Kadro Şampiyonlar Ligi, İletişim Mahalle Maçı
Hafta sonu Fenerbahçe – Konyaspor maçının ardından ekran karşısına geçip İsmail Kartal’ın basın toplantısını izlerken nutkum tutuldu.
Duyduklarıma inanamadım. 'Acaba anlık bir yorgunluk mu, yoksa genel bir alışkanlık mı?' diyerek üşenmedim; oturdum, geriye doğru son altı basın toplantısını baştan sona izledim.
İzledikçe şaşırdım ve şaşkınlığım derin bir hayrete dönüştü. Çünkü o ekranın karşısında sadece maç sonu konuşan bir teknik direktör yoktu; yüz milyonlarca avroluk kurumsal aklın, mikrofon başında tek bir cümlede nasıl eritilebileceğinin ibretlik vesikası duruyordu.
Tablo çok net:
Manchester City’den, Real Madrid’den, Premier Lig’in zirvesinden dünya yıldızları sıraya dizilir. Kadıköy bayram yerine döner, on binler inletir, bayraklar göğe çekilir.
Düdük çalar, doksan dakika biter.
İsmail Hoca mikrofonun karşısına geçer.
Ve o doksan dakikada ter dökülerek, servet harcanarak inşa edilen kurumsal akıl, tek bir cümlede kendi kalesine gol atıverir.
Soru gelir: Greenwood nasıl?
Manchester United altyapısından çıkmış, La Liga’da tek başına maç çözmüş, Premier Lig temposunun tozunu yutmuş dünya devi. Cevap: 'Çok alçak gönüllü bir çocuk, ne söylersek hemen yapıyor...'
Bu söz dışarıdan bakınca babacan görünür. Değildir.
Modern futbolun veri odalarında buna 'istihbarat' denir. Rakip analist defterine yazar: Oyuncunun saha içi inisiyatifi sınırlı, rehberliği hocaya bağımlı, baskı anında geri çekiliyor. Bir sonraki maçta o isme ceza sahasında çiftli pres kurulursa, bunu tesadüf sanmayın.
Soru gelir: Ederson nasıl?
Premier Lig şampiyonu, Şampiyonlar Ligi kupası kaldırmış, kalesinde devleşmiş bir figür. Cevap: 'Ederson çok duygusal bir çocuk, kendisiyle sürekli görüşüyoruz...'
Bir kaleciye basının önünde 'duygusal' demek sıfat takmak değildir; rakip santrfora 'baskıyı kaldıramıyor, ilk hatasında üstüne oynayın' talimatı vermektir.
Semedo gelir. Barcelona görmüş, Wolves görmüş bir elit sağ bek. İlk on birdeki yeri şöyle açıklanır: 'Dört gün tatil yaptım, kendimi maça hazırladım koç dedi, tamam dedim...'
Laktat testi nerede? Yüklenme metriği nerede? GPS verisi, maç kondisyonu analizi nerede?
Eğer bu bilimsel veriler elinizde varsa, çıkıp 'Oyuncumuzun toparlanma parametreleri maç temposunu kaldıracak düzeydeydi' demek kurumsal bir kulübün teknik direktörüne fersah fersah daha çok yakışmaz mı?
Sanki Şampiyonlar Ligi elemesi değil, mahalle arasında halı saha maçına adam çağrılıyor: Koç bana güven, tamam geç sağ beke...
Kerem Aktürkoğlu sahada dört top kapar, asist yapar, hücumu tek başına sırtlar. Hoca devre arası konuşmayı aynen aktarır: 'Çok çizgide kalıyorsun, içeri sıkış dedim, o da tamam hocam anladım dedi...'
Bu bir taktik analizi değildir; soyunma odasının mahremini ve maç içi ezberini rakip teknik heyete altın tepside sunmaktır.
Sonra isimler gelir... Marco Asensio 'Asansör' olmaya çeyrek kala, Guendouzi 'Gendüzü', Greenwood 'Girimut' olur.
Kusura bakmayın ama hocaya biri çıkıp canlı yayında İsmail yerine bambaşka bir isimle hitap etse buna kaç dakika tahammül edilir? Bir kulübün transfer ettiği ismin adını doğru söyleyememesi, o ismin arkasındaki yatırımı da küçültür. Fred sorulduğunda refleks panikler: 'Benle olacak yani... benle derken takımımızla olacak...' Bu masum bir dil sürçmesi değil; önceden tek satır çalışılmamış bir hazırlıksızlığın itirafıdır.
Dünyada bu işin nasıl yapıldığı sır değil.
