article/comments
article/share
Haberler
155 Basamak, Bir Asansör ve Bir Şehrin Vicdanı

etiket 155 Basamak, Bir Asansör ve Bir Şehrin Vicdanı

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

Bir şehrin medeniyetini bazen meydanlarının büyüklüğü, kulelerinin yüksekliği ya da caddelerinin genişliği anlatmaz.

Bazen yaşlı bir insanın çıkmak zorunda kaldığı basamak sayısı anlatır.20. Yüzyılın başında İzmir’in Karataş semtinde, Mithatpaşa Caddesi ile yukarıdaki Halil Rıfat Paşa Caddesi arasında tam 155 basamak vardı.

Bugün fotoğraf çekmek için birkaç dakikada çıktığımız bu merdivenleri, o yıllarda mahalle sakinleri her gün kullanıyordu.

Eve dönen işçiler…Pazardan sepet taşıyan kadınlar…Okula giden çocuklar…Yük taşıyan esnaf…

Yaşlılar ve hastalar…

Aynı şehirde, birbirine çok yakın iki mahalle arasında yaklaşık 40 metrelik bir yükseklik farkı vardı. Mesafe kısa görünüyordu; fakat gündelik hayat için ciddi bir engeldi.

Sonra bir insan bu soruna baktı ve şunu düşündü:

Bu böyle olmak zorunda değil.

O insan Nesim Levi’ydi.

1907 yılında yaptırdığı Tarihî Asansör, yalnızca iki caddeyi birbirine bağlamadı. Bir şehrin insanlarına karşı sorumluluğunun ne anlama gelebileceğini de gösterdi.

Bugün hâlâ çalışan bu yapı bize yüz yılı aşan çok sade ama güçlü bir soru soruyor:

Biz şehirlerimizi binalar için mi, insanlar için mi tasarlıyoruz?

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Aynı Mahallede Görünmeyen Bir Sınır

Aynı Mahallede Görünmeyen Bir Sınır

İzmir, denizden yükselen bir şehirdir.

Körfezin kıyısından geriye doğru yürüdüğünüzde, sokaklar kısa süre içinde yokuşlara, merdivenlere ve teraslara dönüşür. Bu coğrafya şehre muhteşem manzaralar verir; ama gündelik hayatı her zaman kolaylaştırmaz.

Karataş’ta da aşağıdaki Mithatpaşa Caddesi ile yukarıdaki Halil Rıfat Paşa Caddesi birbirine çok yakındı. Aralarında yalnızca dik bir kaya kütlesi ve 155 basamak bulunuyordu.

Haritada küçük görünen bu fark, insan hayatında büyüktü.

Çünkü şehirde mesafe yalnızca metreyle ölçülmez.

Bir yolun ne kadar dik olduğu, kaç basamak içerdiği, gölgede mi güneşte mi kaldığı, bir çocuk arabasıyla ya da bastonla geçilip geçilemediği de o mesafenin parçasıdır.

Genç ve sağlıklı biri için birkaç dakikalık olan yol, yaşlı biri için yorucu; yük taşıyan biri için ağır, hareket güçlüğü yaşayan biri için ise neredeyse geçilmez olabilir.

İşte o 155 basamak, Karataş’ta yaşayan insanlar arasında görünmeyen bir sınır oluşturuyordu.

Nesim Levi bu sınırı fark etti.

Ve şehre yalnızca bir yapı değil, bir kolaylık armağan etmeye karar verdi.

Nesim Levi’nin Şehre Verdiği Cevap

Nesim Levi’nin Şehre Verdiği Cevap

Nesim Levi Bayrakoğlu, dönemin İzmir Yahudi toplumunun tanınan isimlerinden biriydi.

Fakat bugün onun adını yaşatan şey servetinin büyüklüğü değil, o serveti şehir için nasıl kullandığıdır.

1907’de yaptırdığı 40 metre yüksekliğindeki asansör kulesi, iki sokak arasındaki dik geçişi birkaç dakikalık, zahmetsiz bir yolculuğa dönüştürdü.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kayıtlarına göre yapı, Mithatpaşa Caddesi’nden Halil Rıfat Paşa Caddesi’ne ulaşmak için 155 basamağı tırmanmak zorunda kalan halka kolaylık sağlamak amacıyla inşa edildi.

Bu kararın değerini anlamak için yapıldığı dönemi düşünmek gerekir.

1907 yılında asansör hâlâ birçok insan için gündelik hayatın sıradan bir parçası değildi. Modern mühendisliğin, sanayileşmenin ve yeni kent yaşamının sembollerinden biriydi.

Nesim Levi bu teknolojiyi gösterişli bir konakta yalnızca kendisi için kullanabilirdi.

Ama o, herkesin kullanabileceği kamusal bir yapı yaptırdı.

Bu nedenle Tarihî Asansör ’ün hikâyesi teknoloji kadar ahlakla da ilgilidir.

Çünkü gerçek hayırseverlik bazen görkemli bir anıt yaptırmak değil, insanların her gün yaşadığı küçük bir zorluğu ortadan kaldırmaktır.

Bir insan şehirdeki bir sorunu görür.

O sorunu başkasının görevi saymaz.

Çözmek için harekete geçer.

Ve ortaya çıkan yapı, sahibinden daha uzun yaşar.

1907’de Mahalleye Gelen Gelecek

1907’de Mahalleye Gelen Gelecek

Tarihî Asansör ‘ün açıldığı günü hayal edelim.

Karataş’ın taş ve cumbalı evleri arasında yaşayan insanlar, her gün çıktıkları merdivenlerin yanında yükselen tuğla kuleye bakıyor.

Demir kapılar açılıyor.

Bir kabine giriyorlar.

Makine harekete geçiyor.

Ve yıllardır bedenleriyle aştıkları yükseklik, birkaç dakika içinde geride kalıyor.

Bugün bize sıradan gelen bu yolculuk, 1907’nin İzmir’inde gelecekle kısa bir karşılaşma olmalıydı.

İzmir Art’ın tarihçesine göre asansör ilk olarak buharla, daha sonra su gücüyle çalıştırıldı; 1985’ten itibaren elektrikli sisteme geçti. Kulenin alt bölümü taştan, yukarı doğru daralan üst kademeleri ise tuğladan inşa edildi.

Girişteki kitabede Fransızca ve İbranice olarak yapının 1907’de Nesim Levi tarafından yaptırıldığı yazılıdır.

Bu ayrıntılar bize yapının yalnızca işlevsel olmadığını gösteriyor.

Taş, tuğla, demir, makine ve süsleme aynı düşüncenin parçalarıdır.

Giriş holündeki bitkisel motifler, yıldız bezemeleri ve frizler, insanların yalnızca bir ulaşım aracına değil, özenle tasarlanmış bir kamusal mekâna girdiğini hissettirir.

Bu önemli bir farktır.

İnsanların hayatını kolaylaştıran bir yapı neden aynı zamanda güzel olmasın?

İşlev neden estetikten vazgeçsin?

Tarihî Asansör, mühendislikle mimarinin; ihtiyaçla zarafetin birbirini dışlamadığını daha 1907’de gösteriyordu.

Karataş: Birbirine Değen Hayatlar

Karataş: Birbirine Değen Hayatlar

Tarihî Asansörü yalnızca kendi başına bir kule olarak okumak eksik olur.

Onu Karataş’ın sosyal ve kültürel dokusu içinde anlamak gerekir.

Karataş, uzun yıllar İzmir’in Yahudi nüfusunun yoğun olarak yaşadığı bölgelerden biriydi. Sakız tipi evlerin sıralandığı sokaklarda aileler, esnaf, zanaatkârlar ve farklı inançlardan komşular gündelik hayatı paylaşıyordu.

İzmir’in kimliği de zaten böyle oluştu.

Limanına gelen gemilerle…

Başka dillerde açılan dükkânlarla…

Farklı mutfaklardan yükselen kokularla…

Sinagogların, kiliselerin ve camilerin birbirinden çok uzak olmadığı mahallelerle…

Şehirleri zenginleştiren şey herkesin birbirine benzemesi değildir.

Birbirinden farklı insanların aynı kentin geleceğine katkıda bulunabilmesidir.

Nesim Levi’nin yaptırdığı Asansör de bu ortak şehir kültürünün somut bir ifadesiydi. Belirli bir topluluğun yaşadığı mahallede doğmuştu; fakat kapısı herkese açıktı.

Üzerindeki Fransızca ve İbranice kitabe, dönemin çok dilli dünyasını hatırlatır. Yapının işlevi ise bütün dillerin ötesinde evrenseldir:

İnsanın yolunu kolaylaştırmak.

Bugün kültürel mirastan söz ederken çoğu zaman yalnızca taşları, cepheleri ve mimari üslupları konuşuyoruz.

Oysa bir yapının asıl mirası, temsil ettiği davranış olabilir.

Tarihî Asansör ‘ün bize bıraktığı davranış, şehirde başkalarının yaşadığı zorluğu görebilmektir.

Aynı Sokaktan Dünyaya Yükselen Bir Ses

Aynı Sokaktan Dünyaya Yükselen Bir Ses

Asansöre ulaşan sokağın bugünkü adı Dario Moreno Sokağı’dır.

Bu isim, yapının hikâyesine başka bir İzmirli ekler.

Yahudi kökenli şarkıcı ve oyuncu Dario Moreno, bir dönem annesiyle bu sokakta yaşadı. İzmir’den Fransa’ya uzanan hayatında müziğiyle uluslararası bir üne kavuştu. Sokak, 1990 yılında onun adıyla anılmaya başladı.

Bu tesadüf bana her zaman etkileyici gelir.

Bir sokağın sonunda insanları yukarı taşıyan bir asansör vardır.

Aynı sokaktan çıkan bir ses de İzmir’den dünyaya yükselir.

Biri insan bedenini taşır.

Diğeri bir şehrin duygusunu.

Dario Moreno’nun neşeli, dramatik ve Akdenizli sesiyle Tarihî Asansör ‘ün ağır tuğla kulesi ilk bakışta birbirinden çok farklı görünebilir.

Fakat ikisi de İzmir’in aynı özelliğini anlatır:

Bu şehir, farklı kimliklerden gelen insanların kendilerini ifade edebildiği, dünyaya açılabildiği ve geride ortak bir hatıra bırakabildiği bir yerdir.

Bugün Dario Moreno Sokağı’nda yürürken yalnızca nostaljik bir dekorun içinde değiliz.

Bir zamanlar insanların gerçekten yaşadığı, komşuluk kurduğu, sevinçlerini ve kayıplarını paylaştığı bir hafıza koridorundan geçiyoruz.

Sokağın sonunda duran Asansör ise bütün bu hayatların sessiz tanığıdır.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Bir Ulaşım Yapısı Nasıl Hafızaya Dönüşür?

Bir Ulaşım Yapısı Nasıl Hafızaya Dönüşür?

Her yapı, yapıldığı günkü işleviyle sonsuza kadar yaşayamaz.

Teknoloji değişir.

Şehir büyür.

Mahallelerin nüfusu dönüşür.

Yeni yollar ve yeni ulaşım araçları ortaya çıkar.

Tarihî Asansör de zaman içinde farklı dönemlerden geçti. Bakımsız kaldığı yıllar oldu, mülkiyeti değişti ve çevresindeki yoğun yapılaşma kulenin kent içindeki görünürlüğünü azalttı.

Yapı 1983 yılında Ayla Ökmen tarafından İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağışlandı. 1992’de yürütülen “İzmir Tarihî Asansörü ve Çevresi Kültürel Geliştirme Projesi” kapsamında restore edildi; yalnızca kule değil, çevresindeki sokak da yeniden ele alındı.

Bugün kültür, dinlenme ve turizm mekânı olarak kent yaşamının içinde varlığını sürdürüyor.

Bu dönüşüm kültürel miras açısından önemli bir ders taşır.

Bir binayı korumak yalnızca duvarlarını sağlamlaştırmak değildir.

Onu yeniden hayatın içine katmaktır.

Kapısını açmaktır.

İnsanların içeri girmesini sağlamaktır.

Geçmişteki işleviyle bugünün ihtiyaçları arasında yeni bir ilişki kurmaktır.

Tarihî Asansör bugün hâlâ insanları aşağıdan yukarıya taşıyor. Fakat artık bunun yanında ziyaretçileri İzmir’in geçmişine, Karataş’ın çok kültürlü dünyasına ve körfezin hafızasına da taşıyor.

Bir ulaşım yapısı, yaşayan bir kent müzesine dönüşmüş durumda.

Üstelik bunu vitrinler arkasında susarak değil, asli görevini sürdürerek yapıyor.

Belki de en doğru koruma biçimi budur:

Bir yapıyı yalnızca seyredilecek hâle getirmek değil, yeniden kullanılabilir kılmak.

Manzara Kime Aittir?

Asansörle çıktığınızda İzmir Körfezi önünüze açılır.

Deniz, çatılar, sokaklar ve uzaktaki şehir aynı kadrajda birleşir.

Bugün bu manzara, Tarihî Asansör deneyiminin en çok fotoğraflanan bölümüdür.

Fakat bu noktada başka bir soru sormak gerekir:

Manzara kime aittir?

Yalnızca en pahalı arsanın sahibine mi?

Bir restoranın müşterilerine mi?

Yoksa şehrin bütün insanlarına mı?

Nesim Levi’nin yaptırdığı yapı, yüz yılı aşkın süredir bu manzaraya kamusal bir kapı açıyor.

Bu nedenle Asansör yalnızca düşey ulaşım sağlayan bir mühendislik eseri değildir. Aynı zamanda kentin görsel zenginliğini paylaşan demokratik bir mekândır.

İyi şehircilik, insanların yalnızca bir yerden diğerine ulaşmasını sağlamaz.

Onlara durabilecekleri, nefes alabilecekleri, yaşadıkları yere yeniden bakabilecekleri alanlar da sunar.

Bir şehir, sakinlerine kendisini seyretme hakkı verdiğinde aidiyet güçlenir.

İnsan yaşadığı yerin yalnızca kullanıcısı değil, tanığı olduğunu hisseder.

Bugünün Şehirleri İçin 155 Basamaklık Ders

Bugünün Şehirleri İçin 155 Basamaklık Ders

Aradan bir asırdan fazla zaman geçti.

Teknolojimiz 1907 İzmir’inin hayal edemeyeceği kadar gelişti.

Çok daha hızlı asansörler, akıllı binalar, sürücüsüz araçlar ve dijital şehir sistemleri tasarlıyoruz.

Fakat temel soru hâlâ aynı:

Bu yenilikler insanların hangi gerçek sorununu çözüyor?

Bugün bir yatırım projesini değerlendirirken çoğu zaman toplam metrekareye, oda sayısına, satış değerine, yüksekliğe ve mimari görünürlüğe bakıyoruz.

Elbette bunların hepsi önemlidir.

Ama önce şu soruyu sormalıyız:

Bu proje insanların hayatından hangi “155 basamağı” kaldırıyor?

Bir yaşlının şehre katılmasını mı kolaylaştırıyor?

Bir çocuğun güvenli biçimde okula ulaşmasını mı sağlıyor?

Bir mahalleyi denizle mi buluşturuyor?

Tarihî bir binayı yeniden toplumun parçası mı yapıyor?

Yoksa yalnızca bulunduğu yere daha fazla beton ve daha fazla değer mi ekliyor?

Erişilebilirlik, günümüz şehirleri için artık ikincil bir teknik konu değildir. Yaşlanan toplumlarda, hareket kabiliyeti sınırlı insanların sayısı artarken ve kentler giderek daha yoğun hâle gelirken, erişilebilirlik doğrudan yaşam kalitesi meselesidir.

Nesim Levi’nin yaptığı şeyin büyüklüğü burada ortaya çıkıyor.

O, 1907’de bir yokuşa bakıp geleceğin en önemli şehircilik kavramlarından birini uyguladı:

Kimseyi geride bırakmamak.

Otelcilik ve Kültürel Miras İçin Aynı Soru

Otuz beş yılı aşan otelcilik hayatım boyunca farklı ülkelerde ve kültürlerde projeler geliştirdim.

Her defasında şunu gördüm:

İyi bir proje yalnızca güzel görünmemeli, bulunduğu yerin hayatına anlamlı bir katkıda bulunmalıdır.

Özellikle tarihî bir yapıyı otele, müzeye, restorana ya da kültür merkezine dönüştürürken ilk soru “Buradan ne kadar gelir elde ederiz?” olmamalıdır.

Önce şunu sormalıyız:

Bu yapı bulunduğu yere ne verecek?

Yerel insanla nasıl ilişki kuracak?

Hangi hafızayı görünür kılacak?

Hangi gündelik ihtiyaca cevap verecek?

Misafir ile şehir arasında nasıl bir bağ oluşturacak?

Tarihî Asansör ‘ün gücü, turistik bir simge olmasından önce gerçek bir ihtiyaca cevap vermesidir.

İnsanlar onu fotoğraflansın diye değil, hayat kolaylaşsın diye yaptı.

Zaten bugün hâlâ sevilmesinin nedeni de budur.

Samimi işlev, zamanla güçlü bir hikâyeye dönüştü.

Biz bazen tam tersini yapıyoruz. Önce anlatılacak hikâyeyi yaratmaya çalışıyor, sonra onun içine bir işlev yerleştiriyoruz.

Oysa kalıcı mekânlarda hikâye, insanların gerçekten yaşadığı deneyimden doğar.

Tarihî Asansör bize bunu hatırlatıyor:

Bir yapının en değerli lüksü gösteriş değil, insan hayatına sağladığı zarif kolaylıktır.

Bir Şehrin Vicdanı Kaç Metredir?

Bir Şehrin Vicdanı Kaç Metredir?

Tarihî Asansöre baktığımızda tuğladan yapılmış 40 metrelik bir kule görüyoruz.

Fakat onun gerçek yüksekliği metreyle ölçülemez.

Bir yaşlının daha az yorulmasında…

Bir esnafın yükünü daha kolay taşımasında…

Bir çocuğun okul yolunun kısalmasında…

Bir mahallenin diğerine yaklaşmasında…

Bir hayırseverin adının yüz yılı aşkın süre sonra hâlâ sevgiyle anılmasında saklıdır.

Nesim Levi şehre devasa bir saray bırakmadı.

İki cadde arasında çalışan bir asansör bıraktı.

Ama belki de tam bu nedenle yaptığı şey bu kadar değerlidir.

Çünkü kent hafızasında en kalıcı izleri her zaman en büyük binalar bırakmaz.

Bazen bir insanın gündelik hayatına dokunan en sade çözüm, en görkemli anıttan daha uzun yaşar.

Bugün Tarihî Asansör ‘ün kabinine girip çıktığımızda yalnızca 40 metre yükselmiyoruz.

1907 İzmir’ine doğru yolculuk ediyoruz.

Karataş’ın çok kültürlü sokaklarını, Nesim Levi’nin kamusal sorumluluk duygusunu, Dario Moreno’nun dünyaya yayılan sesini ve bir yapıyı yeniden yaşatan insanların emeğini hatırlıyoruz.

Ve yukarıda körfeze bakarken belki şu soruyu kendimize sormalıyız:

Biz yaşadığımız şehre hangi kolaylığı bırakacağız?

İyi şehircilik her zaman gökyüzüne daha yüksek bir bina eklemek değildir.

Bazen insanların omzundan 155 basamağı almaktır.

Yazar Hakkında:

Dr. Cem Kinay, uluslararası alanda tanınan bir turizm girişimcisi ve vizyonerdir.

Magic Life Hotels ile “Her Şey Dahil” konseptinin yaratıcısı olarak global turizm endüstrisinde çığır açmış, milyonlarca misafirin seyahat deneyimini yeniden tanımlamıştır.

1997 yılında Avusturya’da “Yılın Adamı” seçilmiş, 2006 yılından bu yana Avusturya Devleti tarafından verilen Devlet Nişanı ile onurlandırılmıştır.

CK Legacy Hotels’in kurucusu olarak bugün; deneyim ekonomisi, kültürel miras, gastronomi ve longevity odaklı yeni nesil otel konseptleri geliştirmekte ve turizmin geleceğine yön vermektedir.

Twitter

Instagram

YouTube

Facebook

Linkedln

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam