onedio
Görüş - Yükseldikçe Çevrelenen, Yalnızlaşan Çin'in Sorunları
İSTANBUL (AA) -ABDÜRREŞİT CELİL KARLUK- Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) sosyalist ideolojinin “Çin tarzı sosyalizmi”, kapitalizmin ise “Çin tarzı sosyalist piyasa ekonomisi” ile yönetilen, yüzlerce etnik grubun ve yasalarınca özerklik tanınmış 55 azınlık milliyetin bulunduğu, 9,6 milyon kilometrekarelik topraklarında yaklaşık 1,4 milyarlık bir nüfusu barındıran, beş özerk, iki yüksek muhtar bölge ile 22 eyalete ayrılmış idari yapısı olan bir ülkedir. ÇHC’nin resmî verilerine göre, hukuki statüsü ve özerkliği bulunan azınlıkların toplam nüfusunun ülke nüfusundaki oranı yüzde 10 dolayındadır ve Çin topraklarının yüzde 65’i azınlık milliyetlerin bölgesidir.Çin Komünist Partisi (ÇKP) yönetimi 1980 sonrası başlattığı “Reform ve Açılım”, 1992 sonrası uygulamaya koyduğu “Çin Tarzı Sosyalist Piyasa Ekonomisi” sistemi ile ekonomi ve endüstri alanında istikrarlı bir yükseliş yakalamış, 2002 sonrasında Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) üyeliğiyle küresel ticarette elde ettiği büyük avantajlarla yükselişini sürdürerek küresel siyasette de artık ağırlığını daha fazla hissettirmeye başlamıştır. Modern çağda ilk defa dünyanın ikinci büyük ekonomisi unvanını elde eden Çin yönetimi, günümüzde birbirinden çetin iç ve dış sorunlarla boğuşmaktadır.ÇHC yükselen ekonomisi ve gelişen endüstrisinin hammadde ve pazar ihtiyacını giderebilmek için yurtiçi ve dışında birbirinden farklı mikro ve makro ölçekli projeleri ve onlara uygun stratejileri hayata geçirmiştir ve gelişmiş ülkelerde daha fazla pazar elde etmenin yanında, stratejik şirketleri satın almaya da önem vermektedir. 2012’de ÇKP liderliğini elde eden Şi Cinping tarafından ortaya atılan ve ÇHC’nin resmi söylemine dönüşen “Çin Rüyası”, ÇKP’nin kuruluşunun 100. yılı olan 2021 yılında orta halli refah toplumu inşasını kapsamlı bir biçimde tamamlamayı ve ÇHC’nin kuruluşunun 100. yılı olan 2049’da ise müreffeh, güçlü, uyumlu, çağdaş Çin tarzı sosyalist bir ülke kurmayı, böylece Çin halkının büyük yükselişini öngören idealini gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Bu ideal ile eş zamanlı olarak ortaya atılan “Kuşak-Yol” projesinin işbu idealin gerçekleştirilmesinde önemli bir hegemonik girişim olduğu fikri alanın uzmanlarının nezdinde ağır basmaya başlamıştır. Bir yandan Çin’in Kuşak-Yol projesinin hayata geçirilmesi için ayırdığı milyarlarca dolarlık muazzam bütçe ve fonlar, ilgili güzergâhtaki ülkelerle kurulan açık ve gizli ilişkiler, satın almalar ve bu minvalde uygulanan borç diplomasisi, diğer taraftan ABD ile artan zıtlaşmalar ve ticaret savaşları, Çin’in “gizli planlarını” daha fazla açığa çıkarırken Çin rüyasının gerçekleşmesini zorlaştıran unsurların da artmasına neden olmaktadır.Özellikle Donald Trump yönetiminin Çin’i ABD’nin güvenliği ve dünya barışı için “tehdit” olarak görmesiyle başlayan ticaret savaşlarının gölgesinde ortaya çıkan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınında Çin’in sergilediği tutum ve salgının en fazla ABD’de zarara yol açması sonucunda devam eden karşılıklı suçlamalar, Çin-ABD rekabetinin artık geri dönüşü zor bir zıtlaşmaya evrildiğini göstermiştir. Batı daha önceleri pek gündeminde tutmadığı, Çin’deki insan hakları ihlalleri başta olmak üzere, Doğu Türkistan’daki Müslüman Türklere yönelik kamp uygulamalarına daha fazla odaklanarak ÇKP’nin küresel “zarar ve tehdit” olduğu tezini meşrulaştırmaya başlamıştır. Ayrıca, Çin halkı ile ÇKP’yi ayrıştırarak ÇKP’yi şeytanlaştıran söylem ve icraatlar Batı’da, özellikle ABD’de yaygınlık kazanmış durumdadır. Örneğin ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Hizmetleri (USCIS) ABD’ye göç etmek isteyen ÇKP üyelerine 2 Ekim’de vize yasağı getirmiştir. Bu gelişmelerin çevrelenen Çin’i daha zor durumda bırakacağı kesindir.ÇKP içindeki muhaliflerini bertaraf eden Şi Cinping parti tüzüğü ve ilgili kanunlarda değişiklik yaparak kendisini partinin ve ülkenin tek ve mutlak lideri haline getirmiştir. ÇKP liderliğinde var olan (kısmî) istişare ve kısmî eleştiri kültürü de yok edilerek partide Şi’ye methiye düzen takım baskın hale gelmiştir. Bu gidişat Şi iktidarının uluslararası eleştiri, baskı ve yaptırımlar karşısında daha fazla şahinleşmesine, hata üstüne hata yapmasına, ülkesinde ve bölgesinde istikrarı bozucu bir aktöre dönüşmesine de neden olmaktadır.ÇKP farklılıklarla mücadeleyi içeriden başlatmak için, 1990’ların başından itibaren Çin anayasası başta olmak üzere bölgesel özerklik yasası, dini inanç, dil-yazı yasalarını özerklik hakkı bulunan azınlıklar için işletmemiş, özellikle Doğu Türkistan ve Tibet’te 1997 yılından itibaren ilgili yasaları neredeyse hiç uygulamamıştır. Tibet ve Doğu Türkistan’a gönderilen ÇKP sekreterleri, ilgili Çin yasalarına aykırı, fakat ÇKP’nin Müslüman Türkleri ve Tibetlileri Çinlileştirme, toplu cezalandırma ideolojisine uygun düşen politik genelge ve yönetmeliklerle, bölge yerlisi halkların hayatını cehenneme çevirmiştir. Bu tarz uygulamalar Şi iktidarı ile zirve yapmış, Çin’deki tüm etnik, dini, kültürel ve fikri farklılıklar şiddetle baskılanmış, hatta 2016’da yurtdışıyla bağlantıları tamamen kesilen Uygur Türkleri milletçe toplama kamplarına tıkılmış, akıl almaz işkencelere maruz bırakılmışlardır.Şi yönetimi 2013’ten beri azınlık bölgeleri başta olmak üzere, Çinlilerin Falun tarikatı ve diğer çeşitli inanç gruplarına yönelik tahkikat ve baskıların dozunu misliyle artırmış, Doğu Türkistan’daki zulmü biyolojik, kültürel ve ekolojik soykırıma dönüştürmüştür. Yüksek muhtar bölge olan Hong Kong’un muhtariyetini gölgeleyecek icraatlara girişerek Hong Konglular ile karşı karşıya gelmiştir. Hong Konglular gasp edilen haklarını geri almak için neredeyse bir yıldır sokak mücadelesine çetin şartlarda devam etmektedir.Son yıllarda Batılı ülkeler Doğu Türkistan, Tibet ve Hong Kong’ta ÇKP rejiminin gerçekleştirdiği hak ihlallerini daha fazla gündemlerinde tutarak, uluslararası toplumun emsali görülmemiş bir şekilde Çin’i eleştirmesine, kınamasına hatta yaptırım uygulamasına ön ayak olmaktadır. Örneğin Doğu Türkistan’daki Çin vahşeti üzerine ciddi veriler ile rapor yayınlayan Avustralya Stratejik Siyaset Enstitüsü (ASPI) yayımladığı son raporunda, Çin’in toplama kampları olduğu düşünülen 380’den fazla bina ve tesisin yerini tespit ettiğini bildirmiştir. Çin’in son üç yıldır o kadar eleştiri ve baskıya maruz kalmasına rağmen bölgedeki kamp inşaatına hâlâ devam ettiğini, Temmuz 2019-Temmuz 2020 döneminde bölgedeki 61 merkezde yeni inşaat ve genişletme çalışmalarının yürütüldüğünü, 14 merkezde ise halen inşaat çalışmalarının sürdürüldüğünün gözlendiğini belirtmiştir. Ayrıca araştırmacılar yeni inşa edilen merkezlerin yüzde 50’sinin yüksek güvenlikli olduğunu, bunun düşük güvenlikli “yeniden eğitim merkezlerinden” yüksek güvenlikli “gözaltı merkezi ve hapishanelere” doğru bir politika değişikliğine işaret edebileceğini söylüyorlar.Aynı enstitünün (ASPI) bir diğer araştırması olan “Kültürel Silme” adlı raporunda ise şu bilgiler delilleriyle sunulmuştur: “Uydu görüntüleri desteğiyle Sincan’da yaklaşık 16 bin caminin (toplamın yüzde 65’i), çoğunlukla 2017’den bu yana hükümet politikaları nedeniyle yıkıldığı veya hasar gördüğü tahmin edilmektedir. Ayrıca yaklaşık 8 bin 500 cami tamamen yıkılmış olup bu camilerin yerle bir edildiğinin görüntüleri vardır”. Bu çalışmaya göre, Doğu Türkistan’daki İslami açıdan önemli yerlerin en az yüzde 30’unun büyük ölçüde 2017’den beri yıkıldığı, yüzde 28’inin ise hasar gördüğü veya bir şekilde dönüştürüldüğü belirtilmiştir.Uygurların dili, müziği, estetiği, eğlenceleri, evleri, ekolojik muhitleri ve hatta diyetleri dahi Çinlileştirilirken veya ortadan kaldırılırken, Uygur Türklerinin sosyal ve kültürel yaşamını Çinlilik ekseninde yeniden şekillendirmek için gayri insanî bütün zorlayıcı çabaları sürdürürken, somut kültürel mirasları, örneğin binlerce yıllık türbeleri, mezarları, tarihi mekanları ve mimarileri aktif olarak silinirken Türk-İslam ülkelerinin ÇHC’ye karşı çıkmaması ÇKP’ye büyük cesaret vermiş görünüyor. UNESCO’nun, Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi’nin (ICOMOS) ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) da Doğu Türkistan’daki kültürel yıkıma dair kanıtların giderek artmasına rağmen hâlâ ses çıkartmayışı da düşündürücüdür.Aynı strateji gereği Çin, komşu ülkeleri kendi hegemonyasına çekmeye veya kendi tezlerini kabul etmeye zorlamıştır. Son on yılda Çin’e komşu olan ülkelerdeki Çin korkusu artmaktadır. Çin’in komşularına yönelik giderek artan saldırgan ve tehditkâr tutumu onların farklı ittifak arayışlarına girmesine neden olmuştur. Özellikle denizlerde kıyısı bulunan ülkelerle yaşadığı sorunları yönetemeyen Çin doğrudan ABD, Avusturalya, Japonya gibi gelişmiş ülkelerle, hatta kendisiyle aynı ideolojik kökene sahip Vietnam ile dahi çıkar çatışmasına girmiştir. ABD’nin “Asya’ya Dönüş” stratejisi, bu gelişmeler ışığında Çin tehdidini doğrudan hisseden Doğu ve Güney Asya ülkelerinin aktif iştirakiyle daha da pekişerek gayri resmî bir ittifaka dönüşmüştür. Bu ittifak esasında Çin’i denizlerden çevrelemektedir.Çin’in çeşitli ülkelere sağladığı kredilerin bir nevi borç tuzağı olduğu, borcunu ödeyemeyen ülkelerin -Sri Lanka örneğinde olduğu gibi- stratejik limanlarını Çin’e devretmek durumunda kaldığı gibi gerçekler, Çin’in yeni sömürgeci olarak algılanmasına, birçok ülkenin kamuoyunda da “Çin tehdidi” tezinin yaygınlaşmasına neden olmuştur. Pew Araştırma Merkezi’nin yayımladığı “Çin hakkındaki olumsuz kanaatler pek çok ülkede tarihi zirvesine ulaştı” başlıklı araştırma raporunda, 10 Haziran-3 Ağustos 2020 tarihleri arasında 14 ülkeden 14 bin 276 yetişkinle telefonla yapılmış bir anket, Çin’e yönelik güvensizliğin tüm ülkelerde bugüne kadarki en yüksek düzeye ulaştığını göstermiştir. Ankete katılan Japonların yüzde 86’sı, Fransızların yüzde 85’i ve Avustralyalıların yüzde 81’i Çin’e karşı güvensizliklerini dile getirmiştir. Olumsuz görüş bildirenlerin oranı Güney Kore’de yüzde 75, İngiltere’de yüzde 74, ABD, Kanada ve Hollanda’da yüzde 73’tür. Katılımcılar arasında görüşlerin dağılımında gelir ve eğitim düzeyine bağlı belirgin farklar görülmediği, ağırlıktaki olumsuz görüşün toplumların farklı kesimlerince paylaşıldığı belirtilmiştir.ABD ve müttefiklerince denizlerden kuşatılan ÇHC, uluslararası arenada da yalnızlaşmakta, özellikle ekonomisi ve demokrasisi gelişmiş ülkeler tarafından giderek adeta “istenmeyen ülke” ilan edilmektedir. Bunun belirgin nedenlerinden biri, yukarıda üzerinde durulan, ÇHC’nin dış politikadaki hırslı ve saldırgan tavrı ile Batı’nın eski sömürge bölgelerinde veya etki alanlarında doğrudan çıkar çatışmasına girişmesidir. Çin’in vatandaşı olan Uygurlara yönelik uyguladığı biyolojik, kültürel ve ekolojik soykırımından vazgeçmemesi, azınlıklara, farklı inanç gruplarına yönelik Çinlileştirmeyi hızlandırması, Hong Kong’un muhtariyeti ve demokrasisini ortadan kaldırma girişimleri, Tayvan’a yönelik artan tehditkâr tutumları Batı’daki imajının daha da kötüleşmesine neden olurken, Batı ile rekabetinde daha fazla zafiyet göstermesine de neden olmaktadır. Bu bağlamda, ABD Kongresi başta olmak üzere çoğu gelişmiş ülkenin parlamentoları ÇKP rejiminin Doğu Türkistan ve Hong Kong’ta evrensel yasaları çiğneyen uygulamalarına karşı çeşitli yasalar çıkartmakta ve yaptırımlar uygulamaktadır. 7 Ekim 2020 tarihinde Almanya’nın BM Daimi Temsilcisi Christoph Heusgen BM Genel Kurulu’nda 39 ülke adına ortak açıklama yaparak Doğu Türkistan’daki hak ihlallerinin endişe verici boyutlarda olduğunun altını çizmiş, Doğu Türkistan’daki toplama kamplarında zorla tutulan milyonlarca Uygur Türkünün derhal serbest bırakılması için acil çağrıda bulunmuştur. Bununla birlikte, 39 ülkenin Birleşmiş Milletler’i Çin hükümetinin Doğu Türkistan’daki sistematik baskı ve asimilasyon politikalarına karşı acilen göreve çağırması ise Çin’e karşı atılması muhtemel adımların habercisi gibidir. Çin’in yumuşak gücünün en başat aygıtı olan Konfüçyüs Enstitüleri ideolojik kampanya ve casusluk faaliyetlerinde bulunduğu gerekçesiyle Batı’da birbiri ardınca kapatılmaktadır.Türkiye de 6 Ekim 2020 tarihli BM Genel Kurulunda resmi olarak Çin’in Uygur Türklerine yönelik zulmünü kınamıştır. Çin’in Ankara Büyükelçiliği ise bu kınamayı geciktirmeden sert bir şekilde eleştirmiştir. Konu ile alakalı olarak Türk Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ise Twitter hesabından yaptığı paylaşımında, Türkiye’nin Doğu Türkistan’da cereyan eden vahşete artık daha fazla seyirci kalamayacağının sinyalini vermiştir.[Araştırmalarını Çin’in etno-sosyal yapısı, Çinlilik, Çinlilerin ötekilere bakışı, Çin tarzı asimilasyon, Doğu Türkistan araştırmaları alanında sürdüren Prof. Dr. Abdürreşit Celil Karluk Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi ve Doğu Asya Araştırmaları Dergisi (DAAD) yayın yönetmenidir]“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Kadir Şeker Duruşma Öncesinde 'Yine Olsa Yine Yardım Ederim' Demiş
Konya'da, sevgilisi Ayşe Dırla'yı döven Özgür Duran'a engel olmak isterken kalbinden bıçaklayarak öldürdüğü gerekçesiyle tutuklanan Kadir Şeker 12,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Konya Baro Başkanı Mustafa Aladağ, duruşma öncesi görüştüğü Kadir Şeker'in kendisine yine olsa yine yardım edeceğini söylediğini anlattı.
Türkiye'nin İlk Yerli Ve Milli Liflik Keten Tohumu "Yılmaz" Toprakla Buluştu
SAMSUN (AA) - İLYAS GÜN - Karadeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsü Müdürlüğünce geliştirilen Türkiye'nin ilk yerli ve milli liflik keten çeşidi 'Yılmaz'ın tohumu, Samsun'da toprakla buluşturuldu. Vezirköprü ilçesindeki 4 dekar arazide yetiştirilecek keten tohumu, çiftçilere dağıtılacak.Karadeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Kibar Ak, AA muhabirine, liflik kenevir ve keten tohumu üretimi konusunda çalıştıklarını söyledi.Kenevir ekiminin yaz, ketenin ise kışın olmasının lif üretimi konusunda üretimde devamlılık sağlamaya imkan vereceğinin altını çizen Ak, 'Enstitümüz liflik ketenle ilgili sertifikalı çeşit ve üretimindeki mekanizasyon sorununu ortadan kaldırmıştır. Ülkemizde yakın zamanda liflik ketenin ekim alanı ve üretimi yaygınlaşacak, bu sayede ithalat önlenecektir. Liflik keten üretimi Türkiye ekonomisine güç katacaktır.' dedi.Ak, Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü ile özel bir firmanın, saplarından lif elde edilen keten, kenevir ve ısırganın üretim ve işlem maliyetinin düşürülmesi için yerli ve milli makine ürettiğini anlatarak, bu sayede büyük sorun olan havuzlama ve lif soyma işlemlerinin ortadan kaldırıldığını, üreticilerin iş gücü ihtiyacı ile maliyetlerinin önemli oranda düşürüldüğünü kaydetti.18 yıllık çalışma sonucunda yerli ve milli keten tohumu üretildiKaradeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsünde görevli keten ıslahı araştırmaları proje yürütücüsü Serkan Yılmaz da ketenin, lif ve yağ elde edilmesi amacıyla yetiştirilen, buğday ve arpa gibi tarımı yapılan en eski kültür bitkilerinden olduğunu söyledi.Keten bitkisinin gen kaynaklarından birinin Karadeniz Bölgesi olduğuna işaret eden Yılmaz, 'Dünyada ve ülkemizde sağlıklı olması bakımından doğal liflere talep artmış durumda. Keten işleyen tesislerimiz olmasına rağmen üretim gerçekleştirilmemekte ve ihtiyaç duyulan hammaddenin tamamı ithalatla karşılanmaktadır. 67,5 milyon dolar değere sahip 36 bin 385 ton ithal edilmiş.' diye konuştu.Enstitü olarak Rize'den Zonguldak'a kadar 15 kentte keten üretimiyle ilgili çalışma yapıldığını belirten Yılmaz, 2002 yılında başlayan çalışmaların 2019 yılı itibarıyla hız kazandığını dile getirdi.Yılmaz, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın talimatıyla geçen yıl endüstriyel kenevir seferberliği ilan edildiğini hatırlatarak, şöyle devam etti:'Lif amaçlı üretilen keten bitkisinin kullanım alanları ve üretim sürecinin endüstriyel kenevirle benzer olması, kenevirin yazlık, liflik ketenin ise kışlık ekiliyor olması, üretimini kısıtlayıcı yasal mevzuatın bulunmayışı gibi nedenler liflik keten üretimini cazip hale getirmiştir. 18 yıllık çalışmalarımız sonucunda ülkemizin ilk yerli ve milli liflik keten tohumu 'Yılmaz' ismiyle tescile sunulmuş ve üretim izni alınmıştır. Yılmaz liflik keten çeşidimizin bölgelere göre değişmekle birlikte dekara sap verimi 600-800 kilogram, lif verimi 150-200 kilogram, tohum verimi ise 200-250 kilogramdır. Tohumundaki yağ oranı ise yüzde 40 düzeyindedir.'Ekimi yapılan keten tohumunun özellikleri hakkında bilgi veren Yılmaz, 'En belirgin özelliği lif amaçlı hasadının, yani teknik sap uzunluğunun 60 santimetre olduğu dönemde tohumlarının da olgunlaşmasıdır. Aynı anda hem lif hem de yağlık üretiminin yapılabileceğine dair umut vermektedir. Bu da dünyada keten ıslahına dair çalışılan en önemli konulardan biridir.' ifadelerini kullandı.
Fotokapanlar Trabzon'da Suçlulara Göz Açtırmıyor
TRABZON (AA) - DUYGU AVUNDUK - Yeşilin bin bir tonunun hakim olduğu Trabzon'da, Orman İşletme Müdürlüğünce orman suçlarının tespiti ve önlenmesi amacıyla olayların yoğun yaşandığı ve otlatma baskısının olduğu stratejik noktalara yerleştirilen fotokapanlar, caydırıcı unsur olarak görev alıyor.Dünya genelinde daha çok ulaşılması zor doğa şartlarında yaban hayatını gözlemlemek için kullanılan fotokapanlar, Türkiye'de ise bu amacın yanı sıra ormanların kanun dışı müdahalelerden etkin korunması için de tercih ediliyor.Yerleştirilen fotokapanlar sayesinde Trabzon'da ormanlar sürekli gözetleniyor, usulsüzlük yaptığı anlaşılan şüphelilerin kimlik tespiti daha hızlı gerçekleştiriliyor.Trabzon Orman İşletme Müdürü Savaş Ayvaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Orman Genel Müdürlüğünün ormanların korunması noktasında her zaman yenilikçi bir anlayışla çalışmaya devam ettiğini söyledi.Sorumluluk sahaları içerisinde bulunan ormanları ülkenin akciğerleri olarak tanımlayan Ayvaz, buralara yapılacak kaçak müdahaleleri erkenden haber alarak önleyici tedbirlerle zarar görmesini engellemeye çalıştıklarını belirtti. Teknolojiden daha fazla istifade ederek maliyetleri azaltmak ve zaman kayıplarını engellemek için belli noktalarda harekete duyarlı fotokapanlar kullandıklarını dile getiren Ayvaz, 'Fotokapanlar, ormanların korunmasında bizlere yardımcı oluyor. Ormanlarımızı fotokapan ağlarıyla örüyoruz. Hem suçu önleme noktasında caydırıcı tedbir oluyor hem de işlenmiş olan suçu erkenden haber alıp, kimlik tespiti noktasında bizlere kolaylık sağlıyor.' dedi.Ayvaz, en ücra noktalarda görev yaptıklarını vurgulayarak, şöyle devam etti:'Çeşitli ağaçlandırma ve gençleştirme sahalarında otlatma suçları olabiliyor. Buralara gidip gelmek uzun zaman alıyor ve suçları geç haber alıyoruz. Bu noktada fotokapanlardan yardım alıyoruz. Fotokapanları stratejik noktalara kuruyoruz. Zaman kaybını önlüyor. Vatandaşlara, ormanların fotokapanlarla izlendiğini belirtiyoruz ve caydırıcı olduğuna inanıyoruz. Bölgemizdeki fotokapan sayısını her geçen gün artırmaktayız.'Şalpazarı ilçesi Orman İşletme Şefi Gökhan Bektaş da orman teşkilatı olarak özellikle Ağasar ve Şalpazarı şefliklerinde yoğun şekilde fotokapanları kullanmaya başladıklarını anlattı.Teknolojinin gelişmesiyle son yıllarda bu cihazların kullanımının da arttığını dile getiren Bektaş, 'Cihazın içerisinde bir adet sim kartı ve hafıza kartı mevcut. Yaklaşık 3 bin adet resim depolayabiliyor. Sahanız ne kadar büyükse, yaban hayatı popülasyonunuz ve üretiminiz ne kadar yoğunsa, yangın riskiniz ne kadar çoksa bu cihaz sayesinde bunları rahatlıkla belirleyebiliyorsunuz.' diye konuştu.Bektaş, fotokapanların 7 gün 24 saat kullanılabildiğine dikkati çekerek, şunları kaydetti:'Bölgede insan ve hayvan hareketlerini, yaban hayatı, özellikle üretim sahalarında üreticilerin üretim şekillerini doğru yapıp yapmadıklarını, gece ve gündüz kaçak emvalin aktarıldığını bizlere anlık bildiriyor. Üreticiler de artık devletin yanlarında olduğunu daha iyi hissediyorlar. Çünkü fotokapanlarla vatandaşın ormanda hırsızlık yapmaları engellenerek, üretim sahalarında emvalleri korunmuş oluyor. Özellikle gidemediğimiz sahalarda bizim için çok kullanışlı.'Beşikdüzü ve Şalpazarı ilçelerini barındıran iki şefliğin 26 bin 500 hektar alanı kapsadığına işaret eden Bektaş, 'Fotokapanlarla özellikle bu bölgedeki ayı popülasyonunu gözlemleme şansımız oldu. Karaca, ceylan, yaban keçisi, kurt sürüleri ve çakal gibi yırtıcı hayvanların da hemen her gün kadraja girdiğini görüyoruz. Özellikle Milli Parkların müdahalesiyle karacalarda artış olduğunu söyleyebilirim.' değerlendirmesinde bulundu.Zaman zaman kaçak ağaç kesimlerinin de fotokapanlara takıldığı bilgisini veren Bektaş, 'Bize gelen mail üzerine olay yerine Toplu Koruma Ekipleri ile birlikte anında gidiyoruz. Yakaladığımız kişinin öncelikle orman emvaline el koymak suretiyle suç zaptı düzenliyoruz. Suç zaptı düzenlenen kişileri savcılığa sevk ettiriyoruz.' ifadesini kullandı.Bektaş, sorumluluk bölgelerinde bugüne kadar 3 adet adli ve idari suça müdahale ettiklerini, kadraja giren yaban hayvan sayısının ise sayılamayacak kadar fazla olduğunu dile getirdi.
Osmaniye'de İki Firari Fetö Hükümlüsü Yakalandı
OSMANİYE (AA) - Osmaniye'de, Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) üyesi olma suçundan haklarında kesinleşmiş cezası bulunan firari iki hükümlü yakalandı.İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, yaptıkları çalışmada FETÖ üyesi oldukları gerekçesiyle haklarında kesinleşmiş hapis cezası bulunan firari Y.S.B. ve M.N'nin kentte gizlendiğini tespit etti.Operasyonla yakalanan iki hükümlü, işlemlerinin ardından cezaevine gönderildi.
"2021 Hacı Bektaş Veli Yılı" Logosu Hazır
İSTANBUL (AA) - KÜBRA KARA - Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Türkiye Milli Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Öcal Oğuz, UNESCO tarafından 2021 yılının Hacı Bektaş Veli yılı ilan edilmesi kapsamında Paris'te özel logoların hazırlandığını söyledi.Evrensel boyuttaki düşünce ve öğretileriyle, asırlardır sevgi, hoşgörü, birlik ve barışın simgesi olmaya devam eden, Anadolu erenlerinden Hacı Bektaş Veli, ölümünün 750. yılında tüm dünyada anılacak. UNESCO tarafından '2021 Hacı Bektaş Veli Yılı' ilan edilmesi kapsamında Türkiye başta olmak üzere farklı ülkelerde etkinlikler düzenlenecek. 2021'in 'Hacı Bektaş Veli Yılı' olması yönündeki öneriyi UNESCO'ya sunan Prof. Dr. Öcal Oğuz, önerinin kabul sürecine ve gelecek yıl bu kapsamda yapılacak faaliyetlere ilişkin AA muhabirine açıklamalarda bulundu. UNESCO tarafından anma ve kutlama yıl dönümlerinin 1956 yılında başladığını hatırlatan Oğuz, Türkiye'nin bu programa 1981 yılında sunmuş olduğu Atatürk'ün 100. doğum yıl dönümü ile katıldığını aktardı. Bu tarihten sonra Türkiye'nin kimi zaman, UNESCO tarafından verilen 4 öneri sunma hakkını, kimi zaman ise 1 öneri hakkı kullandığı belirten Oğuz; Itri, Piri Reis, Evliya Çelebi, Mevlana gibi isimlerin ve Osmanlı Devleti'nin kuruluşunun 700. yılının şimdiye kadar kabul edilen öneriler olduğunu kaydetti. UNESCO'nun 2 yılda bir konferans yaparak başvuruları duyurduğu söyleyen Oğuz, Hacı Bektaş Veli'nin önerilme sürecini şöyle anlattı:'Bilim, kültür, iletişim yoluyla hangi alanı kullanıyorsa, o şahsiyetin, bulunduğu topluma vizyon verici, barışçıl, ışık açıcı bir yönü olması lazım. Biz de ülke içerisindeki bütün paydaşlarımızla görüşerek önerileri aldık. 2019 yılı içerisinde 22'nin üzerinde önemli şahsiyet ve olay vardı. İran, Azerbaycan ve Balkan devletleriyle ortaklıklar oluşturarak Hacı Bektaş Veli dosyasını UNESCO'ya sunduk. UNESCO da insanlık için önemli olduğu görüşüne vardı.'UNESCO'nun bir ülke tarafından önerilen ismi 2 farklı ülkeden daha destek almasıyla değerlendirmeye aldığını belirten Oğuz, Hacı Bektaş Veli ismi için farklı ülkelerden de destek geldiğini ifade etti.Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli gibi isimlerin yaşadıkları dönemde insanlığı aydınlattıklarına değinen Oğuz, 'Hacı Bektaş Veli gibi şahsiyetler, bilgi ve görgüleriyle, çevrelerine topladıkları insanlara iyiliği, güzelliği, sanatı, gelişmeyi telkin eden önemli kişilerdir. Ahmet Yesevi, öğretileriyle, büyük oranda İslamiyet'in, Türkler tarafından, göçebelikle yaşayanlar tarafından kolayca kabul edilmesini sağlayan bir yol ve yöntem izledi. Anadolu'da o yöntemi Hacı Bektaş Veli de izledi.' diye konuştu.Nevşehir'de sempozyum yapılması planlanıyorTürkiye'de birçok kurum ve kuruluşun 2021'de Hacı Bektaş Veli'yi anmaya yönelik hazırlıklar yaptığını söyleyen Oğuz, özellikle, Hacı Bektaş Veli'nin ömrünü tamamladığı Nevşehir'de yoğun hazırlıkların sürdüğünü bildirdi. Oğuz, sözlerine şöyle devam etti:'Paris'teki UNESCO Genel Direktörlüğünde hazırlanmış özel bir logomuz var. Sadece Hacı Bektaş Veli için kullanılacak olan özel logo 3 dilden oluşuyor: Türkçe, İngilizce ve Fransızca. Hacı Bektaş Veli Dergahı'nın bulunduğu Nevşehir'de, Hacı Bektaş Veli Üniversitesi bir sempozyum yapmayı planlıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Nevşehir Valiliği ile beraber geleneksel Hacı Bektaş Veli etkinliğini gerçekleştirdi ve 'Gelecek yıla hazırlanıyoruz' mesajı verdi.''Hacı Bektaş Veli'yi anlatmak isteyenlerle birlikte çalışmaya hazırız'2021 yılında dünyanın herhangi bir yerinde Hacı Bektaş Veli ile ilgili etkinlik yapılması istendiğinde, kendilerinin katkı sunmaya hazır olduklarını ifade eden Oğuz, bu konuda birlikte çalışabileceklerini, logo başta olmak üzere birçok konuda destek verebileceklerini kaydetti.
Reklam
Trabzon'da Salgın Sürecinde 480 Yeni Firma Açıldı
TRABZON (AA) - Trabzon'da, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) sürecinde toplam 480 yeni firmanın açıldığı bildirildi.Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası'ndan (TTSO) yapılan yazılı açıklamada, İl İstihdam ve Mesleki Eğitim Kurulu Toplantısının, Vali İsmail Ustaoğlu başkanlığında yapıldığı belirtildi.Valilik toplantı salonundaki toplantıda konuşan TTSO Başkan Yardımcısı Tolga Avcı, Şubat 2020 - Eylül 2020 arasındaki 8 aylık salgın sürecinde Trabzon genelinde odaya üye toplam 480 yeni firmanın açıldığı, 122 firmanın ise kapandığını vurguladı.Avcı, sektörlere göre açılan ve kapanan firma sayılarına bakıldığında salgın sürecinden en fazla etkilenen sektörlerde de rakamların umut verici olduğunu bildirdi.Son 8 aylık süreçte otel, yurt ve pansiyonlarda 23 işletmenin açılıp, 3 işletmeninde kapatıldığını belirteni Avcı, 'Restoran ve lokantalara bakıldığında da 18 işyeri açılırken, 11 işyeri kapandı. Pandemi, Türkiye ve dünyada en çok turizm bağlantılı olarak hizmet sektörünü vurdu. Trabzon'da işletmelerimiz, zor şartlara rağmen faaliyetlerini sürdürmek için büyük çaba harcadı. Bunda devletimizin verdiği destek ve teşviklerin de payı büyük.' değerlendirmesinde bulundu.
20 Dakikadan Uzun Süren Baskıcı Göğüs Ağrısına Dikkat
İSTANBUL (AA) - HATİCE ŞENSES - Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Koşuyolu Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kardiyoloji Eğitim Görevlisi Doç. Dr. Birol Özkan, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisi sürecinde kalp krizi geçiren hastaların hastaneye daha geç başvurduğunun saptandığını belirterek, '20 dakikadan uzun süren retrosternal denilen göğüs orta hattında olan ve sol tarafa doğru yayılabilen yanıcı, baskı tarzında göğüs ağrısı varlığında hastaneye başvurmaktan çekinilmemelidir.' dedi. Doç. Dr. Özkan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, yeni tip koronavirüsün (Kovid-19) çok çeşitli klinik spektrumda seyrettiğini, hiçbir belirti ve bulgu vermeden atlatılabildiği gibi, solunum ve dolaşım yetersizliği ile ölüme yol açabildiğini de aktardı. Kovid-19 nedeniyle hastaneye yatırılan bireylerde kalp kası hasarı, kalp krizi, ritim bozukluğu ve yeni gelişen veya var olan kalp yetersizliğinin şiddetlenmesi şeklinde çeşitli kardiyak komplikasyonlar gelişebildiğini dile getiren Özkan, kalp kası hasarını gösteren troponin düzeylerinde artışın yaklaşık yüzde 10-30 izlendiğini ifade etti. Özkan, bu hastaların büyük kısmında kardiyak herhangi bir belirti ve şikayet izlenmediğini ve kalp krizinin saptanamadığını aktararak, şu bilgileri verdi:'Kan troponin düzeylerinde artış sıklıkla kalp kasında enflamasyon (miyokardit), hipoksiye bağlı hasar, stres kardiyomiyopati, mikrovasküler hastalık, sağ kalpte yüklenme veya sistemik enflamatuvar yanıt sendromuna bağlı olarak görülebilmektedir. Troponin düzeyindeki artış ne kadar fazlaysa kalp kasındaki hasar da o kadar fazladır. Kalp ritim bozuklukları da yüzde 5-20 civarında görülmektedir. Hipoksiye, elektrolit dengesizliğine, miyokard hasarına bağlı olabileceği gibi tedavide kullanılan ilaçlara bağlı olarak da izlenebilmektedir. Kovid-19 nedeniyle tedaviye başlamadan önce bazal elektrokardiyografi (EKG) çekilerek ilaçlara bağlı olarak gelişebilecek ritim bozuklukları QT mesafesinin yakın takibi ve de QT mesafesini uzatacak riskli ilaç kombinasyonların kullanımından kaçınılarak minimum düzeye indirilebilir. Diğer bir komplikasyon ise Kovid-19'un kardiyak olarak en çok belirti ve şikayete yol açan komplikasyonu olan kalp yetersizliğidir. Sıklıkla nefes darlığı, düz yatamama, vücutta ödem gibi belirti ve bulgulara yol açar. Kalp yetersizliği stres kardiyomiyopati veya akut enfarktüse bağlı ilk kez ortaya çıkabileceği gibi, önceden kronik olarak bulunan koroner yetersizlik veya hipertansif kalp hastalığının şiddetlenmesiyle de ortaya çıkabilir.'Özkan, Kovid-19'a özgü durumlardan birinin de hem atardamar hem de toplardamarlarda pıhtılaşmaya yatkınlık olduğunu ifade ederek, 'Bu yüzden bacak damarlarında, akciğer damarlarında veya atardamarlarda pıhtılaşma nedeniyle felç, kalp krizi, ekstremitelerde dolaşım bozukluğu ortaya çıkar. Bu risk yoğun bakım ünitesinde yatanlarda en sıktır. Bu durumda kan sulandırıcı ilaçlar da tedaviye eklenmektedir.' şeklinde konuştu. Hastaneye geç başvuru ölüm riskini artırıyor Doç. Dr. Birol Özkan, Kovid-19 sürecinde özellikle kalp krizi belirtisi olduğu halde hastaneye başvurulmamasının doğru olmadığını belirterek, 'Hastanede 'enfeksiyon kapma riskim var' düşüncesiyle göğüs ağrısı olanlar kesinlikle evde beklememeli. Kovid-19 pandemisi sürecinde kalp krizi geçiren hastaların hastaneye daha geç başvurduğu saptanmıştır. Bu durum tedavinin gecikmesine kalpte kalıcı hasarın oluşmasına hatta ölüm riskinin artmasına yol açmaktadır. Bu nedenle 20 dakikadan uzun süren retrosternal denilen göğüs orta hattında olan ve sol tarafa doğru yayılabilen yanıcı, baskı tarzında göğüs ağrısı varlığında hastaneye başvurmaktan çekinilmemelidir.' diye konuştu. Bazı hastaların, 'Kimi kalp ve tansiyon ilaçlarının Kovid-19 seyrini kötüleştirdiğini duydum, ilacımı kesmeli miyim?' şeklinde soruları sıklıkla dile getirdiğini aktaran Özkan, ilaca doktorun uygun gördüğü şekliyle devam edilmesi gerektiğini belirtti. Özkan, şunları kaydetti:'Başlangıçta SARS-CoV-2 virüsünün akciğer dokusunda ACE2 enzimine bağlanarak etki ettiği için tansiyon düşürücü olarak yaygın kullanılan ACE inhibitörü veya Anjiyotensin reseptör blokerinin bu enzim düzeyini arttırarak hastalığın şiddetini arttırabileceği endişeleri vardı. Ancak bu endişeyi destekleyecek herhangi bir kanıt bulunmadığı gibi tam tersine Kovid-19 sırasında hastalık ciddiyetini azaltabileceği yönünde bulgular da izlenmiş. Ek olarak kalp damar veya böbrek hastalığı bulunan bireylerde bu ilaçların kesilmesinin hem mevcut hastalıkların şiddetlenmesine hem de ölüm riskinin artmasına yol açabileceğine dair sonuçlar bildirilmiştir. Bu nedenle hipertansiyon, koroner yetersizlik, kalp yetersizliği gibi nedenlerle bu ilaçları kullanıyorsanız bu ilaçlara aynen devam edilmesi önerilmektedir.' Kovid-19 pandemisi sürecinde kalp sağlığını korumak için de tavsiyelerde bulunan Özkan, 'Maske, hijyen, sosyal mesafeye dikkat ederek haftada 3-5 gün 30-45 dakika yürüyüş yaparak, dengeli beslenerek, yeterli uyku uyuyarak ve eğer hala kullanıyorsanız sigarayı bırakarak kalp sağlığınızı koruyabilirsiniz.' dedi.
Reklam
İstanbul'un Mührü "Süleymaniye Külliyesi" 463 Yaşında
İSTANBUL (AA) - ÇİĞDEM ALYANAK - Mimar Sinan'ın, Kanuni Sultan Süleyman tarafından verilen anahtarla, devletin ileri gelenlerinin bulunduğu bir törende dualarla 'Ya Fettah' diyerek 15 Ekim 1557'de açtığı Süleymaniye Külliyesi, 463 yıldır ihtişamını koruyor.Yahya Kemal'in 'En güzel mabedi olsun diye en son dinin / Budur öz şekli hayal ettiği mimarinin' dizeleriyle ruhaniyetini anlattığı Süleymaniye Külliyesi, İstanbul'un Suriçi'nde yer alan üçüncü tepesine, Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan'a inşa ettirildi.İmparatorluğun en simgesel yapısı ve konumu ile de İstanbul'un silüetinin en güzel parçası olan külliyenin yapımına 1550 yılında başlandı. Süleymaniye Külliyesi, imparatorluk topraklarının çeşitli yerlerinden getirilen malzemelerle 7 yılda tamamlandı. Tarihçi Peçevi'ye göre külliyenin inşasına 896 bin 360 altın para ve 82 bin 900 akçe, yani yaklaşık 3200 kilo altın harcandı. Külliyenin 7 yıl süren inşasında bin 713'ü Müslüman, toplam 3 bin 523 işçi çalıştı. Yaz aylarında günlük işçi sayısının 2 bine ulaştığı külliyede, Hassa Mimarlar Ocağı'nın elemanları, acemioğlanlar, diğer kapıkulu ocakları mensupları ile imparatorluğun dört bir yanından ücretli ustalar, işçiler ve forsalar görev yaptı. Mimar Sinan, Kanuni Sultan Süleyman tarafından verilen anahtarla, devletin ileri gelenlerinin bulunduğu bir törende dualarla 'Ya Fettah' diyerek 15 Ekim 1557'de külliyeyi hizmete açtı. Külliye 15 bölümden oluşuyor Külliye, cami, Rabi Medresesi, Salis Medresesi, Evvel Medresesi, Sani Medresesi, Tıp Medresesi, Kanuni Sultan Süleyman Türbesi, Hürrem Sultan Türbesi, türbedar odası, darüşşifa, darüzziyafe, Darülhadis Medresesi, tabhane, Mimar Sinan Türbesi ve hamam olmak üzere 15 bölümden oluşuyor.Külliyenin hiç kuşkusuz en önemli bölümünü heybetin ve zarafetin bütünleştiği Süleymaniye Camisi oluşturuyor.Mimar Sinan'ın diğer eserlerinde olduğu gibi Süleymaniye Camisi de sadeliği ihtişama dönüştürebilmiş mabetlerden biri.Caminin kitabelerinde kullanılan süslemeler ile bezemeler, başlı başına birer estetik harikası.Mihrabın iki yanındaki pencerelerde çini madalyonlarda Fetih Suresi, caminin ana kubbesinde ise Nur Suresi yazılı. Camideki yazılar meşhur hattat Ahmed Karahisari Şemseddin Efendi ve talebesi Hasan Çelebi tarafından yazıldı. Daha sonra kazasker Mustafa Efendi de bazı yazılar ilave etti.Yaklaşık 30'ar tonluk ve dört halifeye adanan 4 fil ayağı, caminin 26,50 metre çapında ve 53 metre yükseklikteki kubbesini taşıyor. Dört minare, Kanuni Sultan Süleyman'ın İstanbul'un fethinden sonraki 4. on şerefe ise Osmanlı'nın 10. padişahı olduğunu simgeliyor.Bin kubbeli külliyeİstanbul'un silüetine damga vuran eserler arasında yer alan külliyedeki yapılar, ortadaki caminin çevresinde 'U' şeklinde sıralanıyor. Külliyenin üzerinde ise bin kubbe bulunuyor. Külliyeye giriş, farklı isimlerdeki 11 kapıdan yapılıyor. Evvel Medresesi ve Sani Medresesi ile Rabi Medresesi ve Salis Medresesi külliyede yer alan iki ayrı medrese topluluğu. Evvel ve Sani Medresesinin üstünde Süleymaniye kitaplığı yer alıyor. Külliyenin güneydoğu köşesinde Süleymaniye hamamı, kuzeyinde darüşşifa ve bimarhane mevcut.Külliyede, Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultan ve Mimar Sinan Türbeleri'nin yanı sıra tabhane (düşkünlerevi / bakımevi), çarşılar ve sıbyan mektebi de bulunuyor. Süleymaniye Külliyesi'ne bağlı Mülazimler Medresesi, Daru'l-Hadis, Daru'l-Kurra, Medrese-i Salis ve İmaret, 2018-2019 akademik yılından itibaren İbn Haldun Üniversitesine bağlı Medeniyetler İttifakı Enstitüsü, İslami İlimler Fakültesi, İslami İlimler Enstitüsü, Süleymaniye İlim ve Araştırma Merkezi ile Onur Programına ev sahipliği yapıyor.
Ata Tohumlarıyla Yetiştirilen "Çetmi Şeker Fasulyesinde" Hasat Sona Erdi
KONYA (AA) - ABDÜLHAMİT YAŞAR - Konya'nın Beyşehir ilçesinde ata tohumlarından geleneksel yöntemlerle üretilen, coğrafi işaret tescil belgeli Akçabelen (Çetmi) şeker fasulyesinde hasat süreci tamamlandı.Elle toplanan fasulye daneleri patoz makinesiyle bitkiden ayrılarak çuvallanıyor. Ürün Akçabelen Tarımsal Kalkınma Kooperatifine ait tesislerde elendikten sonra satışa sunuluyor.Beyşehir Tarım ve Orman Müdürü Mehmet Kaya, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Akçabelen Mahallesi'nde yetiştirilen Çetmi şeker fasulyesi için coğrafi işaret belgesi alındığını söyledi.Yörede bir asırdan bu yana üretilen şeker fasulyesinin, kendine has aroması ve kalitesiyle dikkati çektiğini ifade eden Kaya, hasadın sona erdiğini, ürünün, kurutma, seleksiyon ve eleme işlemlerinin sürdüğünü bildirdi.Kaya, bu yıl 600 ton civarında rekolte beklediklerini dile getirdi.'Markalaşmanın ardından daha yüksek fiyatlardan alıcı bulacağını umuyoruz'Kaya, İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü olarak yöre çiftçisine bu yıl ekim döneminde 3 ton tohum desteği sağladıklarını belirterek şunları kaydetti:'Fasulyemiz diğer coğrafi işaretli ürünler gibi hak ettiği değeri bulamadı. Piyasada kilogramı 18,50 liradan alıcı buluyor. Bu fiyat yeterli değil, en az 25 lira olması lazım. Önümüzdeki yıllarda Çetmi şeker fasulyesinin tanınıp markalaşmasının ardından daha da yüksek fiyatlardan alıcı bulacağını umuyoruz. Çünkü coğrafi işaretli bir ürün ve her yerde bulunmuyor. Sadece o yöreye özgü, burada yetiştiği için bu belge veriliyor. İnşallah önümüzdeki yıllarda daha değerli olacağını öngörüyoruz.'Kaya, Akçabelen Mahallesi'nin coğrafi koşulları dolayısıyla ürünün geleneksel usullerle yetiştirildiğine işaret ederek, 'Burada tarım gerçekten çok zor oluyor. Atadan gelen tekniklerle halen üretime devam ediliyor. Beden gücüyle, elle ve hayvanlarla, doğal ve organik bir üretimle şeker fasulyesi yetiştiriliyor.' diye konuştu.Çiftçi Mehmet Ali Yıldırım da Çetmi şeker fasulyesinin Türkiye'nin en lezzetli şeker fasulyesi çeşitlerinden biri olduğunu söyledi.Yıldırım, 'Pişirirken içine et koymaya gerek yok. Lezzetli bir ürün, almak, tatmak isteyenleri yerleşim merkezimize bekliyoruz.' ifadesini kullandı.'Pazar ve fiyat konusunda sıkıntılarımız var'Çiftçi Dursun Ali Zeybek de bu yıl hava şartlarından dolayı üründe verim kaybı yaşadıklarını bildirdi.Fasulyenin hasadını elle yaptıklarını belirten Zeybek, şöyle dedi:'Deste deste elle yolduktan sonra araziye sererek kurumasını bekliyoruz. Ürünün ekiminde biraz geç kaldığımız için hasadı da geç oldu. O yüzden güneşe sererek kurutmak zorunda kaldık. Yetiştirdiğimiz ürünün patoz makinesiyle yapılan işlemden sonra danesi ve samanı ayrılıyor. Ardından isteyen değirmene götürüp eleme işlemine tabi tutabiliyor. Ardından satışa sunuyoruz. Patoz işlemi sonrasında kalan saman da hayvanların yem ihtiyacında kullanılıyor. Ürünümüzün kalitesi ortada, herkes tarafından biliniyor. Üretimde bir sıkıntı söz konusu değil ancak pazar ve fiyat konusunda hala sıkıntılarımız var. Bunun aşılması noktasında yetkililerden destek bekliyoruz. Markalaşmasıyla birlikte ürünümüzü hak ettiği fiyatlara satacağımız günlerin gelmesini umutla bekliyoruz.'
Hatay'da Kuyuya Düşen Köpek İtfaiye Ekiplerince Kurtarıldı
HATAY (AA) - Hatay’ın Kırıkhan ilçesinde su kuyusuna düşen köpek, itfaiye ekiplerince bulunduğu yerden çıkarıldı. İlçeye bağlı Delibekirli Mahallesi'nde bulunan su kuyusunda bir köpeğin bulunduğunu görenler, durumu itfaiye ekiplerine bildirdi.Kısa süre sonra olay yerine gelen ekipler, su kuyusuna sarkarak köpeği kurtardı. Yemek ve su verilen köpek daha sonra yaşam alanına bırakıldı.
Reklam
Grafikli - Terör Örgütü PKK'nın Sincar'daki Varlığı Devam Ediyor
ERBİL / BAĞDAT (AA) - BEKİR AYDOĞAN / HAYDAR KARAALP - Terör örgütü PKK, Suriye ve Kandil'den getirdiği militanlar ve kendisine bağlı yerel milislerle konuşlandığı Musul'un Sincar ilçesinde, 6 yıldır askeri ve siyasi faaliyetlerine devam ediyor.Suriye ve Türkiye sınırına yakınlığıyla PKK için 'stratejik' bir konumda bulunan Sincar, Irak hükümeti ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasında 9 Ekim'de imzalanan anlaşma nedeniyle gündemdeki yerini koruyor.PKK'nın Sincar'daki varlığına son verilmesi maddesinin yer aldığı söz konusu anlaşma sonrası AA, örgütün bölgedeki kamplarını görüntülemişti.Görüntüler, anlaşmaya rağmen örgütün bölgedeki varlığının sürdüğünü gözler önüne sermişti.Örgüt, DEAŞ'ı bahane ederek bölgeye konuşlandıSincar'da terör örgütü DEAŞ'ın 3 Ağustos 2014'teki saldırısı öncesi yaklaşık 300 bin kişinin yaşadığı tahmin edilirken, bu nüfusun üçte ikisini Ezidilerin, diğer bölümünü ise Sünni Kürtler ve Arapların oluşturduğu belirtiliyor.PKK ilk olarak, DEAŞ'ın Ezidilerin çoğunlukta yaşadığı Sincar ilçesine yaptığı saldırıyı bahane ederek bölgede konuşlanmaya başladı. 2014 sonrası ise Suriye ve Kandil'den getirdiği militanlarla başta Sincar Dağı olmak üzere birçok bölgede varlık göstermeyi sürdürdü.PKK, bölgedeki güç boşluğundan yararlandıBölgedeki güç boşluğundan faydalanan PKK, Ocak 2015'te Sincar'da 'kanton' ilan ettiğini duyurdu. Bölgede kurduğu sözde halk meclisleriyle siyasi örgütlenme içine girerek yerel yönetimi ele geçirme girişimlerinde bulundu.Peşmerge güçlerinin Kasım 2015'te Sincar ilçe merkezi ve çevresini DEAŞ'tan geri almasına rağmen PKK'nın bölgedeki faaliyetleri devam etti. Bölgeye getirdiği militanlar için kamplar inşa eden örgüt, kaçırdığı Ezidi çocukları da bu kamplarda silahaltına aldı.Peşmerge, Irak merkezi hükümetine bağlı güçlerin Ekim 2017'de Sincar'a konuşlanması sonrası bölgeden çekildi. PKK da DEAŞ'ın 2014'te Sincar'a düzenlediği saldırıyı bahane etmeyi sürdürerek bölgedeki faaliyetlerini genişletti.Sincar'da keyfi şekilde kurduğu kontrol noktaları ve gözlem kuleleriyle bölgenin güvenliğini ele geçiren PKK, burada üzerinde 'Asayiş' yazan pikap araçlarla rahat bir şekilde devriye geziyor.Sincar’ın stratejik konumuMusul kent merkezinden yaklaşık 120 kilometre mesafedeki Sincar, Suriye sınırına çok yakın olmasının yanı sıra aynı zamanda Türkiye'ye de yakın bir konumda bulunuyor.Bölgenin arazi koşullarının engebeli olmamasından dolayı mevcut kara yollarından hem Suriye hem de Türkiye sınırına rahatlıkla ulaşılabiliyor.Örgüt, Sincar'daki varlığı üzerinden, Suriye'nin kuzeyindeki YPG/PKK ile Irak'ın kuzeyindeki Kandil bölgesi arasında doğrudan bir koridor oluşturmayı amaçlıyor.PKK, Ezidilerin evlerine geri dönüşünü engelliyorDEAŞ'ın saldırısı sonrası Ezidilerin birçoğu evlerini terk edip başta IKBY olmak üzere Türkiye'ye ve çok az bir kısmı da Suriye'ye kaçmak zorunda kaldı.Yaklaşık 15 ay boyunca DEAŞ'ın ilçeyi elinde tutmasından sonra, Kasım 2015'te bölgede kontrol tamamen sağlandı. Peşmerge güçlerinin, Sincar'da kontrolü sağlamasına rağmen birçok Ezidi terör örgütü PKK'nın engeline takılarak evine dönemedi.Ezidiler, PKK'nın Sincar'ın yeniden inşasının önünde engel teşkil ettiğini belirterek, her fırsatta örgütün Sincar'dan derhal çekilmesi çağrısında bulunuyor.IKBY yetkilileri ise PKK'nın bölgedeki varlığından dolayı Ezidilerin evlerine geri dönemediği ve bölgenin yeniden inşasının engellendiği eleştirilerini getiriyor.Bağdat ile Erbil arasında imzalanan Sincar anlaşmasıAA muhabirinin ulaştığı Bağdat ile Erbil arasında 9 Ekim'de imzalanan anlaşma metnine göre, Sincar'da ilçe kaymakamı ve diğer idari birimler için yeni atamalar gerçekleştirilecek.Sincar içindeki güvenliğin sağlanması ise Sincar polis güçleri, Ulusal Güvenlik Müsteşarlığı ve Ulusal İstihbarat Servisi tarafından IKBY güçleriyle koordinasyonlu şekilde yürütülecek.Yasal olmayan tüm silahlı yapıların ilçe dışına çıkarılmasını da öngören anlaşma doğrultusunda, IKBY ile iş birliği kapsamında 2 bin 500 güvenlik unsuru için atama yapılacak.'PKK'nın varlığı sonlandırılacak'Anlaşmada, 'PKK'nın Sincar ve çevresindeki bölgelerde varlığı sonlandırılacak. PKK ve ona bağlı tüm yapıların bölgede hiçbir rolü olmayacak.' maddesi de yer aldı.Anlaşma kapsamında ayrıca, Sincar'ın güvenlik ve idari yönetiminin gözden geçirilmesi ve yeniden imarı için Bağdat ile IKBY arasında ortak komite kurulması kararlaştırıldı.Sincar'da varlık gösteren Haşdi Şabi güçlerinin de ilçe dışına çıkarılacağı ifade ediliyor.Bağdat ile Erbil arasında statüsü tartışmalı bölgelerden biri olarak bilinen ve terör örgütü PKK'nın varlık gösterdiği Sincar'daki sorunların çözümüyle ilgili 9 Ekim'de başkent Bağdat'ta yapılan toplantıda anlaşmaya varıldığı duyurulmuştu.Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi'nin liderliğinde yapılan toplantıya, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Irak Özel Temsilcisi Jeanine Hennis, IKBY heyeti ve Ezidi toplumu temsilcileri katılmıştı.Irak Başbakanlık Sözcüsü Ahmed Molla Talal, toplantı sonrası yaptığı açıklamada, 'Başbakan Kazımi'nin himayesinde, Sincar'da hükümetin kontrolünü güçlendirmek ve dışarıdan gelen grupların (terör örgütü PKK) gücünü kırmak için idari ve güvenlik açısından tarihi bir anlaşma yapıldı.' ifadelerini kullanmıştı.
Eşinin Tanınmaz Hale Getirdiği Özlem K. Konuştu: 'Döverek Bayıltıp, Su Dökerek Ayılttığını Her Yerde Anlatıyordu'
Aydın'ın Söke ilçesinde, boşanma davası süren eşi Ünal K. tarafından öldüresiye dövülüp, saçı sigara ile yakılıp, ardından makasla kesilerek önüne atılan 3 çocuk annesi Özlem K., yaşadığı dehşet anlarını anlatıp, 'Beni 7 yıl boyunca hayvan gibi çalıştırdı. Döverken de 'Eşek gibi dövüyorum' diyordu. Döverek bayıltıp, su dökerek ayılttığını da her yerde anlatıyordu' dedi.
Reklam
Samsun'daki Silahlı Kavgaya İlişkin 4 Şüpheli Tutuklandı
SAMSUN (AA) - Samsun'un Atakum ilçesinde 2 grup arasında çıkan ve bir kişinin yaralandığı silahlı kavgayla ilgili gözaltına alınan 10 şüpheliden 4'ü tutuklandı.Alanlı Mahallesi'nde çıkan silahla kavgayla ilgili gözaltına alınan Eray G. (43), Göktuğ G. (20), Gökhan G. (19), Burakcan A. (20), Safa O.A. (22), Köksal K. (24), Burakhan Ç. (22), Soner D. (21), Umutcan T. (17) ve Coşkun Ö'nün (21) emniyetteki işlemleri tamamlandı.Zanlılardan Gökhan G. ve Burakcan A, ifadelerinin ardından salıverildi.Adliyeye sevk edilen zanlılardan Burakhan Ç, Safa O.A, Köksal K. ve Soner D. çıkarıldıkları hakimlikçe tutuklandı.Umutcan T. ile Göktuğ G, savcılıktaki ifadesinin ardından, Coşkun Ö. ve Eray G. ise çıkarıldıkları hakimlikçe adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.Samsun'da iki gün önce Osman K, Safa O.A, Köksal K, Burakhan Ç, Soner D, Umutcan T. ve Coşkun Ö, bir cinayet nedeniyle husumetli oldukları Eray G'nin Alanlı Mahallesi'ndeki ikametine gitmişti. Burada çıkan tartışmaya evde bulunan Göktuğ G, Gökhan G. ve Burakcan A. da dahil olmuştu. Kavgaya dönüşen olayda 2 grup birbirine silahlarla ateş etmiş, yaralanan Osman K. hastaneye kaldırılmıştı.
Reklam
Apameia Antik Kenti Yakınında Helenistik Döneme Ait "Duvar" Bulundu
AFYONKARAHİSAR (AA) - ARİF YAVUZ - Afyonkarahisar'ın Dinar ilçesindeki Apameia Antik Kenti antik tiyatrosunda yürütülen kazı çalışmalarında Helenistik döneme ait olduğu değerlendirilen 'duvar' bulundu.Tarihi İpek Yolu ile Kral Yolu'nun kesiştiği noktada yer alan Apameia Antik Kenti, Frig, Pers, Seleukos ve Roma uygarlıklarından önemli izler taşıyor.Antik kentin tespit edilen 'en önemli' mimari yapısı antik tiyatrodaki kurtarma kazısı, Afyonkarahisar Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Afyon Kocatepe Üniversitesi (AKÜ) iş birliğinde, Dinar Kaymakamlığı ve Belediyenin desteği ile dört yıldır sürdürülüyor.İl Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Tanır, AA muhabirine yaptığı açıklamada, tarihi kaynaklarda Apameia'nın Roma döneminde Ephesos'tan sonra Anadolu'nun ikinci büyük ticari merkezi olarak bilindiğini söyledi.Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünün izni ile 2017'den itibaren Apameia'nın tiyatro kısmındaki kurtarma kazısı çalışmalarının sürdürüldüğünü dile getiren Tanır, şöyle konuştu:'Afyonkarahisar Müze Müdürü Mevlüt Üyümez ile AKÜ Arkeoloji Bölümü öğretim üyelerinin görev aldığı kazı çalışmalarında antik tiyatrodaki bazı buluntular ve eserler ortaya çıkarılmıştır. Ancak bu yılki kazı çalışmalarında, antik tiyatronun bitişiğinde Helenistik döneme tarihlenen farklı bir yapıya ait olduğu değerlendirilen bir duvar bulundu. Bu yapının yanı sıra kurtarma kazısındaki seramik buluntuları da Apameia Antik Kenti'nin tarihi geçmişinin MÖ 8'inci yüzyıla kadar gittiğini gösteriyor. Bu yapının ortaya çıkarılmasında görev alan kazı ekibine teşekkür ediyoruz.' 'Ören yeri statüsünde turizme kazandırılması hedefleniyor'Tanır, bölgedeki kurtarma kazısının Dinar ilçesinin tarihinin daha da aydınlatacağını aktardı.Antik kentin turizm açısından önemine değinen Tanır, 'Amacımız ilerleyen yıllarda Apameia'yı ören yeri haline dönüştürerek turizme kazandırmaktır. Kazının devam ettiği alan Afyonkarahisar-İzmir kara yoluna çok yakın olduğu için turizm açısından insanların ziyaretleri de kolay olacak. Ören yeri olduktan sonra da buraya çok sayıda yerli ve yabancı turistin geleceğini düşünüyoruz.' diye konuştu.Antik kentin tiyatrosunda yürütülen bu yılki kurtarma kazılarının aralık ayına kadar devam edeceği öğrenildi.
Bilimsel Kategorilerde Ödül Alan 3 Kadın, 2020 Nobel Ödüllerine Damgasını Vurdu
ANKARA (AA) - EMEL GÖZELLİK - 'Fizik' ve 'kimya' kategorilerinde ödül alan 3 bilim kadını, bu seneki Nobel Ödüllerine damgasını vurdu.Nobel Ödüllerinin internet sitesindeki bilgilere göre, 1901 ila 2020 yıllarında kadınlara 58 kez Nobel Ödülü verildi. Marie Curie, 1903 Nobel Fizik ve 1911 Nobel Kimya olmak üzere 2 kez ödüle layık görüldüğü için şimdiye kadar 57 kadına Nobel verildi. Kategorilere bakıldığında kadınlar 17 Barış, 15 Edebiyat, 12 Tıp, 7 Kimya, 4 Fizik ve 2 Ekonomi Ödülü kazandı. Şimdiye kadar 57 kadından sadece 23’ü 'temel bilimler' olan fizik, kimya ve tıp alanında Nobel’e layık görüldü. 1901-2020'deki dönemde 'bilim' kategorisinde 23 kadına verilen ödülden 3'ü bu yıl verildi.Fransız mikrobiyolog Emmanuelle Charpentier ile ABD'li biyokimyacı Jennifer A. Doudna, Crispr-Cas9 genom düzenleme tekniğinin geliştirilmesindeki emekleri için Nobel Kimya Ödülü’ne layık görülürken, Nobel Fizik Ödülü kara deliklerin keşfine katkı sağlayan çalışmalarından dolayı aralarında Amerikalı gök bilimci Andrea Ghez’in de bulunduğu 3 araştırmacıya verildi. Nobel Tıp Ödülü ise Hepatit-C virüsünün keşfinden ötürü 3 erkek araştırmacı arasında paylaştırıldı. Böylece 2020 Nobel Bilim Ödülleri'nde cinsiyet dağılımı 3 kadın ve 5 erkek şeklinde gerçekleşti.Bu yılki Nobel Kimya Ödülü, 'kadın adaylar arasında paylaşılan ilk örnek' olduNobel Kimya Ödülü bu yıl, 'genom kurgulamasına olanak sağlayan yöntemin geliştirilmesine katkılarından ötürü' Fransız mikrobiyolog Emmanuelle Charpentier ile ABD'li biyokimyacı Jennifer A. Doudna'ya verildi.İsveç Kraliyet Bilimler Akademisinden yapılan açıklamada, Charpentier ve Doudna'nın DNA zincirlerini kesmeye ve yeniden birleştirmeye olanak sağlayan 'CRISPR/Cas9' sisteminin geliştirilmesine katkılarından ötürü ödüle layık görüldüğü belirtildi. Açıklamada, 'hayvanların, bitkilerin ve mikro-organizmaların DNA'larının çok hassas şekilde değiştirilmesine imkan sağlayan sistemin yaşam bilimleri üzerinde devrim niteliğinde bir etki yarattığı, kanserin ve kalıtsal hastalıkları tedavi etmeye yönelik umutlara katkı sağladığı' belirtildi. 'Kazandığım ödül, bilim yolunda ilerlemek isteyen kadınlara olumlu mesaj olsun'Bu yılki Nobel Kimya Ödülü, kadın adaylar arasında paylaşılan ilk örnek oldu. Biyokimyacı Charpentier, ödülle ilgili yaptığı açıklamada, 'Nobel ödülüne layık görülmemin, bilim yolunda ilerlemek isteyen genç kadınlar için olumlu bir mesaj olmasını ümit ediyorum.' dedi. Charpentier, bu ödülün bilim kadınlarının yaptıkları araştırma yoluyla da önemli bir etkiye sahip olabileceklerini göstermesine vesile olmasını dilediğini belirtti.Emmanuelle Charpentier, 1968'de Fransa'da dünyaya geldi. Sorbonne Üniversitesinde biyokimya, mikro biyoloji ve genetik eğitimi alan Charpentier, ABD'de New York Üniversitesi ve Viyana Üniversitesinde klinik çalışmalar yürüttü.Charpentier, halen Almanya'da Max Planck Enstitüsünün enfeksiyon biyolojisi bölümünün direktörlüğünü yapıyor.Jennifer A. Doudna, 1964'te ABD'nin Washington kentinde dünyaya geldi. Ponoma Üniversitesindeki eğitiminin ardından Harvard Tıp Fakültesinde doktora yaptı. RNA çalışmalarında uzmanlaşan Doudna, halen Kaliforniya Üniversitesinde öğretim üyeliği yapıyor. Nobel Kimya Ödülü'ne Charpentier ve Doudna'dan önce 5 kadın layık görülmüştü. Marie Curie 1911'de, kızı Irene Joliot-Curie 1935'te, Dorothy Crowfoot Hodgkin 1964'te, Ada Yonath 2009'da ve Frances H. Arnold 2018'de ödülün sahibi olmuştu. - 'Fizik alanında çalışan diğer kadınlara da ilham kaynağı olabilirim'Andrea Ghez, Nobel Ödülü'ne layık görülmenin sorumluluğunun farkında olduğunu belirterek, 'Umarım, fizik alanında çalışan diğer kadınlara da ilham kaynağı olabilirim. Fizik, çok keyif alınabilecek bir alan. Eğer bilim konusunda hırslıysanız, tutkularınız varsa yapılacak çok fazla şey var.' ifadesini kullandı.1965'te ABD'nin New York şehrinde doğan Andrea Ghez de ilk kadın astronot olma hayaliyle başladığı bilim yolculuğunda, Massachusetts Teknoloji Enstitüsünde (MIT) fizik dalında lisans ve Kaliforniya Teknoloji Üniversitesinde (Caltech) yüksek lisans dereceleri aldı. Ghez, Hawaii eyaletindeki W. M. Keck Gözlemevindeki optik ve kızılötesi teleskoplarla Sagittarius A bölgesini incelemek üzere çalışmalar yürüttü.Ödül sahiplerinden Amerikalı gökbilimci Ghez, 1901'den bu yana Fizik Ödülü'nü kazanan 4. kadın oldu. 1903'te Marie Curie, 1963'te Maria Goeppert-Mayer ve 2018'de Dana Strickland ödülün sahibi olmuştu.
Berlin'de Kovid-19'U Yenen Türkler Yaşadıklarını Anlatıyor
BERLİN (AA) - ERBİL BAŞAY - Almanya’nın başkenti Berlin'de yaşayan ve yeni tip koronavirüsü (Kovid-19) yenen Türkler, virüse yakalandıkları süreci ve deneyimlerini anlattı. Berlin’de yaşayan 53 yaşındaki Mine Akman, AA muhabirine yaptığı açıklamada, eylül ayı ortasında baş ağrısı, boğaz kaşıntısı, üşüme, titreme gibi belirtilerle karşılaştığını, bunun üzerine evinde bulunan ilaçları kullandığını ve o gece bu belirtilerin geçtiğini ifade etti.Ancak birkaç gün sonra yeniden baş ağrısı yaşadığını ve bu arada bir süre önce aynı ortamda bulunduğu bir kişinin Kovid-19’a yakalandığını duyduğunu aktaran Akman, 'Bunun üzerine pazartesi günü sağlık dairesini aradım. Salı günü test yaptırdım ve çarşamba günü da pozitif olduğumu söylemek için sağlık dairesi beni aradı. Çok korktum. Biliyordum sanki, hissettim Kovid-19’a yakalandığımı.' dedi.Akman, testinin pozitif çıkmasından birkaç gün sonra yeniden halsizlik, baş ağrısı ve kemik ağrıları yaşadığını ve evden dışarıya çıkmadığını belirterek, temasta olduğu tanıdığı herkesi de bilgilendirmek amacıyla aradığını kaydetti.İlk belirtilerinden 12 gün sonra durumunun ağırlaştığını vurgulayan Akman, sözlerine şöyle devam etti:'Korkunç bir baş ağrısıyla beraber tansiyonum çok çıktı. Zaten kronik tansiyon hastasıyım. Titremeye başladım. Vücudum kasılmaya başladı, nefesim kesildi. Nefes alamadım. Biraz morarmaya da başladım. Ne yapacağımı şaşırdım. Hastaneyi aradım. Onlar da 'panik yapmayın, yatın ve kendinizi gözlemleyin. Ağırlaştığınızda arayın' dediler. Ama sakin olamıyordum. 12. gün çok mücadele ettim. Kötü oldum. Nefesim bir gidiyor bir geliyor. Yani sanki böyle cam kırıkları var ciğerlerimde onlar nefes almamı engelliyor. Kesinlikle nefes alamıyorum. Çok zorlanıyorum. Boğazımı tutarak, karnıma bastırarak nefes almaya çalışıyorum. Hastaneye de gitmek istemiyorum.''Kelimeişehadet getirdim'Ölmeyi bile aklına getirdiğini ifade eden Akman, 'Kelimeişehadet bile getirdim. 'Yatağımda ölmek istiyorum' dedim. Tansiyon ilacımı ve bol bol su içtim. Bütün gece uğraştım, direndim. Sabah uyandığımda korkunç bir baş ağrısı,(başım) patlayacak derecede. Nefeste normalleşme oldu, tansiyonum normale döndü. Ama bir titreme var. Ayaklarımda uyuşukluk var, zaten hala yürüyemiyorum doğru dürüst.” sözleriyle yaşadıklarını anlattı.Akman, doktora gitmeye güç bulunmadığını, hastaneye de gitmek istemediğini dile getirerek, 'Konuya ilgili olduğum için daha önce çok araştırma yapmıştım. Hastanelerin durumlarını biliyorum. Oradaki insanların nasıl yattığını biliyorum. Onlar beni çok korkuttu. ‘Evimde öleceğim. Hastaneye gitmeyeceğim' dedim. Gerçekten ecelle boğuştum.' ifadelerini kullandı.'Sağlık dairesinin benimle ilgilenmesini isterdim'Kendisinden sorumlu sağlık dairesini eleştiren Akman, sağlık dairenin test sonucunu bildirdikten 2 gün sonra bir kez daha durumu öğrenmek için kendisini aradığını, ancak daha sonra hiç kendisiyle temasa geçmediğini söyledi.Akman, '(Sağlık dairesi çalışanı) ‘Nasılsınız?’ diye sorduğunda belirtileri söyledim. Bende pek bir şey yoktu. Ondan sonra her şey başladı. Ama ondan sonra da hiç aramadılar, sormadılar.' dedi.Kovid-19’a yakalanan bir arkadaşını ise sağlık dairesinin her gün aradığını ve sağlığıyla ilgili bilgi aldığını ifade eden Akman, 'Beni hiç aramadılar. Benimle de aynı şekilde ilgilenmelerini isterdim.' diye konuştu.'Türkiye çok iyi yapıyor'Kovid-19 ile mücadelede alınan tedbirlere uyulmasını isteyen Akman, 'Sosyal mesafeyi korumak çok önemli. Maskesiz kesinlikle dolaşmamak lazım. Türkiye çok iyi yapıyor, cazalar veriyor, keşke burada da olsa. Toplumun içine girmemek önemli. Bayramlarda, düğünlerde boy göstermemek gerektiğini düşünüyorum.' değerlendirmesinde bulundu.Akman, hastalığında tat ve koku kaybı da yaşadığını, konuşmakta zorlandığını, kelimeleri bir araya getirip bir şeyler anlatmak istediğini ancak beceremediğini aktararak, bir haftadan beri ise bu belirtilerden hiçbirini yaşamadığını kaydetti.'Karantina bitmeden önce ve sonrasında bir test yapılmadı'Berlin'de yaşayan ve Kovid-19’a yakalanan 50 yaşındaki Vedat Öztürk de aynı evde yaşadığı kızının Kovid-19 testinin pozitif çıkmasının ardından eşinde ve kendisinde hafif ateş, boğazda kaşınma, sıtma gibi belirtiler ortaya çıktığını anlattı.Ardından doktorda yaptırdığı Kovid-19 testinin pozitif çıktığını belirten Öztürk, ailecek karantinaya girdiklerini ifade etti.Sağlık dairesinden sadece testin pozitif çıkmasından hemen sonra arandığını ve 12 gün karantinada kalması gerektiğinin ifade edildiğini aktaran Öztürk, daha sonra hiç aranmadığını, karantina bitiminden önce ve sonrasında da tekrar bir test yapılmadığını aktardı.Öztürk, ailesinin hastalığı hafif geçirdiğini ancak ağır geçen vakaları da bildiğini kaydetti.Kovid-19’a yakalananların bunu saklamamasını isteyen Öztürk, 'Belirtiler başladığında fazla kalabalığa girmesin insanlar, kendilerini izole etsinler. Temasta oldukları kişilere de söylesinler. Saklamayla bir yere varılmaz. Yoksa bu salgın alır başını gider. Dikkat etmek lazım.' değerlendirmesinde bulundu.
Esed Rejimi, "Terör Mahkemesi" İle Muhalifleri Tasfiye Etmeyi Amaçlıyor
ANKARA (AA) - ETHEM EMRE ÖZCAN - Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR), Beşşar Esed rejiminin, muhalifleri tasfiye etmek amacıyla Temmuz 2012'de kurduğu 'Terör Mahkemesi' yoluyla bugüne kadar en az 2 bin 147 kişi hakkında idam cezası kararı verdiği ve yaklaşık 4 bin kişinin de mal varlığına el koyduğunu bildirdi.Suriye'de sivillere yönelik hak ihlallerini belgeleyen SNHR, Esed rejimi tarafından kurulan 'Terör Mahkemesi'nin amacı ve işleyişi hakkında hazırladığı raporu, AA muhabiriyle paylaştı.Ağ, raporunda yer verdiği bilgileri, daha önce bu mahkemede yargılanan veya yakınları yargılanan aileler ile hukukçuların görüşlerine başvurarak hazırladı.Suriye'de yüz binlerce sivili katleden ve alıkoyan Esed rejimi, siyasi ve askeri muhalifleri 'terörist' olarak görüyor.Ağın raporuna göre, 'Terör Mahkemesi', genel olarak muhaliflerin tasfiyesi amacıyla Temmuz 2012'de Esed rejimi tarafından kuruldu.Güvenlik birimlerinin adeta yargı makamına dönüşen mahkemede, askeri muhaliflerin kontrolündeki bölgelerde veya yurt dışında yaşayan muhalif isimler de gıyabi olarak yargılanıyor.Rejime bağlı güvenlik birimleri, alıkoydukları muhalif kişilerin bir kısmını işkencelerin ardından keyfi olarak bu mahkemeye sevk ediyor.Başkent Şam'daki mahkemeye çıkarılanların çoğunun, aileleri ve avukatlarıyla iletişim kurmalarına izin verilmiyor.En az 2 bin 147 kişi hakkında 'idam' kararıMahkeme, güvenlik birimlerindeki sorgu sırasında işkence ve baskı altında alınan ifadelere itiraz etmeksizin, kişileri genellikle ağır cezalara çarptırıyor.Ağın elde ettiği verilere göre, kuruluşundan bu yana en az 90 bin 560 davaya bakan mahkeme, çoğu gıyabi olmak üzere, en az 2 bin 147 rejim karşıtı kişi hakkında idam cezası kararı aldı.Yaklaşık 4 bin muhalifin mal varlıklarına el konulduSiyasi ve askeri muhalifleri, hapis ve idam cezalarıyla tasfiye etmeye çalışan Esed rejimi, bununla da yetinmeyerek mal varlılarına da el koyuyor.Rapora göre, rejime bağlı Terör Mahkemesi şu ana kadar 3 bin 970 kişinin mal varlığına el koydu.Mahkeme rejim unsurları için rüşvet kaynağı olduMahkeme, savaş suçlarına karışan güvenlik şefleri ve hakimler için büyük vurgun yerine dönüştü.Rapora göre, maddi durumu iyi olan bazı aileler, yakınlarını esaretten kurtarmak için güvenlikçilere veya hakimlere yüklü miktarda rüşvet vermek zorunda kalıyor.'Uluslararası insan haklarına aykırıdır'SNHR Müdürü Fadl Abdulgani, AA muhabirine yaptığı açıklamada, rejim tarafından kurulan 'Terör Mahkemesi'nin siyasi-güvenlik mahkemesi olarak görev yaptığını söyledi.Abdulgani, 'Bu mahkemenin varlığı ve almış olduğu kararlar, uluslararası insan hakları ve hukuka aykırıdır. Bu mahkemenin verdiği bütün kararlar, kanunsuzdur ve iptal edilmesi gerekir.' dedi.Suriyeli muhaliflere göre, Esed rejiminin zindanlarında yaklaşık 500 bin kişi bulunuyor.
Reklam