Guardiola mikrofonun karşısına oturduğunda aslında o konuşmayı ikinci kez yapar; ilk provayı kapalı kapılar ardında, medya ekibiyle simüle etmiş, rakibe tek bir açık kapı bırakmamıştır. Ancelotti en büyük kriz anında bile tek bir sakin veriyle liderlik dilini korur. Klopp ya da Arteta soyunma odasının mahremini asla basına dökmez.
Guardiola o konuşmayı prova edip ikinci kez yaparken, burada doğaçlama kahvehane diliyle canlı yayına çıkılıyor!
Gornik Zabrze elenir, Sturm Graz geçilir. Her toplantının açılışı aynı fotokopiden çıkar: 'Neleri eksik yaptık, neleri iyi yaptık dersler çıkardık... Adım adım gelişiyoruz... Maç 0-0'mış gibi gideceğiz...' Ezber aynı, dolgu aynı: Yani, eee, dediğim gibi, sonuçta...
Ve on sekiz yıllık Şampiyonlar Ligi hasretinin kapısına dayanılır. Karşıda Olympique Lyon vardır. Hoca mikrofonu alır, ilk cümlesi peşin bir mağlubiyet belgesidir: 'Bu maça hazırlanma şansımız yoktu, bir tek dün ufak bir taktik idmanı yapabildik...'
Konyaspor 4-2 geçilir, içeri girilir girilmez yine aynı mazeret nakaratı: 'Lyon ligde on bir oyuncusunu dinlendirdi, tam rotasyon yaptı, biz sakatlar ve kural yüzünden yapamıyoruz...'
Sahaya adım atmadan kendi takımını kurban ilan eden bir cümle, rakibin atamayacağı golü kendi kalesine atar.
Üstüne bir de TFF’ye dert yanılır: 'Yabancı kuralı yüzünden yabancı ülkelere çalışıyoruz. Kalem kâğıt sizde varsa bende de çok var kalem kâğıt, hesap yapıyoruz...' Teknik direktör mü konuşuyor, yoksa ay sonunu getiremeyen memur mu? Ayırt etmek imkânsız.
Peki bu kulübün iletişim departmanı nerede?
Ortada iki ihtimal var:
Ya koca iletişim ekibi profesyonel bir medya stratejisi kurmak yerine sadece maç sonu görselinin altına hangi emojinin konulacağına ve iki satır slogana bakıyor...
Ya da ekip yapması gereken her şeyi hazırlıyor, dosyayı masaya koyuyor ama içeriden 'Ben kırk yıllık futbol adamıyım, takımı nereden nereye getirdim, bu yaştan sonra ne konuşacağımı bunlara mı soracağım?' egosu yükseliyor.
İkinci ihtimal birincisinden çok çok daha vahimdir. Çünkü orada profesyonel bir akıl var, ama kibir yüzünden kapıdan içeri sokulmuyor.
Meseleye sakın 'Hoca içinden geldiği gibi dobra dobra konuşuyor' diye bakmayın. Bir camiayı ayakta tutan şey yalnızca doksan dakika koşan ayaklar değil, mikrofonun arkasındaki akıldır.
Kazanırken bu gaflar göze batmaz, sosyal medyada gülünür geçilir, en fazla alay konusu olursun. Ama futbolda rüzgâr tersine döndüğünde, hele bir de o maç kaybedildiğinde, o 'samimi' bulunan acemi cümleler tokat gibi döner yüzüne çarpar! Geçen sezon Sergen Yalçın’ın o dobra görünen ama kriz anında bir bir önüne konup kariyerini hırpalayan demeçlerinde tüm ülke bunu canlı canlı yaşamadı mı?
Sen istediğin kadar Samandıra’da taktik tahtası çiz. İstediğin kadar Kante’yi, Fred’i, Talisca’yı sahaya sür.
Mikrofonun başına geçip milyonluk dünya yıldızına 'çocuk' dersen...
Soyunma odasını kahvehane sohbetine çevirirsen...
Avrupa devinin karşısına daha düdük çalmadan mazeretle çıkarsan...
Sahada kazandığın her şeyi, mikrofonun başında bozuk para gibi harcar gidersin.
Neyse yani, çok da şey yapmamak lazım aslında...
Dediğim gibi sonuçta biz ekip olarak bu yazıdan da çok güzel dersler çıkardık kendimize!
Şimdi önümüzde çok kritik bir yazı daha var; ona da en az bu yazı kadar çok okunacak şekilde, aynı ciddiyetle, satır satır hazırlanıp konsantre olacağız.
Bizim elimizde de çok kalem kâğıt var, biz de burada hesap kitap yapıyoruz...
Hadi teşekkür ediyoruz, iyi akşamlar diliyorum, sağ olun yani!
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

