Çok Özel Bir Devrim Erbil Kitabının Kıpkırmızı Yüzü
Göstergebilim ve retorik bir arada…. Özel bir tasarım. Çok özel bir baskı… Felsefe ile sanatın birleşimi yorumlar. Akıcı bir dil. Harika örneklemeler. Güzel bir kitap okuma deneyimini paylaşacağım sizinle. Kitap şu an elimde ve etkilendim. Bir müzikal eserin son notası, dinleyicinin belleğinde en uzun süre kalan notadır çoğu zaman; bir kitabın son cümlesi de benzer bir işleve sahiptir. Bir kitabı nasıl kapattığınız, açtığınız kadar önemlidir. Doğan Kitap etiketiyle yayımlanan, Prof. Dr. Uğur Batı ve Barış Erbil imzalı 'Kıpkırmızı: Bir Devrim'in 100 Yıl Atlası' adlı kitap, mağara resimlerinden Devrim Erbil'in kuşbakışı İstanbul'una uzanan uzun yolculuğunu, 'Sanat, İnsanlığın Aynası' başlıklı güçlü bir kapanışla noktalıyor. Devrim Erbil için hazırlanmış en kapsamlı eser olan bu kitap, bu son sözle, bütün anlattıklarını tek bir büyük soruya bağlıyor: Sanat, sadece estetik mi, yoksa bir isyan mı? Kitabın çok güzel lansmanları olacak, 13 Eylül’de Bodrum’da Milta Marina’da D&R ile, yine 30 Ekim’de esere de büyük katkıları olan, sanat dostu Zorlu PSM’de bir lansman olacak. Devrim Erbil, Barış Erbil ve Uğur Batı’yı da bu lansmanlarda görmek mümkün olacak
Kıpkırmızı…
Bu kapanış bölümüne gelene kadar geçen bütün o uzun yolu -mağara resimlerinden Rönesans'a, Barok'tan İzlenimciliğe, Kübizm'den Pop Art'a, oradan da Devrim Erbil'in resim, seramik, halı, sedef, mozaik, vitray ve Giclée baskı arasında gezinen altmış beş yıllık üretimine- bir kez daha özetleyerek başlıyor. Kitap, bu kapanışı George Orwell'in 'Hayvan Çiftliği' adlı eserinden bir alıntıyla açıyor: 'Şu kısa ömrümüz, sabahtan akşama kadar uğraşıp didinmekle geçip gidiyor.' Yazarlar, bu karamsar gözlemi hemen bir umut ışığıyla dengeliyor: 'Ama resim sanatı, bu didinmeyi, bu sevinci tuvale kazımış.' Bu karşıtlık, kitabın bütün anlatısının özünü yakalıyor: Hayat kısa ve zorlu olabilir, ama sanat, bu kısalığı ve zorluğu anlamlı bir ize dönüştürme kapasitesine sahip. Kitap, 'Mağaradan modern galerilere, her fırça darbesi, insanlığın bir parçası' cümlesiyle bu düşünceyi pekiştiriyor. Bu kapanış bölümünde bütün tarihsel yolculuğu tek bir cümlede özetliyor: 'Lascaux'deki bizonlardan Picasso'nun geometrik figürlerine, her dönem, bir çağın ruhunu yansıtıyor.' Bu cümle, kitabın önceki bölümlerinde ayrıntılı biçimde anlatılan mağara resimlerinden Rönesans'a, Barok'tan İzlenimciliğe, Kübizm'den Pop Art'a uzanan bütün o geniş tarihsel güzergâhı tek bir nefeste toparlıyor. Yazarlar, ardından okura doğrudan soruyor: 'Peki, ya biz? Bu resimler, bize ne anlatıyor?'
