Dünyaca Ünlü Sanatçıları Konser İçin Getirmek Kaç Para?
Favori sanatçınızı getirmek ne kadar mâl olur hiç düşündünüz mü? Kesin düşünmüşsünüzdür... Düşünmeseniz bile Justin Bieber'ı Türkiye'ye getiren firma kaç para kazanıyodur acaba diye kabaca bir hesap yapmışsınızdır. Menajerlik ajansı olan Degy Entertainment dünyaca ünlü yıldızları ve grupları getirmek için ne kadar parayı gözden çıkartmanız gerektiğini gösteren bir liste hazırlamış
Bir Mekanda Aşırı Sosyal Kişinin Masasında Yaşanan 10 Dram
Bir mekanda tek başına takılmaktan, eğlenmeye çalışmaktan daha kötü olan bir şey varsa o da 'aşırı sosyalin' masasına denk gelmektir. Kimdir aşırı sosyal? gittiği mekanın garsonundan sahibine kadar herkesi tanıyan, mekana gelen her 10 kişiden 9'u ile mutlaka selamlasıp kısa sohbetler yapan, masa üzerinde hakimiyet kurup onu bir orkestra şefi gibi yönetendir aşırı sosyal. Onun masasında öyle dramlar yaşanır ki bunu dışarıdan bakan gözler anlamaz. Onlar o masanın eğlendiğini, geleninin gideninin bitmediğini düşünürler, hatta yeri gelir imrenirler. ancak olayın iç yüzü hiç de öyle değildir...Allah insanı aşırı sosyalin masasında figüran olmaktan esirgesin.
Reklam
iPhone Kullanıyorsan Bugün Her Şey Değişecek!
Apple WWDC 2014 etkinliğinde iPhone, iPad ve Mac kullanıcılarının hayatını değiştirecek yeniliklerini açıklayacak.Apple CEO'su TSİ'yle 19.00'da San Francisco'daki Moscone Merkezi'nde yapılacak Uluslararası Geliştiriciler 2014 Konferansı'nda tüm cihazları için yeni jenerasyon yazılımları tanıtacak. iPad ve iPhone için iOS 8, Mac için OS X 10.10 sıradışı özellikleriyle ilk kez kamuoyuna duyurulacak. Özellikle OS X 10.10'la masaüstü bilgisayar deneyiminin baştan aşağı değişeceği konuşuluyor. Ancak değişimin ne olacağı konusunda ipucu verilmiyor. iOS 8 Kullanıcıların asıl merakla beklediği yazılım ise iOS 8. Şimdilik sadece banner'ı ortada. Apple'ın iOS 8 ile birlikte ses getiren değişikliklerden ziyade tasarımda bazı yeniliklere imza atması bekleniyor. Asıl dikkat çeken nokta iOS 8 ile gelen yazılımlar olacak. Bunlar arasında sensörlerden toplanan yaşam takip bilgilerini analiz edebilen Healthbook ve iWatch yardımcı uygulaması Watch Utility bulunuyor. iOS 7'yle zaten birçok şeyi değiştiren Apple'ın iOS 8'le mobil dünyada oyunun kurallarının yeniden yazacağı konuşuluyor.iPad'de bölünebilir ekran Windows ve Android kullanan bazı cihazların aynı anda ekranı ikiye bölerek iki uygulamayı birden çalıştırma özelliğinin iPad'lere de geldiğinin bu konferansta duyurulması da olacak. Siri geliştirildi Apple'ın efsaneleşen ses asistanı uygulaması Siri'ye de yeni eklemeler yapılacak.CNN TÜRK
Neymar'dan Kaleci Beyni Yakan Penaltı Vuruşu
Dünya Kupası'na ev sahipliği yapacak olan Brezilya hazırlıklarına tüm hızıyla devam ediyor. Bu turnuvada seyircisi önünde zafere uzanmak isteyen Sambacılarda takımın yıldızı Neymar antrenmanlardaki şovları ile büyülüyor.Penaltı çalışması sırasında ilginç bir vuruşla arkadaşını mağlup eden Neymar ne kadar formda olduğunu gösterdi.
Reklam
Hamileyken Tatil Yapılır mı?
Evet hamileyken tatil yapabilirsiniz, ancak uymanız gereken bazı kurallar hem sizin, hemde dünyaya gelmeye hazırlanan minik yavrunuzun sağlığı açısından çok önemli olacaktır. Bizde gebelik sürecinde seyahat yapılıp yapılmayacağı veya yapılacak seyahatlerin anne adayları için bir risk oluşturup oluşturmadığını araştırdık ve aşağıdaki gibi sonuçların ortaya çıktığını gördük. HAMİLELİKTE TATİL NASIL OLMALI İnsanlar her zaman tatil yapmak ister ve bunun için de istedikleri ortamı iyice araştırı. Tatilin amacı hem bir dinlenme hem güzel bir ortam içerisinde bulunma hem de yorgunluğu giderme için farklı bir yerde bulunmadır. Bu tatil isteği herkesin hakkı olduğu gibi hamilelerinde de hakkıdır diyebiliriz. Yalnız hamileler tatil yerlerini seçerken mekânları en ince ayrıntılarına kadar incelemeli ve güneşlenecek saatlerine dikkat etmeleri gerekir. Bu durumlarını göz önünde bulundurmaları hem anne sağlığı hem de bebek sağlığı açısından önemlidir. Gebelerin tatil planlarını yaparken tarihlerini önceden belirlemeli ve seyahati ile alakalı olarak uçakla mı karayoluyla mı olacağını kesinlikle ama kesinlikle doktoruna bildirerek onayını ve görüşünü almalıdır. Bu uyarılara harfiyen uyarak hareket etmelidir. Yapılacak başka bir durum ise gideceği yerin temizliğe öne verilen bir yer olması havalandırma tertibatının iyi olması gibi hususlara dikkat eden ve bunu işletme olarak kabul eden yerlerin seçilmesine özen gösterilmelidir. Gebelerin cildinin hassas olması nedeniyle çok fazla güneş ışınlarına maruz kalmaması önerilmektedir. Eğer ki düzensiz şekilde oluşan ve koyu renkli değişiklikler cildinizde görünüyorsa ultraviyole ve güneş ışınlarına çok fazla duyarlısınız demektir. Bunların yaşanması durumunda bedeniniz çok hızlı bir şekilde cevap verecektir. Çok fazla güneş altında kalırsanız vücut sıcaklığının artmasına bu da vücut suyunun azalmasına neden olacaktır. Dikkat ederek günün belirli saatlerinde kısa bir şekilde güneş altında kalınmalıdır. Diğer bir durum ise tatilin vazgeçilmez kısımlarından olan suya girme ile alakalı olanıdır. Bu durumda dikkat edilmesi gereken suya girmeden önce vücut ısısının ayarlanması ve yavaş yüzülmesidir. En son olarak güneşlenirken gölgede zaman geçirmeleri yüksek faktörlü güneş koruma kremlerinden yararlanmaları ve sıvı alımına azami derecede özen gösterilmelidir. Ayrıca hamileler için tasarlanan ve kaliteli olan mayolardan tercih etmeleri tavsiye edilmektedir.
