Cem Kozlu'dan Bir İlk Roman: Sandima Tableti - Uygarlığın Köklerine Uzanan Bir Polisiye
Uygarlığın hikâyesini gerçekten doğru mu biliyoruz? Ya Anadolu’nun kadim halklarından Luvilere ait bir tablet, insanlık tarihine ilişkin yerleşik kabulleri sarsacak bir gerçeği ortaya çıkarabilecekse? Cem Kozlu, ilk polisiye romanı Sandima Tableti’ni tam da bu ihtimalin üzerine kuruyor. Arkeoloji, gazetecilik, uluslararası entrika ve güç mücadelelerini aynı hikâyede buluştururken, polisiye kurgunun ardına daha büyük bir soru yerleştiriyor: Tarihi kim yazıyor, bilgiyi kim kontrol ediyor ve hakikat kimin işine geliyor?
Uzun yıllar Türk Hava Yolları'nda üst düzey yöneticilik yapan, ekonomi ve yönetim alanındaki çalışmalarıyla tanınan, pek çok deneme ve düşünce kitapları kaleme alan Kozlu’yla bu kez hayal dünyasına yaptığı yolculuğu konuştuk. Luvilerden Anaksimandros’a, Sandima’nın terk edilmiş Türkmen köyünden günümüzün algı savaşlarına, gerçek hayattan romana taşıdığı karakterlere uzanan sohbetimizde, geçtiğimiz aylarda Remzi Kitabevi’nden çıkan Sandima Tableti’nin arkasındaki hikâyeyi anlamaya çalıştık. Belki de Cem Kozlu’ya kulak verip, uygarlığın köklerini Anadolu’da aramaya başlamalıyız!
Özlem Gökbel: Yıllarca yönetim, ekonomi ve liderlik üzerine yazdıktan sonra ilk romanınızı ancak şimdi yayımladınız. Bugüne dek sadece gerçek verilerle çalışmış bir yönetici olarak en zorlu yola geçiş yapmışsınız: gerçeklikten hayal dünyasına… Sizi kurguya taşıyan neydi? Ve en zorlayan şey ne oldu?
Cem Kozlu: Kurguya taşıyan, kendimi bir zanaatkâr olarak sınama arzusu, “acaba becerebilir miyim?” sorusuydu.
ÖG: Romanınızın çıkış noktası olan 'insanlık tarihini değiştirebilecek bir keşif' fikri aklınıza nasıl düştü? Gerçek hayatta sizi bu ihtimal üzerine düşündüren bir olay ya da araştırmanız mı oldu? Biraz romanın çıkış ve gelişme hikâyesini dinlemek isteriz.
CK: Kısa bir süre önce İtalyan teorik fizikçi Carlo Rovelli’nin Anaksimandros hakkında yazdığı bir kitabı okudum. Bilimin başlangıcını Anaksimandros ve hocası Thales’e bağlıyordu, yani Batı Anadolu’da 6. yüzyılda yaşamış Grek asıllı iki kişiye. Bu batılı tarihçilerin uygarlıklarını oturttuğu temel. Ama günümüzdeki tabirle, hayatın olağan akışına uymuyor. Grekler o bölgeye göç etmeden Batı ve Güney Anadolu’da yaşayan Luviler ve komşuları Hititlerde ve onların temas halinde oldukları Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinde çok önemli bilimsel buluşlar, teknolojik gelişmeler ve olgunlaşmış siyasi ve toplumsal yapılar mevcut. Bütün bunları göz ardı edip uygarlığın köklerini sadece Greklere bağlamak Yunanistan’ın yumuşak gücünü pekiştirmek için oluşturulmuş bir anlatı.
ÖG: Sandima deyince benim aklıma Bodrum’un sit alanı ilan edilmiş “hayalet köyü” geliyor. Romanın ismini buraya atıfla seçmenizin özel bir sebebi var mıydı?
CK: Haklısınız. Kapadokya’da çok önemli eserlere imza atmış dostum Gökşin Ilıcalı Bodrum Yalıkavak’ın tepelerinde, terkedilmiş Türkmen köyü Sandima’da önemli bir projeye başlamıştı. İlk defa kendisinden Luvilerin varlığını öğrendim. Bölgede Luvilerden kalıntılar ve buluntular vardı. Dolayısıyla tablete Sandima’nın adını verdim.
ÖG: Sandima Tableti'nde merkezde tarihî bir eser var ama aslında güç, bilgi ve hakikat mücadelesini anlatıyorsunuz. Sizce bugün en büyük savaş gerçekten bilgi üzerinde mi yaşanıyor?
CK: Evet. Modern terminolojiye bakar mısınız: Siber silahlar, hibrid savaş taktikleri, algı operasyonları, sahte bayrak eylemleri, kara propaganda, vs. Hile ve desise, yani aldatmaca ve algı kontrolüyle mücadele günümüzde (gene yeni tabirle) kinetik savaşın yerini almakta. Şu sıralarda sinemalarda oynayan Odyssey’in zamanlaması mükemmel bu açıdan. Karşılaştığı tüm badireleri atlatıp yıllar sonra evine ve eşine kavuşmasını sağlayan stratejik zekâsı değil kurnazlığı. Entrika, hile, desise ve aldatmacayı başarılı bir şekilde kullanabilmesi.
ÖG: Kitap yayımlandıktan sonra arkeoloji dünyasından sizi en çok şaşırtan yorum ne oldu? Beklemediğiniz bir destek ya da eleştiri aldınız mı?
CK: Temel bir yapıt olan Uygarlık Anadolu’dan Doğdu ve Pamphylia – Luvi Soylu Kabiler Ülkesi eserlerinin yazarı Prof. Dr. Fahri Işık hocamızın arayıp, “Kozlu, benim yıllardır savunduğum tezi popülarize etmişsin. Beni yazmışsın! Nasıl bir öngörü bu,” demesi benim için büyük bir ödül değerindeydi. Henüz olumsuz eleştiriler almadım ama umarım roman bir tartışmayı tetikler. O zaman tabii ki karşıt görüşler de olacaktır.
ÖG: Bu romanı yazarken gerçek kişi ve olaylardan esinlendiğinizi varsayabilir miyiz? Kimlerdi, nelerdi bunlar?
CK: Evet, esinlendim. Örneğin, başlardaki tren yolculuğunda Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları epik şiiri ve Çatalhöyük’ü bulan ünlü İngiliz arkeolog James Mellaart’ın başından geçen bir olaydan esinlendim. Boksör lakaplı Ali Asya birkaç gazeteci dostumun kompozit profili. Onun Terörle Mücadele Dairesi ile tanışması ve sonra aldığı eğitimi bizzat yaşadım. Çok değerli arkeolog dostlar da benim için bilgi ve esin kaynağı oldular.
ÖG: Yazmak ve tıpkı bu eserinizdeki gibi bir farkındalık uyandırmak istediğiniz başka gerçek olaylar var mı aklınızda, gönlünüzde?
CK: Çeyrek asır önce Avrupa’nın göbeğinde yaşanan Serebrenitsa katliamı ve Saraybosna kuşatması vicdanları çok derinden yaralamıştı. Kim bilir, belki bir gün bir şey yazarım diye epey gazete kupürü ve kitap biriktirmiştim. Ama yaralar kabuk bağladı ve günümüzde süregelen Gazze soykırımı her şeyin önüne geçti. Gazze’yle ilgili bir kurgu var kafamda. Bir de 40 yılımın geçtiği ve birçok kaza ve kırıma şahit olduğum havacılık alanında da aklımı kurcalayan konular var. Zaman ve kısmet olursa yazmak isterim.
ÖG: İlk romanınızın bir polisiye olmasından yola çıkarak ve yine bir varsayımla ilgi alanınızda casusluk, polisiye türünün ön sıralarda olduğunu söyleyebilir miyiz? Hangi eserlerdir sizi en çok etkileyenler?
CK: Türün casusluk ve uluslararası entrikaları içeren yanı daha çok ilgimi çekiyor. Dolayısıyla, Graham Greene, John le Carre, Eric Ambler, yenilerden de David McClosky’i zevkle okuyorum. Arkeoloji deyince tabi Ahmet Ümit. Tarihi polisiye deyince Mahfi Eğilmez, Robert Harris. Liste çok uzun.
ÖG: Bir röportajınızda "Uygarlığın Anadolu'da doğduğu tezini popülerleştirmek istedim" diyorsunuz. Sizce Türkiye, sahip olduğu kültürel mirasın hikâyesini dünyaya anlatmakta yeterince başarılı mı?
CK: Maalesef sadece kültürel miras değil birçok konuda kendini anlatmakta pek başarılı değil ama giderek deneyim kazanıyoruz. Özgüvenimiz artıyor, dünyaya yayılıyoruz. Geleceğe olumlu bakıyorum.
ÖG: Ben de bir geliştirici editör olduğum için özellikle sormak isterim: Editörünüz size en çok hangi konuda müdahale etti? O müdahalelerden bugün iyi ki yapılmış dediğiniz var mı?
CK: Şanslıydım; iki editörüm vardı diyebilirim. Biri resmi editörüm Sevrin Uysal Hanım, diğeri Remzi Kitabevi’nin yöneticisi Ömer Erduran. Sevrin Hanım değerli uyarılar yaptı, derledi toparladı, bariz hataları engelledi. Ömer Bey ise mükemmeliyetçi bir yaklaşımla otobüs tarifelerinden otoyol kilometrelerine kadar her türlü ayrıntının gerçekliğini denetledi. Anlaşamadığımız bir konu vardı: Ben hayatta tesadüflerin önemli rol oynadığına inanıyorum. Ömer Bey ise romanda hiçbir olayın tesadüfler sonucu gelişmesini onaylamıyor. Sonuçta ikimiz de taviz verdik ve süreçten keyif aldık.
ÖG: Kendinize "Artık ben de roman yazarıyım" diyor musunuz? Bu kitap sizin için tek seferlik bir edebiyat denemesi mi, yoksa okurlar Sandima Tableti'nin devamını ya da yeni polisiyeleri beklemeli mi?
CK: “Artık ben de roman yazarıyım,” demek iddialı ve erken olur. Boksör, Elâ ve Olağan Şüpheliler ile kanka olduk. Birbirimizden sıkılmayıp birkaç macerada daha ülkemizin çıkarları için birlikte kolları sıvar ve başarıya ulaşabilirsek o zaman belki böyle bir iddia sahibi olabilirim.
ÖG: Çok teşekkürler. Farkındalık yaratabilecek eserlerinizin devamını heyecanla bekliyoruz.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

