Taşlaşmak ya da Ağaç Olmak: Gülistan Kaya'nın Kadınları
Bir kanvasın önünde durup da geometri defterinden çıkma bir disiplinle fırça tutan biri var mı diye sorsanız, cevap Gülistan Kaya olur sanırım. Harita mühendisliği eğitiminden güzel sanatlara uzanan yolculuğu, ilk bakışta alışıldık bir 'hobi tutkuya dönüştü' hikâyesi gibi görünse de aslında iki ayrı disiplinin aynı zihinde nasıl uzlaştığının şaşırtıcı bir örneği. Oran, orantı, perspektif — mühendisliğin analitik dili, tuvallerindeki o simetrik, neredeyse mimari kompozisyon disiplinine sessizce sızmış.
Kaya'nın resimleri, ilk bakışta masalsı bir dünyaya davet eder izleyiciyi: Vasilisa'nın gölgeli salonu, Alice'in çay saati, Küçük Deniz Kızı'nın pembe göğü... Ama bu tatlılığın hemen altında bir diken, bir damla kan, bir bıçak ucu belirir. Sanatçı, çocukluğumuzdan beri dinlediğimiz masalların, efsanelerin toplumsal roller üzerindeki sessiz baskısını sorguluyor; Daphne ile Medusa'yı aynı diptiğe yerleştirirken, mitolojinin kadın figürlerini nasıl canavarlaştırıp cezalandırdığını hatırlatıyor bize.
Genç ressamların tanınması, bilinmesi ve resimlerinin koleksiyonerlerce alınması için fırsat buldukça röportajlar yaparak onları desteklemeye çalışıyorum; Gülistan Kaya da bu genç ressamlardan biri, üstelik kendi koleksiyonumda da en çok yer verdiğim isimler genç sanatçılar oluyor.
Şimdi sözü ona bırakıyorum.
Harita mühendisliğinden resme geçiş aslında sıradan bir "hobi resme dönüştü" hikâyesi değil gibi görünüyor; bu iki disiplin arasında sizce nasıl bir bağ var? Mühendislik eğitimi, tuvallerinizdeki o simetrik, neredeyse mimari kompozisyon disiplinine sızdı mı?
Küçük yaşlardan itibaren sanata ilgim vardı, resim yapmayı çok seviyordum. Üniversitede mühendislik eğitimi alsam da sonrasında güzel sanatlar okudum. Mühendislik eğitimi, analitik olarak besleyen bir süreç tabii ki. Güzel sanatlar fakültesinde, özellikle ilk yıllarda aldığımız eğitimin matematiksel bir tarafı da var elbette. Oran orantı, perspektif ölçü alma gibi temel bilgileri öğrenirken de analitik düşünmek durumundayız bir taraftan.
Vasilisa'dan Alice'e, Daphne-Medusa'dan Küçük Deniz Kızı'na kadar farklı kültürlerin masallarını konu edindiğiniz gibi Türk halk anlatılarına da yer verdiğiniz işleriniz de oldu mu?
Ben masalların toplumsal roller üzerindeki etkileri ve anlatıların verdiği mesajların bireyi nasıl şekillendirdiği üzerine işler üretiyorum. Bunu da daha çok evrensel bir yerden yakalamaya çalışıyorum. O yüzden ortak anlatılara daha çok yer verdiğim gibi Türk mitolojisinden de etkilendiğim işlerim oldu. Örneğin “Tanrıça Akene” isimli işimle Türk mitolojisiyle ilgili bir sergiye katılmıştım, ilham verici bir süreçti.
Daphne-Medusa diptiğinde iki kadın figürü de bir dönüşümün, aslında bir cezalandırmanın sonucu. Bu işi yaparken, mitolojideki kadın figürlerinin "kurtulmak için taşlaşmak ya da ağaç olmak zorunda kalması" fikri sizi nereden yakaladı?
Mitolojik anlatılarda uzun yıllardır süregelen eril bakış açısı mitolojik kadın karakterleri canavarlaştırıp ötekileştirmiştir. Daphne ve Medusa gibi karakterler, şiddetten kurtulmak için doğayla bütünleşmiş, dönüşüm geçirmişlerdir. Daphne de Medusa da kendi iradeleriyle dönüşmemiş, yaşadıkları şiddetin ardından bedenleri değişmiştir. Biri ağaca, diğeri taşa dönüşerek artık dokunulamaz hâle gelmişlerdir. Bu dokunulmazlık, aslında toplumun kadınlara sunduğu mecburi bir seçenekten ibarettir.
Çalışmalarınızda bıçak, diken, kan gibi imgeler sürekli tatlılığın içine sızan bir tehdit olarak beliriyor. İzleyicinin bu rahatsızlıkla karşılaşmasını neden önemsiyorsunuz?
Peri Masallarının toz pembe dünyasının altında verilmek istenen mesajların ve masallardaki stereotipleşmiş rollerin dikkatli bakıldığında rahatsız edici bir tarafı olduğu fark edilebilir. Benim çalışmalarımda kullandığım tekinsiz dilin sevimli imajların arasına sızma sebebi de masalların bu yönünü vurgulama isteğim.
“Medusanın Mabedi" gibi işlerde resmi bir tiyatro sahnesi, bir vitrin içine yerleştiriyorsunuz. Bu, anlatıyı bir "seyirlik" haline getirme kararı mıydı masalların da aslında hep birileri tarafından sahnelenip izleyiciye sunulduğunu mu hatırlatmak istiyorsunuz?
“Medusa’nın Mabedi’nin tasarımında Yunan mimarisinden ilham alarak karakteri, huzurla uyuduğu bir mabede yerleştirmek istedim. Mabed formunun içine yerleştirdiğim Medusa’nın imgesi ve kumaşlardan yaptığım perde ile sahne-mabed hibriti bir yapı ortaya çıktı. Nihayetinde Medusa’ nın uzun yıllardır payriyarka karşısında kaybettiği itibarını geri kazandırmak için onu bir sahnenin içine yerleştirerek sergiledim. Eserdeki sahne-mabed hibriti yapı, eseri bir temsil alanından çıkararak seyirciyi farklı bir deneyime yaklaştırır. Teatral sahne kurgusu, izleyiciyi hem tanık hem de karşılaşmanın parçası haline getirir.
Bitiriyorum…
Gülistan Kaya ile yaptığımız bu söyleşinin ardından bir kez daha görüyoruz ki genç kuşak sanatçılar, geçmişin anlatılarını sadece yeniden üretmiyor; onları tersine çevirip bize yeni bir aynada gösteriyorlar. 'Medusanın Mabedi'nde bir vitrin-sahne kurgusuyla izleyiciyi hem tanık hem katılımcı yapan bu yaklaşım, aslında sanatçının tüm üretimine sinmiş bir tavrın özeti: masalları sadece anlatmak değil, onları sorgulamaya açmak.
Kaya'nın resimleri, duvara asıldığında yalnızca göz alıcı birer imge olarak kalmıyor; izleyicisini kendi çocukluğuna, dinlediği masallara, o masalların ona hangi rolü biçtiğine dair bir yüzleşmeye çağırıyor. Genç bir sanatçının elinden çıkan bu denli olgun bir söylemi görmek, koleksiyonuma neden genç ressamlara bu kadar geniş yer açtığımı bir kez daha hatırlatıyor. Gülistan Kaya'nın işlerini takip etmeye devam edeceğiz.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

