article/comments
article/share
Haberler
Yedikule, Elefterya, Langaza: Selanik’in Üç Yüzünde Üç Hayalet

etiket Yedikule, Elefterya, Langaza: Selanik’in Üç Yüzünde Üç Hayalet

Selanik’e “nereden başlayalım” derken kendime bir kural koymuştum: şehrin en uzak, en yüksek noktasından kendimi aşağı salıverecek, sonra düzlüğü aşıp kırsala çıkacaktım. Mantığı basit. Bir şehir dağdan denize nasıl yayıldıysa, tarihi de öyle katmanlanmıştır. Yukarıdan başlarsan en eski çağa dokunmuş olursun; aşağı indikçe yüzyıllar da aşağı akar; dışarı çıkınca bambaşka bir hikâye başlar.

Üç durakta üç ruh hâli, üç farklı dönem, üç farklı Selanik ile karşılaştım. Hepsinde de beni bir hayalet bekliyordu. Ama her biri başka bir sürgünün, başka bir sessizliğin, başka bir nostaljinin hayaletiydi. İşte Selanik böyle bir yer. Hangi ruh hâliyle çıkarsanız karşınıza ona uygun bir tarih ve bir bugün çıkarıyor.

Gelin, üç durakta üç Selanik’i anlatayım.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Yedikule: Yedi Düvel Zindanından Beterdir

Yedikule: Yedi Düvel Zindanından Beterdir

Surların en yukarı ucunda, tepeyi taçlandıran Yedikule’nin önünde durduğumda fark ettim: bütün Selanik ayaklarımın altındaydı. Beyaz apartmanların arasından fırlayan minareler, Ege’ye doğru kıvrılan liman, zeytinliklerin arasına serpilmiş kiliseler, bir kartpostal gibi açılmıştı. Ama kartpostallar yanıltır. İçeri adım attığımda manzara bir anda kayboldu, kartpostalın arkası çıktı.

Selanik Yedikule’si, Yunanca adıyla Eptapyrgio, aslında geç Roma ve Bizans’tan kalma bir iç kale. Şehrin kuzey ucunda başlamış, zamanla büyümüş, yüzyıllar boyunca kulelerine yeni kuleler eklenmiş. 1430’da Selanik’i alan Osmanlılar kaleyi aynen devralmış; 19. yüzyılda burayı tam bir siyasi hapishaneye çevirmişler. Abdülhamid döneminde Makedonyalı ihtilalcilerin, Genç Türklerin, eşkıyaların, askerî mahkûmların tıkıldığı yer burası.

Ama asıl ironi sonrasında. 1912’de şehir Yunanistan’a geçtiğinde yeni idare kaleyi beğenmiş, işlevini değiştirmeye gerek duymamış. Aynı duvarlar, bu kez Yunan siyasi mahkûmlarını içinde tutmaya başlamış. İkinci Dünya Savaşı’nda direnişçiler, iç savaşta solcular, 1967-74 arası cunta döneminde demokratlar. 1989’a kadar hapishane olarak çalışmış kale. Yani aynı taşlar bin yılı aşkın süre, her gelen rejimin kendi muhalifini içine tıktığı bir mekân olarak kalmış.

Bu ürpertici bir şey. Mekânın hafızası, onu kullananların niyetinden güçlü çıkıyor çoğu zaman. Bizans, Osmanlı, Krallık Yunanistanı, Cunta, Demokrasi; sistemler değişmiş, mahkûmların dilleri ve ideolojileri değişmiş, kale değişmemiş. Hep birilerini içeri tıkmışlar.

İçeri girdiğimde avluların kasveti, bodrumların rutubeti, tuğla duvarlardaki küçük oyuklar üstüme çöktü. Her oyuk büyük ihtimalle bir başka mahkûmun bir başka gününü işaretliyor. Tepedeki o muhteşem manzara ile içerideki sıkıntı arasındaki karşıtlık insanı çarpıyor: Aynı yapının iki yüzü. Dışarıdan şehre hâkim, içeride şehirden mahrum.

Tam O Sırada Bir Şarkı Dilime Dolandı

Tam O Sırada Bir Şarkı Dilime Dolandı

Avlulardan birinde yürürken kendiliğinden geliverdi: “Yedi düvel zindanından beterdir Yedikule.” Bizim kuşak bu şarkıyı Yeni Türkü’den bilir. Hepimizin ezbere mırıldandığı, nargileli, hafif bir rembetiko parçası sandık onu yıllarca. Oysa hikâyesi sandığımızdan çok daha derin ve yakıcı.