'Kendimi Sözlerle Daha İyi İfade Edebilseydim Sinemaya Bulaşmazdım'
“Kış Uykusu” filmiyle 67. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazanan yönetmen Nuri Bilge Ceylan , “Kendimi ifade etmek konusunda görüntüler yerine sözlerde daha becerikli olduğumu düşünseydim hiç sinemaya bulaşmazdım. Çünkü yalnızlığı seven bir insanım. Bir romancının yalnızlığını, bir tiyatro yazarının yalnızlığını hep kıskanmışımdır. Ama bu konuda çok yetenekli, becerikli değilim, sözleri kullanmak konusunda” dedi. Star gazetesinden Alin Taşçıyan ’a konuşan Nuri Bilge Ceylan’ın sözleri şöyle: “Kasaba filminde çok uzun diyaloglu bir bölüm vardır, çok iyi beceremediğimiz bir bölüm. O sahneyi yaşatamamış olmak beni çok korkuttu o zaman. O yüzden bir süre diyalogdan kaçmış olabilirim, ben beceremiyorum bu işi, diye. Ama o sahneyi çekememiş olmak bana sinemada çok şey öğretti. Bunun nedenleri üzerine çok düşünmek ve araştırmak zorunda kaldım. Hayattaki gerçek diyalogları gizli gizli kaydettim. Onların yapısını inceledim diyaloğu oluşturan şey nedir diye… Diyaloğun doğallığına çok takmıştım o zamanlar. Birçok yönetmen için de bir meseleydi o zamanlar… Tam da geldiğim bu noktada diyalogda doğallık o kadar da önemli görünmemeye başladı bana… Nedense… ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ da çok uğraştım o işle, biraz daha fazla diyalog vardı ve onların birbirinden çok farklı kasabalı karakterlerin ağzına oturtturulması gerekiyordu. Onda da Çehov’dan yararlandık, en az bu filmdeki (Kış Uykusu) kadar. ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’dan sonra bu filmde, o filme ait daha farklı bir dünya yaratma özgürlüğünü zannediyorum olsun istedim biraz. Tıpkı bir romancının daha özgür hissetmesi gibi diyalog konusunda. Sinemada da sırıtmayacak bir hale getirilebilir mi diye… Çünkü bana diyaloglar da çok keyif verir zaman zaman bir Çehov oyununda olsun ya da bir Dostoyevski romanında, Shakespeare oyununda falan… Bazen bir şeylerden sıkılıyorsunuz, bir şeyler deniyorsunuz.Girmediğiniz bölgeler, hala anlatmak istediğiniz, sizin için çok önemli, başat olan şeyler barındırıyor. Girmek istiyorsunuz, sırasını bekliyor bir şekilde”.   Amatörlerden profesyonel oyunculara… Amatör oyuncuyla da, profesyonel oyuncuyla da çalıştım. İkisinin de özelliklerini biliyorum. Amatör oyuncuyla çalışıyorsanız çok doğal, çok sahici şeyler almanız mümkün. Ama yazdığınız diyalogları kesinlikle değiştirmeniz lazım, her an! Onun yapabileceği, onun ağzına oturabilecek, sürekli yeni şeyler keşfetmek zorundasınız. Ama bu filmde (Kış Uykusu) biz yazdığımız diyalogları aynen istiyorduk. Çok dikkatli yazdık, tek bir kelimenin bile değişmesi, vurgusu bizim için çok önemliydi. O yüzden amatör oyuncu düşünülemezdi. Bir de amatör oyuncu zannedildiği kadar kolay değildir. En beklemediğiniz konularda sorun çıkarır. Çok naz yaparlar, mesela! Bu filmde iki üç tane amatör vardı. Bir hizmetçi karakteri var, otelde. Yani üçüncü çekimi yapmaya kalktığınızda neden, bitmedi mi, niye olmadı, ne gerek var diye soran birisi! Ama bir profesyonelle ellinciyi çekseniz de hala elli birinciyi çekmek için bir iştah görüyorum. O da insanın hoşuna gidiyor doğrusu.   Senaryodan kurguya… Senaryo nehir gibi… Bir nehrin doğuşu gibi oradan buradan bir sürü damla toplanıyor. Bir bakıyorsunuz bir gün yorgun bir ırmak akıyor. Nasıl ortaya çıktığı konusunda fazla bir fikrim yok. Her senaryoda da değişiyor bu, bazısında bir görüntü başlatabilirken bazısında bir konuşma… Eninde sonunda her şey! Daha doğrusu bir sanat yapıtının ortaya çıkması gibi bir kolaj, bir sürü şeyin harmonik, uyumlu biçimde bir araya gelmesi. Ama senaryo yazımı benim için didaktik bir süreç. Senaryo yazımı sırasında insan daha akademik düşünüyor sanki. O yüzden senaryo yazımını sette de kurguda da devam ettirmek gerektiğini düşünüyorum ya da bunu yapabilceğim bir esneklik yaratmaya çalışıyorum. Senaryodan hiçbir zaman emin olmuyorum. Çekimde daha iyi bir şey arıyorum. Kurguda çalışmayabileceği korkusu beni çekimde başka alternatiflere yöneltiyor. Çünkü insan psikolojisi o kadar tahmin edilmez ve bilinmez bir şey ki kurguda neyin çalışacağına emin olmak gerçekten çok zor. Muhakkak hepimiz birer maskeyle yaşıyoruz; toplumsal hayatta bu maskenin nasıl kendi duygusunu gizlemek, başkalarını kandırmak ve bir sürü şey için ne şekiller alacağını bilmek, bütün o detaylar insanın senaryo aşamasında tümüyle hakim olabileceği bir konu değil. Hiç aklınıza gelmeyecek bir yüz ifadesini başka bir şeyle çarpıştırdığınızda duygusal olarak, etkisel olarak, ‘İşte bu insan doğasına daha uygun,’ diyorsunuz mesela. Hiç düşünmediğiniz bir şey! Bu yüzden kurguya biraz fazla malzemeyle girmek gerektiğini düşünüyorum. O yüzden son filmde bayağı bir malzeme çektik, 200 saatlik çekim var.   