Ekmeleddin İhsanoğlu CHP'nin 'Tavşan' Adayı mı?
CHP'nin, Ağustos ayında gerçekleştirilecek Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde MHP'ye 'çatı aday' olarak İslâm Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu'nu önereceğine yönelik iddia bugünün en çok konuşulan siyasi gündemi oldu. Muhafazakâr Aday Savunucuları: 'Deplasmandan Alınan Bir Oy, İki Oy Sayılır' İhsanoğlu ismini Kılıçdaroğlu için çekici kılan Ak Parti seçmeninden oy alabileceğinin düşünülmesi. MHP tabanı ve Kürt seçmenin oylarından farklı olarak Ak Parti seçmeninden alınacak her bir oy, Ak Parti adayının oyundan çalınarak rakibe puan kaybettireceğinden 'muhafazakâr aday' savunucuları Kılıçdaroğlu üzerinde baskı kurmuştu. 'Büyük Uzlaşı' öncesinde 'Tavşan' İddiası Bilindiği gibi 30 Mart yerel seçimleri öncesinde CHP'nin belediye başkan adaylarına dair ortaya atılan pek çok 'kulis' isim yanlış çıkmış ve CHP'nin pek çok il ve ilçede adayları son dakikada belli olmuştu. Bu süreçte de pek çok 'tavşan' isim medyaya yansıtılmıştı.
Forbes Dergisi En Çok Kazanan Sporcuyu Seçti: Floyd Mayweather
Magazin dergisi Forbes en çok kazanan sporcuları açıkladı. Forbes'ın belirlediği listeye göre 2013 yılının en çok kazanan sporcusu ünlü boksör Floyd Mayweather oldu. Listeye göre ikinci sırada Portekizli yıldız futbolcu Cristiano Ronaldo yer alırken üçüncü sırada Miami Heat'in yıldızı LeBron James dördüncü sırada ise Arjantinli futbolcu Lionel Messi yer aldı. Forbes dergisinde görüşlerine de yer verilen Floyd Mayweather yaptığı açıklamada 'listenin zirvesinde olmak mutluluk verici, kazandığım başarılar kazancımı da doğal olarak etkiliyor' diye konuştu. Eurosport
Sürücü Olmadan Giden Araba Şakası
Avrupa'da popüler olan bu şaka, koltuğu kamuflaj olarak kullanarak araçlara sürücüsüz imajı veriyorlar. Dışarıdan görenler aracın içinde sürücü olamadan kendi kendine gittiğini düşünüyor.
Reklam
Türkler En Çok Hangi Ülkeleri Seviyor? Uluslararası Araştırma Şirketinden Türkiye'ye Dair İlginç Bulgular
Araştırmanın amacı, Türk toplumunun gözünden dünya ülkelerinin algısının nasıl olduğuna dair fikir edinmek ve bu algının dünya genelindeki algı ile karşılaştırılmasıdır. Araştırma BBC World Office ve Globe Scan tarafından yapılmıştır ve araştırmanın Türkiye ayağını şirketin stratejik ortağı Yöntem Araştırma yapmıştır. Telefonda anket ve yüzyüze konuşma teknikleri kullanılarak toplamda 24.542 kişinin fikri alınmıştır. Araştırmanın Türkiye ayağına 1.012 kişi katılmıştır. İstanbul, Tekirdağ, Bursa, Adana, İzmir, Samsun, Trabzon, Ankara, Kayseri, Malataya, Diyarbakır ve Erzurum şehirlerinde 15 yaş üstü ve kent nüfusunun %55’ini temsil eden bir coğrafi kesimle anket yapılmıştır. Aralık 2013- Nisan 2014 tarihleri arasında yapılan araştırmanın sonuçları şu şekildedir.
'Bu Tür Memurlar Hemen Ayıklanır!'
Eşcinsel olduğu için disiplin soruşturmasıyla görevine son verilen polis memuru F.E., kararın düzeltilmesi için yargıya başvurunca İçişişleri Bakanlığı’ndan şu yanıtı aldı: ‘Kanun bu tür memurların ayıklanmasını öngörmüştür’ Cinsel yönelimi nedeniyle başlatılan disiplin soruşturması sonucu görevine son verilen polis memuru F.E., idari kararın düzeltilmesi için yargıya başvurdu. Başvurduğu her mahkemeden ret kararı alan F.E.’nin Danıştay’a yaptığı itiraza ilişkin görüş sunan İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavir Yardımcısı ise yazısında skandal niteliğinde ifadelere yer verdi. Bakanlık bürokratı, “Kamu hizmetinin gerekli saygınlığı yitirmiş memurlar eliyle yürütülmesi bireylerin idareye olan güven duygularının sarsılmasına neden olabileceği kuşkusuzdur. Kanun böylesi bir tehlikenin zuhurunu önlemek için müsebbiplerinin devlet memuriyetinden çıkarılması suretiyle idare aygıtından bu tür memurların ayıklanmasını öngörmüştür” dedi. Danıştay Tetkik Hakimi’nin “özel hayat” itirazına rağmen F.E.’nin talebi oy çokluğuyla bir kez daha reddedildi. ‘Utanç verici hareket’ İstanbul’da görevli polis memuru F.E. hakkında 2009’da çocuk pornosu bulundurduğuna dair ihbar yapıldı. İhbar üzerine evi basan polisler, F.E.’ye ait bilgisayara el koydu. Fakat ihbarın asılsız olduğu ortaya çıktı ve takipsizlik verildi. Ancak, bilgisayar kayıtlarında F.E.’nin eşcinsel olduğuna dair belgeler bulununca hakkında