Şarkının bestecisi Vangelis Papazoğlu, 1896’da İzmir yakınlarındaki Durbali köyünde doğmuş bir Osmanlı Rum’u. Küçük yaşta mandolin, keman, gitar öğrenmiş; genç yaşta “Politakia” adlı İzmirli bir müzik topluluğuna katılmış. 1919’da Yunan Ordusu’na kaydolup Anadolu seferine çıkmış. Yani kendi doğduğu toprakların üstüne, Yunan üniformasıyla yürüyen bir müzisyen. 1922’de Yunanlıların bozgunundan sonra ailesiyle birlikte mübadele dalgasına kapılmış ve Pire’nin Nikea mahallesine, o zamanın Anadolu Rumlarının mülteci semtine yerleşmiş.

Ama en ağır kısım bundan sonrası. Papazoğlu 1933-1936 arasında bir dizi unutulmaz rembetiko bestelemiş. Bizim bildiğimiz “Yedikule”yi 1936’da yazmış; asıl adı pende hronia dikasmenos, yani “Beş yıldır mahkûm.” Sözler, İstanbul’un Yedikule zindanında beş yıl yatan bir kabadayının dilinden dökülen satırlar. Nargile, ustura çentikleri, hain bir jurnal. İzmir’den mübadeleye, mübadeleden Pire’ye, Pire’den İstanbul hapishanesine uzanan bir hayal. Derken 1941’de Naziler Yunanistan’ı işgal etti. Atina’da büyük bir kıtlık baş gösterdi; 1943’te Papazoğlu da bu kıtlığın kurbanlarından biri oldu. Kendi coğrafyasından iki kez sürülmüş, kendi ordusunun bozgununu yaşamış, işgal ve açlıkla sınanmış bir adam.

Yarım yüzyıl sonra Cengiz Onursal şarkıya Türkçe sözler yazdı, Yeni Türkü söyledi. Parça, bestecisinin 1922’de kovulduğu ülkeye geri döndü. İzmir’den Pire’ye, Pire’den İstanbul’un hapishanesine, oradan da doksanların Türkiye’sinde binlerce kasetçaların içine. Bir mübadilin, Nazi işgalinde açlıktan ölen bir adamın şarkısı, torunlarının torunlarına kadar geldi.

Şimdi ben, Selanik’in Yedikule’sinde, İstanbul’un Yedikule’si için yazılmış bu şarkıyı, İzmirli bir Rum’un bestesiyle kafamın içinde duyuyorum. Şarkı da tıpkı şehir gibi, iki yakayı birden saran bir hayalet demek ki. Papazoğlu için Selanik kavuşamadığı anavatan; İstanbul ise hiç gitmediği, yalnızca şarkıda hayal ettiği zindan.

Yedikule’de ruh hâlim ağırdı, bana bir rembetiko verdi.

Elefterya: Hürriyet Meydanında Yası Tutulmamış Bir Cinayet

Elefterya: Hürriyet Meydanında Yası Tutulmamış Bir Cinayet

Yedikule’den yokuş aşağı salınca şehrin kalbine, limana, Beyaz Kule’nin dibindeki sahil yoluna indim. Sonra oradan içeri, Elefterya Meydanı’na. Yol üstünde birbiri ardına tarihî yapılar çıktı: Bey Hamamı, Yahudi Hamamı, Aya Sofya, Galerius Kemeri. Birkaç yüz metrelik bir yolda dört farklı imparatorluktan dört yapı. Dört imparatorluk, birkaç yüz metre; insanın ağzı açık kalıyor.

Meydana yaklaşırken içimde bir ittihatçı duygusu kabardı. “Hürriyet, uhuvvet, müsavat” diye diye girecektim az kalsın. Çünkü Elefterya Meydanı, adı üstünde, 1908’de “Hürriyet”in ilan edildiği, Selanikli İttihatçıların balkon nutukları attığı, askerî bandoların “Marseillaise” çaldığı, şehrin hürriyet şenliklerine şahit olduğu meydan. Selanik neden İttihatçıların manevi başkenti sayılır? Cevap bu meydan.

Ama meydana vardığımda nutuk da havaya karıştı, “Yaşasın hürriyet” de. Elefterya şu sıralar koca bir inşaat alanı. Her yer toz toprak, iskele, bariyer, tenekeden çitler. Selanik Belediyesi, meydanı yeniden düzenliyor anlaşılan. Daha önce otopark olarak kullanıldığını okumuştum, şimdi o da geçmişte kalmış. Olacak şey değil, dedim içimden. Ama sonra düşündüm, meselenin aslı çok daha kanlı.