Farklı Sanatkarlar, Farklı Devrim Erbil Sanatçı Dostları
Devrim Erbil, tuvaldeki düzenlemesini bu tür çoklu malzemelere birebir aktardığı gibi; malzemenin yapısına göre de farklı bir kurgu ve kompozisyon tasarlar. Bambaşka malzemelerle dünyanın en verimli, en yaratıcı, en derinlikli ressamlarındandır. Her türlü satıh onun için bir sanat “ihtimalidir”. O nedenle “yatay bir derinliği” vardır, dünyada hiçbir ressamın olmadığı kadar. Batik… Mozaik… Halı, kilim, vitray, sedef, marküteri, nakış, jikle, kumaş sanatları (Gutto, Avalon, Kolaj, Schenille), özgün baskı… Hepsi Devrim Erbil’in “geniş” sanatındadır. Bunu dünyanın görmesi gerekir. Devrim Erbil çağımızda resmin tekniğinin tuval resminin çok ötelerine geçtiğini savunmaktadır. Kendi kuşağının bir temsilcisi olduğu için tuval resminin çok istek gördüğünü de eklemeyi ihmal etmemektedir. Tuvalin yanında kendi atölyesinde serigrafi çalışmalarını sürdürmektedir. Aynı zamanda video art üretimleri de mevcuttur. Devrim Erbil adeta her yerdedir, her tekniktedir, her üsluptadır! Sanatın zamansız estetiği ile derin düşünce dünyası arasında köprü kuran Uğur Batı ve Barış Erbil, bu harika kitapta çağdaş Türk resminin en önemli isimlerinden Devrim Erbil'in sanatına “bütüncül” bir yorum getirmiş. Kitapta yıllardır Devrim Erbil ile çalışan değerli sanatçılara da yer verilmiş. Yatay Derinlik olarak kavramsallaştırılan “yağlıboyalar, metal baskı, marküteri, batik, pleksiglass, sedefler, mozaik, seramik, flipped art (ter yüz edilmiş sanat)” eserler bağlamında hocayla yıllardır birlikte çalışan Giray İlker Başaran, Gaye Ateş, Sinem Ateş; Saime Taktak, ailesinden birlikte çalıştıkları kızları Renk Erbil, Çiğdem Erbil, giclee baskılar ile Evrim Erbil, mozaik, seramikle ve ter yüz edilmiş sanat diye ifade edilen formlarda Sebahattin Gündoğdu ve Aylin Gündoğdu, batiklerde Mine Aydoğan, Necla Çankaya, pleksi ve marküterilerde Muammer Yaşlıoğlu ve Nuran Yaşlıoğlu karşımıza çıkıyor.
Güzel Bir Okuma Deneyimi
Öyle bir okuma deneyimi ki, bu noktada okuru bir kez daha tarihsel hafızaya davet ediyor: Mısır'ın mezar resimlerinden Bizans'ın altın varaklı ikonalarına, Rönesans'ın insana dönüşünden İzlenimcilerin ışık avına, Kübizmin parçalanmış gerçekliğinden Pop Art'ın market rafına uzanan bütün bu akışın, aslında tek bir ortak paydası olduğunu vurguluyor: İnsanın kendini anlatma zorunluluğu. Yazarlar, bu zorunluluğun hiçbir dönemde, hiçbir akımda eksik olmadığını, yalnızca biçiminin ve dilinin değiştiğini belirtiyor. Kitabın verdiği cevap hem sade hem de derin: “İnsan, kendini anlatmadan, çizmeden, boyamadan duramıyor.” Bu cümle, kitabın açılışında sorulan sorunun -insan neden sanat yapar- en özet cevabı olarak beliriyor. Kitap, böylece açılış ve kapanış arasında güçlü bir döngü kuruyor: Mağara resimleriyle başlayan soru, yine mağara resimlerine referansla, ama artık çok daha zengin bir bilgi birikimiyle yanıtlanıyor. Eser, bu evrensel zorunluluğu sanatın evrimsel kökenine dair daha önce ele alınan bilimsel tartışmayla da yeniden bağlıyor. Roger Lewin, Frans de Waal, Robert L. Solso ve Ellen Dissanayake gibi isimlerin görüşlerine önceki bölümlerde geniş yer veren kitap, kapanışta bu bilimsel zemini bir kez daha hatırlatarak, 'insan kendini anlatmadan duramıyor' tezinin yalnızca şiirsel bir söylem değil, aynı zamanda bilimsel bir gerçeklik olduğunu vurguluyor. Bu, kitabın açılıştan kapanışa kadar tutarlı bir entelektüel çerçeve koruduğunu gösteren önemli bir detay.
Bu dizgede, bu kapanışta sanatın rahatsız edici, sorgulayıcı yönünü de göz ardı etmiyor: 'Sorun şu: Bu sanat, sadece estetik mi, yoksa bir isyan mı? Eşitsizliklerle, savaşlarla, kaosla dolu dünyamızda, resim hâlâ bir çığlık.' Bu cümleler, kitabın sanatı yalnızca güzellik üretimi olarak değil, toplumsal bir tanıklık ve itiraz biçimi olarak da okuduğunu gösteriyor. Yazarlar, 'Ortadan kaldırmadığımız sürece, bu çığlık susmayacak' diyerek, sanatın işlevinin günümüz dünyasında da hâlâ canlı olduğunu vurguluyor.
Kapanışa Girelim
Belirtelim… Bu kapanış bölümünü Claude Monet'nin hikâyesiyle en dokunaklı noktasına taşıyor. Yaşlılığında kataraktla neredeyse kör olan, ama nilüferlerini resmetmeye devam eden Monet'nin hikâyesi, kitapta 'belki de cevabı' bulduğumuz yer olarak sunuluyor. Yazarlar, kimi eleştirmenlerin Monet'nin son eserlerindeki büyük, soyut fırça darbelerini yaşlılıktan kaynaklanan bir beceriksizlik olarak yorumladığını, ama gerçekte bunun 'görmese de hissederek resmetmek' olduğunu vurguluyor: 'Monet'nin son nilüferleri, görmenin sadece gözle değil, ruhla da yapıldığının en dokunaklı kanıtıdır.'
İlgili bölümde Monet'nin hikâyesini anlatırken, sanatçının fiziksel kısıtlılığa rağmen üretmeye devam etme kararlılığını, Devrim Erbil'in kendi kariyerindeki benzer bir azimle de dolaylı biçimde ilişkilendiriyor. Altmış beş yılı aşan bir sanat hayatı boyunca hiç durmayan, her yeni malzemeyle yeniden heyecanlanan bir sanatçı için, Monet'nin hikâyesi yalnızca uzak bir örnek değil, kendi mesleki kimliğinin de bir aynası. Kitap, bu örnekten yola çıkarak, sanatın en büyük sırrının ne olduğuna dair kendi tezini ortaya koyuyor: 'Belki de o büyük eserlerin arkasındaki en büyük sır, sanatçının, bir an için bile olsa, zamanı o tuvalde dondurma arzusudur.' Bu tez, kitabın açılışında yer alan ve okurun belleğinde hâlâ taze duran Alphonse de Lamartine dizeleriyle yeniden buluşuyor: 'Zaman adlı denizde bir gün, bir lahza için demirleyemez miyiz?' Kitap, bu soruyu tekrarlayarak, açılış ile kapanış arasında tam bir daire çiziyor ve 'Sanat, bizim o demirlediğimiz, ölümsüz sahildir' cümlesiyle bu daireyi tamamlıyor. Bu kapanış sözlerini yazarken, okuru pasif bir tüketici konumundan çıkarıp, kendi hayatındaki 'isyan' ya da 'estetik' arayışını sorgulayan bir katılımcıya dönüştürüyor. 'Sizce de öyle değil mi?' sorusuyla doğrudan okura seslenen yazarlar, sohbet havasında bir diyalog kurmayı tercih ediyor. Bu, kitabı klasik bir akademik kapanıştan ayıran, okuru sürece dahil eden bir üslup tercihi.