disiplin soruşturması başlatıldı. Soruşturma neticesinde, İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu, F.E.’nin “memurluk sıfatıyla bağdaşmayacak nitelik ve derecede yüz kızartıcı ve utanç verici hareketlerde bulunmak” suçu işlediği gerekçesiyle devlet memurluğundan çıkarılmasına karar verdi. Polis memuru, bu karar üzerine işlemin iptali istemiyle İstanbul 8. İdare Mahkemesi’nde dava açtı. Ancak mahkeme, verilen cezada mevzuata aykırılık bulunmadığı sonucuna vararak davanın reddinde karar verdi. Bu karar üzerine F.E., Danıştay’a temyiz talebinde bulundu. Temyiz talebini inceleyen Danıştay 12. Dairesi’nin 8 ay önce talebi reddetmesi ve kararı onaması üzerine E.’nin avukatı Fırat Söyle dosyayı karar düzeltme talebiyle tekrar Danıştay 12. Dairesi’ne taşıdı. Danıştay Tetkik Hakimi Şevket Polat, F.E.’nin görevine son verilmesine gerekçe gösterilen fiillerin, Anayasa’nın 20. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi uyarınca “özel hayat” kapsamında bulunduğunu ve disiplin suçu teşkil etmediğini savunarak, yürütmenin durdurulması yönünde görüş bildirdi. Ancak, daire üyeleri oybirliği ile, “ileri sürülen hususların kararın yürütülmesinin durdurulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı” gerekçesiyle durdurma talebini reddetti. ‘Reşit bir bayanla yaşıyor’ İçişleri Bakanlığı da, karar düzeltme talebine ilişkin yazdığı yazıda, F.E.’nin devlet memurluğundan çıkarılmasına neden gösterilen gerekçelere yer verdi. Bakanlık Hukuk Müşavir Yardımcısı Adnan Türkdamar tarafından kaleme alınan yazıda, F.E.’nin eşcinsel olduklarını kabul eden 2 erkekle kimi dönemlerde aynı evde kaldığı gibi detaylar belirtildi. Ayrıca, F.E.’nin, bir bayanla aynı evde birlikte yaşaması” da “yüz kızartıcı ve utanç verici fiil” olarak değerlendirildi. Bakanlığın yazısında, ayrımcılığa karşı yapılan itiraza da şu yanıt verildi: “Kanun, kamu görevinin inanılır, güvenilir, toplum nezdinde itibarlı ajanlar eliyle yürütülmesini amaçlamıştır. Kamu hizmetinin gerekli saygınlığı yitirmiş memurlar eliyle yürütülmesi bireylerin idareye olan güven duygularının sarsılmasına, kişi-idare ilişkilerinde arzu edilmeyen olumsuz bazı gelişmelere neden olabileceği kuşkusuz olup, kanun böylesi bir tehlikenin zuhurunu önlemek için önlem almış ve müsebbiplerinin devlet memuriyetinden çıkarılması suretiyle idare aygıtından bu tür memurların ayıklanmasını öngörmüştür.”Burcu Karakaş | Milliyet
Reklam
IŞİD Türkmen Kasabasında
Ülkenin kuzeyinde saldırıları sürdüren Irak Şam İslam Devleti, Musul'da nüfusunun tamamına yakını Türkmen olan Telafer kasabasına girdi. Bölgedeki Şii Türkmenler komşu köylere kaçıyor. Rehine krizi 6. gününde. IŞİD'in rehin aldığı 49 Başkonsolosluk çalışanı hala Musul'un merkezinde, 31 kamyon şoförü ise kent dışında tutuluyor. IŞİD Musul'un Türkmen kasabası Telafer'e girdi, Şii Türkmenler komşu köylere kaçıyor. Al Jazeera muhabiri Can Hasasu Şii Türkmenlerin Telafer yakınındaki Sincar köyüne kaçtığını belirtti. Bölgeden daha önce ayrılan Sünni Türkmenler ise Telafer'e geri dönüyor. Yerel aşiretler ve Irak askerleri ise Telafer'in bazı bölgelerinde IŞİD mensuplarıyla çatışmayı sürdürüyor. IŞİD Telafer’e pazar günü boyunca havan toplarıyla saldırırken, çatışmalarda siviller öldü ve birçok kişi yaralandı. Nüfusunun tamamına yakını Türkmen olan Telafer, bölgedeki halk desteği sayesinde Bağdat yönetiminin Musul’da elinde tuttuğu tek bölgeydi. Özellikle Şii Türkmen aşiretler Irak ordusuna büyük destek veriyor. Telafer nüfusunun büyük çoğunluğunu ise Sünni Türkmenler oluşturuyor. Irak’ta uzun süredir devam eden kaos, IŞİD’in 10 Haziran Salı günü ülkenin ikinci büyük kenti Musul’da kontrolü ele geçirmesi ve diğer bölgelere ilerlemesi sonrasında daha da şiddetlendi. IŞİD Suriye’deki tüm operasyonlarını durdurarak Irak’a yüklenmeye başlarken, Irak ordusu bünyesine kattığı gönüllüler aracılığı ile kontrolü kaybettiği bölgeleri geri almaya çalışıyor. Kaynak: Al Jazeera ve AA
Paralel Yapı Konusunda Röportaj Yapılacak 15 Ünlü Sima
Yeni Şafak gazetesinin 'Tuğçe Kazaz' ile yaptığı paralel yapı temelli derin sohbetin ardından aklımıza gazetelerin işini kolaylaştıracak bir fikir geldi ve paralel yapı ekseninde röportaj yapılabilecek 15 ünlü simayı sizler için hemencecik derleyiverdik.http://yenisafak.com.tr/pazar-haber/turkiye-baronlar-tarafindan-hortumlanacakti-15.06.2014-658542?ref=manset-9.3
Reklam
Bugün Mutlaka Okumanız Gereken 10 Köşe Yazısı
Musul’daki diplomatlarımız ve tır şoförlerinin kaçırılmasıyla, dünya kamuoyu bir anda IŞİD’i keşfetti! Yüzleri kapalı, siyah bayraklı adamlar, ekranlarda derinlemesine analizler yerine çağdaş bir gulyabani hikâyesi gibi aktarılıyor. Oysa IŞİD, çok ürkütücü; ancak bir o kadar da tanıdık. Grup, aslında 2005’de Felluce’de başlayan Sünni isyanının Suriye’deki unsurlarla birleşmiş hali. İçinde Türk ve Kürt asıllı T.C. vatandaşları da var, Balkan kökenli ya da Avrupa pasaportlu Müslümanlar da... Üstelik iki yıldır da sınır bölgelerimizde hâkimiyet kurmuş durumda. İşte, IŞİD’le ilgili bilinmeyenler: SÜNNİ İSYANI 2011’DE BAŞLADI Dünya kamuoyu Mısır ve Kuzey Afrika’da Arap Baharı’na odaklanmışken, aslında Irak’ta da bir cins kalkışma yaşanıyordu. 2011 yılında Bağdat’ın Kuzeyindeki Sünni Anbar eyaletinde Maliki rejiminin aşırı mezhepsel politikalarına karşı barışçıl gösteriler başladı. Maliki ülkeyi “kutuplaştırdıkça”, Sünniler muhalefet bayrağını yükseltti. 2011 yılında Anbar’da, aynı Tahrir Meydanı ya da Gezi gibi çadırlar, protesto yürüyüşleri, basın açıklamaları vardı. Ancak, Maliki yönetimi, bu isyanı yüzlerce kişinin ölümüne, binlercesine gözaltına alınmasına neden olan kanlı bir biçimde bastırdı. Irak’taki mevcut IŞİD rüzgârı, o isyanın bir uzantısı.
Reklam
Serin Sesler – Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim
ana asla haykırarak seni seviyorum diyemedim.Bu güne dek seni incitmekten o kadar çok çekindim ki…Seni, senden oluşan bi metabolizmanın kırabileceği beni o kadar çok üzüyordu ki.Keşke sarılsaydım, keşke kokular arasına karışan esas baba kokusu özünü, özelliğini taşıyan kokunu ayırt edebilmek için bir çaba sarf etseydim.Bilirim baba. Keşke ile iyi ki arasındaki derin uçurumu bilirim babam. Nasıl bilmem ki? Sen öğrettin. Hep o babalara mahsus öğütlerin öğretti.Herkesin babası kendine kahraman. Senin kelimelerin daha bi cevher, nasihatların benim için daha bi koruyucu çeperdi babam. Anladım. Bunu itiraf etmemek için çok direndim kendime ama anladım babam. Şimdi ise şimdiki zaman kipine lanet okuyorum babam.Anladım çok geç anladım. Özür dilerim.Ne diyeceğimi hala bilmiyorum babam. Nasıl bitireceğimi de. Bu sessizlik ne kadar tuhaf babam. Oysa, içtenlikle yazdığıma en az benim kadar inanırdın. İnanırdın yanımda olsaydın. İnanırdın. Affet babam beni. Affet.Sana ruhun şad olsun demenin ne kadar hafif olduğunu bildiğim halde, haykırıyorum babam. Ruhun şad olsun…
Google Egzersiz Uygulaması Geliştiriyor
Apple’ın geçtiğimiz günlerde iOS 8 ile birlikte tanıttığı HealthKit sağlık uygulamasının ardından, Google da harekete geçti ve yeni bir sağlık uygulamasını bu ay tanıtmayı planlıyor. Giyilebilir ürünlerle birlikte sağlık ve egzersiz uygulamaları hayatlarımızda daha fazla rol almaya başladı. İnsanlar, yaktıkları kaloriyi öğrenmek veya yürüyerek ne kadar mesafe katettiklerini öğrenmek için sağlık uygulamalarını neredeyse her gün kullanıyor. Üreticiler de bu yöndeki çalışmalarına hız veriyor. Apple, geçtiğimiz günlerde San Fransisko’da düzenlediği WWDC 2014 etkinliğinde mobil sağlık uygulaması HealthKit’i tanıttı. Google’ın da bu yöndeki çalışmalarına hız verdiği söyleniyor. İddialara göre firma, Google Fit’ adını taşıyacak sağlık uygulamasını 25-26 Haziran’da düzenlenecek I/O Konferansı’nda duyuracak. Popüler egzersiz ve sağlık uygulamalarının verilerini toplayacak Google Fit, daha sonra bu verileri ortaklarına aktarabilecek. HealthKit ile benzerlikler taşıyacağı söylenen Fit, giyilebilir cihazlarda kullanılması için Android Wear işletim sistemine de entegre edilebilir. Uygulama sayesinde giyilebilir cihazlar, Google’ın bulut hizmetleriyle etkileşime geçebilecek. Konferansta Google Fit’in giyilebilir cihaz üreticileriyle yaptıkları ortaklıklar da açıklanabilir. Firma, 2012 yılında sağlık alanına Google Health platformuyla girmişti. Ancak kullanıcılar, verilerini paylaşmak istemeyince platform kapatıldı. Günümüzde sağlık uygulamalarına gösterilen ilgi ise Google Fit’in benimsenmesini kolaylaştırabilir.Stuff
Reklam
Tarihe Geçmiş 36 Siyah-Beyaz Fotoğraf Renklendirilirse...
Değişen dünyanın dramatik yönünün temsili niteliğindeki siyah beyaz fotoğrafları, yeni sanat ve kayıt yöntemi dijital fotoğrafla buluşturan yeni bir trend. Fotoğrafların arasında bilim ve sanat dünyasından bir çok tanıdık olduğu gibi tarihe yön veren savaşlardan ve etkinliklerden de kareler var. Einstein, Chaplin ve Hepburn gibi ünlüleri görebileceğiniz bu arşiv amatör ve ustaca yapılmış renklendirmeleri barındırıyor. İyi seyirler :) (kaynak: indulgd.com)
Game of Thrones Hanedanları Sosyal Ağlar Versiyonu
George R. R. Martin’in ünlü fantastik kurgu serisinden uyarlanan Game of Thrones, dördüncü sezonuyla bizleri heyecanlandırmaya devam ediyor. HBO’nun en sevilen dizilerinden biri haline gelen bu yapıt, sezon finaline yaklaştığımız şu günlerde sosyal ağlarda oldukça tartışılıyor. Birbirinden özgün karakterleriyle ilgi çeken bu serideki sülaleler de en az ön plandaki kişiler kadar ilgi toplamakta. Bazı kullanıcıların bu ailelere özel sempati duymasına kadar varan bu ilgi, çeşitli grafiksel çalışmalara da konu olmuş durumda. Peki ya sosyal medyanın önde gelen platformları birer Game of Thrones ailesi olsalardı hangileri olurdular hiç merak ettiniz mi? Gelin bu sosyal platformları ve sülale armalarını hep birlikte görelim.
Haluk Bilginer: 'Bundan Sonra Kimse Gezi’yi Yok Sayarak Siyaset Yapamaz'
Cannes’da Nuri Bilge Ceylan yönetmenliğinde Altın Palmiye Ödülü’nü kazanan “Kış Uykusu” filminin başrolünde oynayan usta oyuncu Haluk Bilginer , Türkiye’nin Atatürk’e tapınmaktan vazgeçemediğini söyleyerek, “Padişahlıktan Cumhuriyet’e geçişte adapte olmanın çok zor olduğu gibi. 91 yıldır adapte olamamışız. 91 yıldır güce tapıyoruz. Biz gücü çok severiz. Kendini güçlü gösteren herkese tapınırız. Bizim babalarımız da öyledir çünkü. Evde bir güç isteriz hep. Baba sendromudur o. Bir laf vardır çok severim: Erkekler babaları öldükten sonra büyür” dedi. Gezi Parkı direnişi için “İsyan etmeyi öğretmek 90 gençliğine düştü, çok da iyi oldu. Bizim çocuklarımız çok daha mutlu bir ülkede yaşayacaklar, ondan emin olun” diyen Bilginer, Kültür Bakanlığı’ndan tiyatrolara yapılan yardımın kesildiğini açıklayarak, “Hiçbir beklentim olmadığı gibi, gölge etmesinler başka ihsan istemem. Ben 25 yıldır Türkiye’de tiyatro yapıyorum, ilk kez ‘Oyun Atölyesi’ Kültür Bakanlığı yardımını almadı. Vermediler” dedi. Cannes'da, Altın Palmiye ödülünü kazanan Nuri Bilge Ceylan imzalı 'Kış Uykusu' filminde bir Türk aydınını canlandıran Haluk Bilginer, Hürriyet gazetesinden Cansu Çamlıbel 'e konuştu. Cansu Çamlıbel’in Haluk Bilginer ile yaptığı söyleşi şöyle: Nuri Bilge Ceylan’ın bu hafta sonu vizyona giren Altın Palmiye’li ‘Kış Uykusu’ filminin başrolünde bir Türk aydını var. Özgüvensizliklerini kibrinin arkasına saklayarak yola devam etmeye çalışan o karakterin, hayatın akışı içinde nasıl da çözülüp dağıldığını izleyeceksiniz. Tekrar toparlayıp toparlayamadığına bir türlü karar veremeyeceksiniz. Her Nuri Bilge filminde olduğu gibi finalde ne hissedeceğinize şaşıracaksınız ama Haluk Bilginer’in canlandırdığı Aydın’ın gerçek bir kişi olduğuna neredeyse inanacaksınız. Cannes heyecanını ıskalamadan tiyatro sezonunu tamamlamak için olağanüstü bir tempoda çalışan Haluk Bilginer’in kıymetli zamanına Oyun Atölyesi’ndeki oyunu öncesinde ortak oldum. Hem nalına hem mıhına bir söyleşi oldu. Sitemkâr oldukları arasında biz gazeteciler de vardı, sokakta rastladığı hayranlar da... Onu hiç şaşırtmayansa devletin 90 küsur yıllık refleksleri. Cannes’da yaklaşık bir ay önceki gala gösteriminden bu yana yaşadıklarınızı anlatın, öyle başlayalım. Palme d’Or (Altın Palmiye) alması gerçekten çok sevindirici, çünkü bütün dünyanın gözünün üstünde olduğu festival Cannes. Oscar’dan daha önemli bence. Öyle laf olsun diye söylenmiş bir şey değil. Herkesin bildiği gibi Oscar, Amerikan film endüstrisinin reklamını yapmak, onu kalkındırmak, vitrini olmak için kurulmuş bir organizasyon. Hollywood’da sadece Amerika var, Cannes’da bütün dünya var. Dolayısıyla Hollywood’un dikkati de Cannes’da. Cannes bütün dünya için önemli, Türkiye hariç. Türkiye önemsemiyor Cannes’ı. Artık önemsemeye başlarlar belki. Aahhh... Hep biri olduktan sonra bir şeyler yaparız ya biz. Tamir ederiz falan. Ödül aldıktan sonra belki önemserler ama bütün dünya oradaydı, Türkiye yoktu. Sizi tenzih ederek söylüyorum. Orada bir televizyon kamerası gördünüz mü Türkiye’den. Ben Çin, Japon, Fransız, Alman, Belçikalı, Hindistan kanallarıyla röportaj yaptım. Bir tek Türkiye yoktu. Neye bağlıyorsunuz bunu? Bugüne kadar zaten gösterilen ilgisizliğin artık toplamda başka bir şeye dönüşmesi. Bu yıla kadar haber kanalları töreni canlı verirdi değil mi? Bu sene öyle bir şey olmadı. Patronlar istememiştir, “Ne yapacağız canım, sinemadan, festivalden bize ne” diye düşünmüş olabilirler. Cannes hiçbir zaman reyting getirecek bir şey olmamıştır tahminen ama haber kanalları yayınlıyorlardı. Bu sene yayınlanmamasının içinden geçtiğimiz toplumsal durumla ilgisi olabilir mi? Hepsinin toplamı olabilir. Zaten tematik kanalın, haber kanalının umurunda değildir ki reyting falan. Cannes’ı yayınlarsa onun seyircisi adına bir artıdır. Yoksa diğer kanallarla reytingde yarışacak hali yok bir haber kanalının. Sonuç olarak Türkiye yoktu. Bu, Türkiye’nin kendisine vereceği bir hesap. Türk medyasının kendisine vereceği bir hesap. Türk medyası bir gün inşallah kendisiyle hesaplaşma büyüklüğünü gösterir. Türkiye medyası bugün artık Mickey Mouse medyası. Türk medyası haber vermek için değil haber saklamak üzerine kurulu bir sistem. Türkiye bütün bu sebeplerden ötürü yoktu Cannes’da. Tüm bunlara rağmen bütün dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir festivalde bir Türkiyeli yönetmenin Palme d’Or alması muhteşem bir şey. Ben Nuri Bilge ile çalışmış olmaktan ve bu filmin bir parçası olmaktan son derece mutluyum. Teklifini başta sanırım üç defa reddetmiş olmanıza rağmen... Reddetmem çalışmak istememem ya da burun kıvırmaktan kaynaklanmadı. Tam tersi, Nuri Bilge’yle çalışmayı yıllardır isteyen biriyim. Ama Nuri Bilge de son döneme kadar oyuncu kullanmadı biliyorsunuz. Onunla çalışmaya can atarım ama tam kışın ortasında, oyun takvimi açıklanmış “Gel, Nevşehir’de film çekiyoruz” dedi. Mümkün değil, gidemem, burası var. E ne yapacağız? “Yok ben başka birisiyle çekmek istemiyorum, senin programına uyacağız” dedi. Nuri Bilge Ceylan’la film üzerine yaptığımız röportajda Aydın karakterini anlatırken “Etrafımda bu model çok adam vardı, belki benden bile bir parça vardır” demişti. Senaryoyu ilk okuduğunuzda Aydın’la ilgili ne düşündünüz? Türk aydınının bugüne kadar hiç böylesine dürüstçe resmedilmediğini düşündüm. Bu kadar dürüst, sahici ve eleştiri oklarını kendine bile yöneltmekten hiç korkmayan, çok namuslu ve dürüst bir senaryo buldum karşımda. Siz de kendinizden bir parça buldunuz mu? Kendimden olmasa da yakınlarımdan, tanıdığım insanlardan çok buldum. Bir şeyi oynarken illaki kendinizden bir şey bulmak zorunda değilsiniz. Katil de oynayabilirsiniz. Ama o kadar tanıdık bir şey ki bu, zaman zaman siz de yapmış olabilirsiniz. Ama gözlemlerinizden bunun ne olduğunu siz zaten biliyorsunuz. Zaten bildiğiniz, kavradığınız ve “Ah gözünü sevdiğim Türk aydını” dediğiniz bir durum. Filmi seyredenlerin yorumlarına baktım sosyal medyada; özellikle Aydın’ın imamla olan ilişkisi çok dikkatlerini çekmiş. Arkada ister istemez böyle bir Türkiye, böyle bir siyasi ve sosyal fon olunca algıda seçicilik de kaçınılmaz oluyor sanırım. Türkiye’de ve benzeri ülkelerde yaşayan aydınların ortak sorunudur zaten bu. Çünkü aradaki mesafe çok açıktır. Demokrasiyle yönetilen, demokrasiyi barındırmayı becerebilmiş ülkelerde bu kadar büyük fark yoktur aydınıyla sıradan insanı arasında. Fransız seyircisi ‘Kış Uykusu’nu başka duygularla mı izlemiştir? Bence öyle. Ama bizim seyircimiz ya da bize benzeyen ülkelerin seyircisi kendisinden çok şey görecektir. Ve bu aslında tırnak içinde söylüyorum, aydının da suçu değildir. Aydın olabilmek için halktan kopmuştur, “Dur ben şimdi şunları aşağılayayım” diyerek yapılan bir şey değil bu. İster istemez farklı bir düzleme geçip orada yaşamaya başlıyorsunuz ve o düzlem size başka bir gezegenmiş gibi geliyor. Burada kötü niyet yok. Snob bir tavır değil bu. Son derece masum bir şey aslında. Filmdeki Aydın da masum. Sürekli bir şeyler yapma isteği içinde ama onu engelleyen o kadar çok şey var ki. Aydın yetersiz. Geri kalmış ülkenin aydını niye ileri gitmiş olsun ki? Aydın’ın da yeteneği o kadar. Aydın kötü bir oyuncu. “Ben 25 yıldır tiyatro yaptım” diyor ama yalan dolan. Bunun yalan olduğunu kendi de biliyor. Aydın’ın oyunculuğu da yetmemiş, kültürü, birikimi de yetmemiş bazı şeyleri yapmaya. Karısıyla ilişkisine de yetmemiş. Gözünün önünde sıkıntıdan patlayan, bunalan genç bir kadın. Aydın’ın kadının yaptığı yardım faaliyetleriyle tek ilgilendiği an, onu methettikleri mektup. Daha önce aklın neredeydi be adam? Ama Aydın bu kadar zaten. O kadar geniş bakmasını, 360 derecelik bir perspektiften görmesini bekleyemeyiz. Aydın da 45 derecelik bir açıyla bakıyor dünyaya. Ben filmden çıktıktan sonra beraber izlediğim insanlarla saatlerce “Kim haklı kim haksız ya da illa biri haklı mı olmalı” bunları tartıştım. Niye olsun ki? Yani derdimiz bu mu? Kim haklı çıkacak! Tabii filmin böyle bir derdi olmaması bildiğimiz Türkiye algısına da ters. Çünkü Türkiye’de her şey siyah beyaz. Hep kim haklı, kim haksız onu ayırmaya çalışırız. İkisi de haksız olabilir, ikisi de haklı olabilir. Ama Türkiye’de biz illaki birinin haklı olmasını isteriz. Çünkü anlamamızı kolaylaştırır, biz kolaycıyız. Kim haklı söyleyelim, net, oh kurtulduk bitti. Ama filmde tarafların kendilerinin haksız olduğu durumları anladıkları anlar da var sanki değil mi? Bence var, olmalı da. Olmasaydı biraz tuhaf olurdu. Olmasaydı senaryodaki karakterler biraz iki boyutlu, karton karakterler olarak kalırdı. Türkiye toplumunda yaşayıp, bütün olayları ‘haklılık-haksızlık’ paradigması üzerinden tanımlamaya alışık olan bizler, bir noktada kendi haksızlıklarımızı da görebilecek miyiz? Ne dersiniz? Bu yönde bir umudunuz var mı? (Gülümsüyor) Çok yok. Belki bazıları görebilecek. Bu film ya da benzeri şeyler yardımcı olursa ne mutlu. Ama bunu yapmak için düşünmeyi becermek lazım. Biz çok analitik düşünmeyi bilen bir toplum değiliz açıkçası. Biz ezberci bir toplumuz, ezberimizi bozmak bizim çok işimize gelmez. Darmadağın oluruz. Ezberin dışında herhangi bir şey sizi allak bullak eder. Nerede olduğunuzu şaşırırsınız ve adapte olmanız çok zaman alır. Padişahlıktan Cumhuriyet’e geçişte adapte olmanın çok zor olduğu gibi. 91 yıldır adapte olamamışız. 91 yıldır güce tapıyoruz. Biz gücü çok severiz. Kendini güçlü gösteren herkese tapınırız. Bizim babalarımız da öyledir çünkü. Evde bir güç isteriz hep. Baba sendromudur o. Bir laf vardır çok severim: Erkekler babaları öldükten sonra büyür. Güçlüyü sevme durumu filmde aslında aydın-imam ilişkisinde de var. İmam içinden Aydın’a çok öfkelenmesine rağmen karşı karşıya geldikleri anda ‘Siz güçlüsünüz’ teslimiyeti içinde bir tavırda değil mi? Tabii. Aydın’la olan sahneleri boyunca bence dilenerek de değil... Tam tersi o gücün karşısındaki ezikliği ve çaresizliği... İaşe istemek de değil o. Adam perişan, sokakta kalacak yahu, daha ne yapsın. “Allah rızası için bize para ver” demiyor, “Borcu halledeceğiz biraz sabır” diyor. Beş kişi bir imam maaşıyla geçiniyor. Ne yapsın bu adam? Bu adam bu güce mecbur. O gücü kabul ederek davranmaya mecbur. Nejat İşler’in oynadığı kardeş, o gücü reddeden bir karakter ama... Sağlam bir duruşa ya da ideolojiye bağlı olarak reddetmiyor ama. Hayatı kopardığı ve kendini alkole verdiği için reddediyor. “O imam maaşıyla beş kişi geçindirmeye çalışırken, sen imam maaşıyla içiyorsun değil mi bu içkiyi” diye sorarlar adama. Sadece kafası iyi olduğu için o tavırda olmak hoşuna gidiyor onun. O gerçeklikle baş edebilmek için sürekli içiyor. Esrik dolaşıyor. Sağlam kafada olsaydı, başka şeyler konuşuyor olabilirdik. Normalde o tür karakterlere çok kızmamıza ya da onları reddedecek olmamıza rağmen şömine sahnesinde onu da haklı buluyoruz. En azından ben böyle hissettim. Çünkü öyle hissetmek istiyorsunuz. Çünkü isyan her zaman çok caziptir ama biz beceremeyiz. Neden? Geçen sene Gezi’de isyan edilmedi mi? Ahhh... Keşke. O 90’lı gençliğin yaptığı Türkiye’de bir milattır. Bundan sonra kimse Gezi’yi yok sayarak siyaset yapamaz. Hiç kimse Gezi’yi yok sayarak holding işlerini de yürütemez. Hem de 90 gençliğinden geldi, hiç beklemedikleri yerden değil mi? Hiç beklemedikleri, hiç çalışmadıkları yerden geldi. Ve o kadar güzel oldu ki. 90 gençliğinin bu direnci ve isyanı benim gibi toplumdaki birçok insanı niye şaşırttı? Çünkü biz mızmızlanmayı çok severiz ama hiçbir zaman isyan etmeyiz. Kapalı kapılar ardında, kahvehanelerde ya da meyhanelerde dertleşiriz sürekli. Ondan sonra unuturuz. İsyan etmeyi öğretmek 90 gençliğine düştü, çok da iyi oldu. Bizim çocuklarımız çok daha mutlu bir ülkede yaşayacaklar, ondan emin olun. Yoksa umudumuzu kaybetmek için o kadar çok sebep var ki, sabaha kadar sayabilirim size. İlk üçünü söyleyin. Demokrasi yokluğu en önemlisi. Gelir dağılımındaki büyük eşitsizlik. Demokrasi olmayınca bu da olmuyor. Korku. Demokrasi yok ve korku var. Ve korkunun yarattığı otosansür. Bu sansürlerin en tehlikelisi. Biri size bir şeyi yasaklar ve siz onunla mücadele edersiniz. Ama siz kendi kendinizi yasaklamaya başlarsanız o felaket. Turnelerde sizin Anadolu’da neredeyse gitmediğiniz şehir kalmıyor. Bizim şehirde yaşadığımız buhranların nasıl bir karşılığı var oralarda? Yolsuzluk, rüşvet hiç kimsenin umurunda değil. Tabii yönetenler de bunu bilerek davranıyor. Çünkü Türkiye’de herkes küçük bir işletme. Adam 2000 TL’lik maaşıyla bir tane Doblo almış. Karısı çalışıp 1500 TL alıyor, oğlu çalışıp 1500 TL alıyor. Yaklaşık 5000 TL giriyor eve. Doblo’nun taksidi ödeniyor mu, ödeniyor. Aman düzenim bozulmasın. “Benden mi yedi” diyor. Gelir dağılımının adaletsizliği üzerinden herkesi böyle bir küçük işletme gibi yaparsanız, bu insanları sarsmak, “İsyan edin” demek çok zordur. “Abi Doblo’nun taksidi” der size. Böyle bir korku. Bu tüm dünyada yönetenlerin hep işine gelmiştir. Mesela, aileyi çok savunurlar ve herkesin aile olmasını isterler. Aile tehlikesizdir çünkü onlar için. Aile işin içine girdiği zaman sorumluluk başlar. Bunlar dünyanın tüm yönetenleri için son derece faydalıdır. Din son derece faydalıdır. İsyan etmekten alıkoyar bunlar sizi. Muhafazakâr yaşam tarzının ve oradan gücünü alan türde bir mahalle baskısının Anadolu’da son dönemde daha da baskın olduğu yönündeki kanaate katılır mısınız? Anadolu’da neredeyse hiçbir yerde içkili lokanta yok. Nerede buluyorsunuz alkolü biliyor musunuz? Evlerde. Yıllardır Türkiye’de en çok içki nerede satılır biliyor musunuz? Konya’da ve Yozgat’ta. İstatistiklere bakın. Özelleştirilmeden evvel TEKEL’in hangi şehirlere ne gönderdiğine bakın. En çok porno film nerede satılıyordu diye sorun. Yanıt yine Konya ve Yozgat. Yıllardır bu böyle ve bunu herkes biliyor. Bir şeyi bastırırsanız alttan fışkırır. Yeraltına iniyor... Tabii ki. Soruyorsunuz “İçki nerede içilir” diye. “Yok abi öyle bir yer” diyor. E peki siz nerede içiyorsunuz? “Evde içiyoruz abi” diyor. Evde içiyor ama işletmesinde onu satmamayı kabul ediyor. Tabii ki. Aman neme lazım, işletme ruhsatımızı alırlar elimizden. Kimse “Sakın satma” demiyor. Ama bu korkularla o bir anda satmaktan vazgeçiyor. İşte bunlar çok tehlikeli. Bütün bu konuştuğumuz şeyler otosansür adı altında toplanabilir ve en tehlikelisidir. İlerde çok kötü patlar çünkü. Toplum tarihini incelediğimizde sebep-sonuç ilişkisinin böyle olduğunu bütün toplumlarda görürüz aslında. İlk biz değiliz. Son da olmayacağız. Yekta Kopan yazısında anlattı; Cannes’da filmi izledikten sonra gelip size “Nuri Bilge’nin bu yıl tek rakibi var, o da sensin” demiş. Şöyle yorumlar da okudum: “İyi ki üç defa reddetmesine rağmen Haluk Bilginer rolü kabul etmiş yoksa Altın Palmiye’den olacaktık.” Sağ olsunlar iltifat ediyorlar tabii. Bu filmin Palme d’Or alması bence çok daha önemli. Gerçekten böyle düşünüyorum. Bu Türkiye sineması için de çok önemli, Türkiye’de sinema yapmaya başlayacak gençler için de çok önemli. 20 yaşındaki bir genç Nuri Bilge’nin hayatına bakacak. Koza diye bir kısa filmle başlamış, bak şimdi ne olmuş. Bunlar çok güzel örnekler. Eskiden olimpiyatlara katılan sporcular bahane diye “E tesis yok bizde” derdi. E tesis mi vardı da Nuri Bilge Ceylan, ‘Mayıs Sıkıntısı’nı çekti tek kamerayla. Ekibin tamamı beş kişi. ‘Demek ki olabiliyormuş’un ispatı bu. Siz de yapın, siz de yapabilirsiniz. Direnin, inandığınız şeyi yapmaya devam edin. Bu sadece sinema yapacak gençler için değil, herhangi bir şey yapmak isteyen gençler için de çok güzel bir örnek. Türkiye’deki kültür piyasasıyla ilgili ne söylersiniz? Devletten herhangi bir beklentiniz var mı? Hiçbir beklentim olmadığı gibi, gölge etmesinler başka ihsan istemem. Ben 25 yıldır Türkiye’de tiyatro yapıyorum, ilk kez ‘Oyun Atölyesi’ Kültür Bakanlığı yardımını almadı. Vermediler. Neden? Gezi’yi desteklediğimiz için. Bu kadar basit ve net. Onlar da biliyor böyle olduğunu, ben de biliyorum. Ama ‘9. Madde diyorlar’. Güya turne yapılmadığı içinmiş bilmem ne. Turnenin Allah’ını yapıyorum, benim kadar turne yapan yok. Yalan dolan. Bize vermediler, Genco Erkal’a vermediler, Ankara Sanat’a vermediler. Onların vereceği paraya ihtiyacımız olduğu için değil. Ama davayı açtık, hiç değilse davayı kazanmış olalım diye. Yoksa verdikleri en yüksek rakam geçen yıl 70 bin TL’ydi. Benim bir yıllık gazete ilanım bile değil o. Ama bu sembolik miktarı bile bizden esirgeyip daha önce hiç tiyatro yapmamış bir kuruluşa iki ayrı destek vermek... Kim onlar? Hiçbir fikrim yok! İki ayrı oyuna destek veriyorlar ama tek şirket hepsi. Hakikaten adlarını bile bilmiyorum. Ankara’da bir tiyatro. Türkiye’de kültür sanatla nasıl bir ilişkimiz var bizim? Bizim kültürle olan ilişkimiz nesne ilişkisi. Bu saçmalıkları atlatmış, özgürleşmiş ve demokrasiyle yaşayan ülkelerde bu ilişki ihtiyaç. Sanatla ve kültürle olan ilişki kendini daha iyi hissetme ve doyum sağlama için. Bizdeyse direkt nesne ilişkisi. Şuradan bir örnek vereyim: “Tanıdın mı amcayı bak” diyor çocuğuna. E amca orada, sen ilk önce bir “Merhaba” desene. Yok, çocuğuyla konuşuyor siz orada masasınız. “Bir fotoğraf çekinebilir miyiz?” Çektirme ifadesine ne olduysa, Türkçe de bozulmuş! Çekindikten sonra da yüzünüze bile bakmadan gidiyor. Bir nesne var artık elinde: Bir ünlüyle fotoğraf. Ne olacak o fotoğraf? Yarın çöpe atılacak ondan eminim. İlişki bu. Eğlence. Bizim kültür sanat diye tarif ettiğimiz şeylerin yüzde 99’u eğlence endüstrisi. Hâlâ ergeniz biz. Çünkü neden? Bizim babamız ölmedi hâlâ da ondan. Hâlâ yaşıyor. İçimizde! Kim o baba? Ooooh ohoho... Oto-sansürlettirmeyin beni. Türkiye’nin babası. 90 yıldır bir tane. Yani, içimizdeki Atatürk’ü mü öldürmemiz lazım? Atatürk’ü öldürmeyeceğiz. Atatürk’ü olduğu gibi anlamaya çalıştığımız zaman onu daha iyi analiz edebileceğiz. Atatürk’ü insan olarak anlayabileceğiz. İkon olmaktan çıkarıp, insan olarak anlamak gerekiyor. 90 yıldır sadece tapınmakla meşgulüz. Ak Parti döneminde de böyle mi devam etti sizce? E etmek zorunda çünkü aykırı olur tersi. Statükoyu bozarsanız iktidara da gelemezsiniz. Status quo! Bunu sadece Atatürk diye de geçiştiremeyiz. Bu, tamamıyla bir algı ve yaşama hali. Yaşama tutunma hali. Başka türlü tutunamıyoruz, bize hep bir baba lazım. Babasız olmuyor. Biz babalarımızı öldüremedik.T24
18 Öncesi ve Sonrası Fotoğrafla Severek İzlediğimiz Dizi ve Filmlerin Görsel Efektleri
etiket
Hepimiz film ve dizi yapımcılarının görsel efektler için teknolojiden yardım aldıklarını biliyoruz. Fakat bu sahnelerin aslında nasıl göründüklerine yakından bakmak biraz hayal kırıklığı yaratabiliyor.  İşin teknik boyutuna değinmek gerekirse, arkada görülen yeşil ve mavi perdelerin illa yeşil ve ya mavi olmalarına gerek yok. Herhangi bir renk de olabilir fakat önünde duran objelerle ve aktörlerin kıyafetleriyle aynı renkte olmamaları gerekli. Bunun sebebi ise bir bilgisayar programı sayesinde o karede bulunan belirli bir rengin yok edilip yerine istenen sahnenin eklenmesi. Mesela aktörün kıyafeti ile arkasındaki perde aynı renk olsaydı aktörümüzün bir bölümü şeffaf görünürdü. İyi eğlenceler dileriz...
Reklam