article/comments
article/share
Haberler
Duyular, Mekan ve Bedenin Bilgeliği

etiket Duyular, Mekan ve Bedenin Bilgeliği

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

Bugün özel bir röportajla karşınızdayız. Son yıllarda dünyada hızla yükselen, Türkiye’de de giderek daha fazla ilgi gören Well-Living, yani İyi Yaşam yaklaşımını tüm yönleriyle ele alacağız.

Konuğumuz, WELLS 360 Kurucu Ortağı ve Projeler Yöneticisi Gamze Gürses. Gürses, eğitim yönetimi alanındaki uzmanlığını ve sağlık sektöründe edindiği uzun yıllara dayanan yöneticilik deneyimini, Well-Living odaklı projelerin geliştirilmesi ve hayata geçirilmesinde etkin şekilde kullanıyor.

İnsan sağlığını, yaşam kalitesini ve yaşanılan mekânları bütüncül bir bakış açısıyla ele alan WELLS 360; disiplinlerarası yapısıyla dikkat çekiyor. Kurucu ortaklardan İbrahim Aydın Altunordu, elektrik-elektronik mühendisliği birikimini sağlık teknolojileri ve yapı sistemleriyle buluştururken; Beril Koparal, genetik alanındaki uzmanlığını koruyucu sağlık ve sağlıklı yaş alma yaklaşımına taşıyor. Yasemin Durmaz ise girişimcilik deneyimini sağlık ve iyi yaşam odaklı projelerin geliştirilmesine aktarıyor. Farklı uzmanlık alanlarından gelen kurucu ortaklar, WELLS 360 çatısı altında insan odaklı, yenilikçi ve sürdürülebilir bir yaşam anlayışı geliştirmek için çalışıyor.

Gamze Gürses ile gerçekleştirdiğimiz röportajda, önümüzdeki yıllarda çok daha sık duyacağımız Well-Living kavramını, yaşamımıza nasıl dokunduğunu ve geleceğin yaşam standartlarını nasıl şekillendirdiğini birlikte keşfedeceğiz.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Sevgili Gamze Gürses. Well-Living kavramını ilk duyanlar genelde onu “lüks bir spa deneyimi” sanıyor. Siz bu kavramı nasıl tanımlıyorsunuz ve bu yanlış anlamanın kaynağı sizce ne?

Sevgili Gamze Gürses. Well-Living kavramını ilk duyanlar genelde onu “lüks bir spa deneyimi” sanıyor. Siz bu kavramı nasıl tanımlıyorsunuz ve bu yanlış anlamanın kaynağı sizce ne?

Bu algının oluşmasını çok doğal buluyorum. Çünkü son yıllarda wellness ve wellbeing kavramları daha çok spa, sauna, buhar odası, tuz odası, masaj, soğuk su havuzu gibi iyi oluş uygulamalarıyla görünür hâle geldi. İnsanlar bu deneyimlerle tanıştıkça 'iyi yaşam' kavramını da doğal olarak bu hizmetlerle özdeşleştirmeye başladı. Oysa bunlar bütünün yalnızca görünen kısmı.

Well-Living ise çok daha geniş bir yaklaşımı ifade ediyor. Aslında uzun zamandır hayatımızın içinde olan ancak bugüne kadar tek bir çatı altında tanımlanmamış birçok unsurun bir araya gelmesinden oluşuyor. Kişinin yalnızca ne yediği, ne kadar spor yaptığı ya da hangi takviyeleri kullandığı değil; günün büyük bölümünü geçirdiği çevrenin de sağlığı üzerindeki etkisini birlikte ele alıyor.

Bugün bütüncül sağlık denildiğinde akla çoğunlukla beslenme, fiziksel aktivite, kaliteli uyku, stres yönetimi, nefes çalışmaları, takviye kullanımı, fonksiyonel tıp uygulamaları veya gerektiğinde IV(intravenöz) destekleri geliyor. Bunların tamamı önemli. Ancak insan biyolojisi bunlardan ibaret değil. Gün boyunca maruz kaldığımız doğal ya da yapay ışık, hava kalitesi, akustik ortam, kullandığımız malzemeler, içtiğimiz suyun özellikleri, bulunduğumuz mekânın elektromanyetik çevresi, doğayla kurduğu ilişki, kokular, hatta mekânın bizde oluşturduğu duygusal his bile iyi oluş üzerinde düşündüğümüzden daha fazla etkiye sahip.

İşte Well-Living, bütün bu unsurları aynı çerçevede değerlendiren bir yaklaşım. Bu nedenle ben Well-Living'i tek bir uygulama ya da hizmet olarak değil; insanın yaşadığı çevre ile biyolojisi arasındaki ilişkiyi yeniden tasarlayan bir anlayış olarak tanımlıyorum.

Biz Wells 360 olarak çalışmalarımızı da tam bu bakış açısıyla yürütüyoruz. Yaklaşımımız yalnızca bir yapıya yeni teknolojiler eklemek değil; insanın yaşam döngüsünü destekleyen bütüncül yaşam alanları kurgulamak. Bu nedenle konutlardan otellere, kliniklerden okullara ve ofislere kadar farklı yapı tiplerini aynı gözle değil, kullanıcılarının ihtiyaçlarına göre yeniden değerlendiriyoruz. Bunu da Well Home, Well Hotel, Well Clinic, Well School ve Well Office yaklaşımlarıyla ele alıyoruz.

Bu bakış açısı doğal olarak tek bir disiplinin konusu da değil. Mimarlık, iç mekân tasarımı, halk sağlığı, davranış bilimi, nörobilim, sürdürülebilirlik ve yapı teknolojileri bugün aynı masada buluşuyor. Nöromekân, biyoadaptif mekânlar, mekânsal his tasarımı, duygu odaklı yaşam tasarımı, bütüncül beslenme danışmanlığı, uyku ve rahatlama danışmanlığı ile Well Living Learning Design (İyi Yaşam İçin Öğrenme Tasarımları) gibi yaklaşımlar da bu disiplinlerarası dönüşümün farklı parçalarını oluşturuyor.

Biz Wells 360'da bu yaklaşımı yalnızca projelere uygulamakla kalmıyor, aynı zamanda sektörün bu dönüşümü doğru okuyabilmesi için de çalışıyoruz. Gayrimenkul profesyonellerine yönelik geliştirdiğimiz Real Estate Wellness Advisor eğitim programı, kurumlara sunduğumuz danışmanlıklar ve farklı sektörlerde yürüttüğümüz eğitimlerle, sağlıklı yaşamın yalnızca bireysel alışkanlıklarla değil; yaşadığımız yapılar, kurumlar ve günlük yaşam kültürüyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Bu yaklaşımın yapı ölçeğindeki en önemli uluslararası referanslarından biri ise International WELL Building Institute (IWBI) tarafından geliştirilen WELL Building Standard'dır. WELL v2 standardı; hava, su, beslenme, ışık, hareket, termal konfor, ses, materyaller, zihin ve topluluk olmak üzere on temel başlık üzerinden yapıların insan sağlığı ve iyi oluş üzerindeki etkisini değerlendiriyor. Bu da bize şunu gösteriyor: Bir yapının yalnızca güvenli ve estetik olması artık yeterli değil; aynı zamanda insanın biyolojik, zihinsel ve sosyal ihtiyaçlarını da desteklemesi bekleniyor.

Bence Well-Living tam olarak burada başlıyor. Çünkü iyi yaşam yalnızca kendimize ayırdığımız bir saat spor ya da hafta sonu yaptığımız bir spa ziyaretiyle değil; günün geri kalan yirmi üç saatinde bizi çevreleyen yaşam alanlarıyla birlikte şekilleniyor.

.

Bir mekânın koku, ışık ve ses gibi görünmeyen unsurlarının insan psikolojisine etkisini en çarpıcı bulduğunuz örnek üzerinden anlatabilir misiniz?

Bir mekânın koku, ışık ve ses gibi görünmeyen unsurlarının insan psikolojisine etkisini en çarpıcı bulduğunuz örnek üzerinden anlatabilir misiniz?

Bence bunun en ilginç tarafı, bir mekânın bizi etkileyen en güçlü özelliklerinin çoğunun görünmez olması. Biz genellikle bir mekânı dekorasyonu ya da mobilyalarıyla değerlendiriyoruz. Oysa beynimiz, biz farkında olmadan ışığı, sesi, kokuyu, sıcaklığı ve diğer çevresel uyaranları sürekli olarak değerlendiriyor.

Koku bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Çünkü koku duyusu, diğer duyulardan farklı olarak beynin hafıza ve duygularla ilişkili bölgeleriyle çok daha doğrudan bağlantı kuruyor. Bu nedenle bazen yıllardır hatırlamadığımız bir anı, çocukluğumuzdaki bir ev ya da bir tatil, tek bir kokuyla zihnimizde yeniden canlanabiliyor. Koku yalnızca hoş bir atmosfer oluşturmuyor; bulunduğumuz mekânı nasıl deneyimlediğimizi de etkiliyor. Bu yüzden bugün aromaterapi uygulamaları yalnızca güzel kokması için değil, kullanıcı deneyimini destekleyen çevresel bir unsur olarak değerlendiriliyor.

Işık da benzer şekilde yalnızca görmemizi sağlayan bir araç değil. Gün ışığının yoğunluğu, rengi ve gün içindeki değişimi, biyolojik saatimizle yani sirkadiyen ritmimizle yakından ilişkilidir. Bu nedenle son yıllarda Human-Centric Lighting (İnsan Odaklı Aydınlatma) yaklaşımı öne çıkıyor. Amaç yalnızca mekânı aydınlatmak değil; günün saatine uygun ışık senaryolarıyla uyanıklık, dikkat, dinlenme ve uyku döngüsünü destekleyebilecek bir çevre oluşturmak.

Ses de benzer şekilde düşündüğümüzden çok daha güçlü bir çevresel etkendir. Sürekli yüksek gürültü dikkati ve zihinsel konforu olumsuz etkileyebilirken, belirli frekanslar ve ritmik ses düzenlemeleri üzerine yapılan çalışmalar, sesin sinir sistemiyle olan ilişkisini daha iyi anlamamızı sağlıyor. Bu alanda geliştirilen ses temelli nöromodülasyon yaklaşımları da, işitsel uyaranların sinir sistemi üzerindeki etkilerini araştıran disiplinlerarası çalışmaların bir parçası olarak değerlendiriliyor.

Bence bütün bunlar bize önemli bir şeyi hatırlatıyor: İnsan yalnızca bir binanın içinde değil; aynı zamanda o binanın oluşturduğu çevresel koşulların içinde yaşıyor. Bu nedenle bugün iyi bir mekân tasarımı yalnızca estetik odaklı olmamalı; ışığın, sesin, kokunun, havanın ve diğer çevresel faktörlerin insan biyolojisiyle nasıl etkileşim kurduğunu da dikkate alması gerekiyor. Well-Living yaklaşımı da tam olarak bu görünmeyen katmanları görünür hâle getirmeye çalışıyor.

Nöromimari, mimarlık ile nörobilimi bir araya getiriyor. Bu iş birliğinin pratikte bir yapının tasarım sürecini nasıl değiştirdiğini örnekleyebilir misiniz?

Nöromimari, mimarlık ile nörobilimi bir araya getiriyor. Bu iş birliğinin pratikte bir yapının tasarım sürecini nasıl değiştirdiğini örnekleyebilir misiniz?

Bence nöromimarinin en önemli katkısı, mimarlığın odağını  yapıdan insana çeviriyor olması. Elbette mimarlık her zaman insanlar için yapılar tasarlıyordu. Ancak bugün artık sadece 'Bu yapı sağlam mı?', 'Estetik mi?' ya da 'Fonksiyonel mi?' diye sormuyoruz. Aynı zamanda 'Bu yapı insanın biyolojisini nasıl etkiliyor?', 'Bu mekânda uzun süre yaşayan biri kendini nasıl hissedecek?' ve 'Bu çevre sağlıklı yaş almayı destekliyor mu?' sorularını da sormaya başladık.

