Okulda Silahlı Saldırı: Nerede Dur Diyemedik?
15 Nisan 2026’da Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda yaşanan silahlı saldırı hepimizin içine oturdu. Henüz 14 yaşındaki bir çocuğun okulu hedef alarak ateş açması sonucu bir öğretmen ve dokuz öğrenci hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı. Okul dediğimiz yer, bir çocuğun kendini güvende hissetmesi gereken ilk alanlardan biri. Ama artık bu güven duygusunun ciddi şekilde sarsıldığını görmezden gelemeyiz. Üstelik bu tekil bir olay değil; bir gün önce Şanlıurfa Siverek’te bir lisede yaşanan saldırı da hâlâ zihnimizdeyken, iki gün üst üste gelen bu haberler bize daha sert bir gerçekle yüzleşmemiz gerektiğini söylüyor.
Bu artık “basit bir şiddet olayı” değil.
Bu, kontrolsüz öfkenin, sınır kaybının ve değersizleşen otoritenin bir araya geldiği çok daha ağır bir tablo. Ve bu tabloya sadece dışarıdan bakarak değil, içinden bakarak anlamaya ihtiyacımız var.
Ben bu tür olaylara bakınca şunu düşünüyorum: Biz çocuk yetiştirirken bir yerlerde yönümüzü kaybettik. Son yıllarda çok iyi niyetle tekrar ettiğimiz bir cümle var; sen özelsin. Bu cümle kötü değil, hatta çok kıymetli. Ama sınırla, sorumlulukla ve gerçeklikle dengelenmediğinde çocuk şunu öğreniyor: Ben farklıyım, bana bir şey olmaz, kurallar bana göre değişir. İşte kırılma tam burada başlıyor.
Evlerin içinde roller değişti. Anne-baba çocukla eşitlenmeye çalıştı, bazen onun tarafından yönetilmeye başladı. Çocuk üzülmesin diye sınırlar esnetildi, kurallar pazarlık konusu oldu. Okulda öğretmen artık otorite değil, çoğu zaman ikna edilmesi gereken biri haline geldi. En küçük bir gerilimde velinin okula gidip hesap sorması, devamsızlıkların baskıyla sildirilmesi, disiplinin değersizleşmesi… Bunlar artık istisna değil, yeni norm gibi yaşanıyor.
Ama burada kolay bir yere kaçmak da mümkün: Suçu sadece sosyal medyaya ya da oyunlara yüklemek. Evet, etkisi var. Ama mesele çok daha derin. Çocuklar sadece ekrandan değil, bizim konuşmalarımızdan, izlediğimiz dizilerden, hayranlık duyduğumuz figürlerden de öğreniyor. Gücün, paranın, kural tanımamanın kazandırdığı hikâyeler sürekli önlerinde. Mafyatik karakterlerin hayranlık uyandırdığı bir dünyada büyüyorlar. Ve biz bunu fark etmeden meşrulaştırıyoruz.
Bir de üzerine sürekli hedef ve başarı koyuyoruz.
Daha iyi ol, daha çok kazan, daha öne çık. Ama değerlerden kopmuş bir başarı dili, çok hızlı bir şekilde hırsa, rekabete ve zorbalığa dönüşebiliyor. Çünkü içi boş başarı, insanı değil sadece performansı büyütür. Performans üzerinden değer kazanan bir çocuk ise engellendiğinde, reddedildiğinde ya da kaybettiğinde bunu taşıyamıyor.
Burada dönüp kendimize bakmadan olmuyor. Aile olarak çocuklara sadece neyi başaracaklarını mı anlatıyoruz, yoksa nasıl bir insan olacaklarını da gösterebiliyor muyuz? Evde kurulan dil, öfkeyle baş etme biçimi, sınır koyarkenki hal, başkasına bakış… Bunların hepsi çocuğun karakterini sessizce inşa ediyor.
Okul tarafında da benzer bir kırılma var. Okul sadece bilgi verilen bir yer değil; aynı zamanda sınırın, adaletin ve birlikte yaşamanın öğretildiği bir alan. Ama öğretmenin itibarı zayıfladıkça, kurallar pazarlık konusu oldukça, disiplin küçümsendikçe çocuklar sınır değil boşluk öğreniyor. Ve o boşluk, bazen çok sert ve tehlikeli biçimlerde doluyor.
Bir de şefkat meselesi var. Şefkati çok yanlış anladığımızı düşünüyorum. Şefkat her istediğini vermek değil. Şefkat, çocuğun duygusunu görüp davranışına sınır koyabilmek. Öfkesini anlamak ama zarar vermesine alan açmamak. Değerli olduğunu hissettirmek ama onu ayrıcalıklı bir yere koymamak.
Belki de şefkati güncellememiz gerekiyor. Çünkü şefkat sadece yumuşaklık değil, aynı zamanda koruyuculuktur. Hem kendini hem sevdiklerini korumak, düzeni sürdürebilmek için bazen sertleşebilmeyi de içerir. Şefkat her şeye evet demek değildir. Bazen içi acısa da çocuğuna sınır koyabilmek, onun da senin de lehinedir.
Peki şimdi neye bakmak iyi gelir?
Çocuğa sadece özgüven değil, yaptığının bir karşılığı olduğunu hissettiren bir alan açmak.
Evde sınırın varlığını hatırlamak; üzülmesin diye kaldırılan sınırın, onu hayata karşı daha yalnız bıraktığını görmek.
Okulla ilişkiyi bir güç savaşına çevirmemek; çocuğun yanında öğretmeni küçülten her cümlenin aslında çocuğun yönünü de belirsizleştirdiğini fark etmek.
Başarıyı konuşurken sadece sonuçları değil, nasıl birine dönüştürdüğünü de konuşabilmek.
Çocuğun izlediğini, maruz kaldığını yasaklamak yerine birlikte anlamaya çalışmak; orada neyi normalleştirdiğini fark etmek.
Duygulara alan açarken davranışa sınır koyabilmek; öfkenin anlaşılır olduğunu ama şiddetin hiçbir koşulda kabul edilemez olduğunu, şiddete sıfır toleransın hayatın temel sınırlarından biri olduğunu hissettirebilmek.
Çocuktaki davranış problemlerini ve olası psikolojik zorlanmaları görmezden gelmemek; “geçer” diye ertelenen durumların çocuğu destekten uzaklaştırdığını fark etmek.
Ve en çok da söylediklerimizden çok yaşattıklarımızın iz bıraktığını unutmamak.
Bu yazı bir suçlu arama çağrısı değil. Ama artık daha açık konuşmamız gereken bir yerdeyiz. Çünkü çocuklar bizim kurduğumuz dünyanın içinde büyüyor. Ve o dünyada sınır, sorumluluk ve değer zayıfladığında, ortaya çıkan sonuçlar artık çok daha sert oluyor.
Dilerim bu acı, bizi sadece üzmekle kalmaz; aynı zamanda daha gerçekçi, daha net ve daha sorumluluk alan bir yere de taşır.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

