onedio
Gerçekçiliği ve Şaşırtan Tekniğiyle Yaratıcılık Kavramına Yeni Bir Boyut Katan Çinli Sanatçıdan 12 Heykel
Li Hongbo, 1974 doğumlu Çinli bir heykel sanatçısı. Kendisini modern sanat dünyasında bir deha olarak kabul ediliyor. Çinli sanatçı yine olağanüstü bir çalışma ile karşımızda. Hongbo, bu kez kağıtları bırakıp, bıçaklara yepyeni bir boyut kazandırmış. Büyük ve küçük, farklı boyutlarda bıçakları işleyerek ve içinden parçalar çıkararak onlara üçüncü bir boyut katmış. Gerçekçiliği ve şaşırtan tekniğiyle Li Hongbo yine tüm sanat camiasından geçer puan almış. Projesine “Shadow of Knives” yani “Bıçakların Gölgesi” adını veren Hongbo, olağanüstü eserleriyle sanıyoruz daha uzun yıllar gündemde kalmaya devam edecek.
İnsanların Sıkıcı Bulup Bir Kenara Attığı Tablolara Yeni Bir Ruh Veren Adamın 18 Şaheseri
David Irvine farklıyı arayan bir karakter. Sanatı için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Garaj satışlarında, ikinci el dükkanlarda  ve evlerin aralarında geçen bir ömrün mükafatı ise bulduğu eski tablolar. Irwin'ın gönlü bu tabloların bir köşede kalmasına razı olmamış. Ve onları daha eğlenceli bir hale getirerek yeniden insanların beğenisine sunmaya karar vermiş. Aşağıdaki eğlenceli tablolar da bu kararın bir sonucu..
Magna Carta'nın 700 Yıllık Nüshası Bulundu
İngiltere'de bir belediyenin arşivindeki defterin arasında 700 yıllık orijinal Magna Carta kopyası bulundu.Tarihi belgeyle ilgili açıklama yapan İngiltere'nin doğusundaki Kent Bölgesi Belediyesi (KCC), araştırmacıların belediyeye ait Kent Tarih ve Kütüphane Merkezi'nin (KHLC) arşivinde bir defterin içerisinde Magna Carta'nın kopyası olan orijinal bir belge bulduğunu açıkladı. Magna Carta Projesi'nde araştırmacı olarak görev yapan Sophie Ambler, belgenin 1215 tarihli Magna Carta'nın 13'üncü yüzyıldaki 24'üncü kopyası olduğunu kaydetti.Yaklaşık 50 santimetre uzunluğundaki belgenin üçte birinin eksik olduğunu belirten Ambler, belgenin ıslandığı için zarar gördüğünü ve üzerindeki kraliyet damgasının kayıp olduğunu belirterek, ancak belgenin yayın tarihinin okunabildiğini söyledi.Tarihçiler, yeni bulunan belgenin dönemin İngiltere Kralı John'un ilkMagna Carta'yı imzalamasından 85 yıl sonra, Kral John'un torunu olan İngiltereKralı Birinci Edward döneminde basıldığını bildirdi.Belediye'nin arşivlerini tarayan KCC Tarih Sorumlusu Dr Mark Bateson tarafından bulunan belge ayrıca, 2007 yılından bu yana keşfedilen ilk Magna Carta kopyası olma özelliğini taşıyor. 1215 yılında İngiltere Kralı John tarafından imzalanan Magna Carta ile Birleşik Krallık'ta ilk kez kralın yetkileri kısıtlanarak, halka temel hak ve özgürlükler tanınmıştı. Magna Carta, günümüzdeki anayasal düzenin oluşması sürecinde en önemli belgelerden biri olarak kabul ediliyor ve bu yıl Magna Carta'nın 800'üncü yılı kutlanıyor.AA
Reklam
Sigarayı Bırakmak Beyni Gençleştiriyor
Kanadalı bilim adamları, sigaranın bellek, dikkat, algısal idrak, düşünce, dil ve şuur konusunda kilit rol oynayan beynin en dışındaki 'gri madde' diye nitelendirilen merkezi sinir sisteminin ana içeriğinin daha hızlı kaybına yol açtığını, sigaranın bırakılmasından sonra bu olumsuz etkilerin ortadan kalkabildiğini belirtti.Araştırmaya 36'sı tiryaki, 223'ü sigarayı bırakmış 70'li yaşlardaki yaklaşık 500 kişi katıldı.Bilim adamları katılımcıların beyin görüntülerini inceledi.Sigara içenlerde beynin gri maddeyle kaplı kısmının daha hızlı inceldiğini saptayan bilim adamları, eski tiryakilerde ise bu bölgenin kısmen kendini topladığını gördü.Eski tiryakilerin 30 yıl boyunca günde 1 paket sigara içtiğini belirten bilim adamları, bu kişilerin beyninin hiç sigara içmeyenlerinki ile aynı duruma gelmesinin ise 25 yıl aldığına dikkati çekti.Bilim adamları sigarayı bırakmanın incelmeyi azalttığını, hatta uzun sürse de toparlanmasına yardımcı olduğunu vurguladı.Araştırmanın sonuçları 'Molecular Psychiatry' dergisinde yayımlandı.Daha önceki araştırmalar sigaranın bilişsel becerilerin hızla azalmasına yol açtığını göstermişti ancak bunun hızı ve giderilebileceğine ilişkin bilgi bulunmuyordu.Sabah
Görsel Estetiğiyle 2014'ün En İyi 30 Albüm Kapağı
2014'ün en iyi albüm kapaklarını belirlerken görsel estetiğin yanısıra, yeni fikirler barındırmasına da dikkat ettik. Müzikleriyle de şahane olan albüm kapaklarının geçtiğimiz yıl müzik dünyasına kattığı estetik havayı sizlerle paylaşmak istedik.Kaynak: Görsel Estetiğiyle 2014`ün En İyi 30 Albüm Kapağı
Reklam
Bir Galeride İçinize Kasvet Dolduracak Sally Mann Fotoğrafları
Sally Mann, farklı çocuk portreleri ile tanınan oldukça cesur bir Amerikalı fotoğraf sanatçısı. Özellikle kendi çocuklarının yetişkin pozlarını yakalayıp, çocukluğun masum yanını yok etmeye çalışarak fotoğraflamış dolayısı ile oldukça eleştiri almış bir anne. Fotoğraflarında çürüme, ölüm ve aslında hiç olmayan masumiyeti gösterdiğini söyleyen sanatçının ortanca kızı Jessie, 'Aperture' isimli dergiye verdiği röportajda annesinin çalışmalarının insanlar için rahatsız edici olduğunu ancak yine de yapıyor olmaları gerektiğini söylemiştir. Sally Mann'in çocuklarını ahlaksız, çıplak ve masumiyetten uzak olarak fotoğraflaması tartışıladursun, biz bu fotoğraflardaki kasvete bir göz gezdirelim. Ne dersiniz, bazıları tiksinmenin yanı sıra hayranlığı da hak etmiyor mu?
Müzeyyen Senar'a Veda...
Tedavi gördüğü hastanede Pazar günü hayatını kaybeden Türk sanat müziğinin en duayen ismi Müzeyyen Senar, son yolculuğuna uğurlandı...97 yaşında vefat eden Müzeyyen Senar, Bebek Camisi’nde öğle namazını müteakip kılınan  cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi...Cenaze törenine, Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Abdurrahman Arıcı, İstanbul Valisi Vasip Şahin, Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar, Galatasaray Kulübü Divan Kurulu Başkanı İrfan Aktar, eski Basın İlan Kurumu Genel Müdürü Mehmet Atalay, Sezen Aksu, Bülent Ersoy, Erol Evgin, Tarkan, Erol Büyükburç, Mustafa Sağyaşar, Sibel Can, Mustafa Keser, Yılmaz Morgül, Oya Aydoğan, Göksel Arsoy, Safiye Soyman, Muazzez Abacı ve Mustafa Ceceli'nin de aralarında bulunduğu çok sayıda sanatçı katıldı.Bu arada, Bebek Parkı'na Beşiktaş Belediyesi tarafından Müzeyyen Senar'ın fotoğrafı ve 'Güle Güle Cumhuriyetin Divası' yazısı bulunan büyük boy poster asıldığı görüldü. Törene, Türk Silahlı Kuvvetleri, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın da aralarında bulunduğu çok sayıda kişi ve kuruluş çelenk gönderdi. 'ANNEM ÖLMEDİ...'Cenaze töreninde hazır bulunan Müzeyyen Senar'ın kızı Feraye Işıl ve oğlu Ömer Işıl, taziyeleri kabul ediyor. Feraye Işıl 'Annem çok güzel anılar bıraktı. Benim için ölmedi, onu çok özleyeceğiz. Türk halkının büyük kaybı' dedi.
Reklam
Dünya'nın Çekirdeğine Ait Yeni Keşif
Çinli ve Amerikalı bilim insanlarının ortaklaşa yaptığı araştırma, Dünya'nın merkezinde, iki farklı bölge olduğunu ortaya çıkardı. Keşif, Dünya'nın oluşumu ve tarihine ışık tutacak.Dünya'nın çekirdeğindeki kristallerin farklı yapıya sahip olduğu keşfedildi. Bilim insanları, Dünya'nın çekirdeğindeki demir kristallerinin iki farklı şekilde sıralandığını keşfetti. Keşif, gezegenin kristallerin oluşumu sırasında çok büyük değişime uğradığına işaret ediyor.‘Nature Geoscience’ dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, Dünya'nın merkezindeki demir kristallerinin yapısı, çekirdeğin dış kısmındakilerden farklı.Bilim insanları, yeryüzünün 5 bin kilometre derinliğine inecek herhangi bir kazma işlemi yapılamadığı için çekirdeğin yapısını incelemek için depremlerin neden olduğu hareketleri araştırdı.Deprem dalgalarının yeryüzünün farklı katmanlarında nasıl değişiklik gösterdiği analiz ettiklerini kaydeden Illinois Üniversitesi'nden Prof. Dr. Prof Xiaodong Song, elde ettikleri verilerin Dünya'nın merkezinin iç ve dış çekirdek olarak iki parçadan oluştuğunu gösterdiğini belirtti.Prof. Dr. Song, şunları kaydetti:'Sismik dalgalarla elde edilen veriler, iç çekirdekteki kristallerin doğu-batı yönünde dizildiğini gösteriyor. Kuzey Kutbu'ndan aşağıya doğru bakmak mümkün olsaydı bu kristalleri kendi çevrelerinde dönüyormuş gibi görecektik. Dış çekirdekteki kristaller ise kuzey-güney yönünde sıralanmış ve aynı bakış açısında yatay görünüyorlar. Dünyanın merkezinde iki farklı bölgenin keşfi, Dünya'nın oluşumu ve tarihi hakkındaki bilgilerimize ışık tutacak.'Yer yüzeyinin 5 bin kilometre derinliğinde yer alan çekirdek, yaklaşık 1 milyar yıl önce katılaşmaya başlamıştı ve her yıl 0,5 milimetre büyümeye devam ediyor.Prof. Dr. Song, çekirdekteki kristallerin iki farklı şekilde dizildiğinin keşfinin, kristallerin farklı koşullar altında oluştuğuna ve gezegenin yaklaşık 500 milyon yıl önce çok büyük bir değişime uğradığına işaret ettiğini söyledi. Henüz ne olduğu bilinmeyen değişimin, Dünya'nın manyetik alanını da etkilediği ve ekvator ekseniyle kutup ekseninin yer değiştirmesine neden olduğu sanılıyor.Yoğunluk ve ağırlık bakımından en ağır elementlerin yer aldığı çekirdekteki demir-nikel karışımı, çok yüksek basınç ve sıcaklık etkisiyle kristal halde bulunuyor. Yaklaşık bin 370 kilometre kalındığındaki çekirdeğin 4300 derece sıcaklığa sahip olduğu sanılıyor.AA
Eski İnsanlar Nasıl Konuşuyorlardı? Unutulmuş Uygarlıklara Ait 7 Dil ve Telaffuzu
İnsanlık tarihi boyunca birçok kültür birbiriyle etkileşimde bulundu, birbirini değiştirdi. Yüzlerce imparatorluk kuruldu, yıkıldı; bir o kadar da dil konuşuldu ve öldü. Şu an konuşulmayan, ancak bulundukları dönemde dünyaya hükmetmiş 7 imparatorlukta konuşulan dilleri derledik.İşte Unutulmuş Uygarlıklara Ait 7 Dil ve Telafuzu!
Reklam
37 Yazardan Soma’nın Öyküsü
Soma Faciası’nın unutulmaması ve gerekli tedbirlerin alınmasına katkı sunmak amacıyla 37 yazar tarafından hazırlanan “Ölüm Vardiyası – 37 Yazardan Soma’nın Öyküsü” Tilki Kitap Yayınevi tarafından yayımlandı. Kitabın  tüm geliri Soma Faciası’nda mağdur olmuş çocuklara aktarılacak.
Reklam
İsveçli Babalar Dünyanın En İyi Babaları mı Diye Sorgulatan Çalışmadan 12 Fotoğraf
İsveç pek çok özelliğiyle insanların hayallerini süslemekte. Bu içeriğimizdeyse bambaşka bir yönünü anlatacağız. İsveç'te bir gelenek var. Bu geleneğe göre, çocuğa ilk 4 ay anne bakıyor. Diğer periyotta ise görevi baba devralıyor ve çocuğun bakımıyla baba ilgileniyor. Bu uygulamanın hem çocuklar için hem de ebeveynler için denge ve uyum getirmesi amaçlanıyor. Bu görev için babalar, çalıştığı yerlerden 'babalık izni' altında bir izin alabiliyorlar. Fotoğrafçı Johan Bävman ise bu güzel olayı, çok güzel bir şekilde fotoğraf karelerine döktü ve Moment adını verdiği çalışmasını ortaya çıkardı.Bu içeriği gören kadınların, eşlerinden beklentileri oldukça artacak gibi..
Helikopterle Geyik Nasıl Yakalanır?
Wyoming Üniversitesi'nde yaban hayatı biyologları doğada bir geyiği helikopter ile yakalıyorlar. Geyiğin sağlığını, neler ile beslendiğini ve doğadaki hareketlerini incelemek adına bir takım çalışmalar yapan biyologlar daha sonra geyiği doğal ortamına bırakıyorlar.
Ece Temelkuran: '12 Eylül'ün Başarısı Kendini Bile Unutturması'
Ece Temelkuran yeni romanı ‘Devir’ ile, Türkiye'yi 12 Eylül 1980 darbesine götüren olayları iki çocuğun gözünden anlatıyor.Ebeveynleri, kimlikleri, siyasi inançlarıyla varoluş mücadelesi verirken, bu iki çocuk, Ankara’nın Kuğulu Park’ındaki kuğuları kurtarma gayretiyle, onlara sunulan gerçekler ve kurgular arasında kendi doğrularının peşinden gidiyor.Roman, 80 darbesi dönemi için bir politik hafıza tazeleme çalışması yaparken, aslında bir yandan da Türkiye’nin şimdiki politik hafızasının nasıl oluştuğuna dair soru işaretleri doğuruyor.Neleri biliyoruz, neleri bilmemiz istenmiyor, bizden ne saklanıyor? Ya da bizden sonrakilere biz ne devredeceğiz?Ece Temelkuran  BBC Türkçe'ye anlattı:Bu kitap 12 Eylül'ü yaşamamış birine ne söylemiş olacak?Ben hafızanın yaşanan şeylerle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Bir şeyi hatırlamak illa o olayları yaşamayı gerektirmiyor. Yaşamış olmak da doğru hatırlamayı da gerektirmiyor. Dolayısıyla bugünün insanlarına o dönemin ne kadar bu dönem olduğunu, o günleri yaşayanların da eksik aktardıklarını hatırlatmak istedim. O günler aslında bugünler biraz da, o yüzden “Devir”in zamanı gelmişti.Peki o döneme dair eksik anlatılanlar neydi?Kitabın sloganı 'Unutulmayacak olanlar kalır ama ya hatırlamayacaklarımız?' bir kelime oyunu değil, bu ülkenin temel meselesi. Bugün de o gün de, o günlerden çok öncesinde de hep aynı şey oldu. Ölümlerle işaretlenmiş, insanların eksilmesiyle çentik atılmış bir tarih bu. Hepsi için “Unutulmayacaklar” diye bağırdık, bizden öncesi nesiller de bağırdı. Evet unutulmadılar, onların hepsinin ismini biliyoruz, ölümlerini unutmuyoruz ama hatırlamak sadece hesap sormak hıncıyla gerçekleşebilecek bir hedef değil. O gün sokakta süren başka bir hayat vardı ve o hayat aslında Türkiye’deki o dönemin siyasi atmosferini, ruhunu yaratıyordu. Tıpkı bugün başat olaylar dışındaki birçok şeyin, dönemin ruhunu atmosferini yaratması gibi. Hikayemizin tamamlanması için hatırlamaya değer bulmadığımız hayatın kendisine geri dönmemiz gerekiyor. İsimsiz ölülerin isimsiz hayatlarına.Kitapta döneme devrimcilerin açısından bakıyorsun, onların hafızalarına gitmişsin. Peki o dönemi yaşayan milliyetçilerin hafızaları, o taraf eksik değil mi?O da eksik kalsın. Benim yazarlığımla ziyaret etmek istediğim bir trajedi değil onlarınki. Kalbî bir mesele sonuçta. O kadar da soğukkanlı bir romancı, öyle bir insan değilim ben. Öyle bir insan değilken öyleymiş gibi yapmak samimi olmazdı.'İsimsiz ölüler var' dedin... Ölülerin 'isimsizleştirilmeleri' veya sıradanlaştırılmalarını iktidarların bilinçli bir politikası olarak mı görüyorsun?Türkiye’deki en önemli kırılma noktasının herhalde yakın tarihte Denizlerin öldürüldüğü zaman, 1971 darbesi olduğunu tahmin ediyorum. İlk kez saygı duyulan, öğrenci denilen genç insanların herkesin gözü önünde göz göre göre engellenemez bir şekilde asılması diye bir şey yaşandı.Sanıyorum o zaman Türkiye’nin muhayyilesinde iyinin ve güzelin gözler önünde katledilmesiyle ilgili bir dönüm noktası oldu o. Ondan sonra, 1971’den, özellikle 75’ten sonraki dönem bütün ölümlerin giderek anlamsızlaştığı, giderek sıradanlaştığı bir dönem.Sonra zaten 80’lerde ve esasen 90’larda Kürt meselesi sebebiyle ölümün sıradanlaştırıldığı, “düşmanın” insanlık dışı ilan edildiği dönem. Üç öğrenci öldürüldü diye bir ülke ayağa kalkıyor 71’de ama bugün bir öğretmen öldürülüyor, adamın teki gevşek gevşek “Allah rahmet eylesin” diyor. Ben de “Siz ne zaman bu kadar zalim oldunuz?” diye soruyorum. Bu soru insanların aklında kalıyor. Lafın müthişliğinden değil, herkesin hissettiği bu çünkü, o yüzden. Bu siyasi dönemin temel meselesini anlatıyor: Zalimlik ve zalimliğin karşısında nutku tutulan kitleler. Herkes şimdi merak ediyor, bu işler nasıl buraya geldi? E işte o seller bu çamurları getirdi. Gözümüzün önünde on yıllarca insanlar katledildi ve biz sanki ölenler insan değilmiş gibi hissetmeyi öğrendik.Türkiye’nin tarihi kimliği oluşturulurken de böyle bir dağılmadan söz edilebilir mi? Örneğin yakın tarihteki Kürt meselesi ve çözüm süreci...Ermenilerle de, Kürtlerle de ilgili Türkiye’de unutturma sorunu yok bana sorarsan. Daha ziyade bir bellek imalatı var. Yalanlardan, belki de kitlelerin inanarak rahatladığı yalanlardan kurulu bir bellek imalatı. Öte yandan şimdi tarihsel bir süreç yaşıyoruz Kürt meselesiyle ilgili ve fakat kimse bilmiyor ne olup bittiğini. Bunu söylediğim için çok kızanlar olmuştu vaktiyle ama şimdi örneğin Selahattin Demirtaş da bu soruna değiniyor. Şeffaflık meselesi. Bir savaş yanlış bir bellekle beslendi. Peki ya barış olacaksa o nasıl bir bellekle beslenecek? Biz hangi cümlelerin üzerine barışa varmış olacağız? Bilmiyoruz. Bir sabah kalkacağız ve “Bitti mi?” diyecekler. Bu cümle nasıl olacak da bir sabah kalkıp duyduğumuz şey “Kürtler bölücüdür” cümlesinden daha sağlam olacak?Peki bu çözüm sürecinde ülkenin doğusu ile batısı arasında farklı bellekler var denebilir mi? Mesela çözüm süreci, Türk ve Kürt hafızalarında nasıl şekilleniyor?Doğu’nun bu konuda bambaşka bir belleği var, Batı'nın bambaşka bir belleği var. Doğu durmadan hayret ediyor “Nasıl bilmezler” diye. Zira Diyarbakır’da çocukların bile bildiği tarihi, burada siyasi analistim diyen adam bilmiyor, bilmek istemiyor. Bunu doğuya ilk kez giden ve gerçekten oradaki insanlarla konuşan herkes görecektir ki, orada bir zaferler, mağlubiyetler tarihi, tepelerin kendi içinde bir savaş tarihi, destanlar, kahramanlar... Bu savaş etrafında oluşturulmuş başka bir tarih var ve batıdaki insanların bundan azıcık bile haberi yok. Dolayısıyla bu çözüm sürecinin biraz da zora gireceğini düşünmemin nedeni o. Bu iki tarihi birleştirmediğimiz sürece, en azından biraz olsun birbirinden haberdar etmediğimiz sürece, bugün konuşulan hiçbir sözcüğün iki tarafta aynı karşılığı vereceğini, aynı şekilde tınlayacağını düşünmüyorum ben.Peki o zaman Doğu ile Batı’nın ortak belleği nasıl oluşturulacak?İnsanların hikayelerini anlatmaları gerekiyor. Ben Ermeni meselesiyle ilgilenirken, kitap yazmaya çalıştığım dönemde bunu gördüm. Hikayeleri anlatmak gerekiyor, ismini koymadan. O hikayeler anlatıldığı zaman bir ortaklaşmaya gidilebiliyor. Benim söylediklerim elbette reel politiğin dışında, insani bir mesele ama bu insani meselenin de o anlaşmazlık duvarında bir çatlak oluşturacağını düşünüyorum.O dönem solda aktif olanlar “Yeni solcular, Kürt meselesiyle eski solcuların hiç ilgilenmediğini düşünür” diyorlar. Ve bu algının yanlış olduğunu da 70'lerdeki siyasi pozisyonları, yazıp çizdikleriyle gösteriyorlar. Kendi ifadeleriyle de bu hafıza yeni nesil solculara aktarılmamış. Peki neden?Bu konularda ahkam kesmek pek iyi değil. Hem bana düşmez hem de mesele hala kavgalıdır, sulh olmamıştır. Ama Sol öyle bir işkence tezgâhından geçti ki, hikayelerini birleştirip tek bir hikayede anlaşacak zamanları olmadı. Bir de tabii üzerinde anlaşılmış bir ortak Sol tarih yok gibi bir şey. Anlatmak istemiyorlar. İşin garip tarafı yenilgileri, zaafları, hataları kolay kabul ediyorlar da iş zaferleri, yaptıkları işleri anlatmaya gelince çekiniyorlar. Sol terbiyedendir herhalde, övünmek istemiyorlar. Ama neler yapılabileceğini tekrar ve soğukkanlılıkla anlatmalılar bana sorarsanız. Bu konuda “Tarihle Söyleşiler” kitabını öneririm. Yeni bir dizi , devam ediyor.Ama sonuçta şunu da unutmamalı: 12 Eylül hakikaten modern tarihin en başarılı siyasal projelerinden bir tanesi. Bir darbe olarak kendi varlığını bile unutturmuş bir siyasal proje. Öyle ki insanlar darbeyi kendilerinin seçtiğine bile inandılar epey bir süre. Hatta o kadar başarılı ki bugün sergilenen “darbeyle yüzleşme” adlı komediyi bile aslında hala darbenin kendisi yönetebiliyor! O kadar ki darbenin esas mağdurlarını bu komedide figüran haline getirebiliyor.Kitabında Fatsa olaylarına da sık sık atıf yapıyorsun. O dönemlerde çok güçlü bir sol damarı olan Karadeniz, Fatsa deneyiminin yaşandığı Karadeniz, şimdi AKP’nin en güçlü olduğu bölgelerden biri. Ne oldu Karadeniz’in o sol hafızasına? Darbeler sonrası bilinçli politik tercihlerden dolayı hafızaların silinmesinden söz edilebilir mi?O dönemde çok büyük şeyler yaşanıyor. Başka bir hayata ilişkin çok büyük deneyler de yaşanıyor. Topu topu 8 ay sürmesine rağmen Türkiye siyasi tarihinde çok önemli yeri var Fatsa deneyiminin. Tıpkı Yeni Çeltek gibi. İnsanlar gerçek anlamda kendi kendilerini yönetmeye başlıyor. Faşizmin de en korktuğu şey başka bir hayatın mümkün olduğunu gösterebilen bu tür deneyler.Darbeden sonra, başka bir hayatın mümkün olduğunun kanıtlanabildiğini gösterdikleri için Fatsalılara özel muamele yapılıyor. Neredeyse birer birer insanlar yerlerine yenileri konarak sürülüyor Fatsa’dan. Çünkü o hayatın hatırlanmasından çok korkuluyor. Hala da öyle.Türkiye tarihinin yakın döneminde, özellikle son 10-15 yılda sol kesim içinde aydın dediğimiz kişiler, hafızaların yok edilmesinde nasıl bir rol oynadı sence? Entelektüeller geçmişte yaşananların canlı tutulması için çaba göstermediler mi?Hannah Arendt’in bir kavramı var. Türkçe’ye ‘hizalanma’ olarak çevriliyor. Bu toprakların münevver sınıfına dair böyle bir geleneği var. Sanıyorum hayatta kalmak için “hizalanıyorlar”. Daha kolay hizalanıyorlar. Ya da hizalananlar daha çok sesleri duyulduğu için biz onları duyuyoruz belki de. Hizalanmayı reddedenler, yani siyasi iktidarın çizgisinde hizalanmayı reddedenler o kadar yok ediliyorlar ki onları hiç duymuyoruz.Dolayısıyla elimizde, AKP’nin Türkiye’ye demokrasi getirdiğini bas bas bağıran ve buna var gücüyle entelektüel mühimmat sağlayan ve kendilerine aydın diyen insanlar bulunuyor. Gezi bu konuda çok iyi bir turnusol kağıdıydı. Hem iktidara, hem de bu tür bir elit sınıfta kalmak için ne gerekiyorsa onu yapan aydın sınıfına bir cevaptı. Yani onları da moral olarak alaşağı eden bir eylemlilikti.Gezi nasıl hatırlanacak ileride?Gezi bizim açımızdan yakın zaman olduğu için bir sürü güzel, komik ayrıntısıyla hatırlıyoruz. Ama muhtemelen Gezi’yi Berkin'le, Ali İsmail Korkmaz’la ve diğer öldürülen çocuklarla hatırlayacak insanlar. 80 de biraz böyle. İşkenceyle, ölümle hatırlanıyor ama o dönemde gerçek bir hayat var. Tıpkı bizim şu an yaşadığımız gibi. Bu gündelik hayatın hafifliği, bayağılığı veya komedisi de var. Gezi’de de böyleydi. Bu hikayenin tamamı anlatılabilecek mi, ben de merak ediyorum.Romanda da çocuk karakterlerden Ali de Alevi bir aileden geliyor ve romanın bazı kısımlarında uçurtmaya, uçurtma ipine atıf var. Okurken benim aklıma Berkin Elvan geldi.. Peki sen bu karakteri yazarken Berkin Elvan ne kadar aklındaydı?Herkes gibi Berkin’in ölümü beni çok etkiledi. Ve doğal olarak girdi kitaba. Ama “Bu Berkin Elvan’dı” demem, ayıp olacağı için öyle demem. Ama kitabın yazılışını anlattığım bir pano yaptım. Yazılı ve resimli, Berkin orada epey var. Zaten bu kitabın ismini Devir koymamın bir nedeni de o oldu.Aynı günlerde, Taylan Özgür’ün fotoğraflarına bakıyordum. Berkin’in fotoğrafıyla Taylan Özgür’ün fotoğrafını yan yana koydum. “Ne kadar benziyorlar” dedim, hem gülüşleri, hem kaşları... Bir an dedim ki “Hep aynı çocuklar ölüyor”, hep devrediyor hikaye...Bu kitabı Gezi için yazmadım, ama Gezi olmasaydı ben asla yazmazdım. Çünkü bir önceki neslin bir sonraki nesle devredeceği bir şey olsa bile devredecek insanlar orada mı bilemezdim. Gezi olunca bir şeyleri hatırlamanın ve anlatmanın hala bir anlamı var diye düşündüm.Gezi’dekiler nasıl bir bellek oluşturdular bu dönemde?Gezi’ye katılan gençler arasında 1980 darbesinin de ne olduğunu bilmeyenler vardı. Onlar -bu gerçek bir hikayedir- Kuğulu Park’taki kuğuları gazdan kurtarmaya çalıştılar. Tıpkı kitaptaki Ali ile Ayşe’nin Kuğulu Park’tan kurtarmaya çalışması gibi. Dolayısıyla içimizde, zamana bağlı olmayan ve devreden bir şey mi var acaba? Bunu bir soru olarak ortaya atıyorum ve eğer varsa devredilecek bir şey, devir alacak olanlar geldi gibi geliyor bana.Ama devir alacak olanları iktidarlar belirliyor, şekillendiriyor olabilir mi? Siyasal İslam’ı odağına alan ve kendisini ‘Evlad-ı Osmanlı’ olarak tanımlayan yeni genç bir kuşak da şimdi Yeni Osmanlıcılık hafızasını tazeleyerek kendilerine kendi iradeleriyle kendilerini tanımlıyor.1923’te Batı’ya bakan, yönü Batı’ya çevrilmiş bir devlet kuruldu. Devlet zoruyla bir modernizm seferberliği başlatıldı. Bu da bu ülkenin kimliğinde, muhayyilesinde ciddi rahatsızlıklar yarattı.Birincisi Türkiye bir yer midir? Bize hep “Türkiye Doğu ile Batı arasında bir köprüdür” diye anlatıldı. O zaman biz hep köprüde yaşıyoruz. Köprü nereye göre tarif edilir? Hangi ayağına göre tarif edilir? Cumhuriyet bunu Batı ayağına göre tarif etmeyi tercih etti. Tanzimat’la başlayan dönemden itibaren de böyleydi. Fakat bu yeni dönemde, Yeni Osmanlıcılık ve Osmanlı referanslarıyla birlikte köprüyü Doğu ayağıyla tarif etmenin bu ülkeye daha iyi geleceğine dair bir kanaat oluştu. Ben Türkiye’nin kurulduğundan beri böyle varoluşsal vakum içinde olduğunu düşünüyorum. Aynı anda Doğu ve Batı’dan, iki taraftan birden çekiliyor. Ama bu iktidar, vakumdaki bu insanların Batı’nın karşısında kendini aşağılanmış hissetmesini başka bir hastalıklı duyguyla tedavi etmeye karar verdi.Doğu’nun karşısında kendini büyük görme hastalığıyla. Ülke kimliğinin Osmanlı referanslarını yeniden icat edilmesi, hatta yeniden imal etmesi bir hastalığın başka bir hastalıkla tedaviye çalışılması gibi bir şey.Üstelik zaten Osmanlı'yla, geçmişle hafıza ilişkimiz çok şizofrenikti. Hem Osmanlının torunlarıyız hem de değiliz. “Osmanlı çok kötüdür, onlar zevke sefaya düşkündü, kaplumbağalar üstünde mumlar yakılıyordu, sonra Atatürk geldi bizi kurtardı şimdi çok çalışacağız Batılılar gibi olacağız.” Karikatürize edersek böyledir muhayyilenin kuruluşu. Ama aynı muhayyilede Osmanlı ihtişamı, aldığı topraklar vesaire bulunur. “Biz Osmanlı’nın nesi oluyoruz?” meselesi Türkiye’nin muhayyilesinde hep sorunluydu zaten.Şimdi yeni bir kimlik mi yaratılıyor?Evet, yeni bir kimlik yaratılıyor. Ve bu kimlik için eksiltilmiş ve arzuya göre abartılmış bir takım terkiplerle yeni bir Osmanlı yarattılar. Ve yeniden keşfettikleri bu geleneğe bağlılıklarını ilan ettiler.Ama büyük bir destek de görüyor bu.Peki Türkiye’nin bu dönemine baktığında, ileriye ne devredilmesini istersin?Ben bundan sonra sözsüz bir isyanın olabileceğini düşünüyorum. Çünkü insanlar Gezi’de söze dair bütün imkanlarını kullanarak bütün dertlerini anlattılar. Gerçekten akıl almaz bir kelime haznesiyle, bir ifade zenginliğiyle her şeyi söylediler. Bunun üzerine söylenecek, yeni söylenecek, 'Eksik kaldı şunu da söyleyelim' denecek pek bir şey olduğunu zannetmiyorum.Gezi’nin şiddetinden şikayet edenler bence Gezi’deki insanları mumla arayacaklar. Çünkü tıpkı 1980’de olduğu gibi bu ülke sözcüklerini hızla unutmaya devam ediyor. Sözcüklerini unuttuğu için de düşünmeyi unutmaya devam ediyor.Ben bundan sonra gelecek isyanın sözsüz öfkeyle, nefretle dolu, öfkesinin nedeninin açıklamayı reddeden bir isyan olacağından korkuyorum. Pazarlık etmeyecek olan bir isyana dair endişelerim var.Çağıl Kasapoğlu | BBC Türkçe
‘Direnme Hakkı Evrensel Haktır, Zulme Teslim Olmak Bizim Kitabımızda Yoktur’
Partisinin grup toplantısında konuşan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, 'direnme hakkı evrensel bir haktır. Baskıya zülme karşı direnmektir. İnancımızda da vardır. Zulme teslim olmak bizim kitabımızda yoktur' dedi.Kılıçdaroğlu, parti grubunda yaptığı konuşmada hükümete yönelik sert eleştirilerde bulunurken, Şanlıurfa ziyaretinde gittiği bir çocuk hastanesinden fotoğrafları gösterdi.İşte Kılıçdaroğlu'nun konuşmasından satırbaşları:'MÜZEYYEN SENAR'A RAHMET DİLİYORUZ'Yanık Ömer'i onun kadar güzel yorumlayan ikinci bir sanatçı hiç görmedim. Olağanüstü güzel bir sesi vardı. Biz hep sanatçıları öldükten sonra anarız. Ama aslında sanat bir toplumun yaşam kalitesini belirleyen temel unsurdur. Hani büyük önder diyor ya 'sanatsız kalan bir toplumun hayat damarlarından birisi kopmuş demektir'Eğer sanatı yüceltirsek emin olun tasada ve kıvançta beraber olan bir toplumu yeniden inşa etmiş oluruz. Kendinizi bir sinema salonunda düşünün. Bir film oynuyor. Cinsiyetimiz inancımız ne olursa olsun. o filmi izleyenlerin tamamı beraber hüzünlenirler, sevinirler. O nedenle sanat bir toplumu kaynaştıran en önemli unsurdur. Sanata ve sanatçıya her zaman değer vermek zorundayız. Elbette ki sanatçı toplumun aykırı insanıdır. O bizim önümüzde yürüyen insandır. O nedenle onun aykırı düşüncelerine de hep beraber saygı göstermek durumundayız. Bilim insanları sanatçılar bir toplumun entelektüel birikimini yansıtır. Bu vesileyle bir kez daha Müzeyyen Senar'a Allah'tan rahmet diliyoruz.'MESAFEYİ SIFIRLAMAMIZ GEREKİYOR'Evvel ki hafta Bursa’daydım. Geçen hafta sonu Şanlıurfa’daydım. Şanlıurfa’ya gititm, sohbet ettim konuştum. Değişik alanlara mekanlara girdim. Bir gerçeği gördük. Elinizi uzattığınız zaman insanları kazanıyorsunuz. Sohbet ettiğiniz zaman kazanıyorsunuz. Siyasetçiyle vatandaş arasındaki mesafeyi sıfırlamamız gerekiyor. Onların yanında sorunlarıyla beraber çözüm önereceksiniz. Yanında duracaksınız. Beraber konuşacaksınız. Şanlıurfa’nın bir özelliği var tabi, peygamberler şehridir Şanlıurfa. Dünyanın en zengin kültürünü bağrında yaşayan bir şehirdir. Harran Ovası, Şanlıurfa’da. Göbeklitepe de Şanlıurfa’da. Bunların içinde Şanlıurfa ne durumunda?'SURİYELİLER 20 LİRAYA ÇALIŞIYOR'Sabahın erken saatinde amele pazarı denen bir yere gittik. Şanlıurfalılar orada iş bekliyorlar. Birisi gelecek diyecek ki 'Gelin sizi şu işte çalıştıracağım.' Kaç lira? 60 lira. Hepiniz iş buluyor musunuz diye sordum, hayır Suriyelilerden sonra iş bulamıyoruz. Neden iş bulamıyorsunuz? Çünkü Suriyeliler 20 liraya çalışıyor, biz nasıl 60 liraya nasıl çalışalım… İnsanları açıkça açlığa mahkum ediyorsunuz. 8 saat 10 saat önemli değil diyor, yeter ki 60 lira alalım evimize parayla gidelim. Bu bile mümkün değil. şu soruyu tüm Şanlıurfalı kardeşimin kendisine sormak istiyorum. Suriye’yle bizim bir kavgamız yok. Suriyeli vatandaşla da hiçbir kavgamız yok. Tam tersine akrabalarımız onlar bizim. O zaman tablo nedir? Sorumlu kimdir? Suriye’yi kan gölüne çeviren kimdir? Hangi siyasi iktidar bunu yaptı, açlığa mahkum etti. 60 lirayı bile elinizden aldılar. Bunu düşünmelerini istiyorum. Bu tablonun arkasında net açık Adalet ve Kalkınma Partisi’ni görecekler.'OY KULLANIRKEN...'Oradan ayrıldım hayvan pazarına gittim. Oturduk sohbet ettik, dertlerini dinledik. Yine Şanlıurfalı kardeşlerime sesleniyorum. Bana söyledikleri için buradan sesleniyorum. Hiçbir AKP milletvekili, 10 AKP milletvekili var. Hiçbir AKP milletvekili hiçbir milletvekili CHP dışında bugüne kadar hayvan pazarına gidip vatandaşlarla konuşup onların dertlerini dinlememiş. İlk giden genel başkan CHP genel başkanı. Perişan olduk, mahvolduk diyorlar. 'Suriye sınırına bu hükümet neden sahip çıkmıyor' diyorlar. 'Yol geçen hanına döndük' diyorlar. Şikayetlerini ediyorlar. Bende onlara şunu söyledim. Madem ki bugüne kadar 12 milletvekili verdiniz, bir vekili bile CHP’ye vermediniz, önümüzdeki seçimlerde oy kullanırken 'Elinizi vicdanınıza koyarak oy kullanın' dedim.'BU FATURAYI ŞANLIURFA ÖDÜYOR'Oradan yaş meyve sebze haline gittik. Sayın başkana teşekkürlerimi sunuyorum. Oradaki vatandaşlarla oturup konuştuk, dertlerini dinledik. Aynı sorun onlarda da var. oradan çocuk hastanesine gittik. Çocuk hastanesine gelmeden önce Suriye ile ilgili Şanlıurfa’yla ilgili konulara değerlendirmek isterim. Dört yıldır Suriye’de iç savaş var. Bir milyon 700 bin Suriyeli Türkiye’de mülteci. Bunun 250 bini Şanlıurfa’da yaşıyor. 20 liraya iş buluyorlar, Şanlıurfalı aç. Bu faturayı kim ödüyor, Şanlıurfalı ödüyor. Hiçbir Şanlıurfalı Suriye’nin iş içine karışmaktan yana değil, kavgadan yana değil. ben Şanlıurfalılara söz veriyorum, CHP’lilerin iktidarında Ortadoğu’ya barışı getireceğiz, Türkiye Cumhuriyeti olarak, ben de Başbakan olarak. Asla ve asla savaştan kavgadan yana olmayacağım. İnsanları silahlandırmadan yana olmayacağım. Suriye’ye de Irak’a da her tarafa barışı getireceğim'BABA OCAĞINA GERİ DÖN' DİYECEĞİZSuriyeli kardeşlerime diyeceğim ki, bir milyon 700 bin kardeşim, git kardeşim, baba ocağına geri dön, sana her türlü yardımı yapacağız. Sana şu ana kadar 5,5 milyar dolar harcadık, helali hoş olsun. Ama CHP iktidarında 'Suriye’ye huzur geldi, git kardeşim kendi ülkende çalış diyeceğiz.'Sadece ihracattan Şanlıurfa’nın kaybı 81 milyon dolar, iş adamları perişan, esnaf da perişan. Bakın protesto edilen senet… Yüzde 21. 62 milyon, 62 trilyon Şanlıurfa’da. Türkiye ortalamasının iki katı. Niye protesto edilir, ödenemediği için. Adamın maddi gücü yerinde olsa ödemez mi, demek ki ödeyemiyor. Demek ki sıkıntı var. bu iktidar çözer mi? Hayır çözemez. Bu iktidarın zaten kendisi sorunun kaynağıdır. Çözümün odağı ve kaynağı CHP’dir herkes bilsin.'BİRİ SORUNLARINIZI DİLE GETİRDİ Mİ?'Ben diyorum bunların işi başka. Bunlar ayakkabı kutularını koruyorlar, vatandaşın derdiyle mi ilgilenecekler? GAP için özel kanun çıkardılar. İşsizlik sigortası fonundan da para aldılar. Onu da başka yerde harcadılar. GAP hala su bekliyor. O zaman sormak gerekir. 12 milletvekili verdiniz Şanlıurfalılar, birgüne bir gün bir milletvekili oy verdiğiniz milletvekili bir gün çıkıp da Şanlıurfa’nın sorunlarını dile getirdi mi? Hiç kimse getirmedi. Bizim bir milletvekilimiz bile yok, ama biz sorunlarınızı burada adam gibi söylüyoruz. O sorunları çözmek için de size söz veriyoruz.Elektrikle ilgili şöyle bir sorunu var Urfalı çiftçinin. 'Devlet elektrik getirmişse 24 kuruştan' alıyorum diyor. Ama su yoksa, kuyuyu kazıyorum, elektrik hattını ben çekiyorum, benden de 90 kuruş alıyor. Niye alıyor diyor, 'beni niye cezalandırıyorum' diyor. Elektrikse masrafı ben yapmışım, o zaman benim elimi kolumu niye bağlıyorsun? Bunların görevi budur zaten. Bunlar vatandaşı sorunun içine atarlar. Sonra da ellerini havada tutarlar, bunlar sana el uzatmazlar. Sana uzanacak el halk partisinin elidir, CHP’nin elidir. Biz senin sorununu bire bir biliyoruz, yaşıyoruz.'İŞTE DEVRİMİNİZ BU?'Oradan çocuk hastanesine gittik. Size iki fotoğraf göstereceğim. Bu çocukların yattığı iki oda. Odalar altı metrekare. Odalarda 9 çocuk ve anneleri beraber tedavi görüyorlar. Diyorlardı ya sağlıkta devrim yaptık. İşte devriminiz bu sizin. Anneler diyor ki çocuklar zaten burada hasta olur. Hekimler yer yok diyorlar. Buradan özellikle bu hastanelerde çalışan, bütün hekim kardeşlerime ve sağlık çalışanlarına yürekten teşekkür etmek isterim. Onları hep beraber alkışlayalım. Kişi başına düşen doktor sayısında Şanlıurfa 81’nci sırada en geride.
Reklam