Görüntülerden stile… Kendimi ifade etmek konusunda görüntüler yerine sözlerde daha becerikli olduğumu düşünseydim hiç sinemaya bulaşmazdım. Çünkü yalnızlığı seven bir insanım. Bir romancının yalnızlığını, bir tiyatro yazarının yalnızlığını hep kıskanmışımdır. Ama bu konuda çok yetenekli, becerikli değilim, sözleri kullanmak konusunda. Görüntülerde de reflekslerim daha gelişmiş. Daha doğrusu film yaparken görüntü konusundaki kararları çok daha net veriyorum. Uzun düşünceler harcamama gerek olmuyor. O yüzden fotoğraf, sinema gibi sanatlara zorunlu oldum. Hatta doğama çok daha aykırı bir üretim süreci var sinemanın. Pek çok insanla cebelleşmek zorundasınız, bittikten sonra bile! Fakat onları nasıl yaptığımı da bilmiyorum ayrıca, görüntü konusunda gerçekten hiçbir stratejim yok. Ben senaryoda da şuradan çekerim, buradan çekerim diye çok düşünmem. Hele bunca filmden sonra! Çok rahat sete giderim nereden çekeceğimi bilmeden. O teknik elemanlar, odanın şekli falan hemen nasıl çekeceğim konusunda kafamda şekillenir. Çok çeşitleme yapmam, kamerayı oraya koy, buraya koy gibi bir çeşitleme değil de oyuncuların oyunlarında, söyledikleri sözlerde bir çeşitleme yaparım. Tekrarla oluşan şeyler, anlatabileceğim, analitik biçimde ele alabileceğim konular değil. Ama stil konusu benim için çok önemli. Bir filmin anlatım şekli, neredeye içerikten daha önemlidir. Çünkü hayatımızda bile bir insan size bir şey söyler, dinlemezsiniz, ikna olmazsınız ya da çok şey ilgilenmezsiniz. Ama başka biri başka bir şekilde söyler başka bir ilgi uyandırır. Söyleyiş şekli çok önemlidir, her şeyde! Dolayısıyla bir insanı belli bir dünyaya sokmak için bir yol bulmak zorundasınızdır. Bu yolu sürekli araştırırız, insanlar üzerinde daha etkili olmak isteriz, söylediklerimiz dinlensin isteriz. Bunu hayatta nasıl arıyorsak, sinemacı da söyleyeceği yolu bulma, stil konusunda kafa yormak zorundadır. Bu konu en çok dikkat ettiğim şeydir, ama içsel bir süreç. Dikkat ederim ama kendiliğinden olan bir şey. İzah etmem biraz zor ama böyle bir şey. En önemli şey benim için, özellikle kurguda çok dikkat ederim. Bir yönetmenin eninde sonunda bir filmde hesabını veremeyeceği bir tek karenin olmaması gerektiğini düşünüyorum. En küçük ayrıntının da hesabını verebilirim. Kurguya zaman çok ayırırım. Beni utandırmamalı sonradan çünkü ufacık bir şeye dikkat etmezseniz o yirmi yıl sonra bile gözünüze batmaya devam eder.  Denemelerden ustalığa… Kendi en sevdiğim yönetmenlere baktığımda çok da denemeci tipler olduğunu düşünmüyorum. Mesela Ozu denemeci bir insan değildir. Hep aynı filmi çekerdi, ama sadece git gide daha sofistike bir hale getirdi. Sanki bir Çinli ressam elemanları git gide daha azaltır gibi. Son filmleri iyice rafinedir. Keza Bresson öyledir, nitelikleri son filmlerinde ortaya çıkmaya başladı. Cesaret tek başına saygı duyulacak bir şey değil bana göre. Nereye gittiğine bakmak lazım. Sonuçta aptal cesareti diye de bir şey var. Sofistikeleşmeye başladığı zaman bir sinema içten gelen bir yere doğru gitmeye başladığını görüyorsunuz.  Korkulardan cesarete İçten baktığım zaman kendimi çok cesur görmüyorum, tam tersine çok korkak görüyorum. Onu da söylemem lazım. Sinema bir anlamda da korkuyla yapılan bir şey. Attığım her adım korkularla ve endişelerle de yaratılıyor. Daha sonra birisi cesaret diye de nitelendirmiş olabilir ama aslında süreç öyle işlemiyor. Sinema cesaretle yapılan bir şey değil bence, tam tersine sorular, korkular, kaygılar, zayıflık, yalnızlıkla yapılır. Bir sanatçının yalnızlık hissettiği için üretim yaptığını düşünüyorum. Benim için de en büyük meselelerden biri o. O korkunç yalnızlıktan kurtulmak için biraz… Bazen… Bunlar derin konular… Nefretten sevgiye… Ben gıcık olma potansiyeli yüksek karakterlerle uğraşmayı tabii ki seviyorum. Anlamaya çalıştığım karakterler de onlar. Gıcık olma kapasitemizin ardında kendimizi koruma güdüsü bazen yatar. Mesela alaycı birine gıcık oluruz ama ondan korkarız da. Gıcık olduğumuz karakterlere gıcık olmakla hayran olmak arasında ince bir çizgi var. Bir lafla, bir tek şeyle öbürüne bir anda dönüşebilir. Sinema yazarlığının anlamı da belki burada, bir şey hep göründüğü gibi değildir. Anlamı birden değişebilir. Sanat eserleriyle ilişkide ben katalizörlerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. İyi bir sinema yazarının da böyle bir katalizör olabileceğini düşünüyorum. Ben kendi tarihimden biliyorum. Hem insanlarla hem sinemayla ilişkimde. Bugün en hayran olduğum insanlar önce en gıcık olduklarım aslında! İlk görüşte sevdiğin bir insanı uzun süre sevemezsin. Kısa vadeli olur. Filmde de öyle olur. İlk gördüğümde yarıda çıktıklarım sonradan hayatımın en önemli filmleri haline gelmiştir. Ya da yıllarca sinir olduğum bir insan ilişkinin bir anda yön değiştirmesiyle en yakın dostlarımdan biri olmuştur. Öyledir hayat, sürekli kendimizi koruyarak, kollayarak sağ kalmaya çalışıyoruz aynı geminin içinde. Tehlikeli bulduğumuz insanları, belli bir formülasyonla hayatımızdan uzak tutmaya çalışıyoruz, kafamızın içinde. Ben ilginç bulduğum karakterleri filme koymaya çalışıyorum, sevgi duymuyorum onlara, sevgi duymam gerekmiyor daha doğrusu.” T24
Reklam
Reklam
İlk Yok Oluşun Sorumlusu Yanardağlar
Avustralya'da antik yanardağ patlamalarının geçmişini inceleyen bilim insanları, Dünya'daki ilk kitlesel yok oluşun 510 milyon yıl önce yaşanan patlamalar sonucu gerçekleştiğini belirledi. Bilim insanları dünya tarihindeki ilk kitlesel yok oluşun tarihini belirledi. Volkanik Kalkarindji bölgesinde radyoaktif tarihleme yöntemleri gerçekleştiren araştırmacılar, canlıların kitlesel ölümüne neden olan yanardağ patlamalarının 510 milyon yıl önce gerçekleştiğini belirledi.Geology dergisinde yayımlanan araştırmada, Curtin Üniversitesi'nden Fred Jourdan'ın başını çektiği araştırma ekibi Kuzey ve Batı Avustralya'da toplam 2 milyon kilometrekare alana yayılan antik lav oluşumunu inceledi. Radyoaktif tarihleme yöntemleri, 510-511 milyon yıl önce Kambriya döneminde yaşanan ve çok hücreli canlıların ilk kitlesel ölümüne tanık olan dönemde, Kalkarindji'da büyük volkanik faaliyetler yaşandığını ortaya koydu. Böylece, Kalkarindji bölgesinde yaşanan volkanik faaliyetlerin neden olduğu iklim değişikliğiyle ilk kitlesel ölüm arasında bağlantı kuruldu. Dr. Jourdan, 'Dünya üzerindeki canlıların yüzde 50'sini yok eden bu değişim, iklim değişikliği ve okyanuslardaki oksijenin azalmasıyla bağlantılıydı. Ancak bu değişimlerin nedeni kesin olarak bilinmiyordu' ifadesini kullandı. Jourdan, 'Kambryia dönemindeki kitlesel ölümle Kalkarindji'deki volkanik patlamaların aynı zamanda gerçekleştiğini ortaya çıkarmakla kalmadıklarını, aynı zamanda gereken kanıtı da bulduklarını' söyledi. Bölgedeki volkanik kayalarda sülfür dioksitin azaldığının anlaşılması, patlamalarda atmosefere sülfür yayıldığını ortaya koydu. Yanardağlar iklim değişikliğini harekete geçirebiliyor Jourdan, yanardağlarının bahsettikleri kitlesel ölüm kadar büyük etkileri olabileceğine dair, Filipinler'deki Pinabuto yanardağının 1991'de patlamasını örnek verdi. Atmosfere çok büyük miktarda sülfür dioksit saçan yanardağ, birkaç yıl sonra ortalama küresel hava sıcaklığının bir derecenin yaklaşık 10'da 1'i kadar artmasına neden olmuştu. Araştırmacılar, Pinabuto'nun tek başına yaptığı etki göz önüne alındığında, Batı Avustralya kadar bir alandaki patlamaların kitlesel ölüme yol açabileceğini belirtti. Jourdon, son 550 milyon yıl içinde yaşanan volkanik patlamalar ile iklim değişiklikleri arasındaki bağlantıyı çok titiz bir şekilde incelediklerini ve yaptıkları hesabın sadece 20 milyarda 1 ihtimalle tesadüf olabileceğine dikkat çekti. Volkanik patlamaların birçok canlı türü için kısa sürede adapte olması zor şartlar doğurduğunu belirten Jourdan, bu nedenle canlıların ölümden kaçamadığını belirtti. Araştırmacılar, yanardağların atmosfere saçacağı büyük orandaki gazların okyanus, iklim ve ekosistemler üzerindeki etkisini anlamak için geçmişin daha iyi incelenmesi gerektiğini ifade etti. Al Jazeera
Reklam
Seks Star Yarışması Olay Yaratacak
ABD'de çok ses getirecek bir yarışma başlıyor. Adı, 'The Sex Factor'. Tıpkı bir müzik yarışması gibi ama; şarkılar değil, yatak performansları yarışıyor! Porno yıldızlarından oluşan 4 jüri üyesi, 32 amatör porno yıldızının performansını izliyor ve değerlendiriyor.İnternet yayınlanacak programın önümüzdeki aylarda hayata geçmesi bekleniyor. Programın sunucusu da, geçtiğimiz haftalarda 'lisede porno yıldızı skandalı' haberleriyle ABD'nin gündemine oturan Belle Knox. Birinci gelen çiftin 1 milyon dolar kazanacağı yarışmanın dünyada nasıl bir etki yaratacağı merak konusu...
Twitter Yazı Tipini Değiştirdi
Dünyanın en büyük sosyal ağlarından birisi olan Twitter yeniliklerine devam ediyor. Geçtiğimiz ay yeni tasarımını tüm kullanıcılara açan Twitter , şimdi ise yeni yazı tipini kullanıcılarının kullanımına sundu. Twitter , Helvetica Neue olan yazı tipini, Gotham Narrow SSm ile değiştirdi. Twitter'ın resmi Twitter hesabı üzerinden de Twitter'ın yazı tipinin değiştirildiği duyuruldu. Twitter'ı sık kullananların ilk etapta alışmasının zor olacağı yeni yazı tipinden memnun olanların sayısı bir hayli az. Ancak bunun alışma sürecinden kaynaklandığı düşünülüyor. teknokulis
Gangnam Style Rekor Kırmaya Devam Ediyor
Geçen yılın fenomen olan şarkısı Gangnam Style, YouTube üzerinde izlenme rekorları kırmıştı.15 Temmuz 2012'de YouTube'a yüklenen Gangnam Style'ın klibi iki yıl olmasına rağmen halen rekorlar kırıyor. 2012 yılının sonlarında 1 milyar izlenme rakamına ulaşan ilk video olarak rekor kırmayı başaran Gangnam Style YouTube'ta 2 milyar izlenme ile kendi rekorunu krarakikinci bir rekor daha yaptı. Beğeni konusunda da rekor kıran videoyu beğenenlerin sayısı 8 milyon 325 bini buldu.teknolojioku
Otoriterleşen Erdoğan'ın Ekonomi Yönetimindeki Çatlak İlk Değil
ÇIKILAMAYAN ORTA GELİR TUZAĞI VE OTORİTERLEŞEN ERDOĞAN, FAİZ TARTIŞMASIYLA ÇATLAĞI DAHA DA BÜYÜTTÜ, SÜRDÜRÜLEMEZ KILDI CHP Parti Meclisi Üyesi ve İstanbul Milletvekili Umut Oran, ekonomi yönetiminde faizler dolayısıyla baş gösteren çatlağın yeni olmadığı, AKP hükümetleri döneminde sıkça yaşandığı, ancak orta gelir tuzağından çıkılamaması ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın giderek otoriterleşmesi nedeniyle artık konunun içinden çıkılamaz noktaya doğru gitmekte olduğu uyarısını yaptı. Umut Oran'ın konuyla ilgili olarak bugün yaptığı yazılı açıklama şöyle: Erdoğan’ın Merkez Bankası’na “faizi indir” baskısının ardında, 11.5 yıldır şişirdikleri inşaat-konut balonun patlama noktasına gelişi yatıyor. Ekonomiyi tamamen sıcak paraya bağımlı hale getirip; ağır borç yükü altına soktular, inşaata dopingle ekonomiyi canlı tuttular. Fed kararları ile sıcak para musluklarının kısılması ve 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonları sonrasında artan siyasi risk – azalan güvenin etkisiyle dövizde yaşanan sıçramaya şok faiz artışı ile cevap verilmişti. Yükselen finansal maliyetler kredi fiyatlarına yansıdı, bu durum piyasada durgunluğa yol açtı. İnşaattaki saadet zinciri bozuldu. Daireler satılmıyor, konut stoku elde kaldı. Şimdi Erdoğan telaşla “faizleri indirin!” diye feryat ediyor. Faizde sert bir indirim, dış muslukların iyice kısılması, zaten yüksek olan dövizin fırlaması demektir. Bu durumda cari açık finanse edilemez, borçlar döndürülemez, aşırı dış borçlu reel sektör ve bankaların mali yapısı bozulur, şirket iflasları çoğalır, bunun siyasal ve sosyal sonuçları ağır olur. - Ekonomi yönetiminde ortaya çıkan çatlak, buzdağının görünen ucudur. Ekonomi tıkanmıştır, sürdürülemez nitelikteki yanlış ekonomi yönetimi ömrünü bitirmiştir. Bu vahim tablo karşısında bazı bakanlar otokrat Erdoğan’a karşı artık sesini yükseltme noktasına gelebilmiştir. Dinamiklerini anlamadığı ekonomiyi keyfi biçimde emirle yönetmeye devam edeceğini sanan Erdoğan her alanda giderek daha da otoriterleşirken, ekonomi hızla kötüleşirken, ekonomi yönetimindeki çatlak daha da büyüyecektir. Recep Tayyip Erdoğan’ın Merkez Bankası’na (MB) “faizi indir” baskısı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ile Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in bu konuda MB’ye verdiği destekle ekonomi yönetimindeki çatlak kamuoyunun gündemine geldi ve piyasalar bundan etkilendi. Ancak 12 yıla yaklaşan AKP iktidarında aşırı dış kaynağa bağımlı hale getirilen, sıcak para ile döndürülen, inşaat sektörüne yapılan dopingle canlı tutulan, aynı zamanda iktidar üyelerinin rant ve yağma iştahına kurban edilip eşi görülmemiş yolsuzluklara sahne olan ekonominin yönetimi konusunda AKP içinde yaşanan ilk çatlak değil bu.İLK BÜYÜK ÇATLAK ŞENER’LE YAŞANDI AKP içinde ilk büyük çatlak, partiyi kuran çekirdek kadroda yer alan Abdüllatif Şener ile yaşandı. AKP’nin dört kurucusundan biri olan Şener, iktidarın daha ikinci yılından itibaren bakanı olduğu hükümetle ters düştü, farklı bir ses oldu. Şener, Galataport ihalesi başta AKP’nin peşkeşe dayalı özelleştirme uygulamalarına karşı çıktı. Erdoğan ve AKP ile yolsuzluk konusunda ters düşen Şener, sonunda kurucusu olduğu partiyle yollarını ayırdı.17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasıyla AKP’nin “bütün pisliklerinin ortaya saçıldığını” vurgulayan Şener, bu yolsuzlukların Erdoğan’ın haberi ve onayı olmadan yapılamayacağını söylüyor. Şener’in şu sözleri Erdoğan ve çevresinin zihniyetini oldukça net biçimde tanımlıyor: “Bu kabine ve kabinenin başındaki başbakan parasal konulara meraklıdır. Nerede para varsa üzerini kapatmaya eğilimlidir. Şu ana kadarki hükümet etme biçiminde de paraya sahip olmak en temel refleksidir. Hissiyatımı pekiştiren yüzlerce olay, gözlem yaşadım. Objektif koşullarda bunlar yargı sürecine girecek nitelikte olmayabilir. Ama sübjektif olarak baktığımda yolsuzluklarla yoğurulmuş bir iktidar anlayışı işbaşındadır.”  “GAZ-FREN” ÇATLAĞI… AKP’nin yanlış politikaları sonucu ekonominin tökezlediği 2012 yılında, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ile dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan arasında ekonominin direksiyonu için kavga yaşandı. Gelir dağılımı adaletsizliği sürerken, reel geliri yerinde sayan vatandaş borçlanmada da sınıra dayanınca tüketimde frene bastı. Tüketim yavaşlayınca ekonomi çakıldı, devlet vergi toplayamaz oldu, hedefler şaştı, zaten ağırlıkla, vatandaşın tükettiği mal ve hizmetler üzerindeki dolaylı vergilerden gelen gelirle finanse bütçede rekor açık ortaya çıktı. Küresel ekonomide hava sisliydi. Türkiye ekonomisinde kötüye gidiş artık gizlenemez hale geldi, hükümetin tüm hedefleri şaştı, ileriye yönelik belirsizlik arttı, güven kalmadı. Bu koşullarda vatandaşlar gibi, bir ay sonrasını dahi göremeyen sanayici de istese de gaza basamazdı! Uyguladıkları yanlış ekonomi politikalarının ve önlem almadaki ihmallerinin Türkiye’yi getirdiği noktada Babacan, ekonomideki daralma sürecini “yumuşak iniş” adı altında, kendi tercihleri ve kontrollü bir süreç gibi göstermeyi tercih etti.  Ekonomi bozulurken, ilgili bakanlar arasında “gaz-fren” tartışması başladı. Babacan, “Sisli yoldaki şoför ‘Yavaşlama, bas gaza’ seslerini dinlemez” derken Çağlayan ise “Otomobilin şoförü önemli… Eğer sürücü ileri teknik sürüş eğitimi almışsa sorun olmaz” diyerek “Türkiye gaza basması gerektiği yerde gaza basacak” şeklinde hamaset yaptı. “Gaz-fren” aslında bir yöntem tartışması değil, ekonominin direksiyonuna kimin oturacağı, yani koltuk kavgası idi. AKP, çözümü yine vergileri artırarak faturayı vatandaşa kesmekte buldu. Hükümet, otomotivden, tapuya, akaryakıttan içkiye, çeşitli mallardan alınan ÖTV, harç vb. dolaylı vergilerin artırılması yoluyla 10 milyar liralık (yaklaşık 5.5 milyar dolar) ek gelir yarattı. Bu para, zaten geçim derdindeki vatandaşın cebinden çekilerek, bununla bütçe açığı kapatıldı.   SÖZDE “ALTIN İHRACATI” ÇATLAĞI… Gaz-fren tartışmalarından sonra İran’dan alınan doğal gaz karşılığında altın ile yapılan ödeme konusunda da bakanlar arasında çatlak ortaya çıktı. ABD ambargosunu arkadan dolaşma gayretiyle İran’dan alınan doğalgazın ödemesini ithal külçe altınla yapıp, bunun adını da ihracat koydular. Dönemin ihracattan sorumlu Ekonomi Bakanı, aylardır İran’a yapılan altın ihracatının diğer 20 bin üründen farklı bir ihracat olmadığını, bunun bir para transferi olarak değerlendirilemeyeceğini söyledi. Başbakan Yardımcısı Babacan ise İran’a yapılan altın ihracatının aslında bizim İran’dan doğal gazı almak için ödediğimiz bir karşılık gibi olduğunu açıkladı ki doğrusu da buydu. CUMHURİYETİN 100. YILINDA İLK ONA GİRME ÇATLAĞI… Zaten ta 1970’li yıllarda ilk 20 ekonomi arasında yer alan Türkiye’yi kendilerinin ilk 20’ye soktuğuyla övünen Erdoğan, bir de Cumhuriyet’in 100. Yıl dönümü olan 2023’de ilk 10 ekonomi arasına sokma hedefi ortaya koydu ve hiçbir ciddi plan ve programı olmaksızın bu iddiasını tekrarlayarak halkı kandırıyor. 2012 yılında bu konuda da AKP yönetiminde bir çatlak yaşanmıştı. Dönemin Ekonomi Bakanı, mevcut üretim ve ihracat yapısıyla Türkiye’nin ilk 10’a asla giremeyeceğini ifade etmişti. Yıllardır aynı ekonomi politikalarını uygulayan AKP’nin içinden birinin bunu fark etmesi olumlu bir gelişmeydi. Ancak “tek adam” mantığı nedeniyle bunun direkt Erdoğan’a söylenmesi imkânsızdı, diğerlerinde olduğu gibi bu konudaki görüş ayrılığı ve çatlak da basın üzerinden dile getirilebildi. 2023 hedefi kulağa hoş gelmekle birlikte ekonominin gerçek dinamikleriyle uyuşmuyor. Bunun için diğer ülkeler sıfır büyüme yaşarken, yılda ortalama yüzde 10 büyümemiz gerekiyor. IMF projeksiyonları 2014’te Türkiye’nin büyük ekonomi sıralamasında 2 basamak düşerek 19’unculuğa ineceğini gösteriyor. Erdoğan ise aklına geldikçe bu iddiasını “büyüklere masallar” kabilinden dillendirmeye devam ediyor. ŞİMDİ DE FAİZ ÇATLAĞI Erdoğan’ın Almanya gezisi dönüşü yaptığı “Merkez Bankası’nın faiz politikalarını kesinlikle beğenmiyorum. Yüksek faizi ülkemdeki yatırımların önündeki en önemli bariyer olarak görüyorum. Yüksek faizi, yüksek enflasyonun sebebi olarak görüyorum” sözleri AKP’nin ekonomi yönetimi anlayışındaki derin çatlağı ve Erdoğan’ın ekonomiyi adeta bakkal dükkânı mantığıyla yönetmeye kalkıştığını ortaya çıkardı. Erdoğan “Faizi yükseltirken 5 puan birden yükseltiyorsun, şimdi geliyorsun yarım puan indiriyorsun. Sen dalga mı geçiyorsun?” şeklinde Merkez Bankası’nı azarladı. Erdoğan’ın sözleri üzerine Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ise “Kurumlarımızın kendi görev alanlarında tanımlanan şekilde asla taviz vermeden, ana ilkelerinden ana prensiplerinden vazgeçmeden uygulamalarına devam etmeleri gerekiyor. Bunlar yapıldığı sürece önümüz açık” sözleriyle Erdoğan’a, MB’nin bağımsızlığı konusunda uyarı yaptı. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de “Babacan’ın açıklaması ile aynı görüşte” olduğunu bildirerek Erdoğan’la ters düştü. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi ise “Başbakanın isyanını haklı buluyorum” diyerek Erdoğan’a arka çıktı. AKP’nin vizyonsuz, plansız programsız ekonomi yönetimindeki derin çatlak daha net ortadadır. Erdoğan (özerk) MB’ye “faizi 5 puan artırdın, şimdi yarım puan indiriyorsun. Dalga mı geçiyorsun!” diye fırça atıyor. Enflasyonun suçunu Merkez Bankası’na yıkarak kendi sorumluluğundan kaçtığı gibi, sadece faizi indirmekle sorunu çözeceğini sanıyor. 11.5 yılda ekonomiyi dış kaynağa aşırı bağımlı hale getirdiler; ağır borç yükü altına soktukları Türkiye’nin geleceğini tükettiler. Fed kararlarının etkisiyle geçen yıl Mayıstan bu yana dış sermaye (sıcak para) muslukları kısılmıştı. Sıcak para ile hovardalığı artık sürdüremiyorlar. Zaten Ocak ayındaki 5 puanlık “şok” faiz artırımı da sıcak para gelmeye devam etsin diye rüşvet kabilinden yapılmıştı. Türkiye’nin önümüzdeki bir yıl içinde dış borç geri ödemeleri ve cari açık finansmanı için 221 milyar dolarlık dış kaynak girişine ihtiyacı var. Şimdi 5 puanlık indirime gidilirse, dış musluklar iyice kapatılır, içeride zaten yüksek olan döviz kurları fırlar, cari açık finanse edilemez, borçlar döndürülemez, aşırı dış borçlu reel sektör ve bankaların mali yapısı bozulur, şirket iflasları çoğalır, bunun siyasal ve sosyal sonuçları ağır olur.Erdoğan’ın faiz takıntısının ardındaki gerçek Başbakan’ın, “düşük faiz” talebinin ardında, başka bir gerçek var: İnşaat sektöründe şişirdikleri balonun patlama noktasına gelmesi…Ekonomide gerçek bir vizyonu olmayan AKP, asıl hedefi olan kendi siyasi rejimini kurma yolunda ekonomiyi daha çok bir araç olarak kullandı. Bunda da “konut-inşaat” sektörünü lokomotif olarak gördü. Bu yolla aynı zamanda kendi yandaş sermaye kesimini de palazlandırdı. Konut ağırlıklı inşaat sektörünü görülmemiş devlet imkânlarıyla destekledi; AKP’li belediyeler, başta İstanbul’da olmak üzere imar yetkisini alabildiğine kullanarak rant yarattı. Dışarıdan sağlanan kaynaklar,  müteahhitlere ve konut kredisi biçiminde tüketicilere pompalandı, konuta dayalı bir rant çarkı döndürüldü. Buna ek olarak kentsel altyapı, duble yol, AVM, hava meydanı, köprü gibi yatırımlarla seçmenler adeta hipnotize edildi. Fed kararları ile sıcak para musluklarının kısılması ve 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları sonrasında siyasi riskin artması-güvenin azalmasının etkisiyle dövizde yaşanan sıçrama bu saadet zincirini bozdu. Son bir yılda yeni daire satışlarında belirgin bir düşüş var. Artan kura şok faiz artışı ile cevap verilmişti. Artan finansal maliyetler kredi fiyatlarına yansıdı, bu gelişmeler piyasada durgunluğa yol açtı. Şimdi Erdoğan’ın “faizleri indirin!” diye bağırmasının ardında, müteahhitlerin yaşadığı bu sıkışıklık yatıyor. Erdoğan telaşta… Dünyada ucuz ve bol döviz döneminin bittiğini Erdoğan da görüyor. Bu durum, özel sektörün kredi olanaklarının daralması, inşaat-konut sektörünün tıkanması anlamına geliyor. Erdoğan bu yüzden düşük faiz için MB’ye baskı yapıyor. Dış sermaye girişlerinin durma noktasına geldiği bir dönemde, Merkez Bankası’nın faizi indirmesi ise büyük risk. Banka’nın baskıya dayanamayıp yaptığı yarım puanlık indirim Erdoğan’ı tatmin etmiyor, daha da kızdırıyor. Yeni ekonomik koşullarda inşaatta işler iyi gitmiyor, daireler kolay satılmıyor, sektör tıkanma noktasına doğru gidiyor, AKP ekonomisinin lokomotifi tekliyor, konut balonu patlamak üzere. Müteahhitler daireleri satamaz, zarar eder, bankalara ve piyasaya borçlarını ödeyemezse, sıkıntı zincirleme biçimde tüm kesimlere ve dalga dalga ekonomiye yayılacaktır. ÇÜNKÜ ucuz ve bol döviz dönemi bitti, ÇÜNKÜ sıcak para gelmeyecek, ÇÜNKÜ otoriterleşen Erdoğan’a güven erozyonu var ve siyasi istikrar tartışılıyor, ÇÜNKÜ yabancı sermaye çekindiği için gelmeyecek, ÇÜNKÜ Türkiye en kırılgan ekonomilerin arasında anılıyor. AKP EKONOMİDE AĞIR ENKAZ BIRAKIYOR AKP Türkiye ekonomisini, sıcak para ve borçlanma şeklinde dış kaynağa aşırı bağımlı hale getirdi. Tek parti iktidarı olmasına rağmen AKP döneminde ortalama büyüme yüzde 4.9’da kaldı. Sıcak paraya dayalı olarak kâğıt üzerinde sağlanan bu büyüme de istihdam yaratmadı. Umudunu yitirip iş aramayı bırakanlarla birlikte gerçek işsiz sayısı Mart 2014 itibariyle 5.4 milyona, işsizlik oranı da yüzde 18’e ulaşıyor. Halk sürekli borçla tüketmeye teşvik edildi; bankaların yurt dışından sağladığı kaynaklar tüketime ve inşaat başta belli sektörlere pompalandı. Tüketici kredisi ve kredi kartlarıyla henüz kazanılmamış gelirler üzerinden vatandaşa, bir sanal refah dönemi ve zenginleşme algısı yaşatıldı, bu da oya tahvil edildi. Bankacılık sektörünün adeta kaynak bombardımanına tuttuğu iç tüketim canlandıkça, ithalat, dış ticaret açığı ve buna bağlı olarak cari açık hızla büyüdü. AKP işbaşına geldiğinde 6.3 milyar lira olan tüketici kredisi ve bireysel kredi kartı şeklindeki toplam hane halkı borç yükü, 51.4 kat büyüyerek 331 milyara ulaştı. Tüketimle büyüme modeli, kaçınılmaz olarak Cumhuriyet tarihinin cari açık rekorunu kırdırdı ve tüm kesimleriyle ülkeyi ağır bir borç yükünün altına soktu. Sonuçta vatandaş bankalara; bankalar ve şirketler ise yurt dışı kreditörlere gırtlağına kadar borçlu hale geldi. Türkiye’nin toplam dış borcu AKP döneminde 3’e katlanarak 400 milyar dolara yaklaştı. Kamunun iç ve dış toplam borç stoku AKP iktidarı döneminde 257 milyar liradan 624 milyar liraya yükseldi. Ekonomi tıkanmıştır, sürdürülemez nitelikteki yönetim anlayışı ömrünü tamamlamış, artık duvara dayanmıştır. Ekonomideki açmaz büyüdükçe, vizyonsuzluk ve keyfilik daha net biçimde ortaya çıkmıştır. AKP’nin ekonomi yönetim anlayışı tıkanma noktasına gelirken, orkestradan farklı sesler yükselmeye başlamıştır.   Orkestranın şefi olması gereken Erdoğan ise dünyanın 17. büyüğü olmasıyla övündüğü Türkiye ekonomisini adeta bakkal dükkânı mantığıyla idare etmeye çalışıyor, tamamen kafasına göre sopa sallıyor. Ekonomi yönetiminde ortaya çıkan çatlak, aslında yıllardır var olan buzdağının ucudur. Bu vahim tablo karşısında bazı bakanlar otokrat Erdoğan’a karşı artık yanlışları ifade etme noktasına gelebilmiştir. Dinamiklerini anlamadığı ekonomiyi keyfi biçimde emirle yönetmeye devam edeceğini sanan Erdoğan her alanda otoriterleşirken, ekonomi giderek kötüleşecek, ekonomi yönetimindeki çatlak daha da büyüyecektir. Yani ekonomide kötüleşme arttıkça çatlak da giderek derinleşecektir.Ekonomi yönetimindeki vizyonsuzluk ve keyfilik Türkiye’yi büyük yapısal sorunlarla karşı karşıya bırakacaktır. Bunun faturasını tüm halkımız ödeyecektir. Türkiye ekonomisinin yeni bir liderliğe, yeni bir vizyona, henüz düşünülmemiş daha fazla katmadeğer yaratan yeni şeylerin üretiminin planlandığı yeni bir kalkınma hikâyesine ihtiyacı vardır. Bunu da otoriterlikten demokrasiye geçerek ve orta gelir tuzağından kurtulmayı hedefleyerek ancak gerçekleştirebilirsiniz.
Reklam