Bence asıl dönüşüm burada yaşanıyor. Çünkü bir mimar, teknik bilgisini insanın iyi oluşunu merkeze alan bir bakış açısıyla birleştirdiğinde, aynı projeye bambaşka gözle bakabiliyor. Bir pencere artık yalnızca cephe aracı olmuyor; gün ışığını doğru kullanarak sirkadiyen ritmi destekleyen bir unsur hâline geliyor. İç mekânda kullanılan malzemeler yalnızca estetik ya da dayanıklılık açısından değil; düşük uçucu organik bileşik (VOC) salımı, dokunsal özellikleri ve iç hava kalitesine katkıları açısından da değerlendiriliyor. Bitkiler dekorasyon amacıyla değil, biyofilik tasarımın bir parçası olarak insanın doğayla kurduğu bağı güçlendirmek için kullanılıyor. Akustik tasarım, yalnızca yankıyı azaltmak için değil; dikkati, mahremiyeti ve zihinsel konforu desteklemek amacıyla ele alınıyor.

Bugün artık biliyoruz ki insanlar yaşamlarının yaklaşık %90'ını kapalı mekânlarda geçiriyor. Bu nedenle yaşadığımız yapılar, farkında olmasak da her gün biyolojimizle etkileşim kuruyor. Işık, hava kalitesi, ses, sıcaklık, malzeme seçimi, mekânın yön duygusu, doğayla kurduğu ilişki ve hatta kullandığı renkler, günlük deneyimimizin görünmeyen parçaları hâline geliyor. İşte nöromimari, tasarım kararlarını bu bilimsel bilgiler ışığında yeniden değerlendirmeyi öneriyor.

Biz Wells 360'da bu yaklaşımı Nörowellness perspektifiyle ele alıyoruz. Çünkü bize göre nöromimari tek başına bir hedef değil; insanın biyolojik, zihinsel ve duygusal kapasitesini destekleyen yaşam alanları oluşturmanın araçlarından biri. Healthspan yaklaşımını da bu noktada önemsiyoruz. Amacımız yalnızca insanların daha uzun yaşayacağı yapılar tasarlamak değil; yaşamlarının büyük bölümünü geçirdikleri mekânların daha sağlıklı, daha dengeli ve daha iyi hissettiren çevrelere dönüşmesine katkı sağlamak.

Aslında burada gelecekten değil, bugün başlayan bir dönüşümden söz ediyoruz. Mimarlık artık yalnızca bina tasarlamıyor; insanın biyolojik, zihinsel ve duygusal kapasitesini destekleyen yaşam alanları tasarlamaya yöneliyor. Bence nöromimarinin mimarlığa kazandırdığı en önemli bakış açısı da tam olarak bu.

Bütüncül beslenme danışmanlığında “ne yediğimiz” kadar “neden yediğimiz” sorusunun da önemli olduğunu söylüyorsunuz. Bu yaklaşım geleneksel diyetisyenlikten pratikte nasıl ayrılıyor?

Bütüncül beslenme danışmanlığında “ne yediğimiz” kadar “neden yediğimiz” sorusunun da önemli olduğunu söylüyorsunuz. Bu yaklaşım geleneksel diyetisyenlikten pratikte nasıl ayrılıyor?

Öncelikle şunu söylemek gerekir: “Ne yediğimiz” elbette çok önemli. Besinin içeriği, miktarı, çeşitliliği ve kişinin sağlık durumuna uygunluğu beslenme danışmanlığının temelini oluşturuyor. Ancak tek başına ne yediğimizi bilmek, o davranışın neden tekrarlandığını her zaman açıklamıyor. Bu nedenle bütüncül beslenme yaklaşımında tabağın içeriği kadar, o tabağa hangi koşullarda yöneldiğimiz de önem kazanıyor.

Örneğin bir kişi akşam saatlerinde gerçekten fiziksel olarak acıktığı için mi yiyor, yoksa yoğun bir günün ardından rahatlamak, kendini ödüllendirmek ya da stresini azaltmak için mi? Gün içinde öğün atladığı için mi gece kontrolünü kaybediyor? Uykusuz kaldığında daha farklı yiyeceklere mi yöneliyor? Yemeğini sakin bir ortamda mı tüketiyor, yoksa ekran karşısında ne kadar yediğini fark etmeden mi bitiriyor? “Neden yiyoruz?” sorusu biraz da bu örüntüleri anlamaya çalışıyor.

Buraya kronobiyolojik açıdan baktığımızda “ne yediğimiz” kadar “ne zaman yediğimiz” de gündeme geliyor. Vücudumuz günün her saatinde aynı şekilde çalışan sabit bir sistem değil. Uyku, uyanıklık, iştah ve metabolik süreçler sirkadiyen ritimle, yani yaklaşık 24 saatlik biyolojik düzenimizle ilişki içinde ilerliyor. Kronobeslenme olarak adlandırılan alan da öğünlerin zamanlamasıyla bu biyolojik ritim arasındaki ilişkiyi inceliyor. Bu yüzden gece vardiyasında çalışan biriyle sabah erken kalkıp gün ışığında çalışan birine aynı saatleri önermek her zaman gerçekçi olmayabilir. Buradaki amaç herkese katı bir saat çizelgesi vermek değil; kişinin yaşam ritmiyle beslenme düzeninin birbiriyle ne kadar uyumlu olduğunu görebilmektir.

Duygular da bu tablonun önemli bir parçası. Stres, kaygı, sıkılma veya yalnızlık bazı insanlarda iştahı azaltırken bazılarında özellikle daha yoğun enerji içeren yiyeceklere yönelmeyi artırabiliyor. Bu noktada kişiye yalnızca “Bunu yememelisin” demek, davranışın altında yatan nedeni değiştirmiyor. Önce yeme isteğinin fiziksel açlıktan mı, alışkanlıktan mı yoksa duygusal bir ihtiyaçtan mı doğduğunu ayırt etmek gerekiyor.

Geleneksel diyetisyenlikten pratikte ayrıldığı nokta da burada daha görünür hâle geliyor. Klasik bir yaklaşımda kişinin tıbbi durumu, enerji ve besin gereksinimi değerlendirilerek ona uygun bir plan hazırlanabilir. Bütüncül yaklaşım ise buna ek olarak kişinin uyku düzenine, yemek saatlerine, stres kaynaklarına, çalışma biçimine, sosyal yaşamına, kültürel alışkanlıklarına ve yiyecekle kurduğu ilişkiye daha geniş bir çerçeveden bakar. Kişinin mevcut hastalıkları, kullandığı ilaçlar ve bu ilaçların besinler, takviyeler ya da öğün zamanlamasıyla olası etkileşimleri de hekim ve diyetisyen değerlendirmesi doğrultusunda dikkate alınır. Yani yalnızca “Bu kişi ne yemeli?” sorusuyla yetinmez; “Bu plan onun gerçek hayatında nasıl uygulanabilir?” sorusunu da sorar.

Aslında bir beslenme planının kâğıt üzerinde doğru olması yeterli değildir. Kişinin hayatına uymuyorsa, sürekli yasak duygusu yaratıyorsa ya da ancak kısa süre uygulanabiliyorsa kalıcı bir karşılığı olmayabilir. Bu nedenle bütüncül beslenme danışmanlığında amaç kusursuz bir liste oluşturmak değil; kişinin kendi beden sinyallerini, günlük ritmini ve davranış örüntülerini tanıyabileceği sürdürülebilir bir düzen kurmaktır.

Ben bu yaklaşımı geleneksel diyetisyenliğin karşısında değil, onu tamamlayan bir uygulama alanı olarak görüyorum. Beslenmenin bilimsel ve klinik kısmı diyetisyenin uzmanlık alanıdır. Bütüncül bakış ise bu bilgiyi kişinin gerçek yaşam koşulları, biyolojik ritmi ve davranışlarıyla buluşturmaya çalışır.

Uyku ve stres yönetiminde artık ışık dalga boyundan oda sıcaklığına kadar çok ince detaylar takip ediliyor. Sizce bu, sağlığı fazla teknikleştirmenin bir sonucu mu, yoksa gerçekten ihtiyaç duyduğumuz bir hassasiyet mi?

Uyku ve stres yönetiminde artık ışık dalga boyundan oda sıcaklığına kadar çok ince detaylar takip ediliyor. Sizce bu, sağlığı fazla teknikleştirmenin bir sonucu mu, yoksa gerçekten ihtiyaç duyduğumuz bir hassasiyet mi?

Bence burada iki uçtan da kaçınmak gerekiyor. Sağlığı yalnızca verilere, cihazlara ve kusursuz koşullara indirgemek doğru değil. Ama ışığın dalga boyunu, oda sıcaklığını ya da ses düzeyini gereksiz ayrıntılar olarak görmek de artık mümkün değil. Çünkü bugün bedenimizin karşı karşıya kaldığı çevresel uyaranların sayısı ve maruz kalma süresi geçmişe göre önemli ölçüde arttı.

Aslında insan biyolojisine baktığımızda, kısa sürede değişmediğini görüyoruz. Buna karşılık yaşadığımız çevre çok hızlı değişti. Akşam saatlerinde yoğun yapay ışığa ve ekranlara maruz kalıyoruz, günün doğal aydınlık-karanlık döngüsünden uzaklaşıyoruz, gece geç saatlere kadar çalışıyoruz. Sürekli bildirimlerle uyarılıyor ve dinlenmemiz gereken saatlerde bile zihinsel olarak aktif kalıyoruz. Oysa bedenimiz hâlâ büyük ölçüde ışık, karanlık, sıcaklık ve düzenli uyku-uyanıklık döngüsü gibi doğal biyolojik işaretlere göre çalışıyor.

Bu nedenle ışığın rengi ve zamanı önem taşıyor. Gündüz ihtiyaç duyduğumuz daha canlı ışık, akşam saatlerinde aynı yoğunlukta devam ettiğinde uykuya hazırlanma sürecini geciktirebiliyor. Araştırmalar, gece saatlerinde maruz kalınan oda ışığının bile melatonin salgılanma zamanını etkileyebildiğini gösteriyor. Benzer şekilde oda sıcaklığı da yalnızca bir konfor meselesi değil. Uykuya geçerken vücut ısısının doğal olarak düşmesi gerekiyor; çok sıcak ya da aşırı soğuk bir ortam bu süreci ve uykunun devamlılığını olumsuz etkileyebiliyor.

Ses konusunda da benzer bir durum söz konusu. İnsan uyurken çevresini tamamen algılamayı bırakmıyor. Trafik gürültüsü, cihaz sesleri, havalandırma uğultusu ya da ani ses değişimleri kişiyi tamamen uyandırmasa bile uykunun bölünmesine ve dinlenme kalitesinin azalmasına neden olabiliyor. Dolayısıyla uyku ortamını ışık, sıcaklık, ses ve hava kalitesiyle birlikte değerlendirmek, sağlığı gereksiz yere teknikleştirmek değil; bedenin çevresel uyaranlara verdiği doğal tepkileri daha iyi anlamaktır.

Ancak bunun bir performans yarışına dönüşmemesi gerektiğini de düşünüyorum. Her gece uyku puanını kontrol etmek, oda sıcaklığındaki küçük bir değişiklik nedeniyle kaygılanmak ya da kusursuz koşullar oluşmadan uyuyamayacağını düşünmek de sağlıklı bir yaklaşım değil. Veriler ve teknik düzenlemeler kişiye destek olmalı; yeni bir stres kaynağına dönüşmemeli.

Bunun özellikle ileri yaş grubunda önemli bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. Yaş ilerledikçe uyku düzeni, biyolojik ritim, ısı dengesi ve bazı fizyolojik parametrelerde bireysel farklılıklar daha belirgin hâle gelebiliyor. Bu nedenle günümüzde kullanılan izleme teknolojileri ve çevresel ölçümler, sağlık profesyonellerinin kişiyi daha düzenli, daha objektif ve daha kişiselleştirilmiş bir yaklaşımla değerlendirebilmesine katkı sağlıyor. Buradaki amaç insanı sürekli verilerle takip etmek değil; yaşam kalitesini etkileyebilecek değişimleri daha erken fark ederek, günlük yaşamı destekleyen doğru düzenlemeleri zamanında yapabilmek.

Bu duruma hassasiyet artışı olarak bakıyorum. Çünkü daha önce yalnızca konfor başlığı altında değerlendirdiğimiz birçok çevresel unsurun aslında biyolojik ritmimiz, uyku kalitemiz ve stres düzeyimizle doğrudan ilişkili olduğunu artık daha iyi biliyoruz. Mesele bedeni sürekli ölçmek değil; onu zorlayan çevresel yükleri fark edip yaşam alanlarını insan biyolojisiyle daha uyumlu hâle getirmek.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Röportajı bitirirken bir değerlendirme yapalım.

Röportajı bitirirken bir değerlendirme yapalım.

Bu konuda bir uzman görüşü de almak istedik. WELLS 360 Well Living Tasarım, Dönüşüm ve İşletme Danışmanlığı Kurucu Ortağı ve Projeler Yöneticisi Gamze Gürses; Bir mekânın insan üzerindeki etkisinin yalnızca görünen tasarım unsurlarıyla açıklanamayacağını söylüyor:

 

“Bir mekâna girdiğimizde önce mobilyaları ya da renkleri fark ettiğimizi düşünürüz. Oysa bedenimiz çok daha geniş bir çevresel bilgiyi algılıyor. Işığın tonu, sesin şiddeti, havanın kalitesi, ortamın kokusu, sıcaklık, kullanılan malzemelerin dokusu ve doğayla kurulan ilişki; mekânın bizde oluşturduğu hissin bir parçası. Bazen bir yerde neden huzurlu ya da gergin hissettiğimizi açıkça tarif edemiyoruz. Bunun nedeni, bu uyaranların önemli bir bölümünün bilinçli farkındalığımızın dışında işlenmesi. Duygu odaklı yaşam tasarımı ve mekânsal his tasarımı da tam olarak bu görünmeyen etkileşimi anlamaya çalışıyor.”

Gürses’e göre nöromimari, biyofilik tasarım ve insan odaklı aydınlatma gibi yaklaşımlar, mekânı yalnızca estetik bir yapı olmaktan çıkarıyor. Ancak bu uygulamaların tek tek ve dekoratif unsurlar gibi ele alınmaması gerektiğini vurguluyor:

Biyofilik tasarım, bir binaya birkaç bitki yerleştirmekten ibaret değil. Doğal ışığın gün içindeki hareketi, su sesi, doğal malzemeler, hava akışı, manzarayla kurulan ilişki ve doğadaki biçimlerin mekâna nasıl taşındığı birlikte düşünülmeli. Aynı şekilde koku yalnızca güzel bir atmosfer oluşturmak, ses de yalnızca arka plan müziği sağlamak için kullanılmamalı. Bu unsurların insanın dikkatini, dinlenme hâlini, mekân algısını ve duygusal deneyimini nasıl etkileyebileceği dikkate alınmalı. Biz Wells__ 360’ta bu nedenle insanın biyolojik, zihinsel ve sosyal ihtiyaçlarını birlikte değerlendiren bir kurgu üzerinde çalışıyoruz.”

Bu yaklaşımın evlerden otellere, ofislerden kliniklere ve eğitim yapılarına kadar farklı alanlarda karşılık bulduğunu belirten Gürses, özellikle öğrenme ortamlarının önemine dikkat çekiyor:

“Bir evde dinlenme ve uzun vadeli yaşam alışkanlıkları, bir ofiste dikkat ve çalışma deneyimi, bir otelde uyku ve toparlanma, bir klinikte mahremiyet ve iyileşme koşulları öne çıkıyor. Okullarda ise ışık, akustik, hareket imkânı, psikolojik güvenlik ve mekânsal esneklik öğrenme sürecinin bir parçası hâline geliyor. Well Living Learning Design yaklaşımında sınıfı yalnızca bilginin aktarıldığı bir oda olarak değil, çocuğun bedeniyle, duyularıyla ve çevresiyle birlikte öğrendiği bir alan olarak görüyoruz.”

Gürses’e göre bu yaklaşımın önümüzdeki dönemde daha görünür hâle gelmesinin temel nedeni, insanların mekânla sağlıkları arasındaki ilişkiyi daha fazla sorgulamaya başlaması: Bir evi seçerken sadece metrekareye, bir otelde yalnızca yatağın konforuna ya da bir ofiste dekorasyona bakılan dönem değişiyor. İnsanlar artık sabah ışığının nereden geldiğini, havanın nasıl dolaştığını, kullanılan malzemelerin niteliğini, sesin ve kokunun kendilerinde nasıl bir his oluşturduğunu da önemsemeye başlıyor. Bence Well-Living’in en güçlü tarafı, yaşam alanlarındaki bu sessiz ilişkiyi daha görünür hâle getirmesi. Çünkü mekân pasif bir unsur değil; gün boyunca bedenimizle sürekli etkileşim kuran bir çevre.

Instagram 

X

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam