Cam Gibi Bir Adam, Masal Gibi Bir Şehir
Mardin'de zaman başka akar. Taş sokaklar arasında, Mezopotamya ovasına bakan o kadim kentte, gündüzler derin bir sessizliğe, geceler ise yüzyılların birikimiyle yoğrulmuş hikayelere gebe olur. Ben de orada, o sessizliğin tam ortasında Ebuburak Toparlı ile tanıştım.
Uzun uzun oturduk. Kimi zaman bir çay masasının etrafında, kimi zaman atölyesinin yarı loş ışığında; Mezopotamya'nın ana rahminden çıkan masalları, kadim figürleri, Şahmeran'ın o bilge bakışını, insanın ne zaman cam gibi saydam olduğunu ya da ne zaman kırıldığını konuştuk. O konuşmalar, bir röportajın çok ötesine geçti benim için; sanki eski bir dile, sözsüz bir bilgeliğe yavaş yavaş kulak vermekti.
Ebuburak Toparlı, Mardin'in yalnızca bir ustası değil; o şehrin nefesiyle büyümüş, o toprağın dilini bedenine sindirilmiş hem cam altına hem de masala aynı anda ruh vermiş nadir insanlardan biridir. Dedesinin bakırcı ocağından cam altı sanatına uzanan yolculuğu, tesadüflerin değil; ruhu açık bir insanın dönüşümünün hikayesidir. Şahmeran ile ilk göz göze gelişini anlattığında, bunu salt bir anı olarak değil, bir çağrı olarak dinledim. Sanki o figür onu seçmişti.
Elindeki fırça yalnızca boya sürmez; her dokunuşta bir masal, her renkte bir dönüşüm, her camda bir hayat katmanı birikir. Mezopotamya'nın kadim bilgeliği, onun ellerinde hem görsel hem de sözlü bir dile dönüşür; bir yanda cam altı boyama sanatının ihtişamı, öte yanda masalcı sesinin o sıcak ve alçak tınısı.
Bu röportaj, bir ustayı anlamaya çalışmanın mütevazı bir girişimidir. Ancak Ebuburak Toparlı, anlaşılmaktan çok hissedilmesi gereken biridir. Sözlerinin arasındaki boşluklar, bazen kelimelerin kendisinden daha çok şey söyler. Röportajı okurken bunu aklınızda tutmanızı dilerim.
1. Dedeniz bakırcıydı, siz cam altı sanatına yöneldiniz. Bu geçiş nasıl oldu? Şahmeran ile o ilk "göz göze gelme" anını anlatır mısınız?
Dedem beni bakırcı ustasına verince ilk olarak bakırcıda çalışmaya başladım. Günlerden bir gün dedemin yanına gittiğim zaman dedem bir ev dolusu eşya almıştı. O eşyaların içerisinde bir Şahmeran vardı, Şahmeranı da duvara asmışlardı. Ve onunla göz göze geldim. Epey bir süre ona bakakaldım. İlk tanışma anımız bu şekilde oldu. Sonra araştırdım soruşturdum Savur Kapıda Halefcebelo adında ayakkabı tamircisi bir usta yapıyordu. Onun yanına gittiğimde vitrinde bir Çamaltı asılıydı, bir Şahmeran. Bana bunu öğretir misin? Diye sordum. Hangi mektebi okuduğumu sordu. Hafızın yanında çırağım dedim. O zaman git kendi mektebini oku dedi. Ben de ustamın yanına geri döndüm. Sonra tekrar gittim bana kullanılan malzemeleri tanıttı ve önümde bir süre çalıştı. Onu haftanın bir günü gider seyrederdim çünkü bakırcı ustam bana sırtını dönerek çalışıyordu. Sonra yapa yapa öğrendim kendimin yanında.
2. "Cam insana benzer; hassas, saydam, kırılgandır ve geceleri yansıtıcıdır" diyorsunuz. Bu felsefeyi 40 yıllık ustanız derinleştirdi mi, yoksa sizi o felsefeye mi götürdü?
Camaltı ustam ile aramızdaki tek felsefe sessizlikti bazen ben bozuyordum o işini bitirdiği zaman konuşuyordu. Cam ile tanıştıktan sonra, cam ile yaşamaya başladım. Çalışırken camda çalıştığımı unutup dirseklerimle üzerine abanarak, kırıldığını fark ettim. Ardını gösterdiği için camın saydam olduğunu fark ettim. Demek ki cam hassastı, saydamdı ve de kırılgandı. Bu derinleşme yaklaşık 15 yılımı aldı. 3. Mardin evlerinin yüzde 98'inde Şahmeran var. Bu figür neden bu kadar evrensel yankı buluyor? Her izleyicinin onda farklı bir şey görmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? İlk hikayelerin tamamı Mezopotamya’dan çıkmış. Mardin’de evlerin büyük bir çoğunluğunda bulunurdu. Uğurun, bereketin, bilgeliğin ve doğurganlığın sembolüydü. Bu yüzden insanlar bu figüre hem saygı hem de sempati duyuyordu. Her izleyicinin ona baktığında farklı bir şey görmesinin sebeplerinden tüm insanların da birbirine benzemesi ve hiçbirinin birbirine benzememesi olarak yorumluyorum.
3. Cam altı boyama yaparken aynı zamanda masal anlatıyorsunuz, masal anlatırken de bir usta olarak var oluyorsunuz. Bu iki kimlik sizde nasıl birleşiyor?
İkisini bir türlü birleştiremedim onca çabama rağmen. Camın içerisinde bir masal oluşuyor ve o masal renklere bürünüyor. Ancak öyle olduğu zamanlar iki ustalığı birleştirebiliyorum, geri kalan zamanlarda ayrı ayrı usta oluyorum. Birinde camaltıcı, birinde de masalcı. Birinde cam oluyorum, birinde masal.
4. Yaratıcı drama eğitmenliği, masal anlatıcılığınıza ve atölyelerinize ne kattı?
Çocuklarla ve gençlerle çalışmak sizi nasıl dönüştürdü? Yaratıcı drama eğitimi almadım ama hayatın içerisinde var olan yaşamı sürdürülebilir kılmak için hikayeleri yaşama uyarlamaya çalıştım. Bu doğal bir drama oluyor. Yani pratiği çocuklarla ve gençlerle deneyimlediğiniz zaman her usta çırağından öğrenir, her çırak ustasından.
5. "Bunun için talip olması lazım" diyorsunuz. Günümüzde geleneksel el sanatlarına talip çıkmıyor mu, yoksa doğru talibi bulmak mı zor? Bu konuda kaygılarınız var mı?
Abayı, asayı ve çarığı el alarak alan çırak döngünün bir parçası oluyor. Bugüne baktığınız zaman birçok ustanın arastada çırağı olmadığı için ocağı sönmüş, dükkanları kapanmış, kilitlenmiştir. Doğru talip diye bir şey var mıdır bilemiyorum ama bu konuda herhangi bir kaygı taşımıyorum. Bu da yaşamın bir parçası olarak bakıyorum.
6. Mezopotamya'nın kadim coğrafyasında yaşamak, anlattığınız masalları ve çizdiğiniz figürleri nasıl şekillendiriyor? Başka bir şehirde olsaydınız, Ebuburak yine Ebuburak olabilir miydi?
Burada bir yaşam dili vardır ve o dilin okuması ve yazması yoktur. O yüzden Mardin’de bir yaşam dili kullanılır. O yaşam dilini sadece burada doğarak ve yaşayarak öğrenebilirsin. Çünkü bizler evde annemizin dilini, sokakta arkadaşımızın dilini, çarşı pazarda da herkesin dilini öğreniyoruz. Bu yaşam dilinin masallara, çizdiğimiz sembollere ve Ebuburak olmaya etkisini farklı bir yerde yaşayabilir miydim, aynı şekilde olacağını sanmam çünkü yaşam dili değişince insan da değişiyor ya da yaşadığı coğrafyanın etkilerini alıyor. O yüzden ben ben olur muydum bilmiyorum. Sen ben olur muydum onu da bilmiyorum.
7. Tüm bu yıllar boyunca cam arkasına sırladığınız şey sadece renk değil, aynı zamanda bir bilgelik. O bilgeliğin özeti nedir? Kendinizden sonra bu şehre, bu sanata ne bırakmak istiyorsunuz?
Bilmeden yapmamak, bilip yapmak, bilip yapmamak. Bu bir sırdır ve ben bu üç sırrı size söyledim. Ama unutmayın bu işin bir de püf noktası var.
8. Antakya’dan yola çıkarak Mardin’e yürüyerek gelişinizi ve o süreci anlatır mısın?O benim bir sırrım.
Sır Olarak Kalan
Söyleşinin sonunda Ebuburak, Antakya'dan Mardin'e yürüyerek gelişini 'Bu benim bir sırrım' diye kapattı. O cümleyle birlikte, bazı şeylerin açıklanmak için değil; yaşanmak, hissedilmek ve taşınmak için var olduğunu bir kez daha anladım.
Onunla geçirdiğimiz o Mardin sohbetlerinde fark ettim ki gerçek bir usta, yalnızca elinin ürünüyle değil, varlığının diliyle konuşur. Ebuburak Toparlı da öyle konuşur: hem camın içinden hem masalın derinliğinden hem de Mezopotamya'nın o kadim sesinden.
'Bilmeden yapmamak, bilip yapmak, bilip yapmamak' dedi. Bu üç cümle, bir sanatçının değil, bir hayat filozofunun sözleridir. Ve bu sözlerin ağırlığını taşıyabilmek için belki yıllarca Mardin taşlarına basmak, o yaşam dilini bedenle öğrenmek gerekir.
Umarım bu satırlar, okuyucuyu Ebuburak Toparlı'nın dünyasına küçük bir pencereden de olsa davet eder. Çünkü o pencereden baktığınızda, yalnızca bir sanatçıyı değil; camı, masalı, Şahmeran'ı, Mezopotamya'yı ve belki biraz da kendinizi görürsünüz.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

