Ülfet Hastalığı: Hakikatin Görünür Olduğu Halde Hissedilmemesi Hâli
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için gerçekten ibretler vardır. Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: ‘Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın…’ derler.” (Âl-i İmrân 190-191)
İnsan garip bir varlık.
Çok büyük mucizelerin içinde yaşarken, çoğu zaman hayret etmeden, şaşırmadan, “nedir ve neden” sorusunu sormadan, bir varmış bir yokmuş gibi bu hayattan geçip gider.
Cehalet diyebiliriz, ancak gözü varoluşa karşı bu denli kör eden çoğu zaman cehaletten daha çok alışkanlıktır.
Bir şeyin sürekli görülmesi, onun gerçekten “görüldüğü” anlamına gelmez. Aksine çoğu zaman tam tersi olur: tekrar eden şey silikleşir, görünmez hâle gelir ve “biliniyor zannedilir”. İlişkilerde de bu böyle. Sürekli birlikte olduğumuz kişinin kıymetini bazen anlayamayız.
Sabah olur.
Perde açılır.
Hava aydınlanmıştır.
Kahve hazırlanır.
Telefon açılır.
“Ben de buradayım” denir.
Hayat devam eder.
Fakat çoğu zaman hayatın birçok katmanı fark edilmez:
Gezegen, sonsuz bir boşlukta akıl almaz bir hızla dönmeye devam eder. Atmosfer dağılmaz. Yerçekimi çözülmez. Güneş bir milim yaklaşmaz. Oksijen eksilmez. Kalp gece boyunca çalışmayı sürdürür. Uyurken bile beyin hayatı taşımaya devam eder.
Ve sabah olur.
Fakat bütün bunlar “normal” kabul edilir. Mucize gibi hissedilmez. Çünkü tekrar etmektedir. Belki bir hastalık anında bedenin sağlığının, bir kuraklık anında yağmurun, sıkıcı bir gecede gündüzün önemi fark edilir fakat sonrasında yine alışkanlıkların döngüsüne kapılır insan.
“E ne olcaktı canım hayatın kuralı bu her zaman kuşların böceklerin farkındalığıyla yaşayayız ki insan zihni böyle işler.“ diye düşünecek olursak da yanılırız. Çünkü burada zihnin işleyişi değil, insanın gafleti kendini gösterir.
Sürekli tekrar eden şey “normal” kategorisine alınır ve artık fark edilmez.
Bu nedenle modern insanın temel meselesi sadece doğru bilgi eksikliği değildir. Asıl mesele, hayret merkezinin zayıflaması, hatta körelmesidir. Fakat anlamdan doğan hayret ihtiyacı ve açlığı hep vardır.
Her şey açıklanır, her şeye cevap verilir; fakat hiçbir şeyin karşısında durulup susulmaz. Bununla birlikte insan kendine yapay değerler, anlamlar üretir. Halbuki varoluş her katmanıyla hayret edilesi bir anlam tablosudur.
Bir bebeğin oluşumu düşünülür.
Tek bir hücrenin bölünmesiyle başlayan süreç… Kalbin, gözün, hafızanın, karakterin ve bilincin ortaya çıkışı…
Ve bir gün konuşan bir varlık belirir. Buna “insan” denir.
Birkaç teknik terimle bu süreç anlatıldığında, olayın çözüldüğü sanılır.
Hâlbuki bir şeyi isimlendirmek, onu anlamak değildir.
İnsan bir kadavra değildir; cümle de kelime yığını değildir.
Modern insan, teknik ve mekanik bilgiye hiç olmadığı kadar yakın görünürken, anlama ve idrake hiç olmadığı kadar uzak kalabilir.
Çünkü veri artarken anlam azalır; bilgi çoğalırken tefekkür zayıflar.
Bir ağacın nasıl oluştuğu anlatılabilir; fakat bir ağacın insana neden huzur verdiği çoğu zaman ıskalanır.
Kalbin çalışma mekanizması bilinir; fakat içsel boşluğun neden dolmadığı çoğu zaman anlaşılmaz.
Gökyüzünün fiziksel yapısı açıklanabilir; fakat geceleri hissedilen yalnızlık tarif edilemez.
Belirginleşen temel eğilim şudur: Alışılan şeyler değersizleşir. Nefes buna örnektir.
Nefesin kıymeti ancak daralma olduğunda fark edilir.
Hayatın anlamı çoğu zaman ölüm fikriyle belirginleşir.
Su, çölde kıymetli olur.
Sağlık, hastalıkla görünür hâle gelir.
Anne varlığı, yoklukla idrak edilir.
Çünkü insan, kaybetmeden fark etme eğiliminde değildir.
Burada bir de ihtiyacın kendini hatırlatması meselesi söz konusu. Suya sürekli ihtiyaç duyarız ve susuzluk hissi bu ihtiyacı bize hatırlatır. Su içmek bir kasıt, bir eylem gerektirir. Bu sebeple suyun önemini, yeteri kadar olmasa da, biliriz. Peki varoluşun detaylarına anlam katma, derinliği fark etme, hayret etme ihtiyacı? Aslında bu ihtiyaç çok net bir şekilde kendini her an hatırlatıyor fakat görmüyoruz.
Bunun adı gaflettir, ülfettir; bu bir tür hastalıktır.
Çağın en belirgin gerilimlerinden biri burada ortaya çıkar:
Her şeye sahip olunmasına rağmen, asıl olanın farkında olunmaması.
Telefonlar vardır, fakat huzur eksiktir.
Bağlantı vardır, fakat yakınlık azalır.
Eğlence vardır, fakat iç dinginlik zayıflar.
Bilgi vardır, fakat yön duygusu dağılır.
İnsanlık, tarih boyunca hiç olmadığı kadar konfora yaklaşmış gibi görünürken, aynı anda içsel bir tükenişe de yaklaşmaktadır.
Çünkü ruh yalnızca bunlarla tatmin olmaz.
İnsan yalnızca maddeden ibaret değildir. İçinde her şeydeki anlamı arayan bir yapı vardır. Bastırılabilir, ertelenebilir, görmezden gelinebilir; fakat tamamen yok edilemez.
Bu yüzden bazen, hiçbir dış problem yokken bile bir boşluk hissi ortaya çıkar.
Mesele yalnızca “yaşamak” değildir. Mesele farkında olarak yaşamaktır.
Nerede ve ne için yaşadığını bilerek yaşamak.
“Bakmak” ile “görmek” arasındaki fark burada belirginleşir.
Varoluşun özünün görüldüğü o anlarda hayatın içinden hızla geçmek yerine, hayatın içinde gerçekten bulunabilmek sıra dışı hâle gelir. Ama gaflet buna izin vermek istemez. Bu yüzden bazı durumlarda kaçış eğilimi ortaya çıkar: sessizlikten, yalnızlıktan, düşünmekten… Çünkü durulduğunda, hayatın otomatikleşmiş bir döngüye dönüştüğü fark edilir:
Sabah kalkılır.
Çalışılır.
Tüketilir.
Oyalama gerçekleşir.
Uyku gelir.
Ve döngü tekrar eder.
Bu döngü içinde en çok ihmal edilen şey, insanın kendisidir.
İhtiyaç duyulan daha fazla bilgi değil; daha fazla uyanıklık ve tefekkürdür.
Bir bebeğin gözlerine gerçekten bakabilmek…
Gökyüzüne ilk defa görüyormuş gibi bakabilmek…
Nefesin varlığını fark edebilmek…
Bir bardak suyun içinde hayatın kırılganlığını sezebilmek…
İnsan, hayret edebildiği ölçüde anlar; anladığı ölçüde canlılık hisseder.
Hayretin zayıfladığı yerde yaşam hissi de zayıflar.
Ve tüm hayatın sırrı şu soruda gizlidir:
İnsan gerçekten yaşıyor mu?
Yoksa sadece alışkanlıklarını mı tekrar ediyor?
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