Eser Ne Veriyor?
Görüyoruz, eser, Devrim Erbil'in altmış beş yıllık kariyerine dair de dolaylı ama güçlü bir yorum sunuyor. Sanatçının resim, seramik, halı, sedef, mozaik, vitray, pleksiglas ve Giclée baskı arasında gezinen o durmak bilmeyen üretkenliği, kitabın bu felsefi çerçevesiyle birlikte okunduğunda, zamanı defalarca, farklı malzemelerle 'demirleme' çabası olarak beliriyor. Her yeni eser, Erbil için zamanın akışına karşı bir direniş, bir 'ben buradaydım' çığlığı. Bu son bölümde okura, kitabın bütününde işlenen bütün malzeme ve tekniklerin -resim, seramik, halı, sedef, mozaik, vitray, pleksiglas, Giclée baskı- aslında hepsinin aynı temel dürtüden, aynı 'kendini anlatma zorunluluğu'ndan beslendiğini bir kez daha hatırlatıyor. Bu özetleyici yaklaşım, kitabı okuyan birinin, son sayfayı kapattığında dağınık bilgiler yerine bütünlüklü, tutarlı bir Devrim Erbil portresiyle baş başa kalmasını sağlıyor. Doğan Kitap'ın eseri 'Koleksiyon Baskı' olarak hazırlamış olması da, bu duygusal kapanışın görsel gücünün okura eksiksiz ulaşmasını sağlıyor.
Kitabın iki dilli yapısı, bu güçlü kapanışı uluslararası okura aynı duygusal yoğunlukla taşıyor. Orwell'den Lamartine'e, Monet'den Erbil'in kendi sözlerine uzanan bu çok katmanlı kapanış metnini İngilizceye aktarmak, çevirmen Zeynep Ayık için kitabın en zorlu ama en önemli görevlerinden biri olmuş olmalı. 'A Special Book of Devrim Erbil / Crimson Red' başlığı altında sunulan bu bölüm, kitabın Türkçe ve İngilizce okurlarına aynı güçte bir veda sunmayı hedefliyor.
Kitap, bu kapanışın aslında bir 'son' değil, yeni bir 'başlangıç' olduğunu da ima ediyor: Kitabı bitiren okur, artık Devrim Erbil'in eserlerine, hatta genel olarak sanata, çok daha bilinçli ve donanımlı bir gözle bakabiliyor. Yazarlar, bu dönüşümün kitabın asıl amacı olduğunu, yalnızca bilgi aktarmayı değil, okurun sanatla kurduğu ilişkiyi derinleştirmeyi hedeflediklerini vurguluyor.
Sonuca Gelirken
Sonuç olarak 'Sanat, İnsanlığın Aynası: Kıpkırmızı'nın Kapanış Sözü', 'Kıpkırmızı: Bir Devrim'in 100 Yıl Atlası' kitabının en etkileyici, en özetleyici bölümünü oluşturuyor. Uğur Batı ve Barış Erbil, Devrim Erbil'in altmış beş yıllık sanat hayatını, insanlığın sanatla kurduğu bin yıllık ilişkinin içine yerleştirerek başladıkları yolculuğu, aynı derin felsefi soruyla kapatıyor. Doğan Kitap'ın özenli Koleksiyon baskısıyla okura ulaşan bu kapanış, kitabı bitirdikten sonra da uzun süre akılda kalacak bir soruyla baş başa bırakıyor okuru: Sanat, bizim neyi demirlediğimiz sahilimizdir? Mağara duvarındaki ilk bizon figüründen Devrim Erbil'in kırmızıya bulanmış İstanbul'una, oradan da bu satırları okuyan sizin kendi hayatınıza uzanan bu zincir, 'Kıpkırmızı'nın son sayfasını kapattıktan sonra da okurun zihninde çalışmaya devam ediyor.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

