Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Çemen Tozbey Elmacı Yazio: O Sayfaların İçinde Daha Güzelsin!

27PAYLAŞIM
Yazio Banner

Yapıtlarının içinde ardından kovaladığımız sanatkâr yazarlarımız. Lütfen orada kalınız. Kuşkusuz o kurmaca hikâyelerin içinde daha güzelsiniz...

Bir kitap gömülmüş zihnine. Say ki çok çok eskilerden tanış olduğun bir sevgili o. Doğmuş olmanın büyülü hazzıyla, pek sevdiği İstanbul sokaklarında bir gece vakti hiç zamansız senin adını çığırıyor. O öyle bir kitap ki üst üste yığılı onlarca boş sayfanın üzerine düşmüş kara bir yığın olmasına rağmen, senin yazabilme umudunu aydınlatıyor. İster istemez ben de böyle şahane bir kitap yazmalıyım hissi sızıveriyor kalbine. Kullanılmamaktan kurumuş kalemine bir umar oluyor, bir ilham... 

O artık efsunlu olduğuna handiyse emin olduğun roman, içindeki yaratma arzusunu çoktan döllemiş bir kere. Şimdi hiç yazılmamış bilmem kaç kitap, henüz lafı edilmemiş sayısız kelâm, çatladı çatlayacak bir yumurtanın içinde sabırla doğmayı bekliyor bir ihtimal. Sizin hayatla meselenize umar olan hangi kitaptı bilemiyorum ama benim için o mühim birkaç kitaptan biriydi Kara Kitap.

Aramızdaki tüm bu özel alışverişe rağmen, Orhan Pamuk kitaplarını tamamen sevmeyi de hiç sevmemeyi de çelişkili bulurum.

Bu yalnız onun için değil; okuduğum tüm yazarlar için böyledir. Çünkü bir yazarın hatalarını göremeyecek kadar hayranı olmayı istemem.  Kitapları onlarca dile çevrilen Orhan Pamuk’un son romanı Veba Geceleri üzerine yapılan tartışmaların gölgesinde Kara Kitap da bahsedilen o eşsiz post modern yolculuğu, hiç yaşanmamış sayamam. Cevdet Bey ve Oğulları gibi gençliğinin baharındayken yaratılmış bir şaheseri görmezden gelemem. Henüz yirmi iki yaşındayken kaleme alınan bu eserin genç yazar adayları için oldukça ilham verici olduğunu düşünürüm. Yaşlılığımıza nispet giden o ele avuca sığmaz gençlik günlerinde, insanı bir masaya mıhlayacak kadar aşkın bir yazma tutkusu hayal edilebilir bir hâl değil. Bu tarz erken yaşta varlık göstermiş yazarlar, hadsiz bir cesaretle insana ben de yapabilirim hissini verir. O zaferlerin muazzamlığı verdiği bu histen gelir. Tıpkı o eserin ardından yıllar sonra gelen Nobel ödülü gibi…Ve elbette “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum…” diye unutulmaz bir girizgâhla merakımı celbeden Masumiyet Müzesi adlı güzide yapıtta bahsedilen o aşkı, değersizleştirmekten hicap duyarım. Bu konudaki hassasiyetim -yazarından değil de- bütün bütüne beni hayatımın anlamlı bir öznesine dönüştüren eserlerinden ötürüdür.

Bir romanı okumaya başladığımda ne aradığımı bilmem. Yok yere kıvanmam. O, bir okuru olarak benim kalbimden habersizdir, ben de onun kalbinden. “Onunla hiçbir alışverişim olamaz!” kıvamında, gereksiz bir tutum göstererek, eksikliklerimi içeriğiyle örtebilecek ve kalbime hazla dökülebilecek o mecraya da ket vurmam. Bunun ancak okuma aşkı kendinden büyük olan insanların göstereceği bir maharet olduğuna inanırım. Okurken romana gösterdiğim tahammülü, çoğunlukla yazarı değil ortaya koyduğu yapıt belirler. O kadar ki yapıtın değerine güvenirsem sahip çıkarım, yazarın çetrefilden bir çileye dönüşen kendini arama yolculuğuna.

Bir roman yazarının yarattığı zemin kaymaya, kırılmaya eğilimlidir; her an dikkatini metninde toplamalı, yarattığı izleğe sıkı sıkıya uymalıdır.

Kendi içindeki disiplini ile hayranlık uyandıran roman, delirmiş çılgın bir aklın ürünüdür zannımca. Tamamlanması yıllar alan romanların başka türlü ortaya çıkması düşünülemez. Üstelik bu edebi tür, yazım süreci bittiğinde bile tamamlanmış değildir. Onun nihai sonu ancak okurunun zihninde gerçekleşir. 

Bugün başarıya ulaşmış pek az roman, aynı anda hem usta bir kurgu hem de benzersiz kıvrak, bir dile sahiptir. Bu niteliklerden yalnızca birinin çok iyi olması, esere beklediği ilgiyi verebilir. Zaman bilinci olmayan romanın, ne zaman okunup değer bulacağını kestirmek, bir eserle yazarı baş tacı eden ve yine bir eserle onu alaşağı eden insan zihninin nasıl çalıştığını anlamak kadar zordur. Bu ilgiye ya yazıldığı dönemde mazhar olabilir ya da gelecek bir zamanda. O yüzden başarıya nasıl ulaşıp okundukları hep bir muammadır.

Mesela Tolstoy’un eserleri vesilesiyle hâlâ yaşamakta olduğu düşünülürse… Shakespeare’in Hamlet’ indeki diyalogları günümüzde bile hayranlıkla takip ediliyorsa… Ya kendi yaşadıkları dönemin içinde fikirleri ve yaşam biçimleri tuhaf karşılanan o meşhur yazarlara ne demeli? Onların yapıtlarına olan bağlılığımız nasıl açıklanabilir? Kalbimizde hâlâ aşkla varlık gösteren Dostoyevski’nin eserleri -dünyanın bilinen en iyi romancısı olmasına rağmen- yazarın şehvet düşkünü, sapkın, hırsız, kumarbaz gibi yönleri esas alındığında üzerinde konuşulmaya gerçekten değmez mi? Bugün hangimiz onun eserlerini okurken asil kalemini değil de kişiliğinin karanlık yönlerini hatırlıyoruz. Victoria dönemi Büyük Britanya’sının en ünlü yazarlarından olan Oscar Wilde’ın çağının saygın edebiyatıyla çelişen düşünceleri ve yaşam biçimi yüzünden yaşadığı toplum tarafından dışlandığını birçoğumuz biliriz. Belki de sanatın beyhude olduğunu düşünen bu deha, toplum tarafından baskılanan topyekûn hislerimizin ve onun kendini sakınmaz dilinin üstadı olduğu için hâlâ okunuyor. 

Bu örnekler üzerine biraz düşünürsek şunu fark ederiz ki zamanı aşan bu beğeninin ortak bir dili var. Genellikle toplumun onlardan istediğini söylemeyen, sistemin dışında kalan ve kendi fikirlerini dile getirmekten kaçınmayan yazarları işaret eden,  zaman mefhûmu olmayan, ortak bir dil… 

Acaba Orhan Pamuk da bu örnekler gibi kendi toplumunun dışında kalan ve alacağı tepkileri göz ardı ederek bekleneni veremeyen ama zamanını aşacak kudreti olan bir yazar mıdır? Yoksa sanat adı altında, belli bir güruhun kendisinden beklentisini ısmarlama eserlerle yerine getiren, kalemini çoktan kaptırmış bir yazar mıdır? Bu soruların cevabını herkes gibi ben de bilmiyorum. O veya bu şekilde, Veba Geceleri adlı son eserinin bir kesimi huzursuz ettiği açık. Ne olursa olsun, hiçbir haklılık payı gözetmeden söyleyebilirim ki toplumun aydınlık yüzü olarak bilinen bazı kesimlerin, şiddeti yüksek bir sesle, Orhan Pamuk üzerinden kendi ulusal edebiyatını linç etmesini doğru bulmuyorum. Asıl mesele tam da bu noktada Orhan Pamuk dan daha önemli değil midir, sevgili edebiyatseverler? Edebiyattaki özgürlük salt senden istenileni yazmak değildir; toplumun istemediklerini de okumaya katlanamadıklarını da yalnızca yaratıcılığın hizmetinde olarak, özgürce yazabilmektir. 

Dün Kara Kitap’ı okurken cesur ve değerli addettiğimiz bir kalemi, bugün nasıl acze düştü sayıp alaşağı edebiliyorsak, yarın da onu yaftaladığımız sözlerimizin şiddetinden mi utanç duyacağız ya da yıllarca kitaplarını okumak uğrunda sarf ettiğimiz zamana mı yanacağız? 

En doğrusunu, her zaman olduğu gibi zaman gösterecek.

Edebiyatta yaşadığımız bu şimdinin kara gecesi sonlanıp yerini geleceğin aydınlık yarınlarına bıraktığında, ardından sarf edilen tüm bu kara söylevler Orhan Pamuk’un yapıtlarının üzerinden silindiğinde, bahis konusu yapıt olan Veba Geceleri’nin yazarına duyulan her türlü öfke dindiğinde, romanın ortaya çıkacak gerçek değerini çok merak ediyorum. Çünkü eserin şu şartlar altında önyargısız incelenebileceğine ihtimal vermiyorum. 

Keşke mesele sadece bir yazarın son kitabını beğenmemek olarak kalsaydı. İyi edebiyat faraziyesi, kişisel beğeniye göre şekillenen, son derece karmaşık muğlak bir konudur oysa. Yazar toplumun ortak beğenisinin sınırlı sorumluluğuyla değil kendi yaratıcılığının ona yazdırdığı özgür iradeyle sanatını icra etmelidir. Sizce de bir yazarın temel sorumluluğu, evvela kendine bahşedilen yaratıcılık yeteneğine sahip çıkmak değil midir?

Orhan Pamuk da ne yaparsa yapsın, kitapta kurgusunu nasıl ele alırsa alsın, kendi bakış açısına ve düşüncelerine dürüst yaklaşmalıdır. Okurun en ufak bir samimiyetsizliği atlamayacağını iyi bilmelidir. Gerçek bir sanatçı, ne pahasına olursa olsun, yaratıcılığın gereklerini cesurca yerine getirir. Bunu yerine getirmiyorsa ve toplumun onu yaftalamasını, dışlamasını göze almak istemiyorsa da o zaman magazin ağzıyla diyorum ki : ‘Hiç o topa girmemeli!’.   Siz de hiç o topa girmeseydiniz efendim, yok öyle demedim böyle demek istemiştim de… Bunlar gerçekten edebiyatın özgürlüğüne kara çalan boş diyaloglar… Edebiyat öyle kabul edilmese de bir sanattır, tabiatıyla özgürdür ve öyle de kalmalıdır. Asıl mesele tam da bu noktada, sizden daha önemli değil midir, sevgili yazarımız?

Kanaatimce siz, unutamadığımız o yapıtlarınızın içinde özgürce icra ettiğiniz büyülü kurmaca dünyanızda kesinlikle çok daha güzelsiniz… Özgürlük her şeyden güzeldir çünkü! Her şeyden…

Çemen Tozbey ELMACI

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
lionyaz

Yazarlık zor zanaattır tarih boyunca ne sürgünler ne vurgunlar yemiştir en iyi dediğimiz kalemler bile. Zoru yaşayanlardır onlar, farklı yaşayanlardır, farklılığın farkında olanlardır onlar ki düşünce ve hislerini kolay kolay toplum içinde paylaşamayabilirler. Ama zamansız şekilde o günlerde isteklerini dileklerini düşüncelerini dile getiremekte zorlanan baskılanan o eller, bakın bugünümüzde bile bizimle el eleler, bizim yanımızda gibiler. Çok güzel bir yazı olmuş, tebrikler

Görüş Bildir