesinde yalnızca çevresini değil, karakterini de dönüştürebilir. Her tercih yeni bir insan doğurur. İnsan, sürekli yeniden yazılabilen tek biyografidir.
Bu değişebilme gücü, insana yalnızca dünyaya uyum sağlamak için verilmiş bir yetenek değildir. İnsan zihni, içinde yaşadığı hayatın sınırlarını aşan sorular üretir. Sonsuzu düşünür, mutlak adaleti arar, kusursuz güzelliği hayal eder, hiç bitmeyecek sevgiyi ister. Oysa yaşadığı dünya, bu arzuların hiçbirini tam olarak karşılayamaz. Her güzellik eskir, her başarı unutulur, her beden yaşlanır, her ilişki değişir. İnsanın içindeki sınırsızlık isteğiyle dünyanın sınırlılığı arasında sürekli bir gerilim oluşur.
Burada önemli bir soru belirir: İnsanın içinde gerçekten karşılığı olmayan bir istek bulunabilir mi?
Doğaya dikkatle bakıldığında ilginç bir düzen görülür. Açlık varsa yiyecek vardır. Susuzluk varsa su vardır. Görme arzusu varsa ışık vardır. İşitme yeteneği varsa ses vardır. Merak varsa öğrenilecek bir gerçeklik vardır. Aynısı insan ilişkilerinde de geçerli: bebek için süt, anne içinse emzirmek ihtiyaç; karşılıklı, adil bir doyum... İşte ister bedene ister ruha ait olsun her ihtiyaç ile karşılık arasında şaşırtıcı bir uyum bulunur. İnsan hayatı bu denge üzerine kuruludur. O hâlde insanın en derin arzularından biri olan kalıcılık isteğinin hiçbir karşılığı bulunmadığı düşüncesi, bu bütünlüğün içinde düşünülmesi gereken ciddi bir sorudur.
İnsan yalnızca ölmek istemediği için kalıcılığı aramaz, bu arayışın daha derin bir sebebi vardır. Çünkü insan, yaptığı hiçbir anlamlı çabanın bütünüyle yok olmasını kabullenemez. Bir ömür boyunca geliştirilen karakterin, edinilen bilgeliğin, gösterilen fedakârlığın ve sevginin yalnızca biyolojik ölümle birlikte sıfırlanması fikri, insan vicdanına eksik görünür. Bu nedenle insan, sadece yaşamayı değil, yaşadıklarının anlamını korumayı da ister.
İşte insanın bütün kültür tarihi biraz da bu arayışın ürünüdür. Sanat eserleri yapılır çünkü unutulmak istenmez. Medeniyetler kurulur çünkü iz bırakmak arzulanır. Bilim gelişir çünkü hakikatin kalıcı olduğuna inanılır. Ahlak inşa edilir çünkü iyiliğin yalnızca geçici bir davranış değil, daha büyük bir anlam taşıdığı hissedilir. İnsan aslında her üretiminde ölüme küçük bir itiraz bırakmaktadır.
Fakat dünyanın sunduğu hiçbir başarı bu itirazı tam olarak susturamaz.
Büyük servetler bile sahibini ölüm düşüncesinden kurtaramaz. Şöhret, unutulma korkusunu yalnızca erteler. Güç, yaşlanmayı durduramaz. Teknoloji ömrü uzatabilir; fakat ölümü engelleyemez. İnsan ne kadar çok şeye sahip olursa olsun, zaman karşısındaki kırılganlığını aşamaz.
Bu yüzden hayatın yalnızca haz üzerine kurulması insanı uzun vadede tatmin etmez. Haz geçicidir fakat insanın aradığı şey sürekliliktir. Bir anlık mutluluk, kalıcı anlam ihtiyacını karşılayamaz. Çünkü insan yalnızca duygularıyla yaşamaz; hafızasıyla, beklentileriyle ve geleceğe dair tasavvuruyla da yaşar. Bugünkü mutluluk, yarının kaygısıyla gölgelenebilir. Bu nedenle insanın gerçek huzuru yalnızca yaşadığı anda değil, hayatının bütününe yüklediği anlamda saklıdır.
İnsanın psikolojik kırılganlıklarının önemli bir kısmı da buradan doğar. Anlamını kaybeden hayat, en konforlu şartlarda bile ağırlaşır. Çünkü insanın ruhu, yalnızca tüketerek değil, bağ kurarak beslenir. Kendisini daha büyük bir bütünün parçası olarak hissedemeyen kişi, zamanla görünmez bir yalnızlığın içine düşer. Modern çağın en büyük paradokslarından biri de budur: İletişim imkânları arttıkça aidiyet duygusu zayıflayabilmektedir. İnsan hiç olmadığı kadar kalabalıkların içinde yaşarken yine hiç olmadığı kadar sahipsizlik hissi yaşayabilmektedir.
Sahipsizlik yalnızca fiziksel yalnızlık değildir.
İnsan, varlığının rastlantısal olduğuna inanmaya başladığında da aynı boşluğu hisseder. Kendisini tesadüflerin oluşturduğu geçici bir varlık olarak gören bilinç, kaçınılmaz biçimde anlam krizine yaklaşır. Çünkü rastlantının ürettiği bir hayatın, nihai bir amacı olduğunu düşünmek kolay değildir. Böyle bir zeminde değerler de, umut da, fedakârlık da giderek zayıflamaya başlar.
Buna karşılık insan, varlığının bilinçli bir anlam taşıdığına inandığında yalnızca düşüncesi değil, psikolojisi de değişir. Kendisini başıboş hissetmez. Yaşadığı olayların tamamını açıklayamasa bile, hayatın bütünüyle anlamsız olmadığına dair içsel bir güven geliştirir. Bu güven, korkuyu tamamen ortadan kaldırmaz belki ancak korkunun insan üzerindeki hâkimiyetini azaltır. Çünkü insan için en büyük güvenlik, bütün risklerin ortadan kalkması değil, yaşadığı hayatın anlamlı olduğuna inanabilmesidir.
Bu nedenle bilgi, yalnızca zihni dolduran birikim değildir.
Gerçek bilgi, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi değiştirir. Kişi evrene bakışını değiştirdiğinde, aynı zamanda kendisine bakışını da değiştirir. Hayatı yalnızca maddi süreçlerin toplamı olarak gören biriyle, onu anlam taşıyan bir bütün olarak gören biri aynı olayları yaşasa bile aynı ruh hâlini yaşamaz. Aynı kaybı farklı karşılar, aynı acıyı farklı yorumlar, aynı ölümü farklı okur.
İnsanın hakiki huzuru da tam burada başlar. Çünkü huzur, şartların kusursuzlaşması değil, varoluşun anlam kazanmasıdır. Dünya değişmeye devam eder. İnsan yaşlanır. Sevdikleri eksilir. Beden zayıflar. Zaman akar. Bunların hiçbiri tamamen durmaz. Fakat bütün bunların içinde kaybolmayan bir anlam keşfedildiğinde, fanilik artık yalnızca kayıp olarak görülmez; daha büyük bir yolculuğun parçası hâline gelir. İşte insanın kalıcılık arzusunu gerçekten doyuran şey, ömrünün uzunluğu değil; varlığının anlamıdır. Bu anlam bulunduğunda, zaman ilk defa insana düşman gibi değil, olgunlaştıran sessiz bir öğretmen gibi görünmeye başlar.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

