onedio
Meral Okay, İki Yıl Önce Bugün Hayata Veda Etti
Aktris, senarist ve şarkı sözü yazarı Meral Okay, iki yıl önce bugün hayata veda etti. Sanatçıyı, 42 yaşındayken kaybettiği aktör eşi Yaman Okay'la hayatını anlattığı yazı eşliğinde saygıyla anıyoruz'Biz, başımıza aşkın taşının düştüğünü bir mevsim geçtikten sonra fark ettik. Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman’ın eşyaları var. Küçük küçük poşetlerle sızmıştı. Aşk bir sızma hâlidir... Böyle, bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana. Bu ateşle yanma hâli, o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın. Yaman’la her günümüz Sevgililer Günü’ydü... Sezen’i Yaman’dan dolayı tanıdım. O benim kardeşim, arkadaşım her şeyim oldu. Yaman'dan sonra işlerimin önemli bir bölümünü tasfiye ettim. Sezen, ısrarla profesyonel olarak birlikte çalışmaya zorluyordu beni. Nerdeyse kafamı kıra kıra bana şarkı sözü yazdırdı. Birlikte yazdığımız ilk şarkı; ’Masum Değiliz.’ ’Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece. Yalnızlık, sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna’ diye...' Bu satırlar; Meral Okay 'ın, henüz 41 yaşında kaybettiği aktör eşi Yaman Okay 'ı, aslında nasıl hiç kaybetmediğini anlatan unutulmaz yazısından. Aktris, senarist ve şarkı sözü yazarı Meral Okay, o sözlerini yazdığı şarkıdaki gibi 'yalnızlığın koynuna sevgili gibi boylu boyunca uzanalı' tam iki yıl oldu. Asmalı Konak, Yasemince, Bir Bulut Olsam, Muhteşem Yüzyıl gibi televizyonda yayınlandığı dönemlerde izlenme rekorları kıran dizilerin de senaristi olan Okay, kanser tedavisi gördükten sonra çekildiği evinde 9 Nisan 2012 sabahı hayata veda etti. “Hem kemoterapi, hem de radyoterapi görüyorum. Sağlık durumum iyi. Endişelenecek bir şey yok. ‘Muhteşem Yüzyıl’ın senaryosunu kimi zaman yorularak yazsam da, şikâyetçi değilim...' Okay, akciğer kanseri tedavisi gördüğü sırada sağlığıyla ilgili yöneltilen sorulara bu cevabı vermişti. Aktör eşi Yaman Okay'ı, 1993 yılında, pankreas kanserine yakalandığını öğrendikten sadece 1,5 ay sonra, henüz 41 yaşındayken kaybeden Meral Okay, hayatının son günlerine kadar senaryo yazmayı sürdürdü. Hayatı... Meral Okay, 20 Eylül 1959 tarihinde Türkan ve Ata Katı çiftinin ikinci çocuğu olarak Ankara'da doğdu. Ankara Anıttepe Lisesi'ni bitirdi. Toprak Mahsulleri Ofisi'nin dünya Bankası projeleri ve TBMM'nin Atatürk'ün 100. yaşı kutlamaları için oluşturalan komisyonda görev aldığı beş yıl boyunca devlet memurluğu yaptı. 12 Eylül öncesinde Türkiye İşçi Partisi üyeliği ve işyeri temsilciliğinde bulundu. 1984 yılında sinema ve tiyatro oyuncusu Yaman Okay'la evlendi. Pankreas kanserine yakalanan Yaman Okay, 1993 yılında, 41 yaşındayken hayatını kaybetti. İstanbul'da Günaydın gazetesinde çalışmaya başladı. Dergicilik, yayıncılık, yapımcılık ve Sezen Aksu ile birlikte sahne çalışmaları yaptı, şarkı sözleri yazdı Yayınlandığı dönemde bir fenomen olan, başrollerini Türkân Şoray ile Şener Şen'in paylaştığı İkinci Bahar dizisindeki 'Kasap Melahat' rolüyle adını kitlelere duyurdu. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nun (DİSK) 40. kuruluş yıldönümü kutlamalarında sahne aldı, 10 Aralık Hareketi'nin Politika Geliştirme Kurulu üyesi oldu. Petrol-İş Sendikası'nın 'Sendikalı Ol' kampanya filminde rol aldı. Senaryosunu yazdığı Muhteşem Yüzyıl dizisi devam ederken, akciğer kanseri tedavisi gördükten sonra çekildiği evinde, 9 Nisan 2012 sabahı hayata veda etti. Sözlü vasiyetini gerçekleştiren arkadaşları 'Meral Okay Matematik Köyü'nde Doğuyor' adlı bir yardım organizasyonuyla Aziz Nesin Vakfı'na maddi destek sağladı. Oyuncu olarak Bir Bulut Olsam, Alia, Beynelmilel, O Şimdi Asker, Hiçbiryerde, Koltuk Sevdası, Yeditepe İstanbul, İkinci Bahar, Seni Seviyorum Rosa adlı film ve dizilerde rol aldı. Yasemince, Asmalı Konak, Fedai, Bir Bulut Olsam ve Muhteşem Yüzyıl dizilerinin senaryosunu yazdı. 'Lunapark gibi bir sevdalık yaşadık...' 1993 yılında kaybettiği eşi Yaman Okay'ı anarken 'Hayatta en zor şey bir ölüye aşık olmak' demişti. Meral Okay, yıllar sonra Yaman Okay, onunla ve onsuz hayatı konusunda şunları yazmıştı: 'Yaman benim eski arkadaşımdı... O, Ankara Sanat Tiyatrosu’nda oyuncuydu, ben de Ankara’da yaşayan bir öğrenciydim. O zamanların Ankara’sı, herkesin birbirini tanıdığı ve belirli yerlerde toplandığı bir yerdi. 70’li yıllardı ve kültür tüketicileri birbirlerini bir şekilde sıkça görürlerdi. Bizim müşterek arkadaşlarımız vardı, bunların başında Rutkay Aziz gelir. Rutkay’la siyaseten de bir aradaydım, Türkiye İşçi Partili’ydim ben. O yılların derli toplu Ankara’sında sık sık görüşme şansımız olurdu. Yaman’la tanışmamız o yıllardır; fakat aşık olmamız daha sonraya rastlar. O sinemaya 'Sürü' filmi ile geçince İstanbul’a gelmişti, ben de daha sonra İstanbul’a geldim. O eski bir Ankaralı olarak bana sahip çıkmaya kalktı; Ankaralıların böyle bir derdi de vardır. Biz, başımıza aşkın taşının düştüğünü bir mevsim geçtikten sonra fark ettik. Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman’ın eşyaları var. Küçük küçük poşetlerle sızmıştı. Aşk bir sızma hâlidir. Ben Ankara’dan örselenmiş ve kırılmış bir kalple gelmiştim. Yaman çok tutkulu ve sabırlı bir adamdı, bir de baktım kalp ağrımdan eser kalmamış. Yani taş düşmüştü ama adını koymamız için bir mevsim geçmesi gerekti. Yaman, o kadar temiz bir adamdı ki, ona kızamazdınız. Bir o kadar da yiğitti. Ben Yaman’ı hep bir lunaparka benzetirim. Onunla yaşamak bir lunaparkta yaşamak gibiydi. Bir yandan bütün cümbüşü, pırıltısı, eğlencesi ve sürprizleri, öte yandan yüreğinizin ağzınıza geldiği anlarıyla tam bir lunapark gibiydi. Üstelik ben bir Ankaralı olduğum, üstüne üstlük bir subay kızı olduğum için, bir yanımla derli toplu, diğer yanımla despot falan bir kızdım. Yaman bir gün bana, benim taklidimi yaptı; her şeyi net olarak alt alta sıralamamı, emir kipiyle konuşmamı, ’canımın içi’ derken bile bazen tonlamamdan dolayı ’Hadi canım!’ anlamı çıkabileceğini falan gördüm. Bu, bir oyuncuyla birlikte olmanın hem avantajı, hem dezavantajıydı. Bunu Yaman’ın aynasında görünce, ’Aaa çok fena bir şeymişim!’ dedim. Ee bu aynayı tutan eğer pırıltılı ve doğru bir adamsa, dönüştürücü de oluyor. ’Benimle o garnizon sesiyle konuşma’ derdi. Yaman, çok renkli ve heyecanlı bir adamdı. Ben derdim ki; ’Tanrım, bu adam ne zaman yorulacak!’ diye. Meğer acelesi varmış... Her şeyi o kadar yoğun, hızlı ve çoşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu. Her şeyi hızlı yaşardı, hızlı yemek yerdi, hızlı içki içerdi, bir proje söz konusu olduğunda hızına yetişemezdiniz. Bir gece arkadaşlarla yemekteyken sabah kahvaltısını Bodrum Türkbükü’ndeki evimizde yapmaya karar vermesiyle kendimizi yollarda bulmamız bir olurdu. Bazen düşününce dehşete kapılıyorum, demek ki acelesi varmış diyorum. Kısa bir ömre, birkaç kişilik bir hayat sığdırdı. Bizim Yaman’la tarihe kayıt olarak düşeceğim hiçbir kavgamız olmadı. O, kalbini insanlara açarken de, onlara güvenirken de çok hızlıydı ve kırılması da doğal olarak aynı hızla olabiliyordu. Aktörlerin kalbi camdandır. Çok çocuk, çok bebektirler. Belki de bunu çok yakından gördüğüm için ben daha dikkatli davranırdım. Belki de tek sürtüşmemiz onu kıranlara karşı olan tutumumdan olmuştur. Ben köşeleri çok olan bir insandım; Yaman beni eğitti. O hüzünleri ironik bir neşeye çevirebilme ustasıydı. Bu yönüyle de bakınca gam kasavetten çok çabuk çıkabilirdik. Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden ’biz’ olabilme hâlidir. İnsan egosu denetlenmesi en güç olan şeydir. Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz. Biz birbirimize karşı çok saygılıydık; mesleklerimiz ve bunun gerektirdiği fedakârlık hallerinde hele daha da çok saygılı ve yol açıcı davrandık hep. Ee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle nefes molaları da verirdik. Döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi. Aşk bazen de bir kıyamama hâlidir. Şunu çok açıkyüreklilikle söyleyebilirim; o benden daha iyi bir insandı. O kadar bebek, o kadar adam, o kadar temiz... Ben Yaman’la birlikte onun kadar temiz, onun kadar beklentisiz, onun kadar masum yaşamayı öğrenmeye çalıştım. Buradan bir öğretmen öğrenci ilişkisi anlaşılmasın. O, o kadar ahlâklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız. Onun yanında kirli kalamazdınız. Hastalığının son bir ayında, ki hastalığın çıkmasıyla kaybetmemiz 1.5 ay sürdü. Tıp hastalığının süratine yetişemedi. Hep şunu düşündüm; hayata, sanatına ve bize dair bir sürü düşüncesi, projesi vardı ve hepsi sanki hızla arka arkaya gerçekleşmeye başlamıştı. Neden şimdi, neden bu adam, diye çok düşündüm. Orada bile hızlıydı. Komaya girene kadar Yeşim Ustaoğlu ve Tayfun Pirselimoğlu ile birlikte senaryo çalıştılar. Onlar her gün geldiler ve bu oyunun gönüllü yoldaşı oldular. Sonra o film çekildi; Yeşim’in ilk uzun metraj filmidir 'İz' filmi ve Yaman’a adadılar. Yaman’ın rolünü Aytaç Arman oynamıştı. Bunlardan bahsetmişken o sürecin acısını hafifleten bir yığın katıksız dostluklar yaşadık. Gerçi o sürecin acısı hafiflemiyor. Ben de harlı ateş şeklinde yanma hâli tam 10 yıl sürdü. Asmalı Konak’ın son dört bölümünü yazarken o acıyla yeniden yüzleştim ve ancak o zaman birazcık küllendi diyelim. Böyle, bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana. Bu ateşle yanma hâli, o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın. Yaman’la her günümüz Sevgililer Günü’ydü... Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır. Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken Boğaz’ı turlardık. Sezen’i anmamak olmaz: Sezen, Yaman’ın çok yakın arkadaşıydı. Ben Yaman’dan dolayı tanıdım. Sezen, insanın hayatına çok hafif dahil olur. Sızar ve siz bunu anlamazsınız. O benim kardeşim, arkadaşım her şeyim oldu. Yaman’dan sonra işlerimin önemli bölümünü tasfiye ettim. Sezen, ısrarla profesyonel olarak birlikte çalışmaya zorluyordu beni. Nerdeyse kafamı kıra kıra bana şarkı sözü yazdırdı. Birlikte yazdığımız ilk şarkı; ’Masum Değiliz’. ’Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece. Yalnızlık, sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna’ diye... Yaman’dan iki ay sonra yazdık. Daha sonra bu ısrar otuz küsur şarkı sözü üretti. O dönem Sezen bana sadece 3-5 saat uyumaya yetecek kadar boşluk bırakıyordu. Stüdyolar, kayıtlar, konserler vb. çok yoğun bir rehabilitasyon oldu benim için. Sezen’in o toplumsal düzeydeki rehabiliterliği benim için özel bir muamele seçkinliğinde oldu. O benim kardeşimdir, canımdır. Bugün eksik olan ne? Bu topraklarda aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır. Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıktaki tutku kutsanır hep. Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre aitiz biz. Öyle kadınlar ve erkekler tanıyorum, risk almıyorlar. Aşk emniyetli bir şey değildir. Emniyetli olan sevgidir. Aşk ehlileşmez, sakinleşemez. Öyle olursa akraba olursunuz. Bir de aşık olunacak mecra kalmadı. Artık ortak alanları paylaşmıyoruz. Bizim agoramız yok artık. Herkes kendi bacağından asılmak isteyen koyun tarifinde. Bu hem maddi hem manevi bir şeydir. Gelir, böyle adamı aşkta da emniyet arayan birine dönüştürüverir. Herkes kendi kişisel başarı öyküsünün peşinde. Belki de biz herkes için daha adil, daha vicdanlı daha temiz bir dünyanın düşünü paylaştığımız için başkalarıyla da bir arada durmanın ne kadar zenginleştirici bir şey olduğunu biliyorduk. Şimdi bu duyguların esamesi okunmuyor. Yoksullaşmamız sadece ekonomik anlamda olmadı. Duygusal anlamda, dayanışma anlamında birbirimizin yaralarına bakma konusunda da yoksullaştık. Şimdi empati denen modern kavram var ya, biz onun ağababasını tanıyan ve buna içerilmiş bir dünyadan geldik buralara. Dizilerdeki aşık olma süreci o kadar uzun ki, öncelikle bu rasyonel değil! Aşk çok ani, hızlı ve genellikle beklenip, tasarlanamayan bir şeydir. Kafana bir taş düşer, neye uğradığını şaşırırsın. Ve bunun aşk olduğunun da sonradan adını korsun. İrrasyonellik sadece bu değil, bir de dizi karakterlerinin çok ön hazırlığı var aşık olmak için. Halbuki, hayatta böyle değildir, aşk tasarlanılan ve ön hazırlığı yapılabilen bir şey değildir. Eskinin, hani o dalga geçilen mantık evliliklerinde bile, bugünkü hesaplılıktan daha çok aşk vardı diyesi geliyor insanın. Ali Poyrazoğlu dedi, ’Aşk bir kör atlayıştır.’ İnsanların birbirleri için ’sağlama’ yapacakları alanlar kalmadı. Modern hayatlar ve modern zamanlarda böyle bir şansı yoktur insanın. Son bir aydır, ’Ben aslında duyguları olan iyi bir insanım’ mesajını, ben şu cümleyle alıyorum. Babam ve Oğlum’u gördün mü? Hee gördüm Ağladın mı? Sana ne? Yani ben de duyarlıyım ve iyi bir insanım. Bu arada, ben de filmi seyrettim. Yeri gelmişken ve sabah seansında katılarak ağladım ama bu soruları soran insanlarla o kadar ayrı şeylere ağladık ki. Benim o filmde yandığım, bu ülkenin o temiz çocuk yürekli insanlarının, bu ülke tarafından nasıl da kırıldığını, nasıl da örselendiklerini, onurlarıyla ekmekleriyle nasıl da oynandığını gördüğüm için bu uğurda yiten, onulmaz acılar çeken insanlarımızı hatırlayarak ağladım. Belki de bugünkü aşksızlık hâli de, o dönemlerin ürünüdür diyeceğim ama aşk bunların hepsinin üzerinden atlayabilecek bir şey olmalı... 'T24
Hollywood'da Irkçılık Çizgi Filmlere Kayıyor
'Çılgın Hırsız 2 / Despicable Me 2' filminin kötü karakteri El Macho, Meksikalı kötü adam stereotipinin tüm özelliklerine sahip. Hollywood filmlerinde farklı etnik kökenlerden gelen karakterler daha sık ve olumlu şekilde yansıtılırken, animasyon dünyasının daha çok yolu var Guardian gazetesinde Steve Rose imzasıyla yayımlanan bir haberde, ırkçılığın Hollywood çizgi filmlerinde kendisine sağlam bir yer bulduğu öne sürüldü. Siyahi yönetmen Steve McQueen'in çektiği '12 Yıllık Esaret' filminin ve Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron'un 2014 Oscarları'ndan ödülle ayrılması, Hollywood'un ırkçılığının kırılmaya başladığına dair bir işaret olarak görülmüştü. Ancak Rose'a göre ırkçı yaklaşım ortadan kalkmak yerine animasyon film dünyasına doğru ilerledi. Rose, kötü karakterlerin ağırlıklı olarak Meksikalılardan oluştuğu, geçen senenin gişe şampiyonlarından 'Çılgın Hırsız 2 / Despicable Me 2' filminin kötü adamı El Macho, bazı filmlerde sadece beyaz karakterlere yer verilen Oscar ödüllü 'Karlar Ülkesi / Frozen' göz önüne alındığında Hollywood'da ırk stereotiplerinin animasyon filmler üzerinden tüm gücüyle devam etmekte olduğunu ifade ediyor.Milliyet Sanat
24 Ayrı Fotoğrafla New York'un 24 Saati
Stephan Wilkes'in 24 Saatlik New York fotoğraf çalışması aynı alanın her saat aynı şekilde fotoğraflandırılıp, bunların tek fotoğrafta gösterilmesiyle oluşmuş bir proje. Benzer bir başka proje için Fong Qi Wei 'nin 'Time Laps' ine bakabilirsiniz.
Bu Kitaplar İnsan Derisiyle Kaplı!
Pahalı ve eski kitapları bir araya getiren büyük kütüphanelerde her daim garip bir yan vardır. İnsanların fısıldayarak konuştuğu bu ortamı yapay bir sessizlik kaplar. Toz kokusu ise sürreal bir hava yaratır. Söz konusu garip kütüphanelerse şüphesiz hiçbir yer, Harvard Üniversitesi'yle boy ölçüşemez. Çünkü birkaç yıl önce bu kütüphanede bulunan üç kitabı, diğerlerinden ayıran bir şey fark edildi. Onların deri kaplaması, diğerlerine benzemiyordu. Yapılan araştırmalar da gösterdi ki, bu pürüzsüz kaplamalar, insan derisindendi. Hatta bu kitaplardan birisinin derisi, canlı bir insandan yüzülmüştü. Aslında insan derisiyle kitap kaplamak 17. yüzyılda epey yaygındı. Adı 'anthropodermic bibliopegy (insan derisiyle kitap ciltleme sanatı)' konulmuştu ve bu sanat, özellikle anatomi kitaplarına uygulanıyordu. Kitaplar, genellikle tıbbi görevlilerin, araştırmaları sırasında kadavradan yüzdükleri deriyle kaplanıyordu. Herhalde hiçbir şey boşa gitmesin istendiğindendi bu. Harvard'daki bu garip kitaplardan biri Roma şiirini, bir diğeri Fransız felsefesini ele alıyor. Canlı canlı yüzülen bir insanın derisiyle kaplanan sonuncu kitap ise Ortaçağ İspanya'sının hukuk düzeni üzerine bir inceleme. İçinde ise şu ilginç paragraf bulunuyor: 'Bu kitabın kaplaması, 4 Ağustos 1632'de, Wavuma tarafından, henüz canlıyken derisi yüzülen sevgili arkadaşım Jonas Wright'tan geriye kalan tek şey. Kral Mbesa bana bu kitabı verdi ki bu kitap da zavallı Jonas'ın sahip olduğu birkaç şeyden biriydi; şimdi onun üzerini derisi kaplıyor. Huzur içinde yatsın.' Harvard'a uğrarsanız bu kitapları inceleyebilirsiniz. Greg Newkirk 'in Roadtrippers Daily'de yayınlanan makalesini Gökçe Gündüç, Türkçeleştirdi. Kaynak: Sabitfikir
'İğrenç Eğilimleri Olan Bir Seks Makinesi'
Siyah- beyaz ve sessiz filmlerin kahramanı Charlie Chaplin'in kadın düşkünü olduğu ve yaşamı boyunca 2 bin kadınla yattığı ileri sürüldü. İddiaya göre Chaplin kadınlara karşı saldırgan ve kabaydı Peter Ackroyd'in yazdığı Charlie Chaplin biyografisinde aktörle ilgili bir çok iddia bulunuyor. Charlie Chaplin 88 yıllık yaşamında 4 kez evlenirken genç kızlara her zaman aşırı ilgi duydu. Chaplin ilk evliliğini 1918 yılında, 16 yaşındaki oyuncu Mildred Harris ile yaptı. İki yıl süren evliliğin sonunda Mildred Harris, Charlie Chaplin'i çabuk öfkelenen, sabırsız ve kendisine aptal gibi davranan biri olarak nitelendirdi. Charlie Chaplin, ikinci evliliğini 15 yaşındaki Lita Grey ile yaptı. Daha doğrusu hamile bıraktığı Grey ile evlenmek zorunda kaldı. İkinci eşiyle de mutsuz olan ve onu “küçük fahişe” olarak nitelendiren Chaplin, buna rağmen gecede 6 kez ilişkiye giriyordu. Lita Grey bir açıklamasında, “O iğrenç eğilimleri olan bir seks makinesi” dedi. Charlie Chaplin'in diğer evlilikleri de sorunlu oldu. Kıskanç ve sürekli partnerlerinin sevgisini kaybetme korkusu yaşayan ünlü oyuncu sadık da değildi. Peter Ackroyd'in yazdığı biyografi, iki Oscar kazanmış olan Hollywood'un tartışmasız yıldızı Charlie Chaplin'in hayatında bazı noktaları tartışmaya açacak gibi görünüyor. Uzmanlar ise çocukluğu sorunlu geçen Charlie Chaplin'de kişilik bozukluğu olduğunu ileri sürüyorlar. Salzburg'dan Psikolog Alexander Grappmaier, Chaplin'in çocukluğunun bakım yurtlarında geçtiğine dikkat çekiyor. Kendisi doğduktan kısa süre sonra babası evden ayrılan Charlie Chaplin'in annesi de yaşadığı depresyon nedeniyle onunla fazla ilgilenemedi. Bu yüzden Chaplin, hayatı boyunca kaybetme korkusu yaşadı.  dha/Hakan AYTAŞ
Dünyadan Saykodelik Mekanlar
Çizgi film stüdyolarına düştüğünüzü sanmayın. Çin'deki bu deli dağ oluşumu gerçekten var. Şu ışınlanmayı artık bulsalar da kaçıp kaçıp gitsek. Öteki türlü çok masraflı oluyor. Bu şekiller farklı renklerdeki kaya tozlarının ve minerallerin 24 milyon yıl boyunca üst üste baskılanması ve tektonik yüzeyle kaplanması sonucunda oluşmuş.
Terkedilmiş Star Wars Setinden İlginç Görüntüler
2010 yılında fotoğrafçı Ra di Martino, Tunus'taki terk edilmiş Star Wars film setine gitmiş orayı fotoğrfalamış. Buradaki set 1976'daki film için kullanılmıştı. Fotoğrafçının bu fotoğraf serisi 'No More Stars' başlığıyla anılıyor. Martino bu setlerin kullanımdan sonra terk edildiğini ve kimsenin zaten gitmediği bir yerde yerel yetkilileri rahatsız etmediğini belirtiyor. Bunca yıl sonra bu terk edilmiş film setleri eskiden kalma birer tarihi kalıntı gibi görünüyor. Sıcak ve kum setin bir kısmına tabi zarar vermiş. Bir grup Star Wars hayranı 2012'de bir kampanya başlatarak bu setlerin onarılması için para toplamışlar. Ra di Martino'nun portföyü için bkz. radimartino.com ve radimartino.tumblr.com
Sandviç Poşetine Sanat Yapan Yaratıcı Baba
David LaFerriere, hem bir baba hem de grafik tasarımcısı.. 2008'den beri çocuklarının beslenme çantalarını hazırlıyor. Sandiviçleri ise hazırladıktan hemen sonra fotoğrafını çekip toplamış. 1000in üzerinde çalışması olmuş böylece.Diyor ki, 'çocuklarım öğle vakti gelene kadar görmüyor sandiviçlerini'.Size her gün böyle sürpriz yapılsa sevinmez miydiniz?
Üniversitede Nymphomaniac'la Sansürü 'Sıfırlıyorlar'
Lars von Trier'in Türkiye’de sinemalarda gösterimi yasaklanan filmi “Nymphomaniac” “sansürü sıfırladık” diyen üniversitelilerce perdeye taşınıyor. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sinema Topluluğu (ODTÜ SİTop) , Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü (bü(s)k), İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Taşkışla Sinema Topluluğu , İstanbul Üniversitesi (İÜ) Diş Sinema ’nın düzenlediği gösterimler bugün ve yarın kampüslerde gerçekleşecek. Dört üniversiteden dört öğrenci kulübünün açıklamasında şu ifadeler yer alıyor. 'Bir demokrasi trolü olan 'uzun adam'ın her söylemini eyleme dönüştüren devlet bürokrasisiyle karşı karşıyayız. 'BÜ(S)K, ODTÜ SiTop, İTÜ Taşkışla Sinema ve İstanbul Üniversitesi Diş Sinema olarak yasaklara ve antidemokratik uygulamalara karşı, gösterimi yasaklanan NYMPHOMANIAC filmini eşzamanlı perdeye taşıyarak 'sansürü sıfırlıyoruz. 'Sokakta katil, evinde hırsız hükümet; sinema öldürüp avm yapıyor, fonlarımızı çalıp muhafazakar sanat üretimini dayatıyor. 'Tüm antidemokratik, baskıcı, otoriter uygulamalar karşısında filmsever herkesi sinemalarına, üretimlerine, özgürlüklerine, söz söyleme haklarına; hayatlarına sahip çıkmaya çağırıyoruz.' 14 Mart Cuma günü vizyona girmesi beklenen “Nymphomaniac” filminin Türkiye çapında sinemalarda gösterilmesi 3 Mart’ta yasaklandı. Vizyona girecek filmleri değerlendiren Değerlendirme Sınıflandırma Alt Kurulu, filmi izledikten sonra herhangi bir değerlendirmede bulunmadan kararı Değerlendirme Sınıflandırma Üst Kurulu’na bıraktı. Üst Kurul iki üyenin itirazlarına karşın filmin sinemalarda gösterilmemesine karar verdi. !f İstanbul Film Festivali'nde Lars von Trier tarafından sansürlenmiş versiyonuyla gösterilen film İstanbul Film Festivali bünyesinde izleyiciyle buluşuyor. 'Nymphomaniac', 50'li yaşlarının başındaki bir kadının çocukluğundan itibaren ilişkilerini anlatıyor. Charlotte Gainsbourg, Stellan Skarsgård, Stacy Martin, Shia LaBeouf, Christian Slater, Jamie Bell, Uma Thurman, Willem Dafoe gibi oyuncuların rol aldığı film, geçen ay Berlin Film Festivali'nde sansürsüz olarak gösterilmiş ve eleştirmenlerden övgüler almıştı. Gösterimler:ODTÜ, Pazartesi/Salı, 19:00, Fizik U-3 AmfisiBoğaziçi Üniversitesi, Salı 17:30, İbrahim Bodur SalonuİTÜ, Salı 19:00, Taşkışla Salon 213İÜ, Çarşamba 16:30, Prof. Dr. Altan Gülhan Salonu Bianet
'Nuh: Büyük Tufan' İçin Türkiye'den İlk İtiraz Geldi
Avukat Yusuf Erikel, ''Nuh: Büyük Tufan'' filminin gösterilmesinden önce, ''filmin, senaristin kurgusu olduğu ve Kuran-ı Kerim'de bahsedilen Hz. Nuh ile alakası olmadığına'' ilişkin bir metnin yayımlanması için İstanbul Nöbetçi Sulh Hukuk Mahkemesine başvurdu.Başvuruda, Türkiye'deki sinemalarda yayınlanan, DVD kopyaları da piyasaya sürülecek olan filmin 'Allah'ın peygamberi Hz. Nuh'un şahsiyetini rencide ettiği ve inançlara aykırı olduğu' ifade edildi ve bu nedenlerle filmin gösteriminden önce şu metnin yayımlanmasına karar verilmesi istendi: 'Saygıdeğer izleyiciler, seyretmekte olduğunuz bu film, tamamıyla filmin senaristinin kendi kurgusu olup, bu filmdeki Hz. Nuh karakterinin ve anlatılan olayların İslam inancıyla, Kuran-ı Kerim'de bahsedilen Büyük Peygamber Hz. Nuh ile alakası yoktur. Hz. Nuh, Kuran'da övülen büyük bir peygamber olup, İslam inancına göre peygamberler günah işlemekten münezzehtir. Saygılarımızla siz sayın izleyicilere duyurulur.' İhtiyati tedbir talebinde 'karşı taraf' Kültür ve Turizm Bakanlığı ile filmin yayın hakkı sahibi şirket olarak gösterilirken, mahkemeden, kararın bir nüshasının bakanlık, bakanlığın il müdürlükleri ve RTÜK'e gönderilmesi de talep edildi. Avukat Erikel, dilekçesinin sonunda, 'Davacı, talepte bulunan, Hz. Nuh'un sonraki kuşaktan torunu olan, inanan mümin' ifadesine yer verdi.Film daha önce Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Malezya’da yasaklanmıştı.AA
25 Farklı Dilde 'Let it Go'
'Frozen' film müziğine her geçen gün yeni bir versiyon daha ekleniyor. 25 farklı ülkenin sanatçıları bir araya gelerek 'Let it Go' parçasını 25 farklı dilde seslendirdiler.