onedio
Game of Thrones'u Bir de George R.R. Martin'den Dinleyin
Son yılların bir numaralı dizisi Game Of Thrones’un nisan ayında başlayan 4. sezonu, beklentileri şu ana kadar fazlasıyla karşıladı. Geçmiş üç sezonda, duygusal olarak bağlandığımız karakterlerin birer birer ölümü bizleri sarsmış olsa da, antipatik Kral Joffrey’in, geçtiğimiz bölümlerde zehirlenerek ölmesi sonucu herkes derin bir nefes aldı. Game Of Thrones, diğer dizilere bu yüzden benzemiyor. Dizide, ilk bölümden son bölüme kadar, her türlü zorluğu aşan, tehlikeleri birer birer savuşturan, herkes ölürken, kendisi hayatta kalan bir kahraman yok. İyiler her zaman kazanmıyor… en azından şimdilik. Game Of Thrones’un ait olduğu A Song of Ice and Fire (Buz ve Ateşin Şarkısı) serisini okuyanlar bilir, ileride bizi daha bir çok sürpriz bekliyor olacak. Serinin birinci cildini 1996 yılında yayınlayan ve her fırsatta, yavaş ve acele etmeden yazmayı sevdiğini belirten George R.R. Martin, bir yandan kalan iki kitabı bitirmeye çalışırken, bir yandan da dizinin getirdiği şöhretle uğraşıyor. Ünlü müzik ve sanat dergisi Rolling Stone’a bir röportaj veren Martin, çocukluğundan, Hollywood’da geçirdiği yıllara, J.R.R Tolkien’le kendisini ayıran özelliklerden, kitapların sorguladığı ahlaki değerlere kadar bir çok konuda düşüncelerini paylaştı.  Game Of Thrones’un en önemli temalarından biri aile kavramı. Karakterlere anlamlarını veren ama bir o kadar da onları yıkan şey aile. Sizin aileniz ve evinizle ilişkiniz nasıldı? 1948′de New Jersey’de; Bayonne’da doğdum. Manhattan’a otobüsle 45 dakika uzaklıkta olsa da, Bayonne kendi içinde bambaşka bir dünyaya sahipti. New York çok yakın olduğu halde pek sık gitmezdik. Dört yaşımdan itibaren, Birinci Sokak’taki sosyal konutlarda yaşadım. Babam bir Martin’di, İtalyan ve Alman asıllıydı. Annem ise Brady’ydi, İrlanda kökenli. Annemden, Bayonne tarihinde önemli bir yere sahip Brady ailesinin hikayelerini dinlemişimdir. Çok küçük yaşta fakir olduğumuzu anladım. Okuluma yürürken, annemin içinde doğduğu, bir zamanlar bize ait olan evin önünden geçmem gerekiyordu. Her geçişimde o eve bakardım, onun için de hikayelerimde kaybolmuş bir altın çağın nostaljisi vardır. Annemin bana anlattıkları, hayal gücüme yerleşti. Ailenize yakın mıydınız? Babam her zaman mesafeli biri olmuştur. Sanırım beni hiçbir zaman anlamadı, aynı şekilde muhtemelen ben de onu hiçbir zaman anlamadım. O zamanlar bu terimi kullanmıyorduk ama babamın sağlam bir alkolik olduğunu söyleyebilirim. Kendisini görüyordum ama çok az konuşuyorduk. Ortak bir noktada buluştuğum konu herhalde spordu.  Bayonne’dan üniversiteden önce mi ayrıldınız? Hiçbir zaman arabamız olmadı. Babam, içkiliyken araba kullanmanın kötü bir şey olduğunu söylerdi, ve hiçbir zaman içmeyi bırakmayacağını da (gülüyor). Yıllarca evimin penceresinden Staten Island’ı seyrettim, ışıklarına baktım. Benim için o ışıklar Shangri-La, Singapur, Şanghay ya da her neresiyse orayı temsil ediyordu. Kitap okuyordum ve kitaplardaki Mars gezegenini ve diğer gezegenleri hayal ediyordum. Sonraki yıllarda Robert E. Howard’ın Conan kitaplarını ya da Orta Dünya’nın renkli yerlerini hayal ettim.  1966 yılında Northwestern Üniversitesi’ne giriş yaptınız. Takip eden yıllarda, Vietnam savaşına olan karşı tutumunuz nedeniyle politik ve moral değişimler yaşadığınızı biliyoruz… Ben de, dönemin bir çok çocuğu gibi, bir şahindim. Amerika’nın ‘iyi’ler olduğunu kabul etmiş ve orada bulunmamızı doğru karşılamıştım. Üniversiteye girdikten sonra, Vietnam savaşı gerçekleri öğrendikçe, savaşın anlamı bana yanlış gelmeye başladı. O dönemde orduya alımlar arttı ve ben de vicdani ret için başvurdum. Tam anlamıyla bir pasifist değildim ve bunu da iddia edemezdim. Ben daha çok belirli bir savaşa karşı çıkan biriydim. Örneğin İkinci Dünya Savaşı’nda görev almış olmak isterdim. Sonuç olarak, kesinlikle geri çevrileceğini düşünerek, vicdani ret için başvurumu yaptım. Bunu üç seçeneğin izleyeceğini biliyordum: ordu, hapis ya da Kanada. Ne yapardım, hangisini seçerdim gerçekten bilmiyorum. Bunlar gerçekten zor seçimlerdi ve her genç bu konuda bir karar vermek zorundaydı. Sonra bütün beklentilerimin aksine başvurumu kabul ettiler. Bana daha sonra dendiki – bu arada bunu kanıtlamamın imkanı yok – başvurumun kabul edilmesinin sebebi, muhafazakarların, vicdani reddin isteyen herkese verilmesinin yeterince ağır bir ceza olacağına olan inancıydı. Böylece, kayıtlara geçecek vicdani reddin, kişinin hayatı boyunca “komünist” ve “retçi” damgası taşımasına neden olacağı düşünülüyordu. Amerika’nın Vietnam savaşından sonra gerçek anlamda toparlanabildiğini sanmıyorum. Benim dönemimin çocukları için gerçek dışı bir tecrübeydi. Gerçeklere, adalete ve Amerikan sistemine olan inancıyla liseyi bitiren ‘ideal’ bir çocuk, üniversiteye girdiği anda gençliğinin bütün bu süperkahraman değerlerinin yıkıldığını gördü.  İlk romanlarınız ‘Dying of the Light’ ve ‘Fevre Dream’ çok beğenildi. Ancak ‘The Armageddon Rag’, bir bakıma yazarlık kariyerinizi askıya almanıza neden oldu. Daha sonra uzun yıllar Hollywood’da dizi yazarlığı yaptınız. O yıllarda edindiğiniz tecrübeler, size daha sonraki kitaplarınızda – bu durumda Game of Thrones’un da dahil olduğu ‘Buz ve Ateşin Şarkısı’ (A Song of Ice and Fire) oluyor – yardımcı oldu mu? Kesinlikle. Televizyon dizilerine senaryo yazmanın sırrı, bir roman kaleme almaktan daha kolay oluşudur. William Goldman, herşeyin strüktürden, yani strüktür ve diyalogdan oluştuğunu söylerdi. Hollywood’da bulunmuş olmam benim bu yönümü geliştirdi. Öncesinde, yıllarımı tek başıma bir daktilonun ya da bilgisayar ekranının önünde, tek başıma yazı yazarak geçirdim. İnsanların olduğu bir ofise gidip, bir fincan kahve eşliğinde dizi hakkında fikirler paylaşmak, projeyi kolektif bir şekilde geliştirmek beni canlandırdı. Bir yandan da sürekli sınırlamalarla uğraşıyorduk. Bu beni çok yordu. Sansür hakkında tartışmalar vardı, sahneler çok mu açık, ya da politik olarak hassas bir konu mu, ya da çok mu şiddet var, gibi bir çok sorun vardı. Kimse rahatsız olmasın düşüncesi hakimdi. ‘Güzel ve Çirkin’ dizisinde bunu yaşadık. ‘Çirkin’ insanları öldürüyor. Karakterin önemli bir özelliği bu. O kötü biri, bir cani. Ama CBS dizide kesinlikle kan olmasını istemiyordu, oysa ‘Çirkin’ insan öldürüyor. Bu gerçekten çok saçmaydı. Karakterin sempatik kalmasını istiyorlardı. Game of Thrones’un başlangıç noktası olarak, bir infaza şahit olduktan sonra karlı bir ormanda kurtlar gören bir çocuktan yola çıktığınızı söylemiştiniz. Bir hikaye için ilginç bir başlangıç. 1991 yazıydı. Hala Hollywood’da çalışıyordum. Menajerim fikirlerimi hayata geçirebileceğim projeler arıyordu. Mayıs, haziran aylarında yapacak hiçbir işim yoktu ve bir roman yazmayalı yıllar olmuştu. Avalon adlı bir bilim kurgu romanı üzerinde çalışmaya başladım, herşey yolunda giderken bir anda, Game Of Thrones’un ilk bölümü olacak bu sahne gözümün önüne geldi. Bran’in (Ned Stark’ın küçük oğlu) gözünden, kafası kesilen bir adamın infazına şahit olduğunu gördüm, daha sonra ormanda, kardaki ayak izlerini takip ederek bir kurtla karşılaşıyor. Sahne beni o kadar etkilemiştiki üzerine çalışmam gerektiğini düşündüm ve yazmaya başladım. Neredeyse üç günde, okuduğunuza çok yakın haliyle, kitabın birinci bölümünü yazdım.  Hikayeyi çevreleyen dünyayı inşa etmeniz ne kadar zamanınızı aldı? O yaz, neredeyse yüz sayfa yazdım. Bende bütün bu süreçler aynı anda işler. Önce dünyayı inşa edip sonra yazmam. Öncelikle yazmaya başlarım ve daha sonra bütün parçaları bir araya getiririm. Bir harita çizmek mesela yarım saatimi alabilir. Yazdıkça, hayal ettiğin şeyleri o haritaya yerleştirebilirsin. Böylece haritanın her geçen gün daha da canlandığını görürsün. Bütün bunlar olup biterken bir yandan Hollywood’da çalışmaya devam ediyordum ama aklımda sürekli bu hikaye vardı. Karakterleri ve sahneleri düşünüyordum. Bu romanı gerçekten bitirmek istediğimi anladım. O andan sonra bir üçleme olacağını biliyordum. O zamanlar herkes üç ciltlik romanlar çıkarıyordu. Bu konuda standartları Yüzüklerin Efendisi’yle J.R.R Tolkien koymuştu. 1994 yılında, yazdığım yüz sayfayı ve hikayenin olası devamını anlatan iki sayfalık bir özeti menajerime verdim. Dört yayınevi ilgilendiklerini söylediler. Bir anda hem bir avansa hem de kitabı bitirmem gereken son teslim tarihine sahip olmuştum. Böylece Hollywood’daki patronlarıma, bu romanı bitirene kadar dizi senaryolarına ara veriyorum diyebildim.  Hikayenin karmaşıklığı göz önüne alındığında, dizinin inandırıcı olmayacağından korktunuz mu? Üçüncü kitabı yazdığım dönemde Hollywood’dan teklifler almaya başladım. Bu ilgi, Yüzüklerin Efendisi beyaz perdede büyük bir başarıya ulaşınca, daha da arttı. Filmler, izleyicinin dragonlara ve o tarz yaratıklara açık olduğunu gösteriyordu. Oysa ben, yazmaya başladığım ilk günden beri, hikayenin televizyona uyarlanabileceğini bir an olsun düşünmemiştim. Bunun imkansız olduğunu düşünüyordum. Yüzüklerin Efendisi üçlemesi, benim Kılıçların Fırtınası kitabım kadar ediyor. Çok daha fazla karakter var, daha fazla şehir var, herşeyden daha fazla var, onun için filmi çekilemez dedim. Bazı insanlar hikayenin özüne odaklanmamız gerektiğini söylüyordu. Hangi karakter daha önemli? Bazıları Dany’nin asıl karakter olduğunu, diğerlerini bir kenara bırakıp onun hikayesini anlatmamız gerektiğini söyledi. Ya da Jon Snow. Bu iki karakter, herşeyin etraflarında inşa edilebileceği ana karakterler ama o zaman hikayenin yüzde 90′ını kaybediyorsunuz. Bir başkası “O zaman birinci kitabı film olarak yapalım, eğer başarılı olursak cevabını çekeriz” dedi. Ama film başarısız olursa kimse devamını seyredemeyecek ve yarıda kalmış bir hikaye olmuş olacak. Şanslıydım çünkü evimin kredisini vermekte zorluk çekmiyordum. Bütün teklifleri geri çevirdim. Uyarlanacaksa, ancak televizyon için yapılabilir diye düşündüm. Ama CBS ya da NBC için değil çünkü çok fazla cinsellik ve şiddet var. Bana göre ancak HBO için yapılabilirdi. Hikayedeki ilk şok edici olay, Jaime Lannister’ın Bran Stark’ı, Jamie’nin kardeşi Cersei’yle ensest ilişkiye girdiğini gördüğü için camdan itmesiyle yaşanıyor. İzleyiciyi çok etkileyen bir sahne oldu. Bir çok kişi, “Daha önce binlerce kez okuduğumuz hikayelerden farklı” diyerek bana bu sahnenin kendilerini diziye bağlayan sahne olduğunu söyledi. Dizi, Bran’in gözünden başlıyor. Herkes bir anda Bran’in hikayenin kahramanı olduğunu düşündü. Genç Kral Arthur. Tam bu küçük çocuğun yaşadıklarını takip etmeye çalışırken, baam! Kimse böyle bir şeyin Bran’in başına gelebileceğini beklemiyordu. O açıdan çok başarılıydık. (gülüyor) Jaime ve Cersei’nin yaptıkları çok alçakça bir davranış. Ancak çok daha sonra, Jaime’nin düşmanı olan bir kadını tecavüzden kurtardığına tanık oluyoruz. Haliyle hakkında ne düşüneceğimizi bilemiyoruz. Jaime ve daha bir çok karakterle, değinmek istediğim, geliştirmek istediğim konulardan biri de hataların telafisi, affetmek ve affedilmekti. Yaptığımız şeyin bedelini nasıl ödeyebiliriz? Telafi mümkün müdür? Gerçekten bir cevabım yok. Peki insanları ne zaman affederiz? Bunu toplumumuzda sıklıkla görebiliyoruz. Michael Vick’i affetmeli miyiz (yasadışı köpek dövüşlerine düşkün ve güçsüz köpekleri öldürdüğünü itiraf eden NFL oyuncusu)? Köpekleri çok seven arkadaşlarım var ve Vick’i hiçbir zaman affetmeyeceklerdir. Oysa Vick bir kaç senesini hapiste geçirdi ve devletin gözünde cezasını çekti, affedildi. Peki yeterince özür diledi mi? Ya da Woody Allen. Woody Allen, alkışlamamız ve övmemiz gereken biri mi, yoksa toplumun dışlaması gereken biri mi? Peki ya Roman Polanski, ya da Paula Deen. Toplumumuz, öyle ya da böyle hayatlarının bir anında yanlış yapmış insanlarla dolu ve biz bu insanlarla ne yapıyoruz? Bir kötü hareketi telafi etmek için kaç tane iyi hareket yapmamız lazım? Bir Nazi suçlusuysan ve hayatının 40 yılını sadece hayır işleri yaparak, fakirlere yardım ederek geçiriyorsan, bu senin Nazi kamplarında yaptıklarını telafi eder mi? Ben bu soruların cevaplarını bilmiyorum ama soruların üzerinde kafa yorulmaya değer olduğunu düşünüyorum. Ben bir noktada, telafinin, affın olmasını istiyorum çünkü hepimiz hayatımızda yanlışlar yapıyoruz. Onun için de herkesin affedilebilmesi gerekir. Af dediğimiz şey olmasaydı… o zaman ceza vermenin manası ne?  Jaime ve Cersei gibilerinin affedilebileceğini sanmıyorum. Cersei’nin çok sağlam bir karakteri var, Lady Macbeth gibi. Affedilme, kimin için? Bazılarının gözünde hiçbir zaman affedilmeyecek. Çocuklarına gelince, inanılmaz koruyucu bir yapısı var. Tartışabilirsin, çocuklarını gerçekten seviyor mu, yoksa kendi çocukları oldukları için mi seviyor? Cersei’de gerçek bir narsisizm var. Dünya ve toplum hakkında neredeyse sosyopatlığa varan bir görüşü var. Diğer yandan da Jaime’nin yaptıkları oldukça ilginç. Benim çocuğum yok ama olan arkadaşlarımla konuştum. Unutmayın ki, Jaime, Bran’i sıkıcı küçük bir çocuk olduğu için öldürmeye çalışmıyor. Bran’in gördükleri aslında, Jaime, Cersei ve bu ensest ilişkiden doğan üç çocukları için ölüm fermanı anlamına geliyor. Onun için de çocuğu olan arkadaşlarıma sordum “Jaime’nin yerinde olsanız ne yapardınız?”. Dediler ki “Ben kötü biri değilim, öldürmezdim”. Emin misin? Asla mı? Eğer Bran, Kral Robert’a gördüklerini anlatırsa, sen, çok sevdiğin kız kardeşin ve üç çocuğunuz öldürülecek… O aşamada bir çoğu kararsız kaldı. Muhtemelen bir çok insan “Evet, kendi çocuklarımı ve ailemi kurtarmak için, masum da olsa başkasının çocuğunu öldürmeye hazırım” derdi. Bunlar insanların zor durumlarda verebileceği kararlar ve incelenmesinin uygun olacağını düşündüm.  Konuştuklarımıza kontrast olarak, dizinin ilk sezonunda Ned Stark, ‘Night Watchman’in kellesini uçurduğunda, ya da daha sonra oğlu Robb aynı şeyi yaptığında, bu infazların ikisini de çok etkilediğini ve kayıtsız kalmadıklarını görüyoruz. Omuzlarında ağır bir yük oluşuyor. Haliyle öyle, olması gereken de bu zaten. İnsan hayatına son vermek oldukça ciddi bir iş. Orta Çağ’a yakın bir durum söz konusu. Keskin bir demir parçasıyla birinin kafasını kopartıyorsunuz, kanı üzerinize sıçrıyor ve çığlıklıklarını duyuyorsunuz. Kendimizi bundan soyutlamamız belki daha da feci bir durum doğuruyor. Bugün artık insanları, oturduğun yerden bir düğmeye basarak, dronlarla, füzelerle öldürebildiğimiz teknolojiler yaratıyoruz. Artık hiçbir zaman çığlıklarını duymayacağız, annelerini çağırarak can vermelerine tanık olmayacağız. Bunun iyi bir şey olduğundan emin değilim. Bu moral ve etik konularını tarih boyunca görebilmek mümkün. Soru her zaman bu olmuştur, savaş sırasında kazanmak için herşeyi yapmaya hazır mısın yoksa herşeye rağmen belli bir etik seviyesini ve ideallerini koruyabilir misin? İnsanlara ‘waterboarding’ (CIA’in, insanlara boğulma hissi veren, su kullanarak uyguladığı bir işkence) uygulamalı mıyız? Ya hayatlarımızı kurtaracak önemli bilgilere sahip olursak? Peki böyle bir durumda aslında kendimize ihanet etmiş olmuyor muyuz? Peki ya ikinci bir 11 Eylül’ü önleyebilecekse, işkence uygun mudur? Hayatta kalabilmek ve savaşı kazanabilmek için, korkunç cinayetler işlemeye hazır mısın? Ben bilmiyorum ama bu soruları ele almak kanımca önemli. ‘Buz ve Ateşin Şarkısı’ ve ‘Game of Thrones’ların önemli bir noktası da güç ve iktidar. Neredeyse herkesin, belki denizin diğer tarafındaki Daenerys dışında herkesin, gücünü, iktidarını kötüye kullandığını görüyoruz. Hükmetmek zordur. Her ne kadar saygı duysam da, Tolkien’e cevabım budur. Yüzüklerin Efendisi, Orta Çağ düşünce yapısına sahip, öyle ki eğer kral iyi bir adamsa, o zaman topraklar bereketli olur ve herkes refah içinde yaşar. Gerçek tarihe baktığımızda bunun bu kadar basit olmadığını görüyoruz. Tolkien kitaplarında, Aragorn’un kral olup yüzlerce yıl saltanat sürdüğünü, ne kadar iyi kalpli ve güçlü bir kral olduğunu söyleyebilir. Ama Tolkien bazı soruları sormayı unutuyor: Aragorn’un vergi politikası neydi? Daimi bir ordusu var mıydı? Kıtlık ve sel dönemlerinde ne yapıyordu? Peki ya orklar? Savaşın sonunda Sauron’dan kurtuluyoruz ama orklar pek de uzağa gitmiyorlar, dağlarda yaşamlarına devam ediyorlar. Peki Aragorn, orkların kökünü kazımak için sistematik olarak soykırıma başvuruyor mu? Peki ya küçük bebek orklar, onları da öldürüyor mu? Gerçek hayatta, gerçek kralların, ilgilenmeleri gereken gerçek sorunları vardır. Sadece iyi bir adam olmak sorunu çözmez. Çok çok zor kararlar almanız gerekir. Bazen iyi olduğunu düşünürek aldığınız kararlar, ileride tersine dönerek size karşı işleyebilir. Bu tarz durumları kitaplarımda kullanmak istedim. Benim hikayelerimde iktidar olmak hiç de kolay bir şey değil, zor bir hayata sahipler. Sadece iyi kalpli olmak, sizden iyi bir kral yapmaz. Rolling Stone'dan Çeviren: Cem Gelgün Zete
Cameron: "Türkler İngiltere'ye Gelmesin"
İngiltere Başbakanı David Cameron, Türkiye'nin AB'ye üye olması halinde vatandaşlarının çalışmak üzere İngiltere'ye gelmesini istemediğini söyledi. Başbakan Cameron, Türkiye gibi ilerde AB'ye üye olacak ülkelerin vatandaşlarının çalışmak üzere İngiltere'ye gelebilmesi için çok daha uzun süre beklemesi gerektiğini kaydetti. BBC'ye konuşan Cameron, İngiltere halkının artık AB'nin genişlemesini istemediğini kaydetti ve serbest dolaşım konusunda önemli değişiklikler yapılmadığı takdirde Türkiye gibi potansiyel yeni üyelere karşı olduğunu açıkladı. Cameron, ilerde yapılacak üyelik başvurularını veto edebileceğinin sinyalini verirken, yeni üyelerin de tüm AB üyeler tarafından oybirliği ile kabul edilmesi gerektiğine işaret etti. İngiltere Başbakanı yeni AB üyesi olan ülkelerin vatandaşlarının ancak kişi başı milli gelirleri belirli bir düzeye çıktıktan sonra AB içinde seyahat etmelerine izin verilmesi gerektiğini söyledi.
Sosyal Deney; Görünüşüne Göre Bir İnsana Yardım Etmek
İki kişi seçiliyor. Bu iki kişiden birisi evsiz, diğeri iş adamı gibi giyiniyor. Bir anda rahatsızlanan bu iki kişiden evsiz olan dakikalarca yerde yatmasına rağmen kimse ilgilenmiyor. Bu durum insanların ne kadar yozlaştığını gözler önüne seriyor.Sokakta yanından yürüyüp geçtiğimiz evsizlere karşı zaman zaman gündelik telaşımız içerisinde büyük bir hissizlik içinde olduğumuz aşikar. Sosyal sorumluluk kampanyaları için çalışan Fransız ekibin Paris’in orta yerinde hazırladığı bu video da bizim bu büyük hissizliğimize gönderme yapıyor. Kalıp yargılarımıza birebir uyan bir evsiz ile iyi giyinimli sıradan bir insana insanların yaklaşımı.
Reklam
Fly Marka Akıllı Telefonlar Türkiye'de
İngiliz merkezli yatırım firmalarından Meridian Group, akıllı telefon markası Fly ile Türkiye pazarına giriş yaptı. Fly marka akıllı telefonları ile son 10 yılda Rusya, Ukrayna, Hindistan, Avrupa ve Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) pazarlarında faaliyet gösteren Meridian Group, Türkiye pazarına iki yeni modeli ile girdi. Evo Chic 1 ve Spark adlı iki akıllı telefon, uygun fiyatları ile dikkat çekiyor. Zarif tasarımlı FLY IQ4405 Evo Chic 1 modelinin teknik özellikleri arasında 4,5 inç IPS ekran, 1,3 GHz dört çekirdekli işlemci, 4 GB depolama birimi, 8 MP arka ve 2 MP ön kamera, 1800 mAh pil, Android 4.2.2 işletim sistemi yer alıyor. Siyah renkli akıllı telefonun tavsiye edilen satış fiyatı 599 TL. ‘Akıllı telefona akıllı yaklaşım’ mottosuyla üretilen Fly IQ4404 Spark modelinin teknik özellikleri arasında ise 4,5 inç IPS ekran, 1,2 GHz çift çekirdekli işlemci, 4 GB depolama birimi, 5 MP arka ve 1,3 MP ön kamera, 1750 mAh pil, Android 4.2.2 işletim sistemi yer alıyor. Siyah ve beyaz renk alternatifleri bulunan Spark’ın tavsiye edilen satış fiyatı 499 TL.Stuff
Reklam
Şeker Portakalı Kitabı Beyazperdede
Brezilyalı yazar Jose Mauro de Vasconcelos’un yazdığı 'Şeker Portakalı' romanından uyarlanan film, 23 Mayıs’ta vizyona girecekTürkiye’de en son geçen sene, öğrencilere okuması için veren öğretmene Milli Eğitim Bakanlığı tarafından soruşturma açıldığı için gündeme gelen, Brezilyalı yazar J ose Mauro de Vasconcelos ’un yazdığı ‘Şeker Protakalı’ kitabı beyaz perdede. Brezilya yapımı filmin yönetmenliğini Marcos Bernstein , başrollerini ise João Guilherme Ávila ile José de Abreu üstleniyor. Cumhuriyet gazetesinde yer alan habere göre, bugüne dek 16 dile çevrilen, dünyanın en çok okunan çocuk romanlarından “Şeker Portakalı”, “günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü”. Çok yoksul bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen, dokuz yaşında yüzme öğrenirken bir gün yüzme şampiyonu olmanın hayalini kuran Vasconcelos’un çocukluğundan izler taşıyan roman, yaşamın beklenmedik değişimleri karşısında büyük sarsıntılar yaşayan küçük Zeze’nin başından geçenleri anlatıyor. Vasconcelos, tam on iki günde yazdığı bu romanı hakkında “yirmi yıldan fazla bir zaman yüreğinde taşıdığını” demişti. Romanın başkahramanı Zeze ’nin büyüdükçe yaşadığı serüvenler, Can Çocuk Yayınları’nca basılan, yazarın “Güneşi Uyandıralım” ve “Delifişek” adlı romanlarında anlatılıyor. T24
Wurst: 'Cinsiyetsiz Bir Dünya Hayali Kuruyorum'
Eurovision'un galibi Avusturyalı trans şarkıcı Conchita Wurst: 'Cinsiyetiniz ve nereli olduğunuz üzerine konuşmak zorunda olmadığımız bir dünya hayali kuruyorum.' Kopenhag Refshaleöen B&W Hallerne'de yapılan yarışmada ‘Rise Like A Phoenix’ adlı şarkısıyla 290 puan alarak 59’uncu Eurovision'un kazanan Avusturya temsilcisi Wurst kazandığına inanmakta zorlandığını söyledi. Sonucun, kendisi açısından rüyasının gerçeğe dönüşmesi, toplum için ise insanların ileriye baktığını gösterdiğini anlatan Wurst, “Yaptıklarımı yapmaya, hayatımı yaşamaya, kendime dürüst olmaya devam edeceğim. Bunu yaparken insanlar bana katılırsa bu dünya harika olacak” diye konuştu. Wurst, Eurovision'un hoşgörü üzerine kurulu bir proje olduğunu söyleyerek “Bu yüzden Eurovision gerçekten katılmak istediğim bir aileydi, kendimi evimde hissettirdi” diye devam etti. Bir gazetecinin, İsrailli trans bir şarkıcının 16 yıl önce kazanmasından sonra yarışmayı kazanan ikinci trans olarak neler hissettiğini sorması üzerine Wurst, 'Cinsiyetiniz ve nereli olduğunuz üzerine konuşmak zorunda olmadığımız bir dünya hayali kuruyorum” yanıtını verdi. Yarışmada Ukrayna'ya 10, Rusya'ya 12 puan veren Azerbaycan yuhalanırken, Avusturya'dan oylama sonucu bildirmek üzere yayına bağlanan kadın sunucunun takma sakal ve bıyığı izleyicileri güldürdü. Öte yandan Avusturya’ya Eurovision tarihinde 48 yıl sonra ikinci kez birincilik getiren 25 yaşındaki Wurst’un yarışmadan çıkarılması için imza kampanyaları yapılan ülkelerden Rusya’da, Başbakan Yardımcısı Dmitry Rogozin, “Bu sonuç Avrupa ’yla entegrasyondan yana olanlara Avrupa’nın geleceğini gösterdi: Sakallı bir kız” diye tweet atarken, en sert tepki ise aşırı sağcı lider Vladimir Jirinovski’den geldi. Liberal Demokrat Parti lideri Jirinovski, “Bu Avrupa’nın sonudur. Avrupa’da artık erkek ya da kadın yok. ‘O’ var... Sovyet ordusu 50 yıl önce Avusturya’yı işgal etti. Avusturya’yı özgür bırakmakla hata yapmışız. Orada kalmalıydık” dedi.Demokrathaber
Putin'in İnternet Dünyasını Kontrol Etme Hayali
Obama hükümetinin ABD'nin özgür interneti korumayı bırakacağını açıklamasından önce Amerikalılar diğer hükümetlerin getirdikleri internet yasakları için üzülüyorlardı fakat sansürün direkt olarak kendilerini etkilemesini hiç beklemiyorlardı. Şu anda yaklaşan fırtınalar herkesin internete erişimini tehdit ediyor. Obama hükümetinin internetin kontrolüyle ilgili bir kontratı yenilemeyeceğini açıklamasının ardından Rusya, internetin kontrolünü geliştiricilerin, mühendislerin ve ağ yöneticilerinin elinden alıp hükümetlere vermeyi hedefleyen bir plan açıkladı. Vladimir Putin'in hükümeti bu ay 3,000 veya daha fazla günlük ziyaretçileri olan blog ve sosyal medya kullanıcılarının devlete kaydolmalarına ve ifade kısıtlamalarına uymalarına dair bir yasa geçirdi. Küresel arama motorları ve sosyal medya şirketleri şu andan itibaren Rusya'daki tüm bilgisayar kayıtlarını olası devlet aramaları için tutmak zorundalar. Rusya'da interneti kontrol eden Federal Kitle Medya Denetim Servisi: 'İfade özgürlüğü her şeyin serbest olduğu anlamına gelmez,' şeklinde bir açıklama yaptı. Rusya'nın Facebook 'u olan VKontakte'ın kurucusu Pavel Durov geçen ay ülkeyi terk ederek mülkiyetini Putin yanlısı oligarklara bıraktı. Durov Ukrayna'nın eski devlet başkanına ve Rusya'nın Ukrayna'daki işgaline karşı çıkan düzinelerce Ukraynalı grup hakkındaki verileri hükümete teslim etmeyi reddetmişti. Durov VKontakte'deki kendi sayfasında, 'Artık hissem kalmadı ama çok daha önemli şeylere sahibim. Rahat bir vicdanım ve savunmak istediğim ideallerim var,' şeklinde görüş bildirdi. Durov bir sonraki adımda nereye odaklanacağına dair bilgiler verdi: 'Tercihlerimiz hakkında size bir fikir vermek gerekirse, bürokrasiyi, polis devletlerini, büyük hükümetleri, savaşları, sosyalizmi ve aşırı regülasyonları sevmiyoruz. Biz özgürlükleri, güçlü yargı sistemlerini, küçük hükümetleri, serbest piyasaları, tarafsızlığı ve insan haklarını seviyoruz,' şeklinde görüş bildirdi. Şubat ayında Moskova'daki yetkililer muhalif görüşlere sahip olan Garry Kasparov ve Alexei Navalny'nin internet sitelerini 'yasadışı aktiviteye' destek vermekten dolayı kapattırmıştı. Rusya'nın en büyük arama motoru Yandex'in sözcüsü Kremlin'in yüksek bir ekonomik bedel ödemeye razı olduğunu açıkladı. Sözcü yeni yasaların 'Rusya'da hükümetin internet üzerinde artan kontrolünde yeni bir adım olduğunu ve bunun sektörün gelişmesini olumsuz etkileyeceğini,' belirtti. Rusya Parlamentosu, ülkedeki interneti global internet ile bağlantısını kesecek Kremlin kontrolündeki bir ağ için de öneri de bulundu. 'İnternet bağımsızlığı' adı altında Putin yanlısı yasa yapıcılar yeni ulusal ağın adını ünlü Rus karikatür karakteri Cheburashka'dan alacağını söylediler. En sıkıntı verici haber ise Kommersant gazetesinden geldi. Kommersant gazetesi Kremlin'deki bir grubun internet servisi sağlayıcılarını Rusya'da bulunan ve hükümet tarafından kontrol edilen alan adı sunucularını kullanmaya zorlamak için yasa hazırlıkları içerisinde olduklarını yazdı. Kremlin böylece içerikleri filtreleyebilip istediği internet sitesini istediği zaman kapatma hakkı elde edebilecek. Kremlin ayrıca şu anda ABD kontrolü altında bulunan ağ adreslerini yeniden düzenleme yetkisini de ele geçirip küresel internetin özgürlüğünü baltalayabilecek. Dışişleri Bakanı John Kerry, geçen ay internet üzerindeki kontrol hakkında yaptığı açıklamada, özgür interneti destekleyen ülkeler olarak 'Soğuk Savaş döneminde sorumluluğumuz nasıl o duvarları yıkmak idi ise bu konuda da duvarları yıkmak ortak sorumluluğumuzdur,' dedi. Ancak ABD'nin Mart ayında Icann olarak bilinen 'İnternet Tahsisli Sayılar ve İsimler Kurumu' ve küresel internetin dosya isimleri ve adreslerinin kök bölgesi üzerindeki kontrolünden vazgeçmeyi açıklamasıyla Rusya'ya bu duvarı inşa etme fırsatı veren Obama hükümeti oldu. 25 yıl boyunca mühendisler ve ağ yöneticileri global interneti tamamen ABD'nin koruması altında siyasi bir müdahale olmadan yönetmeyi başarmışlardı. Şu anki yönetmeliklere göre, eğer ABD internet üzerindeki kontrolünden vazgeçerse ülkelerin çoğunluğu kontrolü hükümetlere vermeyi oylayabilir. Putin ise internet sitelerini sadece Rusya'da değil ama dünyanın her yerinde kontrol etmek istiyor. Putin her kim dosya isimleri ve adreslerini kontrol ederse global internetin de kontrolünü ele geçireceğini anlıyor. Eğer çoğunluk oylaması gerçekleşirse, otoriter hükümetler Ukraynalı muhalif grupların sitelerini ABD'de veya ifade özgürlükçüsü grupların sitelerini Londra'da bile engelleyebilir. Obama hükümeti ilk olarak internet üzerindeki kontrolünü Icann kontratı 2015'te sona erdiğinde bırakacağını söylemişti. Ancak Bill Clinton ve düzinelerce Kongre üyesinden gelen eleştiriler sonrasında yetkililer geri adım attı. Kongre sorgulamalarında yetkililer kontratın 2019'a kadar yenilenebileceğini belirttiler ve bu da yeni başkanın karar vereceği anlamına geliyordu. Ancak yetkililer diğer hükümetlere ve Icann'e ABD'nin internet kontrolünün gelecek sene biteceğini söylemeye devam ediyorlar. Kongre'de yapılacak bir yasa önerisiyle ABD'nin internet kontrolünden vazgeçmesi engellenebilir. Obama hükümeti bu süreci ne kadar çabuk tersine çevirip ABD kontrolünde devam etme kararı alırsa, Putin kendi internetini sansürlemeyi o kadar hızlandırabilir. Ancak bu gerçekleşirse Putin diğer herkesin internetini sansürleme kapasitesine sahip olamayacak.   THE WALL STREET JOURNAL
Reklam
'Siluet Baktığınız Yere Göre Değişir'
Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce, İstanbul'un siluetini bozan yapılaşmayla ilgili olarak, 'Siluet baktığınız yere göre değişiyor. Mesela Kız Kulesi'nin orada durduğunuzda göremediğinizi Salacak'ta görürsünüz' dedi. Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce, Beyoğlu'ndaki kentsel dönüşüm çalışmalarını yerinde inceledi. Güllüce, kentsel dönüşüm yapılan yerlerde arsa sahipleri ve müteahhitler arasında hakem rolü oynadıklarını belirterek, 'Kamulaştırmadan dolayı yetkilerimiz var, istismar ediliyorsa yetkimizi kullanırız. Diğer taraftan vatandaşın hakkı verilmiyorsa orada da vatandaşın hakkını koruruz' dedi. Yeniden Beyoğlu Belediye Başkanı seçilen Ahmet Misbah Demircan'a makamında tebrik ziyaretinde bulunan Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce, Beyoğlu'ndaki kentsel dönüşüm çalışmaları hakkında bilgi aldı. Güllüce burada yaptığı konuşmada kentsel dönüşümün Beyoğlu merkezinde pek fark edilmediğini ancak Beyoğlu'nun dışına çıkıldığında o hızlı ve uygun olmayan yapılaşma görülüyor. Biz yeni bir Türkiye kuruyoruz, 'Artık dev gibi bir ülke var. Sanayi ürünleri ihraç eden bir ülke var. Elektrik borusu üretemeyen bir Türkiye'den tank üreten bir ülkeye dönüştük. Şehirlerimizin de bu son 10 yıldaki değişime ve gelişime ayak uydurması lazım' diye konuştu. FİKİRTEPE'DEKİ KENTSEL DÖNÜŞÜM Güllüce, burada basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Bir gazetecinin Fikirtepe'deki kentsel dönüşüm projesinde 31 dönümlük arazinin ortasında kalan 2 katlı apartmanın sahibiyle anlaşılamamasını hatırlatması üzerine Güllüce, 'Adalet şartları yerine getirilerek 3'te 1'likten şikayet ediliyorsa bir taraf oluruz. O zaman biz de, 'Senin her hakkın veriliyor ancak sen bu işi istismar ediyorsun' deriz. Vatandaşın talepleri makul, hakkaniyetli şekilde karşılanmış, olması gereken verilmiş buna rağmen o bunu fırsatçılığa dönüştürmeye kalkıyorsa biz ona dur deriz. Yok, 'Ben 3'te 2'yi elde ettim, elimde güç var' diyorsa o zamanda müteahhit abiye 'dur bakalım, vatandaşın hakkını sana çiğnettirmeyiz' deriz. Biz orada hakem rolündeyiz. Ancak şimdi bir dairesi varmış karşılığında 172 daire istiyormuş, böyle bir şey olabilir mi? Bu istismardır, bu işi engellemek için fırsatçılık yapıyorsunuz. Kamulaştırmadan dolayı yetkilerimiz var, istismar ediliyorsa yetkimizi kullanırız. Diğer taraftan vatandaşın hakkı verilmiyorsa orada da vatandaşın hakkını koruruz' ifadelerini kullandı. 'Biz adaletten, haktan, hukuktan yanayız' diyen Güllüce, şunları söyledi: 'Orada doğrusu neyse hakem rolü oynarız. Fikirtepe'de önceki gün müsteşar düzeyinde böyle bir toplantı oldu. Daha bunu değerlendirip, istişare etmedik. Türkiye'deki her yer için söylüyorum, '3'te 2 çoğunluğu sağladım' diye kimse 'ben istediğim düdüğü çalarım' demesin. 'Ben de 3'te 1'in altında kaldım, canım ne istiyorsa onu isterim' diye de kimse demesin. Bunun bir kelimeyle izahı adalettir. İptal edilen yerlerle ilgili hukuksal meseledir bu.B Bizim 'B,C,D' gibi çok planlarımız var' İSTANBUL'UN SİLÜETİNİN BOZULACAĞI YÖNÜNDE BİR ENDİŞENİZ VAR MI? Bir gazetecinin 'Başbakanımızın bir endişesi olmuştu, 16:9 projesi İstanbul'un siluetini gölgeledi diye... Onun yanına 10 blok daha yapılacağı gündeme geldi. Sizin İstanbul'un siluetinin bozulacağı yönünde bir endişeniz var mı” şeklindeki sorusuna, Güllüce, 'Siluet baktığınız yere göre değişiyor. Siluet nereye göre baktığınızda oluyor. Mesela Kız Kulesi'nin orada durduğunuzda göremediğinizi Salacak'ta görürsünüz. 360 derece mi bakmak lazım yoksa başka türlü mü bakmak lazım? Büyükşehir bu konuda iyi bir çalışma yaptı' şeklinde yanıtladı. Bakan Güllüce, bir gazetecinin, 'Kamulaştırma bedellerini adaletli buluyor musunuz' şeklindeki sorusuna ise 'Kamulaştırma bedeli size anlatıldığı gibi değil. Bunun bir sistematiği, raporu, ölçüsü var' şeklinde yanıt verdi. TARLABAŞI'NDAKİ KENTSEL DÖNÜŞÜM ÇALIŞMALARINI İNCELEDİ Ahmet Misbah Demircan, İdris Güllüce'ye Beyoğlu Okmeydanı, Tarlabaşı ve Örnektepe'deki kentsel dönüşüm projeleri için hazırlanan maketler üzerinden bilgi verdi. İkili daha sonra Tarlabaşı'na giderek buradaki kentsel dönüşüm kapsamında yapılan çalışmaları inceledi. Güllüce, Beyoğlu'nda güzel ve başarılı kentsel dönüşüm çalışmaları nedeniyle Demircan'ın tebrik etti. Buradaki izlenimlerini gazetecilerle de paylaşan Güllüce, kendisinin inşaat mühendisi olduğunu belirterek, 'Türkiye mühendislikte ve inşaat sektöründe çok ilerledi. Kentsel dönüşüm kolay bir iş değil. Burada başarılı bir kentsel dönüşüm projesi gerçekleştiriliyor. Sıfırdan -32'ye ineceksiniz, kazıklar çakacaksınız, tarihi binaları koruyacaksınız, vatandaşı mağdur etmeyeceksiniz yani bu iş gerçekten çok zor bir iş' diye konuştu. Yurt
Marvel Çizgi Romanları Samsung Telefon ve Tabletlerde
Kommiks çizgi romanları, Samsung’un kendi haber ve dergi uygulaması S-MAG üzerinden sunulmaya başlandı. Saran Online, geçtiğimiz yılın sonunda Kommiks ile Türkiye’deki çizgi roman yayıncılığına giriş yapmıştı. Marvel Comics ile yaptığı anlaşma sonucunda, firmanın tüm karakterlerine erişim hakkı bulunan Saran Online, ilk 6 ayda da yaklaşık 1000 adet çizgi romanı Türkçe’ye tercüme etmeyi planlıyordu. Ancak firma, bunları kullanıcılara nasıl ulaştıracağını açıklamamıştı. Saran Online, Türkçe çizgi romanları kullanıcılarla buluşturmak için Samsung ile anlaştı. Kommiks çizgi romanları, Samsung’un haber ve dergi uygulaması S-MAG’in içinde Çizgi Roman kategorisinde sunuluyor. Çizgi romanların ücretli olduğunu belirtmekte fayda var.ZETE
Reklam
Başörtülü Kızların Erkeklerin Omuzlarında Oturmalarını Utanarak İzledim'
Düzce Üniversitesi Bahar Şenlikleri’nde konser sırasında başörtülü kızların eğlenirken görüntüleri, AK Parti Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ tarafından eleştirildi. Özdağ, sosyal medya hesabından, 'Düzce üniversitesinin bahar şenliklerinde başörtülü kızların erkeklerin omuzlarında oturmalarını utanarak izledim. Ahh değerler nerede. Aklını o nurdan örtüyle örtenlere ihtiyacımız var. Nice örtünmüş var açılmaya aday. Nice açık var kapanmaya namzet. insan başının olduğu yerde değil aklının olduğu yerdedir' diyerek tepki gösterdi. ANKARA (DHA)
Reklam
'Cinsel Saldırı Mağdurundan Sağlık Raporu İstenmeyecek'
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, yeni yargı paketine ilişkin ayrıntıları açıkladı. Yeni yargı paketinde kadına ve çocuğa yönelik suçların cezası artırılıyor. Cinsel suçları işleyenlere tıbbi müdahale de getiriliyor.Adalet Bakanı Bozdağ, yeni yargı paketine ilişkin, 'Cinsel suçlardan hapis cezasına mahkum olanlar, tıbbi tedavi, mağdurun bulunduğu yerde yaşamamak gibi tedbirlere tabi tutulacak' dedi. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, yeni yargı paketine ilişkin, 'Cinsel suçlardan hapis cezasına mahkum olanlar, tıbbi tedavi, mağdurun bulunduğu yerde yaşamamak, çocuklarla bir arada olmayı gerektiren ortamda çalışmamak, çocuklarla ilgili meslek icra etmemek tedbirlerinden bir veya birkaçına tabi tutulacak' dedi. Bozdağ, 'Çocuklara karşı işlenen bir suçtan dolayı, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alanlar 30 yıl yerine 39 yıl, müebbet hapis cezası alanlar 24 yıl yerine 33 yıl ceza infaz kurumunda kalacak' diye konuştu. Bakanı Bozdağ,, '(Cinsel saldırıda) beden ve ruh sağlığının bozulması, yasa tarafından peşinen kabul edilmektedir. Böyle bir saldırıya uğrayanın beden sağlığı bozuldu mu bozulmadı mı bilirkişi incelemesine gidilmeyecektir' dedi. AA
'Seni Almıyoruz Neden Sınava Giriyorsun?'
'Adli Yargı Hâkim ve Savcı Adaylığı’ sınavınının yazılı bölümünü 10 kez kazanıp mülakatta elenen avukat Halil Atlı’ya 11. mülakatta 7 kişilik heyet tarafından “Almamamıza rağmen neden ısrarla sınava giriyorsun” sorusu yöneltildi... Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde avukatlık yapan Halil Atlı’nın, “Adli Yargı Hâkim ve Savcı Adaylığı” yazılı sınavında 10 kez başarılı olmasına rağmen mülakat sınavlarının tamamında başarısız sayılarak elendiğini Milliyet gündeme getirmişti. Sınavı yapan kurulla artık neredeyse “içli-dışlı” olan Atlı’ya geçtiğimiz günlerde girdiği 11. mülakatta, “Almamamıza rağmen neden ısrarla sınava giriyorsun” diye soruldu. 11 kez hâkimlik ve savcılık yazılı sınavını kazanmasına rağmen bunların 10’unda mülakatta elenen Atlı’ya bu mülakatlarda, “Künde sanatını anlatınız?”, “Noel babanın yaşadığı antik kent?”, “Kusurlu çatmayı anlatınız?”, “Pritzker Mimarlık ödülünü alan ilk kadın mimar kimdir?” gibi sorular yöneltildi. 2010’da yazılı sınavı kazanmasının ardından mülakata çağrılan Atlı, yine başarısız sayılması üzerine sınavın iptali için Ankara 12. İdare Mahkemesi’nde dava açtı. Mahkeme, 11 Ağustos 2010 tarihinde verdiği kararında, mülakat sınavında verilen yanıtların ses ve görüntülü kayıt altına alınmaması nedeniyle “mülakat sınavında başarısız sayılması” işleminin iptaline karar verdi. Bunun üzerine, mülakat yenilendi. Ancak sonuç değişmedi. Atlı’yla mülakatı yapan kurul üyeleri arasında, geçtiğimiz günlerde girdiği 11. mülakatta ilginç diyaloglar yaşandı. Atlı’nın anlatımına göre, salona girdiğinde, kendisine önce “Hoşgeldin, kaçıncı mülakatın?” diye soruldu. 11. olduğunu belirtmesi üzerine, üyeler, Atlı’ya, “Almamamıza rağmen neden ısrarla bu kadar giriyorsun” diye sordu? Atlı ise bu soruya, “Siz beni bu kadar mağdur ettiniz, bu kadar mülakattan başarısız saydınız, bu mağduriyeti dile getirip, kullanacağım” yanıtını verdi. Bir üyenin, “Bu mülakatlarda başarılı olmak için bişey yaptın mı?” diye sorması üzerine, ilk 5 mülakatta referanslar aradığını, olmayınca bundan vazgeçtiğini söyleyen Atlı’ya, aynı üye, “Yetmemiş demek ki, başka şeyler de lazım” yanıtını verdi. Atlı’nın, “Herhalde GBT’mde olumsuz şeyler var ondan olmuyor” demesi üzerine, üyelerden, komisyonun kimlerden oluştuğu sorusu geldi. Üyeler, önceki sınavlarda ne sorduklarını da Atlı’ya sordu. Atlı ise, “Daha önce çok iyi geçen mülakatlarıma rağmen beni almadınız ama sorulara cevap vermediği için ağlayan insanları aldınız onun için isterseniz boşuna soru sormayın nasıl olsa almayacaksınız” dedi. ‘Ağzımla kuş tutsam da giremem’ Artık umudu kalmamasına rağmen sınavlara girmeye devam ettiğini belirten Atlı şunları söyledi: “Ağzımla kuş tutsam da torpilim yok, giremem. Zaten torpil aramaktan da artık vazgeçtim. Mülakat sınavları şu anki haliyle yapıldığı sürece 100 kez bile mülakata girsem başarılı olmam imkansız. Benim durumumda çok sayıda kişi bulunuyor. 3 Mayıs 2013 tarihinde İdari yargı hakimlik mülakatı sınavı sonuçları açıklandı. Bakanlık daha önceki uygulamalardan farklı olarak bu sefer listeyi yayınlamamış olup, sınava giren adayların T.C kimlik numaraları ile girip sadece kendi mülakat sonucunu görmeyi uygun gördü. Bunun sebebi heralde kimin kazandığını diğer adayların bilmesine engel olmaktır.” Gökçer Tahincioğlu / Milliyet 
Reklam