Çok Fedakarlık / Az Görülmek
İlişkilerde fedakârlık ilk başta sevginin en saf hali gibi görünür. İnsan sevdiği için alttan alır, anlayış gösterir, kendi ihtiyaçlarını erteler. Ama bazı ilişkilerde fedakârlık zamanla bir jest olmaktan çıkar ve görünmez bir göreve dönüşür. Çünkü insan doğasının rahatsız edici ama gerçek bir tarafı vardır: Sürekli verilen şey, bir süre sonra “özel” olmaktan çıkar ve beklentiye dönüşür. İlk zamanlar minnet duyulan davranışlar, zamanla ilişkinin standart ayarı gibi algılanmaya başlanır. Ve tam o noktada alma-verme dengesi sessizce bozulur.
Burada insanların sık yaptığı romantik hata şu: Sürekli vermenin ilişkiyi güçlendirdiğini sanmak.
Halbuki ölçüsüz fedakârlık bazen sevgiyi değil, sınır kaybını büyütür. Çünkü karşı taraf her istediğinde kendinden vazgeçen biriyle karşılaştığında, bilinçsiz şekilde şunu öğrenmeye başlar: “Ben talep ettikçe bu insan daha fazlasını verecek.” İnsan psikolojisi maalesef sürekli erişebildiği şeyin değerini düşürmeye yatkındır. Bu kötü niyet meselesi bile olmayabilir. Konfor alanı böyle çalışır. Ve dürüst olmak gerekirse, bazı insanlar ilişkide “iyi niyetli” değil, “aşırı tolere eden” taraftır. Ama bunu sevgi sanırlar. Sürekli anlayan taraf olmak, sürekli özür dileyen olmak, sürekli empati yapan olmak kişiyi ahlaken üstün yapmaz; bazen sadece kendi ihtiyaçlarını bastırmaya alışmış biri yapar. Sonra içeride sessiz bir öfke birikmeye başlar. Çünkü insan görülmediği yerde tükenir.
Daha sert bir yerden bakalım: Bazı fedakârlıklar aslında tamamen karşılıksız değildir. İnsan bazen sevgiyi korumak için değil, terk edilmemek için verir. “Beni seçmeye devam etsin” diye daha anlayışlı, daha verici, daha sabırlı olur. Yani fedakârlığın altında gizli bir onaylanma ihtiyacı çalışabilir. Ve ilişki tam burada sağlıksız bir düzene kayar. Bir taraf sürekli verir, diğer taraf sürekli almaya alışır. Veren kişi zamanla değersiz hisseder, alan kişi ise yapılanları normal kabul etmeye başlar. Ama burada sadece “alan” tarafı suçlamak da kolaycılık olur. Çünkü sınır koyulmayan yerde insanlar çoğu zaman durmaları gereken noktayı öğrenemez. Eğer biri her kırıldığında susuyorsa, her ihmal edildiğinde anlayış gösteriyorsa, her vazgeçişini sevgi diye sunuyorsa; karşı taraf bir süre sonra bunun ilişki standardı olduğunu düşünmeye başlar. İnsanlar çoğu zaman sana nasıl davranmaları gerektiğini, senin neye izin verdiğinden öğrenir.
İlişkide gerçek denge, iki tarafın da bazen vermesi bazen geri çekilmesiyle oluşur.
Çünkü sağlıklı sevgi fedakârlık içerir ama kendini yok etmeyi değil. Bir insan sürekli kendinden eksilterek ilişkiyi ayakta tutuyorsa, orada artık bağ değil yük taşımaya başlamış olabilir. Ve kimse sürekli bir tarafın omzunda taşınan ilişkide gerçekten mutlu kalamaz. Belki de en önemli soru şudur: “Ben gerçekten sevdiğim için mi veriyorum, yoksa kaybetmemek için mi kendimden vazgeçiyorum?” Çünkü bu ikisi dışarıdan çok benzer görünür ama insanın ruhunda bıraktığı iz tamamen farklıdır. İşin daha da karmaşık tarafı şu; ilişkilerde fedakârlık çoğu zaman tek başına büyümez, beraberinde sessiz beklentiler de taşır. İnsan “ben bunları yapıyorum, o da beni aynı derinlikte sever” diye düşünür. Ama sevgi matematik gibi işlemiyor. Her veren, karşılığında aynı emeği göremeyebiliyor. Ve kırılma tam burada başlıyor. Çünkü kişi yalnızca yorulmuyor, aynı zamanda görünmediğini hissediyor. “Ben senin için bu kadar şeyi göze alırken sen neden aynı çabayı göstermiyorsun?” sorusu ilişkinin içine yerleşiyor. Fakat burada rahatsız edici bir gerçek daha var: Sürekli fedakârlık yapan insanlar bazen ihtiyaçlarını açıkça ifade etmek yerine karşı tarafın “anlamasını” bekliyor. O anlaşılmayınca da içten içe kırılıyorlar. Oysa insanlar zihin okuyamaz. Birçok ilişkide problem sevgisizlik değil, konuşulmayan beklentiler. İnsan kendi sınırını söylemeyip sonra karşı taraf o sınırı aşınca büyük hayal kırıklığı yaşayabiliyor. Halbuki sınır sessizce değil, netlikle kurulur.
Bazı ilişkilerde ise alma-verme dengesi bilinçli şekilde bozuluyor. Özellikle duygusal olarak merkezde olmayı seven kişiler, verici insanlara yönelmeye daha yatkın oluyor. Çünkü sürekli anlayan, sürekli telafi eden, sürekli toparlayan biri; ilişkiyi diğer taraf için çok konforlu hale getiriyor. Bir süre sonra emek veren kişi ilişkinin yük taşıyan omurgasına dönüşüyor. Ve en ironik kısmı şu: Çok veren insanlar çoğu zaman en az değer gören kişiler olabiliyor. Çünkü emek görünür olmaktan çıkıp “zaten yapar” algısına dönüşüyor.
Burada insanın kendine dürüst olması gerekiyor.
Çünkü bazen fedakârlık dediğimiz şey aslında sınır koyamamak olabiliyor. “Sorun çıkmasın”, “beni yanlış anlamasın”, “gitmesin”, “kırılmasın” derken kişi kendi ihtiyaçlarını sürekli erteliyor. Sonra bir gün büyük bir patlama yaşıyor. Ama karşı taraf şaşırıyor çünkü ortada hiç söylenmemiş bir yorgunluk var. Sessiz fedakârlıklar, sessiz kırgınlıklar üretir. Ve belki de ilişkilerde en çok yanlış anlaşılan şey şu: Sağlıklı sevgi kendini feda etmek değildir. İki insanın birbirine alan açabilmesidir. Çünkü kendini sürekli küçülterek yürütülen ilişkilerde bir süre sonra sevgi değil, tükenmişlik büyür. İnsan sevdiği kişiye destek olabilir, fedakârlık yapabilir, geri planda kalabilir ama bunu sürekli yapan taraf olduğunda ilişki eşitlikten uzaklaşır. O noktada kişi partner olmaktan çıkıp duygusal bir kaynak haline gelir. Sürekli veren, sürekli taşıyan, sürekli idare eden bir yapıya dönüşür. En sonunda şu gerçekle yüzleşmek gerekiyor: Bir ilişkiyi ayakta tutan şey yalnızca ne kadar verdiğin değildir. Bazen asıl belirleyici olan, neye izin verdiğindir. Çünkü sevgi sınırsız olabilir ama insanın ruhsal dayanıklılığı değildir. Kendinden sürekli vazgeçerek kurulan bağlar, bir süre sonra insanın kendi benliğine yabancılaşmasına neden olur. Ve kişi en sonunda karşısındakini değil, aynada kaybettiği kendisini özlemeye başlar.
Günün sonunda insan şunu anlıyor: Sağlıklı bir ilişki, bir tarafın sürekli kendinden eksilmesiyle değil, iki insanın birbirinai görebilmesiyle ayakta kalır. Çünkü sevgi; susarak katlanmak, sürekli alttan almak ya da kendi ihtiyaçlarını yok saymak değildir. Gerçek bağ, kişinin hem karşısındakini sevebildiği hem de kendisini kaybetmeden var olabildiği yerde kurulur. Aksi halde fedakârlık zamanla sevginin dili olmaktan çıkar, sessiz bir tükenmişliğe dönüşür. Ve insan bir süre sonra ilişkiyi değil, o ilişki uğruna vazgeçtiği kendisini yas tutarak yaşamaya başlar.
Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