11 Temmuz 1942

11 Temmuz 1942

Nazi işgali altındaki Selanik’te, 1942 yılının 11 Temmuz sabahı, işgal komutanlığı 18-45 yaş arası bütün Yahudi erkeklerin Elefterya Meydanı’nda toplanmasını emrediyor. Sözde kayıt için. Aslında aşağılamak ve sonrasını hazırlamak için. Yaklaşık 9 bin Yahudi erkek saatlerce güneşin altında ayakta bekletiliyor, jimnastik hareketleri yapmaya zorlanıyor, hakarete uğruyor, dövülüyor. Alman askerleri balkonlardan izliyor, fotoğraf çekiyor, gülüyor. O fotoğraflar bugün hâlâ dolaşıyor. Bir meydan dolusu insan, başları öne eğik, güneşin altında bekliyorlar.

Bu aşağılamadan sonra Selanik Yahudileri zorla çalışma kamplarına gönderildi; Mart 1943’te de Auschwitz sevkiyatları başladı. Beş yüzyıldır Selanik’te Sefarad diliyle yaşayan yaklaşık 50 bin kişilik Yahudi cemaat, birkaç ay içinde trenlerle Polonya’ya taşındı. Geri dönen yaklaşık 2 bin kişiydi. Selanik’in Yahudi nüfusunun yüzde doksan altısı yok edildi. Bir şehir, adım adım, kendi sakinlerinden “arındırıldı.”

Bugün o meydanın üstü önce otoparktı, şimdi inşaat. Kenarında 2014’te konmuş küçük bir Holokost anıtı var, onu da pek kimse fark etmiyor. Meydanın kendisi gibi, anıtın kendisi de sanki biraz örtbas edilmiş. “Hürriyet” adını taşıyan bir yer, insanlık tarihinin en toplu esaretlerinden birine ev sahipliği yaptı; altmış yıl sonra otopark oldu; bugün de şantiye. Katmanlar üst üste yığılıyor ama en alttaki kan hâlâ kuruyamadı.

Ders Alınmayan Tarih

Ders Alınmayan Tarih

Bir an durdum. Sırayla geldiler aklıma: 1917 yangını, 1924 mübadelesi, 1943 Holokost’u. Bir şehri defalarca boşaltmışlar. Mezarlarını bile bırakmamışlar. Selanik’in büyük Yahudi mezarlığı, bugünkü Aristoteles Üniversitesi’nin altında kaldı; taşlar Alman askerlerinin ve yerel müteahhitlerin elinde inşaat malzemesine dönüştü. Ölüler bile sürgüne gönderildi.

Tam o sırada aklıma bir soru takıldı, bastıramadım: Selanik’ten Auschwitz’e gönderilen o insanların torunları bugün Gazze’de nasıl oluyor da aynı cürmün, soykırımın faili hâline gelebiliyor? Hayıflandım. Hayıflanmak yetmedi. “Tarih ders verir” derler ya, meğer ders almayana tarih de bir şey öğretemezmiş.

Yedikule’de karşıma bir rembetiko çıkmıştı; Elefterya’da karşıma yüzü olmayan bir kalabalık çıktı. 50 bin insan, isim isim, yüz yüz silinmişti. Meydanın üstüne attıkları granit, toz, iskele hiçbir şeyi örtmüyor. Üstünü ister otoparkla kapatın, ister yeni döşemeyle, bu hafıza altında kalıyor.

Elefterya’da ruh hâlim hayıflanmaydı, bana hesabı sorulmamış bir cinayet verdi.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Langaza: Atamızın Karga Kovaladığı Köy

Langaza: Atamızın Karga Kovaladığı Köy

Şehirden çıkınca kendinizi Rumeli’nin tertemiz yeşilinde buluyorsunuz. Selanik’in yaklaşık 20 kilometre kuzeydoğusunda, bugün Langadas (Λαγκαδάς) diye anılan bir kasaba var. Eski adıyla Langaza. Osmanlı’nın son demlerinde Yörük, Türkmen, Rum, Yahudi nüfusun karışık yaşadığı, mübadeleden sonra Anadolu’dan gelen Karadeniz ve Kapadokya Rumlarının yerleştiği, bereketli bir Rumeli kasabası.

Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın ailesi buralı çiftçiler. Babası Ali Rıza Efendi 1888’de ölünce Zübeyde Hanım küçük Mustafa’yı alıp dayısı Hüseyin Ağa’nın Langaza’daki çiftliğine geçmiş. Mustafa Kemal orada birkaç yıl tam bir Rumeli köy çocuğu gibi yaşamış. Gündüz tarlalarda, gece kerpiç duvarlı evde. Hayvanlar, başaklar, çıplak ayak koşmalar ve tabii meşhur kargalar.

Hikâye şu: Küçük Mustafa’nın görevi tarlalara dadanan kargaları uzaklaştırmak. Eline bir sopa alıyor, tarlaların arasında bir o yana bir bu yana koşturuyor, kargaları kovalıyor. Ama bir yerden sonra kendisi yoruluyor, kargalar yorulmuyor. Bu sahneyi Afet İnan başta olmak üzere dönemin yakın tanıkları aktarır; küçük Mustafa’nın ilk “siyasal deneyimi” belki de budur: Kargaları kovalamanın sonu yoktur.

Rumeli Sıcaklığında Anadolulu Bir Yaşlı Bir Amca

Rumeli Sıcaklığında Anadolulu Bir Yaşlı Bir Amca

Biz de oraya gitmek istedik. Mahallenin yaşlılarından biri sağolsun, bize rehberlik etti. Gözlüklü, güngörmüş biri; kareli gömleğinin üstüne siyah bir mont geçirmiş, ama konuşmasında bütün Rumeli’nin sıcaklığı var. Yeşil tarlaların arasında yürüyerek etrafı gösteriyor, anlatıyor. Bazen Türkçe, bazen kendi Yunancasıyla, bazen ikisini karıştırarak anlatıyor. Evden geriye pek bir şey kalmamış ama köyde bir tarla, iki taş, birkaç anekdot; hepsi yine bir ize, bir anıya çıkıyor.

Köylüler bizi hemen sahiplendi. Çay ikramları, yemek ikramları, “siz Türkiye’den mi geldiniz” sorusunda bir sıcaklık. Tuhaf bir duygu: Anadolu’nun bir köyünden çıkıp Rumeli’nin öbür ucunda aynı misafirperverlikle karşılaşmak.

Sonra fark ettim. Bu köyü bugün yaşatan insanların büyük kısmı, mübadeleyle Anadolu’dan sürülmüş Rumların torunları. Yani beni bu köyde Türk gibi, misafir gibi, neredeyse akraba gibi ağırlayan adamların büyükbabaları, 1923’te Kayseri’den, Trabzon’dan, Nevşehir’den, Ordu’dan Rumeli’nin bu ucuna göç etmek zorunda kalmış Anadolu köylüleriydi. Yedikule’de bir mübadil bestecinin şarkısıyla karşılaşmıştım; Langaza’da o mübadelenin öte yakasından gelen insanların torunları bizi ağırladı.

Atamızı çocukluğunun topraklarında, o dönemde Anadolu’dan ayrılmak zorunda kalan insanların torunlarıyla birlikte yâd ettik. Misafirperverliğin bir kısmı Anadolu’dan getirdikleri bir miras; bir kısmı toprağın kendisinin. Tarih karmaşık olmaktan hoşlanıyor.

Ha, bir de tabii çok güzel yemekler yedik. Onu söylemeden bitmesin.

Langaza’da ruh hâlim hafifti, bana bir sıcaklık verdi; bir de üstüne küçük bir ironi.

Bitirirken: Hangi Ruh Hâliyle Giderseniz…

Bitirirken: Hangi Ruh Hâliyle Giderseniz…

Üç durakta üç Selanik ile karşılaştım. Yedikule’de kalenin tepesinden bir şarkı, bir hayalet ve bir beste aldım; ağır, müzik ve siyaset kokan bir Selanik. Elefterya’da meydanın altında hesabı sorulmamış bir cinayeti ve alınmamış bir dersi gördüm; hayıflanma ve utançla yüklü bir Selanik. Langaza’da bir köyün yeşili, bir amcanın direksiyonu, bir misafirperverlik ve küçük bir çocuğun kargaları vardı; hafif, sıcak, biraz mizah dolu bir Selanik.

Üç mekân, üç ruh hâli, üç hayalet. Ama aslında hepsi aynı Selanik: mübadelenin, işgalin, hürriyet hayalinin ve henüz hesabı sorulmamış kayıpların şehri. Kent size hangi yüzünü gösterecek, hangi hayaletini karşınıza çıkaracak; bu sizin o gün hangi ruh hâliyle kapısını çaldığınıza kalmış. Müzisyenseniz Papazoğlu gelir, tarihçiyseniz 1942 Temmuz’u gelir, turistseniz Beyaz Kule gelir.

Selanik işte böyle bir yer. Hangi ruh hâliyle giderseniz size ona uygun bir tarih ve bir bugün çıkarıyor karşınıza.

Ciddiye almayın ama yanınıza bir kulaklık alın. İyi de bir kitap. Hayaletlerle konuşurken yanınızda biri olsun, iyidir.

Meraklısına

Mark Mazower, Selanik: Hayaletler Şehri; Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudiler (1430–1950), çev. Gül Çağalı Güven, Alfa Yayınları, 2013.

Şarkı tavsiyesi: Vangelis Papazoğlu’nun 1936 kaydı için “Pende hronia dikasmenos”; Türkçesi için Yeni Türkü’nün “Yedikule”si.

Twitter

LinkedIn

Instagram

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam