onedio
Nuri Bilge Ceylan: 'Filmlerimde Karamsar Olma Hakkımı Kullanıyorum'
Zayıf taraflarımızla yüzleşmek gerektiğini, üstelik bunun bizim kültürümüzde yaygın olmadığını vurgulayan Ceylan, insanı anlamaya çalışarak film yapmanın kendisine daha anlamlı geldiğini söyledi. Altın Palmiye adayı yönetmen, “Hayatta ne kadar varsa filmlerde de o kadar umut olmalı. Filmlerimde karamsar olma hakkımı kullanıyorum” dedi67. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan “Kış Uykusu”nun yönetmeni Nuri Bilge Ceylan, filmde Türkiye’nin şu sıralardaki politik durumuna bir gönderme olmadığını vurgulayarak “Filme 3 yıl önce başladık. Sinemacının gündemi kovalaması hem zor, hem de şart değil. Sinemacının gazetecilik yapmasına gerek yok” dedi.Ceylan, sanatçının görevinin kendi geldiği kültüre başka bir bakış açısı getirebilmek olduğunu söyleyerek şöyle dedi: 'Zayıf taraflarımızla yüzleşmek gerek ki bu bizim kültürümüzde yaygın değildir. Kültürün onur, gurur, utanma eşiklerini aşma kaygısı gütmeden topluma hizmet etmesi gerekir. Özellikle kendi zayıf taraflarımızla yüzleşmek için sosyal reflekslerle değil, insanı anlamaya çalışarak film yapmak bana daha anlamlı geliyor.”Ceylan, önceki gün Cannes’da, senaryoda imzası bulunan Ebru Ceylan, görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki, yapımcı Zeynep Özbatur, Fransız ortak yapımcı Alexandre Mallet-Guy ve başrolleri paylaşan Haluk Bilginer, Demet Akbağ ve Melisa Sözen’le birlikte bir basın toplantısı düzenledi.“Kış Uykusu”nun çıkış noktasının 19. yüzyıl Rus yazarı Anton Çehov’un birkaç kısa öyküsü olduğunu belirten yönetmen, “Ama sonuçta senaryoyu Ebru Ceylan’la birlikte yazdık” dedi.Ceylan, sinemaya bakışını, “Hayatta insan her yerde aynıdır. Yaşamla ilgili ikircikli filmleri seviyorum, her şeyi çözüme ulaştıran değil, muhtelif duyguları gösteren, ucunu açık bırakan filmler bana göredir” sözleriyle özetledi.Ünlü yönetmen, filminde “umut” olup olmadığı yolundaki bir soruyu da, “Filmlerime özel olarak umut koymayı sevmiyorum. Hayatta ne kadar varsa filmlerde de o kadar umut olmalı. Filmlerimde karamsar olma hakkımı kullanıyorum” diye yanıtladı.“Kış Uykusu”nun baş oyuncularından Demet Akbağ, Soma’da yaşanan maden faciasıyla ilgili olarak, “Buruk bir sevinç yaşıyoruz. Bir yandan yüreğimiz kan ağlıyor, öte yandan burada filmimizi tanıtmamızın mutluluğunu yaşıyoruz” dedi.Ceylan da “Tüm duyguları aynı anda yaşıyoruz. Olaylar biz buraya gelirken başladı. Sevincimiz kursağımızda kalıyor” demekten kendini alamadı.“Tiyatrodaki gibi prova yaptık, hatta bunları kaydettik. 200 saatlik kayıttan 196 dakikaya ancak indirdik” diyen Haluk Bilginer ise 182 sayfalık kalın senaroyu ilk gördüğünde korktuğunu, ama okuduktan sonra metne vurulduğunu söyledi.Bilginer, Ceylan’ı, “İletişimde usta bir insan ve istediğini almayı beceren bir usta yönetmen” sözleriyle tanımladı.Cumhuriyet
'Kış Uykusu'nun Oyuncu Kadrosu Cannes'da Soma'yı Unutmadı
Nuri Bilge Ceylan ve 'Kış Uykusu' filminin oyuncu kadrosu, ellerinde #Soma yazılı dövizlerle basın mesuplarının karşısına geçti. Yönetmen Nuri Bilge Ceylan 'ın Altın Palmiye için yarışacak filmi 'Kış Uykusu' jüri önüne çıkacak. Hürriyet gazetesinden Cansu Çamlıbel ’in haberine göre, film gösterimi için oyuncular kırmızı halıda boy göstermeye başladı. Halının en dikkat çeken ismi ise geçtiğimiz ay tedavi gördüğü hastaneden taburcu olan Nejat İşler oldu. Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye yarışındaki 3 saat 16 dakikalık filmi ‘Kış Uykusu’nun bugün 16.00’da yapılacak gösteriminin ardından onuruna düzenlenecek davet de Soma felaketi nedeniyle iptal edildi. Nuri Bilge Ceylan ve 'Kış Uykusu' filminin oyuncu kadrosu, Soma'da hayatın kaybeden madencileri unutmadı. Ellerinde #Soma yazılı dövizlerle basın mesuplarının karşısına geçti. Nuri Bilge'nin Kültür Bakanlığının desteğini alan filmi, Türkiye-Fransa-Almanya ortak yapımı olması sebebiyle Avrupa Konseyi'nin sinema fonu Eurimage'den de destek aldı. Büyük kısmı Kapadokya'da çekilen 'Kış Uykusu' filminin oyuncu kadrosunda Nejat İşler, Haluk Bilginer , Demet Akbağ , Melisa Sözen , Nadir Saribacak , Ayberk Pekcan gibi isimler var. Filmin konusu, emekli bir oyuncunun, aktörlüğü bıraktıktan sonra Anadolu'da kendi halinde küçük bir otelde çalışarak günlerini geçirmesi üzerine kurulmuş olaylarla ilgili. T24
Bugün Mutlaka Okumanız Gereken 10 Köşe Yazısı
Önce kaynak oluşturursun: Özelleştirme yoluyla elindeki varlıkları ve hizmetleri satarsın... Devlet bankalarındaki kredileri ayarlarsın... İçerdeki krediler yetmediği zaman, dışardaki müttefiklerinden kredi bulursun... Dışardaki krediler de yetmezse, şeyhlere, sultanlara arazi ve hizmet peşkeş çeker, dışardan fon aktarırsın... Vergi ve sosyal güvenlik reformu adı altında, halkın gırtlağına basar, herkesi silkeler, özellikle esnafın, serbest meslek sahiplerinin, dar ve sabit gelirlilerin canlarına okur,yeni fonlar bulursun... Sonra bu kaynakları dağıtırsın:İhale yasasında, her karşılaştığın sorunu aşmak için, olaya özel, yüzlerce değişiklik yaparsın... Tek bir kamu arsası satışını bile kendi iznine bağlarsın... Özelleştirmeleri yandaşlarına verirsin, onların rakiplerinin yarışmaya girmelerini engellersin...Büyük inşaat ihalelerini de doğrudan sana bağlı olan müteahhitlere verirsin, kazayla istemediğin biri kazanırsa, hemen ihaleyi iptal edersin... Yandaş müteahhitlere her türlü ayrıcalığı ve avantajı sağlarsın... Gerektiğinde Hazine garantisini bile devreye sokarsın... Mal ve hizmet alımlarında, devleti zarara uğratmak pahasına, sabit fiyat güvencesi de verirsin...
Bu Odaya Nasıl 500 Kişi Sığar?
Soma Holding'in resmi rakamlara göre 284 kişinin hayatını kaybettiği facia üzerine yaptığı basın toplantısına 'yaşam odası' tartışması damgasını vurdu. Şili'deki madencilerin 69 gün sonra çöken madenden kurtarılmasını sağlayan yaşam odasının Türkiye’deki mevzuatta madenlere konması zorunlu değil. Türk Maden Mühendisleri Odası eski Başkanı Mehmet Torun ise Soma'nın 500 kişilik yaşam odası vurgusuna ilişkin olarak, 'Onlarınkine yaşam odası değil, toplama kampı denir' dedi. Öte yandan Soma Kömür İşletmeleri'nin madende bir dönem kullandığı yaşam odalarının fotoğrafı ise akıllara 'Bu odaya nasıl 500 kişi sığar' sorusunu getirdi. Soma Holding patronu Alp Gürkan , basın toplantısında “Bu kaza iki üç ay sonra olsaydı, bu insanlar yaşam odası olduğu için kurtulacaktı” dedi. Madenin başka bir bölgesinde, kapanmış bir yerde, 500 kişilik yaşam odası bulunduğunu belirten Alp Gürkan, böylece facianın olduğu yerde yaşam odası bulunmadığını itiraf etmiş oldu. Hürriyet'ten Aysel Alp ve Banu Şen 'in haberine göre, Türk Maden Mühendisleri Odası eski Başkanı Mehmet Torun , 'Maden kanununda yasal zorunluluk yok. Zorunlu olmadığından, patronlar da insana değer vermediğinden kendiliğinden bunu yapmıyor. Türkiye genelinde sadece 4 firmanın standartlara uygun yaşam odası var, onlar da metal, altın ve bakır madenciliği alanında faaliyet gösteriyor' dedi. Torun, Soma Holding Genel Müdürü’nün madenin başka bir bölümünde 500 kişilik yaşam odası bulunduğuna ilişkin açıklamalarına da sert tepki gösterdi. Torun, 500 kişilik yaşam odası olamayacağını, dünya standartlarına uygun odaların 12 ila 40 kişilik olduğunu belirterek, 'Onlarınkine yaşam odası değil, toplama kampı denir' dedi. Kar amacına yönelik işletme anlayışı sürdükçe maden kazalarının önlenemeyeceğinin altını çizen Torun, 'Bu firma daha önce ocağı kamu kurumundan aldığında kamu 100 liraya mal ediyor ben 30 liraya mal ediyorum, diye övünüyordu. Aradaki fark kimin cebine girdi. Çalışan 4 bin lira almaya mı başladı yoksa maaşı 1000 liraya mı düştü' diye sordu. Torun, gerçek anlamda yaşam odalarının tamamen tozdan, gazdan, her türlü kimyasaldan ari; çökmeye dayanıklı ortamdan tamamen izole olarak yapılması gerektiğine dikkat çekti. 'Orada gerçek anlamda bir yaşam odası olsaydı ocaktaki bütün yangın ve gazlardan korunacaklar, kurtarılmayı bekleyeceklerdi. Muhtemelen bugünkünden çok daha az kayıp olacaktı. Çünkü odaya girip kapıyı kapattıklarında, sızdırmaz olacak, gaz, toz, kimyevi madde girmeyecek. Ayrıca da yer yüzüne müstakil bir havalandırma bağlantısı olacak yani ocağın havalandırmasından tamamen bağımsız bir havalandırma olacak ki insanlar kurtulabilsin.' Torun, madencilik sektöründe yaklaşık 120 bin kişinin çalıştığını belirtirken, hükümetin derhal Madencilik Kanunu'nu değiştirmesi ve ILO'nun yeraltı iş güvenliğine ilişkin 176 sayılı sözleşmesini imzalaması çağrısında bulundu. 'Torun, tabi ki kanun çıkarmak, sözleşme imzalamak yetmez. Bunlar hızlıca uygulamaya geçirilmeli' dedi. Mehmet Torun, İş Güvenliği uzmanlığı eğitimlerinin özel sektördeki kurslara verilmesini de eleştirerek, bu eğitimlerin kar amacı gütmeyen, gerçek anlamda kamu hizmeti veren odalar eliyle yapılması gerektiğine dikkat çekti. Yer altı madenlerinde bile bırakın konunun uzmanı maden mühendisi, mühendis çalıştırılmasını, teknik eğitim öğretmenlerine bile iş güvenliği uzmanlığı yetkisi verildiğini anlattı. İşin uzmanı olmayanların madenlerde denetim yapamayacağını vurgulayan Torun, 'Kurtulan işçiler çalıştıkları ortamı anlatıyorlar. Ocak içinde mazotlu araçlar çalıştığını, oksijenli kaynaklar yapıldığını, maskelerinin hiç kontrol edilmediğini söylüyorlar. Tüm bunlar gerçek anlamda iş güvenliği uzmanlarının olmamasından kaynaklanıyor' dedi. Kaçış odalarının ne kadar önemli olduğu 4 yıl önceki Şili kazasında ortaya çıkmıştı. 33 madenci yerin 700 metre altına kurulan kaçış odasına sığınmış ve bu madenciler yaklaşık 80 gün sonra sağ olarak kurtulmayı başarmıştı. Kaçış odalarının fiyatı 80 bin dolardan (160 bin TL) başlarken, yaygın olarak kullanılan 40 kişilik odaların fiyatı ise 200 ila 250 bin dolar (400-500 bin TL) arasında değişiyor. Soma madeninde çalışan 780 kişinin ihtiyacı için ise yaklaşık 20 adet kaçış odası. Bunun işletmeye olan maliyeti ise 5 milyon dolar (10 milyon TL) civarında bulunuyor. Soma Holding Yönetim Kurulu Başkanı Alp Gürkan 10 Mayıs 2013 tarihinde Enerji TV’ye Soma’daki maden ile ilgili kaza durumunda işçilerin madende 15-20 gün kalabilecekleri alanlar oluşturacaklarını söylemişti. Yerin altındaki tüm kişilerin isimlerinin ve muhtemel konumlarının her zaman (yani gün boyunca) doğru şekilde bilinmesi için bir sistem kurulmalı Güvenli ve sağlıklı çalışma ortamı koşullarının sağlanması açısından, madenin gerekli elektrik, mekanik ve iletişim sistemini de kapsayan diğer ekipmanlarla inşa edilmesini sağlamalı Madenin, işçilerin tayin edilen işleri kendileri ile başkalarının güvenlik ve sağlıklarını tehlikeye atmayacak şekilde gerçekleştirmesine olanak sağlayacak şekilde düzenlenmesi ve çalışmasını sağlamalı Uygulanabilir durumlarda, yeraltındaki iş yerlerinin tümünden iki çıkış sağlanmalı, bu çıkışlar yüzeye ayrı ayrı çıkış noktalarından bağlanmalı İşçilerin maruz kalabileceği çeşitli tehlikelerin tespit edilebilmesi ve maruz kalınıyorsa bunun seviyesinin belirlenmesi için çalışma ortamının izlenme, değerlendirilme ve düzenli teftişi sağlanmalı Erişim izni verilen tüm yer altı çalışma mekanlarının yeterli havalandırması sağlanmalı Bir maden işletmesinin doğasına uygun şekilde, yangınların başlaması ve yayılması ile patlamaları önleyecek, tespit ve mücadele edecek tedbir ve önlemler alınmalı Bir yerde, işçi güvenliği ve sağlığına ciddi tehdit olması durumunda, operasyonların durdurulması ve işçilerin güvenli bir noktaya tahliye edilmesi garantiye alınmalı İşveren, her madende ayrı ayrı öngörülebilen tüm endüstriyel ve doğal afetler için acil müdahale planı hazırlamalı İşçilere, hem verilen iş, hem de güvenlik ve iş sağlığı konularında yeterli eğitim programları ve anlaşılabilir talimatlar sağlanmalı. Bu ücretsiz olmalı İşverenler riski kaynağında bertaraf etmek, güvenli çalışma sistemleri tasarlamak, kaza riskleriyle ilgili işçileri bilgilendirmek ve kaza olduğunda gerekli tıbbi yardıma ulaşmalarını sağlamak zorunda İşverenler sözleşmeyle kaza sonrasındaki sağlık ve kurtarma etkinliklerinin kalitesinden de sorumlu Sözleşme, hükümetlereyse teknik kılavuzların hazırlanması, denetimlerin düzenlenmesi, denetimlere ilişkin gerekli yasal düzenlemelerin sağlaması ve kazaların etkili soruşturulması gibi yükümlülükler getiriyor.T24
Reklam
Bugün Mutlaka Okumanız Gereken 10 Köşe Yazısı
Soma’da yaşanan facia Türkiye hatta dünya tarihine geçecek kadar büyük bir facia. Herkesi yıkan bu facia karşısında siyasi partiler dahil, genelde sağduyulu bir tavrın sergilendiğini söyleyebiliriz.Peki, bundan öncekilerde olduğu gibi, bu kazayı da birkaç gün konuşup unutacak mıyız? Bir sonraki kazaya kadar, sanki olmamış gibi yaşamaya devam mı edeceğiz? Hükümetin daha önceki maden kazalarında söylediği “bu işin fıtratında bu var” ya da “kader işte” anlayışını kabullenip oturacak mıyız? Bu facia sonucu vefat eden yüzlerce insan var. Tabii ki ateş düştüğü yeri yakar, ailelerinin acısını kimse yeterince anlayamaz ama bu aynı zamanda bir vatandaşlık sorunu. Artık bunu herkesin görmesi gerekiyor.
Neden İngilizce Öğrenemiyoruz?
Türkiye'de çocukların yüzde 90'dan fazlası İngilizce'de temel düzeyi bile geçemiyor. Öğrencilerin sınıfları yükseldikçe İngilizce dersine olan ilgisi azalıyor. Tespit, Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı'nın raporundan. Rapora göre, yapılması gereken derslerde gramer yerine konuşma diline ağırlık vermek.Türk çocuklarının yüzde 90'dan fazlası İngilizce'de temel düzeyi bile geçemiyor. Yabancı dili ilk yılda sevenlerin oranı yüzde 80 iken lise sonda yüzde 37'ye düşüyor. British Council ve Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı'nın (TEPAV) 'Türkiye'deki Devlet Okullarında İngilizce Dilinin Öğretimine İlişkin Ulusal İhtiyaç Analizi' başlıklı raporu, Türk öğrencilerin İngilizce öğrenmede yaşadığı sıkıntıları ortaya koydu. Milli Eğitim Bakanlığı'nın izniyle yapılan çalışmada British Council ve TEPAV'ın desteğiyle Ankara, Antalya, Balıkesir, Diyarbakır, Erzurum, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Kayseri, Malatya, Samsun, Trabzon gibi illerdeki 48 okulda dersler izlendi. TEPAV, 1394 veli ve 19 bin 380 öğrenciyle de anket yaptı. Derse ilgileri azalıyor Geçtiğimiz hafta Ankara'da yapılan forumda bulguların detaylı olarak değerlendirdiği rapor, daha önce Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı'ya da sunuldu. Rapora göre, öğrencilerin sınıfları yükseldikçe İngilizce dersine olan ilgisi azalıyor. Çünkü çocuklar derslerde kitap ağırlıklı ilerleyen dersleri sıkıcı ya da zor buluyor. Öğrenciler İngilizce ders kitaplarını da sevmediklerini belirtiyor. Eğitimin başlangıcında 5. sınıf öğrencilerinin yüzde 80'i İngilizce dersini sevdiğini söylerken bu oran yıldan yıla sürekli olarak azalarak 12. sınıf öğrencilerinde yüzde 37'ye düşüyor. Düzeyi geçemiyor Rapora göre, Türkiye'deki İngilizce öğretmenlerinin yüzde 80'i etkin dil dersleri vermek için gereken niteliklere ve dil becerilerine sahip. Ancak buna rağmen Türkiye'de öğrencilerin büyük bir çoğunluğu yani yüzde 90'dan fazlasının bin saatlik dersten sonra İngilizce yeterlilik düzeyi, temel düzeyde kalıyor. Gözlemlenen bütün sınıflarda öğrencilerin İngilizce olarak iletişim kurmayı ve dile işlevsellik kazandırmayı öğrenemedikleri saptandı. İngilizce 2'nci sınıfta başlamalı Raporun önerileri arasında devlet okullarında 4. sınıfta başlatılan yabancı dil eğitiminin 2'nci sınıfta başlatılmasının, yüksek öğrenim de dahil sonraki eğitim aşamaları üzerinde olumlu etkiler yapacağı belirtiliyor. Ayrıca şu anda ilkokul müfredatında 2 saat olan yabancı dil derslerinin müfredatı öğrencilerin dersleri daha seveceği şekilde değiştirdikten sonra haftada en az 6 saate çıkarılması da öneriliyor. Vatan
Reklam
Game of Thrones'u Bir de George R.R. Martin'den Dinleyin
Son yılların bir numaralı dizisi Game Of Thrones’un nisan ayında başlayan 4. sezonu, beklentileri şu ana kadar fazlasıyla karşıladı. Geçmiş üç sezonda, duygusal olarak bağlandığımız karakterlerin birer birer ölümü bizleri sarsmış olsa da, antipatik Kral Joffrey’in, geçtiğimiz bölümlerde zehirlenerek ölmesi sonucu herkes derin bir nefes aldı. Game Of Thrones, diğer dizilere bu yüzden benzemiyor. Dizide, ilk bölümden son bölüme kadar, her türlü zorluğu aşan, tehlikeleri birer birer savuşturan, herkes ölürken, kendisi hayatta kalan bir kahraman yok. İyiler her zaman kazanmıyor… en azından şimdilik. Game Of Thrones’un ait olduğu A Song of Ice and Fire (Buz ve Ateşin Şarkısı) serisini okuyanlar bilir, ileride bizi daha bir çok sürpriz bekliyor olacak. Serinin birinci cildini 1996 yılında yayınlayan ve her fırsatta, yavaş ve acele etmeden yazmayı sevdiğini belirten George R.R. Martin, bir yandan kalan iki kitabı bitirmeye çalışırken, bir yandan da dizinin getirdiği şöhretle uğraşıyor. Ünlü müzik ve sanat dergisi Rolling Stone’a bir röportaj veren Martin, çocukluğundan, Hollywood’da geçirdiği yıllara, J.R.R Tolkien’le kendisini ayıran özelliklerden, kitapların sorguladığı ahlaki değerlere kadar bir çok konuda düşüncelerini paylaştı.  Game Of Thrones’un en önemli temalarından biri aile kavramı. Karakterlere anlamlarını veren ama bir o kadar da onları yıkan şey aile. Sizin aileniz ve evinizle ilişkiniz nasıldı? 1948′de New Jersey’de; Bayonne’da doğdum. Manhattan’a otobüsle 45 dakika uzaklıkta olsa da, Bayonne kendi içinde bambaşka bir dünyaya sahipti. New York çok yakın olduğu halde pek sık gitmezdik. Dört yaşımdan itibaren, Birinci Sokak’taki sosyal konutlarda yaşadım. Babam bir Martin’di, İtalyan ve Alman asıllıydı. Annem ise Brady’ydi, İrlanda kökenli. Annemden, Bayonne tarihinde önemli bir yere sahip Brady ailesinin hikayelerini dinlemişimdir. Çok küçük yaşta fakir olduğumuzu anladım. Okuluma yürürken, annemin içinde doğduğu, bir zamanlar bize ait olan evin önünden geçmem gerekiyordu. Her geçişimde o eve bakardım, onun için de hikayelerimde kaybolmuş bir altın çağın nostaljisi vardır. Annemin bana anlattıkları, hayal gücüme yerleşti. Ailenize yakın mıydınız? Babam her zaman mesafeli biri olmuştur. Sanırım beni hiçbir zaman anlamadı, aynı şekilde muhtemelen ben de onu hiçbir zaman anlamadım. O zamanlar bu terimi kullanmıyorduk ama babamın sağlam bir alkolik olduğunu söyleyebilirim. Kendisini görüyordum ama çok az konuşuyorduk. Ortak bir noktada buluştuğum konu herhalde spordu.  Bayonne’dan üniversiteden önce mi ayrıldınız? Hiçbir zaman arabamız olmadı. Babam, içkiliyken araba kullanmanın kötü bir şey olduğunu söylerdi, ve hiçbir zaman içmeyi bırakmayacağını da (gülüyor). Yıllarca evimin penceresinden Staten Island’ı seyrettim, ışıklarına baktım. Benim için o ışıklar Shangri-La, Singapur, Şanghay ya da her neresiyse orayı temsil ediyordu. Kitap okuyordum ve kitaplardaki Mars gezegenini ve diğer gezegenleri hayal ediyordum. Sonraki yıllarda Robert E. Howard’ın Conan kitaplarını ya da Orta Dünya’nın renkli yerlerini hayal ettim.  1966 yılında Northwestern Üniversitesi’ne giriş yaptınız. Takip eden yıllarda, Vietnam savaşına olan karşı tutumunuz nedeniyle politik ve moral değişimler yaşadığınızı biliyoruz… Ben de, dönemin bir çok çocuğu gibi, bir şahindim. Amerika’nın ‘iyi’ler olduğunu kabul etmiş ve orada bulunmamızı doğru karşılamıştım. Üniversiteye girdikten sonra, Vietnam savaşı gerçekleri öğrendikçe, savaşın anlamı bana yanlış gelmeye başladı. O dönemde orduya alımlar arttı ve ben de vicdani ret için başvurdum. Tam anlamıyla bir pasifist değildim ve bunu da iddia edemezdim. Ben daha çok belirli bir savaşa karşı çıkan biriydim. Örneğin İkinci Dünya Savaşı’nda görev almış olmak isterdim. Sonuç olarak, kesinlikle geri çevrileceğini düşünerek, vicdani ret için başvurumu yaptım. Bunu üç seçeneğin izleyeceğini biliyordum: ordu, hapis ya da Kanada. Ne yapardım, hangisini seçerdim gerçekten bilmiyorum. Bunlar gerçekten zor seçimlerdi ve her genç bu konuda bir karar vermek zorundaydı. Sonra bütün beklentilerimin aksine başvurumu kabul ettiler. Bana daha sonra dendiki – bu arada bunu kanıtlamamın imkanı yok – başvurumun kabul edilmesinin sebebi, muhafazakarların, vicdani reddin isteyen herkese verilmesinin yeterince ağır bir ceza olacağına olan inancıydı. Böylece, kayıtlara geçecek vicdani reddin, kişinin hayatı boyunca “komünist” ve “retçi” damgası taşımasına neden olacağı düşünülüyordu. Amerika’nın Vietnam savaşından sonra gerçek anlamda toparlanabildiğini sanmıyorum. Benim dönemimin çocukları için gerçek dışı bir tecrübeydi. Gerçeklere, adalete ve Amerikan sistemine olan inancıyla liseyi bitiren ‘ideal’ bir çocuk, üniversiteye girdiği anda gençliğinin bütün bu süperkahraman değerlerinin yıkıldığını gördü.  İlk romanlarınız ‘Dying of the Light’ ve ‘Fevre Dream’ çok beğenildi. Ancak ‘The Armageddon Rag’, bir bakıma yazarlık kariyerinizi askıya almanıza neden oldu. Daha sonra uzun yıllar Hollywood’da dizi yazarlığı yaptınız. O yıllarda edindiğiniz tecrübeler, size daha sonraki kitaplarınızda – bu durumda Game of Thrones’un da dahil olduğu ‘Buz ve Ateşin Şarkısı’ (A Song of Ice and Fire) oluyor – yardımcı oldu mu? Kesinlikle. Televizyon dizilerine senaryo yazmanın sırrı, bir roman kaleme almaktan daha kolay oluşudur. William Goldman, herşeyin strüktürden, yani strüktür ve diyalogdan oluştuğunu söylerdi. Hollywood’da bulunmuş olmam benim bu yönümü geliştirdi. Öncesinde, yıllarımı tek başıma bir daktilonun ya da bilgisayar ekranının önünde, tek başıma yazı yazarak geçirdim. İnsanların olduğu bir ofise gidip, bir fincan kahve eşliğinde dizi hakkında fikirler paylaşmak, projeyi kolektif bir şekilde geliştirmek beni canlandırdı. Bir yandan da sürekli sınırlamalarla uğraşıyorduk. Bu beni çok yordu. Sansür hakkında tartışmalar vardı, sahneler çok mu açık, ya da politik olarak hassas bir konu mu, ya da çok mu şiddet var, gibi bir çok sorun vardı. Kimse rahatsız olmasın düşüncesi hakimdi. ‘Güzel ve Çirkin’ dizisinde bunu yaşadık. ‘Çirkin’ insanları öldürüyor. Karakterin önemli bir özelliği bu. O kötü biri, bir cani. Ama CBS dizide kesinlikle kan olmasını istemiyordu, oysa ‘Çirkin’ insan öldürüyor. Bu gerçekten çok saçmaydı. Karakterin sempatik kalmasını istiyorlardı. Game of Thrones’un başlangıç noktası olarak, bir infaza şahit olduktan sonra karlı bir ormanda kurtlar gören bir çocuktan yola çıktığınızı söylemiştiniz. Bir hikaye için ilginç bir başlangıç. 1991 yazıydı. Hala Hollywood’da çalışıyordum. Menajerim fikirlerimi hayata geçirebileceğim projeler arıyordu. Mayıs, haziran aylarında yapacak hiçbir işim yoktu ve bir roman yazmayalı yıllar olmuştu. Avalon adlı bir bilim kurgu romanı üzerinde çalışmaya başladım, herşey yolunda giderken bir anda, Game Of Thrones’un ilk bölümü olacak bu sahne gözümün önüne geldi. Bran’in (Ned Stark’ın küçük oğlu) gözünden, kafası kesilen bir adamın infazına şahit olduğunu gördüm, daha sonra ormanda, kardaki ayak izlerini takip ederek bir kurtla karşılaşıyor. Sahne beni o kadar etkilemiştiki üzerine çalışmam gerektiğini düşündüm ve yazmaya başladım. Neredeyse üç günde, okuduğunuza çok yakın haliyle, kitabın birinci bölümünü yazdım.  Hikayeyi çevreleyen dünyayı inşa etmeniz ne kadar zamanınızı aldı? O yaz, neredeyse yüz sayfa yazdım. Bende bütün bu süreçler aynı anda işler. Önce dünyayı inşa edip sonra yazmam. Öncelikle yazmaya başlarım ve daha sonra bütün parçaları bir araya getiririm. Bir harita çizmek mesela yarım saatimi alabilir. Yazdıkça, hayal ettiğin şeyleri o haritaya yerleştirebilirsin. Böylece haritanın her geçen gün daha da canlandığını görürsün. Bütün bunlar olup biterken bir yandan Hollywood’da çalışmaya devam ediyordum ama aklımda sürekli bu hikaye vardı. Karakterleri ve sahneleri düşünüyordum. Bu romanı gerçekten bitirmek istediğimi anladım. O andan sonra bir üçleme olacağını biliyordum. O zamanlar herkes üç ciltlik romanlar çıkarıyordu. Bu konuda standartları Yüzüklerin Efendisi’yle J.R.R Tolkien koymuştu. 1994 yılında, yazdığım yüz sayfayı ve hikayenin olası devamını anlatan iki sayfalık bir özeti menajerime verdim. Dört yayınevi ilgilendiklerini söylediler. Bir anda hem bir avansa hem de kitabı bitirmem gereken son teslim tarihine sahip olmuştum. Böylece Hollywood’daki patronlarıma, bu romanı bitirene kadar dizi senaryolarına ara veriyorum diyebildim.  Hikayenin karmaşıklığı göz önüne alındığında, dizinin inandırıcı olmayacağından korktunuz mu? Üçüncü kitabı yazdığım dönemde Hollywood’dan teklifler almaya başladım. Bu ilgi, Yüzüklerin Efendisi beyaz perdede büyük bir başarıya ulaşınca, daha da arttı. Filmler, izleyicinin dragonlara ve o tarz yaratıklara açık olduğunu gösteriyordu. Oysa ben, yazmaya başladığım ilk günden beri, hikayenin televizyona uyarlanabileceğini bir an olsun düşünmemiştim. Bunun imkansız olduğunu düşünüyordum. Yüzüklerin Efendisi üçlemesi, benim Kılıçların Fırtınası kitabım kadar ediyor. Çok daha fazla karakter var, daha fazla şehir var, herşeyden daha fazla var, onun için filmi çekilemez dedim. Bazı insanlar hikayenin özüne odaklanmamız gerektiğini söylüyordu. Hangi karakter daha önemli? Bazıları Dany’nin asıl karakter olduğunu, diğerlerini bir kenara bırakıp onun hikayesini anlatmamız gerektiğini söyledi. Ya da Jon Snow. Bu iki karakter, herşeyin etraflarında inşa edilebileceği ana karakterler ama o zaman hikayenin yüzde 90′ını kaybediyorsunuz. Bir başkası “O zaman birinci kitabı film olarak yapalım, eğer başarılı olursak cevabını çekeriz” dedi. Ama film başarısız olursa kimse devamını seyredemeyecek ve yarıda kalmış bir hikaye olmuş olacak. Şanslıydım çünkü evimin kredisini vermekte zorluk çekmiyordum. Bütün teklifleri geri çevirdim. Uyarlanacaksa, ancak televizyon için yapılabilir diye düşündüm. Ama CBS ya da NBC için değil çünkü çok fazla cinsellik ve şiddet var. Bana göre ancak HBO için yapılabilirdi. Hikayedeki ilk şok edici olay, Jaime Lannister’ın Bran Stark’ı, Jamie’nin kardeşi Cersei’yle ensest ilişkiye girdiğini gördüğü için camdan itmesiyle yaşanıyor. İzleyiciyi çok etkileyen bir sahne oldu. Bir çok kişi, “Daha önce binlerce kez okuduğumuz hikayelerden farklı” diyerek bana bu sahnenin kendilerini diziye bağlayan sahne olduğunu söyledi. Dizi, Bran’in gözünden başlıyor. Herkes bir anda Bran’in hikayenin kahramanı olduğunu düşündü. Genç Kral Arthur. Tam bu küçük çocuğun yaşadıklarını takip etmeye çalışırken, baam! Kimse böyle bir şeyin Bran’in başına gelebileceğini beklemiyordu. O açıdan çok başarılıydık. (gülüyor) Jaime ve Cersei’nin yaptıkları çok alçakça bir davranış. Ancak çok daha sonra, Jaime’nin düşmanı olan bir kadını tecavüzden kurtardığına tanık oluyoruz. Haliyle hakkında ne düşüneceğimizi bilemiyoruz. Jaime ve daha bir çok karakterle, değinmek istediğim, geliştirmek istediğim konulardan biri de hataların telafisi, affetmek ve affedilmekti. Yaptığımız şeyin bedelini nasıl ödeyebiliriz? Telafi mümkün müdür? Gerçekten bir cevabım yok. Peki insanları ne zaman affederiz? Bunu toplumumuzda sıklıkla görebiliyoruz. Michael Vick’i affetmeli miyiz (yasadışı köpek dövüşlerine düşkün ve güçsüz köpekleri öldürdüğünü itiraf eden NFL oyuncusu)? Köpekleri çok seven arkadaşlarım var ve Vick’i hiçbir zaman affetmeyeceklerdir. Oysa Vick bir kaç senesini hapiste geçirdi ve devletin gözünde cezasını çekti, affedildi. Peki yeterince özür diledi mi? Ya da Woody Allen. Woody Allen, alkışlamamız ve övmemiz gereken biri mi, yoksa toplumun dışlaması gereken biri mi? Peki ya Roman Polanski, ya da Paula Deen. Toplumumuz, öyle ya da böyle hayatlarının bir anında yanlış yapmış insanlarla dolu ve biz bu insanlarla ne yapıyoruz? Bir kötü hareketi telafi etmek için kaç tane iyi hareket yapmamız lazım? Bir Nazi suçlusuysan ve hayatının 40 yılını sadece hayır işleri yaparak, fakirlere yardım ederek geçiriyorsan, bu senin Nazi kamplarında yaptıklarını telafi eder mi? Ben bu soruların cevaplarını bilmiyorum ama soruların üzerinde kafa yorulmaya değer olduğunu düşünüyorum. Ben bir noktada, telafinin, affın olmasını istiyorum çünkü hepimiz hayatımızda yanlışlar yapıyoruz. Onun için de herkesin affedilebilmesi gerekir. Af dediğimiz şey olmasaydı… o zaman ceza vermenin manası ne?  Jaime ve Cersei gibilerinin affedilebileceğini sanmıyorum. Cersei’nin çok sağlam bir karakteri var, Lady Macbeth gibi. Affedilme, kimin için? Bazılarının gözünde hiçbir zaman affedilmeyecek. Çocuklarına gelince, inanılmaz koruyucu bir yapısı var. Tartışabilirsin, çocuklarını gerçekten seviyor mu, yoksa kendi çocukları oldukları için mi seviyor? Cersei’de gerçek bir narsisizm var. Dünya ve toplum hakkında neredeyse sosyopatlığa varan bir görüşü var. Diğer yandan da Jaime’nin yaptıkları oldukça ilginç. Benim çocuğum yok ama olan arkadaşlarımla konuştum. Unutmayın ki, Jaime, Bran’i sıkıcı küçük bir çocuk olduğu için öldürmeye çalışmıyor. Bran’in gördükleri aslında, Jaime, Cersei ve bu ensest ilişkiden doğan üç çocukları için ölüm fermanı anlamına geliyor. Onun için de çocuğu olan arkadaşlarıma sordum “Jaime’nin yerinde olsanız ne yapardınız?”. Dediler ki “Ben kötü biri değilim, öldürmezdim”. Emin misin? Asla mı? Eğer Bran, Kral Robert’a gördüklerini anlatırsa, sen, çok sevdiğin kız kardeşin ve üç çocuğunuz öldürülecek… O aşamada bir çoğu kararsız kaldı. Muhtemelen bir çok insan “Evet, kendi çocuklarımı ve ailemi kurtarmak için, masum da olsa başkasının çocuğunu öldürmeye hazırım” derdi. Bunlar insanların zor durumlarda verebileceği kararlar ve incelenmesinin uygun olacağını düşündüm.  Konuştuklarımıza kontrast olarak, dizinin ilk sezonunda Ned Stark, ‘Night Watchman’in kellesini uçurduğunda, ya da daha sonra oğlu Robb aynı şeyi yaptığında, bu infazların ikisini de çok etkilediğini ve kayıtsız kalmadıklarını görüyoruz. Omuzlarında ağır bir yük oluşuyor. Haliyle öyle, olması gereken de bu zaten. İnsan hayatına son vermek oldukça ciddi bir iş. Orta Çağ’a yakın bir durum söz konusu. Keskin bir demir parçasıyla birinin kafasını kopartıyorsunuz, kanı üzerinize sıçrıyor ve çığlıklıklarını duyuyorsunuz. Kendimizi bundan soyutlamamız belki daha da feci bir durum doğuruyor. Bugün artık insanları, oturduğun yerden bir düğmeye basarak, dronlarla, füzelerle öldürebildiğimiz teknolojiler yaratıyoruz. Artık hiçbir zaman çığlıklarını duymayacağız, annelerini çağırarak can vermelerine tanık olmayacağız. Bunun iyi bir şey olduğundan emin değilim. Bu moral ve etik konularını tarih boyunca görebilmek mümkün. Soru her zaman bu olmuştur, savaş sırasında kazanmak için herşeyi yapmaya hazır mısın yoksa herşeye rağmen belli bir etik seviyesini ve ideallerini koruyabilir misin? İnsanlara ‘waterboarding’ (CIA’in, insanlara boğulma hissi veren, su kullanarak uyguladığı bir işkence) uygulamalı mıyız? Ya hayatlarımızı kurtaracak önemli bilgilere sahip olursak? Peki böyle bir durumda aslında kendimize ihanet etmiş olmuyor muyuz? Peki ya ikinci bir 11 Eylül’ü önleyebilecekse, işkence uygun mudur? Hayatta kalabilmek ve savaşı kazanabilmek için, korkunç cinayetler işlemeye hazır mısın? Ben bilmiyorum ama bu soruları ele almak kanımca önemli. ‘Buz ve Ateşin Şarkısı’ ve ‘Game of Thrones’ların önemli bir noktası da güç ve iktidar. Neredeyse herkesin, belki denizin diğer tarafındaki Daenerys dışında herkesin, gücünü, iktidarını kötüye kullandığını görüyoruz. Hükmetmek zordur. Her ne kadar saygı duysam da, Tolkien’e cevabım budur. Yüzüklerin Efendisi, Orta Çağ düşünce yapısına sahip, öyle ki eğer kral iyi bir adamsa, o zaman topraklar bereketli olur ve herkes refah içinde yaşar. Gerçek tarihe baktığımızda bunun bu kadar basit olmadığını görüyoruz. Tolkien kitaplarında, Aragorn’un kral olup yüzlerce yıl saltanat sürdüğünü, ne kadar iyi kalpli ve güçlü bir kral olduğunu söyleyebilir. Ama Tolkien bazı soruları sormayı unutuyor: Aragorn’un vergi politikası neydi? Daimi bir ordusu var mıydı? Kıtlık ve sel dönemlerinde ne yapıyordu? Peki ya orklar? Savaşın sonunda Sauron’dan kurtuluyoruz ama orklar pek de uzağa gitmiyorlar, dağlarda yaşamlarına devam ediyorlar. Peki Aragorn, orkların kökünü kazımak için sistematik olarak soykırıma başvuruyor mu? Peki ya küçük bebek orklar, onları da öldürüyor mu? Gerçek hayatta, gerçek kralların, ilgilenmeleri gereken gerçek sorunları vardır. Sadece iyi bir adam olmak sorunu çözmez. Çok çok zor kararlar almanız gerekir. Bazen iyi olduğunu düşünürek aldığınız kararlar, ileride tersine dönerek size karşı işleyebilir. Bu tarz durumları kitaplarımda kullanmak istedim. Benim hikayelerimde iktidar olmak hiç de kolay bir şey değil, zor bir hayata sahipler. Sadece iyi kalpli olmak, sizden iyi bir kral yapmaz. Rolling Stone'dan Çeviren: Cem Gelgün Zete
Kim ve Kanye'den Mütevazı Düğün Davetiyesi
Düğünleriyle gündemdeki yerlerini bir seneliğine garantileyen Kim ve Kanye, malzemeleri tükendikçe basına düğünleriyle ilgili bir detay ‘sızdırıyor’. Versay Sarayı’nda evlenmek isteyen ancak paranın her şeyi satın alamadığını keşfeden Kimye, önce düğün salonu olarak herhangi bir şato kiralamak zorunda kaldı, sonra da Fransız kanunlarına takıldı. Fransa’da resmi olarak evlenebilmeleri için çiftten en az birinin nikahtan 40 gün öncesinden itibaren ülkede ikamet etmesi gerektiğini öğrenen çift, “Evet!”diye haykırmak için Beşiktaş Evlendirme Dairesi’nde karar kıldı. Düğün için şato kiralayan, kendini 2 Pac, Picasso, Steve Jobs, Michael Jordan, Andy Warhol ve Walt Disney gibi isimlerle kıyaslayan Kanye’den altın harflerle yazılmış bir davetiye bekliyorduk ki neredeyse saman kağıda baskı bir şeyle karşılaştık. Minimalist olmak için biraz geç kalan Kimye’nin düğün fotoğraflarını merakla bekliyoruz.Playtusu
Latife Hanım'ın Boşanma Mektubu Satılacak
Latife Hanım'ın Atatürk'ten boşanırken taleplerini de içeren 7 sayfalık mektubu, müzayede ile satışa sunulacak. Levant Antika tarafından 17 Mayıs'ta Rixos Pera Otel'de düzenlenecek müzayedede satışa sunulacaklar arasında, Cumhuriyet'in ilk dönemlerine ışık tutacak bir belge niteliğindeki Latife Hanım'ın Atatürk 'ten boşanırken taleplerini içeren 7 sayfalık mektubu da bulunuyor. AA muhabirine açıklamalarda bulunan Levant Antika sahibi Kemal Can Süleymaniye, özel bir koleksiyoner aracılığıyla kendilerine ulaşan mektubu incelediklerinde çok heyecanlandıklarını söyledi. Mektupta, Latife Hanım'ın taleplerinin yanı sıra cumhuriyetin ilk dönemiyle ilgili çarpıcı bilgiler yer aldığını anlatan Süleymaniye, 'Latife Hanım mektubuna, 'dikte edilen' diye başlamış. 7 sayfadan oluşan notlar, kurşun kalemle kaydedilmiş' dedi. Latife Hanım'ın, notlarında ilk önce İsmet Paşa ile aralarındaki konuşmaya yer verdiğini belirten Süleymaniye, 'Ben evden temelli olarak çıkmadım. Ne eşya aldım, ne de almak maksadıyla eşyadan bahsettim. Yalnız bu çıkışın şeklini beğenmediğimden İsmet Paşa hazretlerine, 'Paşam temelli çıkıyorsam ona göre çıkayım. Paşa hazretlerinin hesapları, parası ve bütün evi bana teslim edilmişti' şeklinde ifadeler yer aldığını anlattı. Latife Hanım'ın, mektupta kendisine ait eşyaların hatıra niteliği ve maddi kıymet taşıyan bazılarının listesine yer verdiğini bildiren Süleymaniye, bunların mektupta, 'Üç adet şal merhum büyük validemden hatıra kalmıştır, bir de altın sedef saplı bir tabanca' şeklinde yazıldığını ifade etti. Aile içi yaşananlarla ilgili detaylı bilgiler de yer alıyor Latife Hanım'ın mektubun sonunda 'Ben bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da leh ve aleyhte hiçbir kelime sarf etmeyeceğim' şeklinde ifadeye yer verdiğini vurgulayan Süleymaniye, şunları kaydetti: 'Mektupta dikkat çekici detay, Latife Hanım'ın evden ayrılırken sadece ailesi tarafından verilen özel eşyaları talep etmesidir. Mektubun geneli incelendiğinde cumhuriyetin ilk dönemine ait gerçekten çok çarpıcı bilgiler yer alıyor. Mektupta aile içi yaşananlarla ilgili geniş ve detaylı bilgilerin yer alıyor. Mektubun gizeminin bozulmaması ve alacak kişinin hakkına saygı amacıyla bu konularda fazla bilgi veremeyeceğim.' Kanuni'nin fermanı da satışa sunuluyor Süleymaniye, müzayedede satılacaklar arasında Atatürk'ün imzası bulunan bir fotoğraf , 1891'de Osmanlı topraklarında ilk kez kurulan bir sigorta firmasının tabelası, Kanuni Sultan Süleyman'ın Erzurum Beyler Beyine gönderdiği fermanın da dikkat çekici diğer eserler olduğunu belirterek, fotoğraf, harita, cep saati, Osmanlı madalya ve nişanları ile hat levhalarının arasında bulunduğu bin 500 civarında eserin koleksiyonerlerin ilgisine sunulacağını sözlerine ekledi.CNN Türk | AA
Reklam
Game Of Thrones'un Tarihteki 7 Paralel Hikayesi
Lancaster'lı Edward, VI. Henry'nin ve Anjou'lu Margaret'ın oğludur,aynı zamanda tıpkı Joffrey gibi gayrimeşru çocuk olduğu konuşulmaktadır. Edward da tıpkı Joffrey gibi deli,kötü huylu ve düşmancıl tavırlara sahipti. Milan elçisi bir kere Edward hakkında 'Bu çocuk, 13 yaşında olmasına rağmen, sadece kafa koparmaktan ve savaş çıkarmaktan bahsediyor, sanki her şey ona bağlıymış ve avucunun içindeymişçesine.' demiştir. Aynı zamanda hikaye tatmin edici bir sonla bitiyor, Edward, York'lu IV.Edward tarafından tokatlandıktan sonra bıçaklanarak öldürülüyor.
Holokost İle İlgili Çekilmiş En Akılda Kalan 13 Film
Yakın tarihin en büyük katliamı Holokost, ya da felaket manasına gelen İbranice adı ile Şoa.II. Dünya Savaşı’nda Avrupa Yahudilerinin Alman savaş makinesi tarafından kitlesel olarak imha edilmesi...6 milyon insanın Yahudi oldukları için gaz odalarında katledildikleri 20. yüzyılın bu en büyük katliamı onlarca filme konu oldu.Kimi yönetmen belgelemek, kimisi ortaya çıkarmak, kimisi ise kafasındaki sorulara yanıt alabilmek için yaptı filmlerini. Yönetmenlerinin çoğunu filmini çekerken bile etkileyen Holokost ve sonrasını anlatan bu hikayeler beyazperdeye yansıtıldıkları ilk günden yıllar geçse bile unutulmayacak filmlerdir.İşte çoğunluğu yakın geçmişte yapılmış Holokost’la ilgili en çarpıcı akılda kalan filmler.
Türkiye'nin Korkutan Yoksulluk Rakamları
- 22 milyon kişi aylık 527 TL ile geçiniyor! Nüfusun yüzde 40’ı “sızdıran çatı” altında yaşıyor! Kendisine yeni giysi alamayanlar yüzde 35 - Yoksulluğun siyasi istismarını bitirmek için: Oy karşılığı yardım yerine sosyal adalet ve sosyal yardımı hak olarak veren sosyal devlet CHP Parti Meclisi Üyesi, İstanbul Milletvekili Umut Oran, gelir dağılımı ve sosyal adalete ilişkin TÜİK verileriyle derlediği araştırma sonuçları en zenginle en yoksul arasındaki farkın giderek açıldığını, milyonlarca insanın temel gereksinimlerini drahi karşılamayadığını ortaya koydu. Umut Oran'ın açıklaması şöyle: AKP politikaları Türkiye’de gelir dağılımı adaletsizliği ve yoksulluğu kronikleştirdi. Resmi verilere göre en zengin ve en yoksul yüzde 10’luk nüfus arasındaki gelir farkı 14 kata ulaşıyor. OECD ortalamasının çok üzerindeki Gini katsayısı da Türkiye’deki kronik gelir dağılımı adaletsizliğini gösteriyor. TÜİK’in makyajlı istatistikleri, farklı göreli yoksulluk sınırı ölçütlerine göre 7,3-22,3 milyon arasındaki yoksul sayılarına işaret ediyor. Türkiye’nin en düşük bazda bile, birçok önemli ülkenin toplam nüfusundan fazla yoksulu bulunuyor. AKP, gelir dağılımını da düzeltmek, yoksulluğu yenmek istemiyor. Çünkü, yoksulluktan besleniyor, yoksul milyonların bu durumunu kullanarak oya tahvil ediyor. Yoksul aileleri erzak-kömür yardımlarıyla kendine bağımlı yapıp oyunu almaya devam eden AKP, onların hep yoksul ve kendine bağımlı kalmasını, iktidarının devam garantisi olarak görüyor. Gelir dağılımındaki adaletsizliğin son yıllarda düzelmek bir yana daha da artması dikkat çekiyor. En yoksul yüzde 10’luk nüfusu barındıran haneler, toplam gelirden AKP’nin iktidarda ilk yılı olan 2003’te yüzde 2.3 oranında, 2005’te ise yüzde 2.2 pay almıştı. En varlıklı yüzde 10’luk kesimin gelirden aldığı pay ise 2005-2012 döneminde yüzde 28.7’den yüzde 31.1’e yükseldi. 2005’teki 13 katlık gelir farkı, izleyen yıllarda hep bunun üzerinde seyretti, 2012 itibariyle 14 katın üzerinde gerçekleşti. Ücretli-maaşlı çalışanlar bordrolarında yazan geliri beyan ederken, sermaye kesimindekilerin gelirlerini daha düşük beyan etmeleri nedeniyle bölüşüme konu gelir pastasının gerçek hacmi ortaya çıkmıyor, gelir dağılımı da olduğundan daha iyimser bir tablo ortaya koyuyor. Yani, gelir dağılımındaki gerçek uçurum, TÜİK verilerine yansıyandan çok daha derin; görünürdeki adaletsizlik de buzdağının sadece uç kısmı. AKP’nin halka empoze etmeye çalıştığı “ekonomide başarı”, büyüme-kalkınma masallarına rağmen, on iki yılı aşan iktidarı döneminde uyguladığı ekonomi politikaları, korkunç bir gelir dağılımı adaletsizliği ve ciddi boyutlarda bir yoksulluk tablosu ortaya çıkardı. AKP’nin ekonomi politikaları Türkiye’de gelir dağılımı adaletsizliği ve yoksulluğu kronikleştirdi.  Türkiye son 12 yılda, yoksul milyonların durumunu siyaseten istismar eden; sosyal yardımları parti yandaşlığı koşuluna bağlayan; böylece kendine bağımlı bir sadaka toplumu ortaya çıkararak bunu oya tahvil eden ve bu şekilde iktidarını sürdüre gelen AKP’ye tanık oldu. Gelirin yarısı nüfusun yüzde 20’sine ait Türkiye’de korkunç boyutlarda bir gelir dağılımı adaletsizliği yaşanıyor. TÜİK’in en son Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması 2012 yılındaki durumu yansıtıyor. Buna göre en üstteki yüzde 20’lik nüfus diliminde yer alan hane halkları, toplam gelirin yüzde 46.6’sını alırken, en alttaki yüzde 20, gelirden sadece yüzde 5.9 pay alabiliyor. En üstteki ile en alttaki arasında 8 katlık bir gelir farkı var. En varlıklı yüzde 20’lik nüfus gelirin yarıya yakınını elde ederken, nüfusun yüzde 80’i kalan yarısını paylaşıyor. Zengin-yoksul arasındaki makas açıldı Ancak en varlıklı ve en yoksul yüzde 10’luk dilimler esas alındığında ise fark 14.1 kata ulaşıyor. 2012 itibariyle en varlıklı yüzde 10’luk nüfus gelirin yüzde 31.1’ini alırken, en yoksul yüzde 10’un payı sadece yüzde 2.2’de kalıyor. Gelir dağılımındaki bu adaletsizliğin son yıllarda düzelmek bir yana daha da artması dikkat çekiyor. En yoksul yüzde 10’luk nüfusu barındıran haneler, toplam gelirden AKP’nin iktidarda ilk yılı olan 2003’te yüzde 2.3 oranında, 2005’te ise yüzde 2.2 pay almıştı. Bu pay 2010, 2011 ve 2012 yıllarında da yüzde 2.2 olarak gerçekleşti ve 2003’tekinin altında kaldı. En varlıklı yüzde 10’luk kesimin gelirden aldığı pay ise 2005-2012 döneminde yüzde 28.7’den yüzde 31.1’e yükseldi. En zengin ve en yoksul yüzde 10’luk kesimler arasında 2005’teki 13 katlık gelir farkı, izleyen yıllarda hep bunun üzerinde seyretti, 2012 itibariyle 14 katın üzerinde gerçekleşti. Yani gelir dağılımı bu dönemde düzelmek bir yana biraz daha bozuldu. AKP adaletsizliği kronikleştirdi… Bir ülkede milli gelirin dağılımının adaletli olup olmadığını ölçmeye yarayan Gini katsayısı da gelir adaletsizliğinin kronikleştiğini, uçurumun daha da büyüdüğünü gösteriyor. 2005’te 0.380 düzeyinde bulunan Gini katsayısı 2012 itibariyle de 0.402 oldu. Gini katsayısı 0 ile 1 arasında değerler alıyor ve değerin yükselmesi eşitsizliğin artması anlamına geliyor. Örneğin herkesin aynı gelire sahip olduğu bir toplumun Gini katsayısı 0 olurken, tüm gelirin bir kişide toplandığı toplumun Gini katsayısı 1 çıkıyor. Gelir uçurumunda görünen buzdağının sadece ucu… TÜİK, yıllık eşdeğer hane halkı kullanılabilir gelirini 2012 itibariyle 11 bin 859 (Aylık 988) TL olarak baz alıyor. Hane halkları yüzde 10’luk nüfus dilimleri halinde yoksuldan zengine doğru sıralandığında 2012’de en alttaki dilimde 2 bin 599 (Aylık 217) lira olan yıllık eşdeğer hane halkı kullanılabilir geliri, en üst dilimde 36 bin 905 (Aylık 3 bin 75) lira oldu. Ancak anket yöntemiyle yapılan gelir araştırmasında sonuçlar verilen yanıtlara göre elde ediliyor. Ücretli-maaşlı çalışanlar bordrolarında yazan geliri beyan ederken, sermaye kesimindekilerin gelirlerini daha düşük beyan etmeleri nedeniyle bölüşüme konu gelir pastasının gerçek hacmi ortaya çıkmıyor, gelir dağılımı da olduğundan daha iyimser bir tablo ortaya koyuyor. Üst gelir grubundakilerin gerçek beyanda bulunmaması nedeniyle maaş-ücret gelirleri yüzde 46,5’lik oranla toplam gelir içinde en fazla paya sahip, müteşebbis gelirleri ise yüzde 20.4’le bunun yarısından bile az gözüküyor. 2012 yılda GSYH cari fiyatlarla 1.4 trilyon TL olurken, 11 bin 859 TL olarak baz alınan eşdeğer hane halkı kullanılabilir geliri anılan yılda 73 milyon 604 bin kişi olan nüfusla çarpılınca 873 milyar TL’lik bir büyüklük ortaya çıkıyor. Milli gelirin bir kısmının “kullanılabilir gelir” olmadığı, yani hanelere girmediği dikkate alınsa bile üst-orta ve üst kesimlerin beyan etmediği önemli boyutta bir gelir olduğu anlaşılıyor. Yani, gelir dağılımındaki gerçek uçurum, TÜİK verilerine yansıyandan çok daha derin; görünürdeki adaletsizlik de buzdağının sadece uç kısmı. Yoksul sayısı birçok ülke nüfusundan fazla… TÜİK, 2012 yılında eşdeğer hane halkı kullanılabilir “medyan” gelirini yıllık 9.030 TL olarak baz alıyor ve bu medyan gelirin yüzde 40, yüzde 50, yüzde 60 ve yüzde 70’i üzerinden çeşitli “göreli yoksulluk sınırları” belirliyor. Bu farklı yoksulluk sınırlarına göre de  7.3 milyon-22.3 milyon kişi arasında değişen farklı yoksul sayıları ve yüzde 10-30 arasında yoksulluk oranları hesaplıyor. 22 milyon kişi aylık 527 TL ile geçiniyor! Eşdeğer hane halkı kullanılabilir medyan gelirin yüzde 40’ı olarak baz alındığında yoksulluk sınırı yıllık 3.612 (Aylık 301) TL çıkıyor ve buna göre 7 milyon 344 bin kişilik yoksul sayısı ortaya çıkıyor. TÜİK, yüzde 50’lik çıtaya göre yıllık 4.515 (Aylık 376) TL yoksulluk sınırı ile toplam 11 milyon 998 bin yoksul sayısı hesaplıyor. Yoksulluk sınırı olarak medyan gelirin yüzde 60’ı (Aylık 451 TL) baz alındığında toplam 16 milyon 741 bin; yüzde 70’i (Aylık 527 TL) baz alındığında ise 22 milyon 252 bin yoksul sayısı ortaya çıkıyor. Baz alınan yoksulluk sınırına göre değişen yoksul sayısının son 5 yılda 545 bin-1.7 milyon kişi arttığı görülüyor. Ancak resmi istatistiklerde baz alınan en yüksek yoksulluk sınırı bile, yoksulluğun boyutunu yansıtmaktan uzakta bulunuyor. TÜİK, 2012 itibariyle yüzde 70’lik medyan gelire göre yoksulluk sınırını aylık 527 TL olarak baz alarak bunun üstünde eşdeğer hane halkı kullanılabilir geliri olanları yoksul sayısına dahil etmiyor. Türk-İş ise Türkiye’de dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırını Aralık 2012 itibariyle 3 bin 208 TL olarak açıklamıştı. Bunu hane halkı başına düşündüğümüzde aylık 802 TL’ye denk geliyor. Yıllık 9.030 (Aylık 753) TL olan eşdeğer hane halkı gelirinin yüzde 100’ünü de aşan bu tutar dikkate alındığında ülkedeki yoksul sayısının 22.3 milyonun çok çok üzerinde olduğu görülüyor. Nüfusun yüzde 40’ı “sızdıran çatı” altında yaşıyor! TÜİK araştırması, eksiklikleri ve yanıltıcı yanlarına rağmen, Türk halkının ekonomik koşullarına ilişkin oldukça çarpıcı veriler de ortaya koyuyor. Buna göre; nüfusun yüzde 40.6’sının konutunda “sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçevesi” gibi sorunları var. Konutunda izolasyondan dolayı ısınma sorunu yaşayanların oranı payı önceki yıla göre 5 puan artarak yüzde 46.6’ya çıktı. Nüfusun yüzde 27.4’ü oturduğu konutta odaların karanlık olması veya yeterli ışık alamaması gibi sorunlar yaşıyor. Nüfusun yüzde 61.3’ü hanesinin taksit ödemeleri ve borçları (konut alımı ve konut masrafları hariç) bulunuyor. Kendisine yeni giysi alamayanlar yüzde 35 Nüfusun yüzde 85.9’unun “evden uzakta bir haftalık tatil” yapacak parası yok. Nüfusun yüzde 61,8’i “beklenmedik harcamalarını” ve yüzde 78,8’i “yıpranmış ve eskimiş mobilyalarını yenileme” ihtiyacını ekonomik nedenlerle karşılayamayacak durumda. İki günde bir et, tavuk ya da balık içeren yemek masrafının karşılayamayanların oranı yüzde 43.9’a ulaşıyor.Hane halklarının yüzde 35.1’i kendisine yeni giysiler alamıyor. Ciddi finansal sıkıntıyla karşı karşıya olan nüfusun oranı olarak tanımlanan ve belirlenmiş 9 maddeden en az 4’ünü karşılayamama ya da mahrum olma durumunu tanımlayan “maddi yoksunluk” oranı yüzde 59.2’ye ulaşıyor. AKP yoksulluktan besleniyor… Yıllardır büyüme-kalkınma masalları ile göz boyayan; algı yönetimi yoluyla yarattığı illüzyon sayesinde kitleleri “ekonominin çok iyi yönetildiğine” inandıran AKP’nin ekonomi politikalarının yol açtığı gerçek tablo böyle. AKP’nin, gelir dağılımını iyileştirmek, yoksul sayısını azaltmak gibi bir hedefi de olmadı, aslında bu çarpıklık onun işine de yaradı.Çünkü AKP, yoksulluktan beslendi, yoksul milyonların bu durumunu istismar edip, oya tahvil etmeyi tercih etti. Yoksul halkı erzak-kömür yardımlarıyla kendine bağımlı yapıp oylarını almaya devam eden AKP, onun hep yoksul ve kendine bağımlı kalmasını, iktidarının devamının garantisi olarak gördü. SOSYAL DEVLET İÇİN “AİLE SİGORTASI” ÖNERMİŞTİK CHP olarak, sosyal devlet ilkesini tesis amacıyla geliştirdiğimiz “Aile Sigortası Kurumu” (AS-KUR) modelini 2011 genel seçimleri öncesi kamuoyuna açıklamıştık.  Bu konuda TBMM’ye yasa teklifi de verdik. Benzerleri daha önce Meksika, Brezilya gibi ülkelerde uygulanmış ve yoksullukla mücadelede son derece başarılı sonuçlar elde edilmiş olan bu modelde ısrarlıyız, kararlıyız. AS-KUR modeli ile sosyal yardım kurumlarının tek çatı altında toplanması ve bu yardımların tek elden yürütülmesini amaçlıyoruz. Bu model, hem kısa vadede yoksulluğu yenmek için muhtaç durumdaki ailelere her ay düzenli nakdi yardım yapılmasını, hem de yoksulluğu uzun vadede azaltmak için kapsamdaki ailelerin çocuklarını düzenli sağlık kontrolü ve okula göndermeleri koşulunu içeriyor. Aylık ödemelerin hanedeki kadının adına açılan hesaba yapılmasını öngörüyoruz. Nüfusun en yoksul kesimine sağlanan nakit akışıyla kısa vadeli yoksulluğu azaltabiliriz. Eğitim ve sağlık kontrolü koşuluyla da uzun vadeli yoksullukla mücadelede yetişmiş insan kaynağını artırarak ülkeyi kalkındırıp ileri götürebiliriz. Mesleki eğitim kurslarını da içeren Aile Sigortası, AKP’nin sıcak paraya dayalı istihdam yaratmayan büyüme modelinin aksine istihdam artışı sağlayacak, Türkiye’nin kronik işsizlik sorununun çözümüne katkı sağlayacaktır. Sağlıklı ve eğitimli yeni nesillerin yetişmesinin garantisi olacak Aile Sigortası ile çocuk işçiliği sona erecek, çocuklarımızın sağlık ve eğitim hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanmasını da sağlayacaktır.   Sonuç olarak sosyal adalet, sosyal yardım bir haktır. Bu hak ancak sosyal demokrasinin uygulandığı, sosyal devletlerde karşılıksız olarak verilir. Unutmayalım ki eğitim ve gelir düzeyi ne kadar artarsa toplum bilinçlenir ve hakkına sahip çıkar. AKP iktidarını devam ettirmek için sürekli eğitim sistemini değiştirerek eğitim düzeyini düşük tutmakta, ekonomide rakamlarla oynayarak düşük gelir düzeyini saklamakta, böylelikle oy karşılığı vatandaşına yardım yaparak yoksulluğu siyasi istismar aracı olarak kullanmaktadır.
Reklam
Reklam
Türk Tarihine Yön Veren Anneler
Tarihte çocukları için yaptıkları fedakarlık ve verdikleri mücadeleler ile dikkat çeken, bu bakımdan da tarih içerisinde en az çocukları kadar yer edinen anneler gösterdiği fedakarlıklarla devlet ve toplum hayatının geleceğine yön vererek, tarihin seyrini belirleyen hadiselerde rol oynamışlardır.  Çoğu zaman ön planda görünmeseler de tarihi kaynaklar annelerin, en az yetiştirdikleri çocukları kadar dünya tarihine yön verdiklerini ortaya koyuyor. Onedio
Freelance Çalışanlar için Home Office Disiplini
Günümüzde betonların içerisine tıkılmak istemeyen sabah 9 akşam 6 stresinden kurtulmak isteyenler için home office denilen kavram gittikçe yaygınlaşıyor diyebilirim. Amerikada ciddi bir oran evinde çalışırken, Türkiye’de bu oran düşük ancak hiç olmamasından iyidir. Böyle bir alt yapıya sahip olmadığı için özel sektör ve işverenler ne yazık ki bu kavramdan da uzaklar. Belirli sektörler dışında kimsenin home office çalışma gibi bir durumu söz konusu değil. Örnek verecek olursak tasarımcı ve yazılımcı arkadaşlar bu alanda çok rahatlar diyebilirim. Peki home office çalışan kimselerin ne tür bir disipline sahip olması gerekir? Evdeki çalışma mantığını ailemize nasıl kabul ettirebiliriz, bu konular üzerinde durmak istiyorum. 1-İkna: Home office çalışma modelinde ailenizi çalıştığınıza ikna etmek en zor süreçlerden biridir. Bütün gün eşofmanlarınız ve yağlı saçlarınızla paspal paspal evde oturduğunuzu gören anneniz, trilyon da kazansanız gerçek bir işte çalıştığınıza ve her ay düzenli olarak para aldığınıza inanmaz. Bu sebeptendir ki, siz çok önemli bir telefon konuşması yaparken odanıza elektrik süpürgesiyle dalacak, ziyarete gelen dayınızla iki çift laf etmeniz için sizi uyaracak, kabul gününde çay servisine yardım etmeniz için darlayacaktır. Gerekirse odanızın duvarına vergi levhası asın, evde boynunuza şirketin yaka kartını asıp dolaşın ama bir şekilde çevrenizdekileri bir işiniz olduğuna ikna edin. 2-Beslenme: Home office çalışmanın normal iş yaşamına nazaran türlü avantajları olmasına karşın, dünyada halen fazla rağbet görmemesinin temel sebeplerinden biri, evde çalışan adama kimsenin ticket vermemesidir. Başta üşenip 3 öğün dışarıdan yemek sipariş etseniz de, kazandığınız bütün paranın gıda harcamasına gittiğini farketmeniz çok uzun zaman almayacak. El mahkum karnınızı doyurmak için kendi başınızın çaresine bakacak, mutfağın sihirli dünyasını keşfetme yoluna gideceksiniz. Ortalama bir home office çalışanı, ilk 1 yıl içerisinde yaprak sarmasından mantıya dek geniş bir yelpazede yemek yapabilecek maharete sahip olabiliyormuş. 3 – Çalışma pozisyonu: Uzanarak çalışmak, yatarak çalışmak gibi kulağa hoş gelen şeylerin bir süre sonra uyuklayarak çalışmaya döneceğinden hiç şüpheniz olmasın. Uyumasanız bile günde 10 saat bir kanepede uzanan adam bir süre sonra o kanepenin şeklini alır, anatomisi bile ona göre evrimleşir. Siz siz olun, en azından kendinize adam gibi bir masa ve rahat bir sandalye temin edip bunları arada bir de olsa kullanın. Üstelik söz konusu masa-sandalyeyi ofis tipi mobilyalardan seçerseniz, çevrenizi gerçekten bi iş yaptığınıza ikna etmeniz daha kolay olacaktır. 4 – Mazeret: Yalan söyleme olanaklarınız ciddi şekilde kısıtlanır. Zorda kaldığınızda “şu an bi görüşmedeyim” diye kapatabileceğiniz telefonlar, Kiev’de oluşunuzu “bayi toplantısı vardı hayatım”a bağlayabileceğiniz seyahatler home office çalışmada pek olası değildir. Mümkün mertebe yalan söylemekten uzak dururken, “abi çok sıkıştım, bi işiyim ben dönücem sana” seviyesinde bir açık sözlülüğe varmamaya dikkat etmek gerekir. Bunun yanında rapor, mazeret izni gibi şeyleri de unutun. Değil grip, isterseniz verem olun, patronunuzu asla inandıramazsınız. Biraz iyi yürekliyse en fazla çiçek gönderecek , geçmiş olsun demek için aradığında, “neyse sen yattığın yerden şu işleri hallediver bir zahmet” demeyi ihmal etmeyecektir. 5 – Sosyalleşme: Normal bir ofis hayatının en cazip yanlarından olan “çalışanlar arası sosyalleşme ve mümkünse çiftleşme olasılığı”, home office’de pek mümkün değildir. Bu açığı evde canınız istediğinde rahat rahat porno izleyebilme lüksüyle bir miktar kapatabilirsiniz ama dikkat etmezseniz bir süre sonra bunu standart bir ilişki biçimi haline getirip “seks yapıcam diye ne çekicem onun bunun ağız kokusunu, kendime kendime yeterim bundan sonra” kafasına geçmeniz çok olası. Ayrıca adında home geçiyor diye illa orada çalışmak zorunda değilsiniz. Arada bir bilgisayarınızı alıp saatlerce kurulabileceğiniz ekonomik kafeler falan bulun. Dışarı çıkma alışkanlığınızı canlı tutmazsanız, bir süre sonra saçı sakalı salmış, epilasyonu hayatından çıkarmış, üzerindeki 2 haftalık eşofmanlarıyla yek vücut olmuş bir meczuba dönüşmeniz kaçınılmaz olur bilesiniz. 6 – Enformasyon: Nice home office çalışanı vardır ki, işten kovulduğunun ya da şirketin battığının çok geç farkına varır. İş bu yüzdendir ki, ara sıra da olsa hala bordrolu bir çalışan olup olmadığınızı kontrol etmenizde büyük fayda var. Yoksa evde bilgisayar başında ne olduğunu anlamadan çalışmaya devam etmeniz işten bile değil.. 7 – Eğlence: Artık patron geldiğinde alt+tab kombinasyonuyla excel açmak ya da telefonla konuşuyormuş gibi yapmak gibi zevklerden mahrumsunuz. İşten gizlice kaytarmak, çalışma hayatından alınan keyfi önemli ölçüde artıran bir eylem olduğundan, evde ne alışveriş sitelerinde dolaşmak ne de Facebook’ta oyun oynamak size eskisi gibi heyecan vermeyecektir. Bu sorunu aşmak için evdeki diğer bireylerden yardım alabilirsiniz. Misal, annenizden arada bir aniden odanıza dalıp monitörünüzü kontrol etmesini, tam akşam 6’da mail atarak toplantı isteği yollamasını falan isteyin. Eğer yalnız yaşıyorsanız ufak bir kişilik bölünmesiyle de bunu halledebilirsiniz. Bu konuda Gollum, sizin için ideal bir örnek sayılabilir.. 8 – Ekonomi: Home office çalışmak, markete sık sık sipariş vermek demektir. Markete sipariş vermekse, “dur ya şimdi bi paket sigara için de aramak olmaz bi şeyler daha söylemeliyim” duygusunu beraberinde getirip evi kısa sürede şarküteriye çevirmeniz anlamına gelir. İhtiyacınızdan fazlasını almamaya özen gösterin. Almak durumunda kaldığı tekerlek kaşarlardan kendine bilgisayar masası yapabilen home office çalışanları var, unutmayın. 9 – İmaj: Patronunuz arada sırada bile olsa “lan ben bu kadar zamandır kime maaş veriyorum acaba” diye düşünüp, sırf gül yüzünüzü görmek için görüntülü toplantı isteyebilir. Bu tip toplantılarda web cam’den bile olsa iyi görünmek önemlidir. Yalnız, toplantı sırasında patronunuzla konuştuğunuzu unutup “ben bir kahve alıp geliyorum” gibi cümlelerle ayağa kalkmayın. Adam size maaş veriyor diye bir de tazmanya canavarlı boxerınızı görmek zorunda değil. 10 – Mesai saatleri: Belli bir mesai saatinin olmaması başta şahane bir şey gibi görünse de, bir süre sonra uyuduğunuz süre hariç tüm saatlerin mesai saatine dönüştüğünü, gecenin 2′sinde bilgisayar başında çalışırken “9-6 iyiydi lan, en azından kaçta çıktığımız belliydi” diye düşündüğünüzü hayretle fark edeceksiniz. Kendinize normal mesai saatleri koyup onlara riayet etmeye çalışın diyeceğiz ama o da pek mümkün değil. Neyse, buna alışmaya çalışın en iyisi yapacak bişey yok..
UEFA, Ronaldo'nun En İyi Gollerini Seçti
UEFA, Şampiyonlar Ligi'nde 16 kez fileleri havalandıran Portekizli yıldız Cristiano Ronaldo'nun en iyi 6 golünü seçti. UEFA'nın internet sitesinde yer alan haberde, UEFA Şampiyonlar Ligi yarı finali ikinci ayağında Bayern Münih'e attığı 2 golle rakibi Lionel Messi'nin rekorunu egale ederek 16 kez ağları sarsan Ronaldo'nun en iyi 6 golüne yer verildi. Geçen sezon FIFA Altın Top (Ballon d'Or) ödülüne layık görülen ve kariyerinin en iyi dönemlerinden birini yaşayan Portekizli yıldızın Galatasaray'a attığı gol de değerlendirmede yer aldı. AACristiano Ronaldo'nun en iyi 6 golü şöyle:
O Güncelleme Samsung Galaxy S3 İçin Kullanılamayacak
İlk çıktığı zamanlarda iPhone avcısı olarak tanınan ve üst üste satış rekorlarına imza atan Samsung Galaxy S3 kullanıcıları Android'in son sürümünden faydalanamayacakKoreli teknoloji devi Samsung'un tarihine adını altın harflerle yazdırmayı başaran akıllı telefonu olarak bilinen Samsung Galaxy S3, kullandığı Android yazılımının 'Android 4.4 KitKat' sürümü olan güncellemeden faydalanamayacak. Samsung'tan yapılan açıklamaya göre, daha önce Arabistan resmi sayfasından bizzat verdiği haber yalanladı. Sammobile isimli, Samsung’a yakınlığıyla tanınan internet sitesinin haberinde, Türkiye'de de satılan uluslararası sürümü Android 4.4 KitKat güncellemesini Galaxy S3'ün kullanamayacağı belirtildi. Donanım Günlüğü'nin haberine göre ise, Samsung Galaxy S3'ün Amerika’da pazarlanan LTE versiyonu ise orjinal KitKat’dan faydalanabilenecek. Bunun sebebi olarak ise uluslararası S3'ün çok daha fazla işlemci gücüne sahip olmasına karşın, 1 GB RAM’i bulunması gösteriliyor. Her ne kadar KitKat sadece 512 MB talep etse de, TouchWiz arayüzünün bellekte çok yer tutması bazı teknik sıkıntılar yaratıyor. Samsung’un diğer bir efsanevi telefonu Note 2 içinse güncelleme dağıtılmaya başlandı.T24
Reklam