article/comments
article/share
Haberler
Bronz Süvari'yi Okuma Deneyimi!

etiket Bronz Süvari'yi Okuma Deneyimi!

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

'Kıymet Nedir? '

Bazı kitaplar bir soruyla başlar, bazıları bir tezle. Mahir Ünal'ın Bronz Süvarisi ise tek bir sahneyle açılıyor. Elbistan'da bir höyüğün yanı başında, ikindi vakti bir taşın üzerinde oturan küçük bir çocuk... Uzaktan gelen bir çerçinin heybesinde höyükten çıkarılmış bronz bir süvari vardır. O eser, iki plastik leğen karşılığında alınmıştır. Çerçi, 'Bu insanlar bilmiyorlar, hiçbir şeyden anlamıyorlar' der. Çocuğun annesi ise yaşananı tek cümlede özetler: 'Kıymet bilmemişler.' İşte bu iki kelime, yıllar sonra Mahir Ünal'ın kaleminde yalnızca bir çocukluk hatırasına değil, modern dünyaya yöneltilmiş büyük bir soruya dönüşür: Kıymet nedir? Ve ne, neyle değiştirilebilir?

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Bronz Süvari'yi Hatırlamak: Kıymeti Yeniden Ölçmeye Çağıran Bir Kitap

Bronz Süvari'yi Hatırlamak: Kıymeti Yeniden Ölçmeye Çağıran Bir Kitap

Ünal, kitabında kolaycı bir modernlik eleştirisine yönelmiyor. Bunun yerine, modern dünyanın nasıl inşa edildiğini Roma İmparatorluğu'nun çözülüşünden feodal düzene, Akdeniz merkezli dünyadan Atlantik'e kayan güç dengelerine ve oradan algoritmaların şekillendirdiği dijital çağa uzanan geniş bir tarihsel hat üzerinden takip ediyor. Altı bölümden oluşan Bronz Süvarisi, okuru tarihin derinliklerinden veri, performans ve dikkat ekonomisinin belirlediği günümüz dünyasına taşıyor. Kitap, sonunda ise tevhid, mizan ve emanet kavramları etrafında şekillenen bir medeniyet tasavvuruyla kendi çıkış yolunu öneriyor. Biz de Mahir Ünal'la Bronz Süvarisi'nin ortaya çıkış hikâyesini, düşünsel mimarisini ve okura yönelttiği temel soruları konuştuk.

Kitabı "bronz süvari" anekdotuyla açmayı tercih ettiniz. Bu çocukluk anısı, yıllar sonra nasıl bir kitaba dönüştü?

Kitabı "bronz süvari" anekdotuyla açmayı tercih ettiniz. Bu çocukluk anısı, yıllar sonra nasıl bir kitaba dönüştü?

Aslında o an, beş altı yaşında bir çocuğun kavrayamayacağı kadar büyük bir soruyu bana bırakmıştı: Bir bronz atlının iki parlak plastik leğenle değişilebilmesi nasıl mümkün olabiliyordu? Annemin o gün söylediği 'kıymet bilmemişler' cümlesi, benim için yıllarca çözülmeyi bekleyen bir şifre gibi kaldı. Zamanla fark ettim ki bu, sadece bir çerçinin cehaletiyle ilgili bir hikaye değil; modern insanın 'yeni'yi otomatik olarak 'değerli' sanmasıyla ilgili bir hikaye. Atölye çalışmalarında yıllarca modernliği, hakikati, post-truth'u, algoritmik düzeni konuştuğumuz halkalarda hep aynı köke iniyorduk: hakikatle kurduğumuz bağın zayıflaması. O çocukluk sahnesi bana bu bütün meseleyi özetleyen bir simge gibi göründü; kitap da o simgenin izini tarihe, felsefeye ve teolojiye kadar sürme çabası oldu.

'Kıymet nedir?' sorusunu bir felsefe kitabı yerine tarihsel-kavramsal bir 'soy-kütüğü denemesi' biçiminde ele almayı neden tercih ettiniz?

Çünkü 'kıymet nedir?' sorusuna soyut, zamansız bir cevap aramak beni yanıltıcı bir rahatlığa sürüklerdi. Oysa ben bu sorunun nasıl bugünkü haline geldiğini, hangi kırılmalardan, hangi kurumsal ve coğrafi değişimlerden geçerek şekillendiğini görmek istiyordum. Soy-kütüğü yöntemi bana şunu sağladı: anlatılan hattı kaçınılmaz bir 'kader' gibi değil, mümkün olan pek çok yoldan biri olarak sunma imkanı. Yani ben okura 'modernlik böyle olmak zorundaydı' demiyorum; 'modernliği mümkün kılan güzergah bu görünüyor' diyorum. Bu, hem daha dürüst hem de daha az iddialı bir konumdur; okurun metni mutlak bir tarih olarak değil, bir mümkünlük analizi olarak okumasını istiyorum.

Modernite, modernleşme ve modernizm ayrımını en başta netleştiriyorsunuz. Bu üç kavramın Türkiye'deki tartışmalarda sıkça karıştırıldığını düşünüyor musunuz?

Modernite, modernleşme ve modernizm ayrımını en başta netleştiriyorsunuz. Bu üç kavramın Türkiye'deki tartışmalarda sıkça karıştırıldığını düşünüyor musunuz?

Evet ve bu karışıklığın bedelini tartışmalarımızda hâlâ ödüyoruz. Modernite dediğimde hakikat, özne ve dünya arasındaki ilişki modelinden bahsediyorum — yani epistemik ve ontolojik bir düzenden. Modernleşme ise bunun kurumsal ve teknik inşası: şehir, devlet, piyasa, bürokrasi, eğitim. Modernizm ise bu düzenin sanatta, mimaride, edebiyatta aldığı estetik biçim. Türkiye'de çoğu zaman 'modernleşiyoruz' derken aslında sadece teknik bir kurumsallaşmadan bahsedilir, ama bu kurumsallaşmanın arkasındaki epistemik dünya görüşü — yani modernite — sorgulanmadan kabul edilir. Ya da tam tersi, modernizmin estetik tercihleri modernitenin bütününe teşmil edilir. Bu üç katmanı ayırmadan yapılan her tartışma, farkında olmadan birini diğeriyle savunur ya da mahkûm eder.

Kitap altı bölümden kuruluyor ve tarihten güncel meselelere ilerliyor. Bu mimariyi kurarken en çok zorlandığınız geçiş hangisiydi?

En zorlandığım geçiş, üçüncü bölümden dördüncü bölüme, yani modern iktidarın altyapısından İslam dünyasıyla karşılaştırmalı okumaya geçişti. Çünkü burada çok kolay düşülebilecek bir tuzak vardı: 'kim daha ileri, kim geri kaldı' sorusuna kaymak. Bu soru, daha baştan tartışmayı bir güç diline hapseder ve modern iktidar kategorilerinin ürettiği bir tuzaktır. Ben bu bölüme geçerken okuru bu tuzaktan uzak tutmak, 'medeniyet yarışı' değil 'hangi ontolojik zeminde hakikat kuruldu' sorusuna odaklanan bir karşılaştırma zemini kurmak zorundaydım. Bu denge, yazım sürecinin en meşakkatli kısmıydı.

Dördüncü bölümde Batı'nın moderniteyle karşılaşmasıyla İslam dünyasının karşılaşmasını karşılaştırıyorsunuz. Bu karşılaştırmayı yaparken en büyük tuzak neydi — bir tarafı idealize etmek mi, diğerini fazla eleştirmek mi?

Dördüncü bölümde Batı'nın moderniteyle karşılaşmasıyla İslam dünyasının karşılaşmasını karşılaştırıyorsunuz. Bu karşılaştırmayı yaparken en büyük tuzak neydi — bir tarafı idealize etmek mi, diğerini fazla eleştirmek mi?

İkisi de gerçek bir tehlikeydi, ama asıl tuzak 'kim üstün, kim geri kaldı' sorusuna kaymaktı; bunu bölümün başında okura da açıkça söylüyorum. Bu soru daha en baştan tartışmayı bir güç diline hapseder. Benim sormaya çalıştığım soru farklıydı: hakikat hangi ontolojik zeminde kuruldu, bilgi nasıl taşındı, kurumlar neyi miras aldı, mekan ve dünya-sistem değişimleri bu ritmi nasıl dönüştürdü? Bu çerçevede İslam dünyasının neden sömürgeci bir dünya-sistem kurmadığını da bir eksiklik olarak değil, farklı bir mülkiyet, servet ve ticaret mantığının — emanet, vakıf, hisbe gibi mekanizmaların — sonucu olarak okumaya çalıştım. Bir tarafı idealize etmeden, diğerini de sadece 'geç kalmış' ilan etmeden, iki farklı ritmin kendi iç tutarlılığını göstermek istedim.

Kitabı bitiren okurdan ne yapmasını, ya da ne 'hatırlamasını' bekliyorsunuz?

Kitap boyunca ısrarla vurguladığım bir ayrım var: hatırlamak, yalnızca zihinsel bir eylem değil, varoluşsal bir eylemdir. İnsan doğruyu bilse bile yanlışı yaşayabilir; asıl mesele bilgi eksikliği değil, yön kaybıdır. Bu yüzden okurdan beklediğim şey nostaljik bir 'geçmişe dönüş' değil — bunu kitapta defalarca açıkça reddediyorum — köklü bir 'yer değiştirme'. Veriyi, parayı, algoritmayı, gücü mutlaklaştıran her yapıya karşı, hakikati yeniden merkeze, insanı sorumluluğa, bilgiyi hikmete yerleştiren bir farkındalık. Kısacası: okurun kitabı kapattığında sorması gereken soru 'ben neyi ne ile değiştiriyorum ve bu değişim beni kıymetli olana mı, yoksa parlak olana mı yaklaştırıyor?' sorusu olsun isterim.

Kıssadan…

Mahir Ünal’la bu söyleşi boyunca konuştuğumuz her başlık, dönüp dolaşıp aynı soruda düğümleniyor: İnsan, hakikatle bağını ne zaman ve nasıl kaybetti? Bronz Süvari, bu soruya cevap ararken ne kolay bir nostaljiye sığınıyor ne de modernliği bütünüyle mahkûm eden bir öfkeye teslim oluyor. Ünal’ın ısrarla vurguladığı şey, geçmişe duygusal bir dönüş değil; hakikati, sorumluluğu ve ölçüyü yeniden merkeze alan köklü bir yön değişikliği.

Söyleşinin başındaki o çocukluk sahnesini yeniden hatırlayalım: Bir bronz süvari, iki plastik leğen karşılığında el değiştirir. Belki de kitabın asıl çağrısı tam burada başlıyor. Okuru, kendi hayatındaki “bronz süvari”yi aramaya; elindeki parlak ama geçici olanın cazibesine kapılmadan önce, gerçekten neyin kıymetli olduğunu yeniden sormaya davet ediyor.

Bu yüzden Bronz Süvari, yalnızca okunup rafa kaldırılacak bir kitap değil; okurun zihninde uzun süre dolaşan, huzursuz eden ve tartışmayı sürdüren bir düşünme daveti olarak öne çıkıyor.

Instagram 

X

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam