Edgar Ellan Poe: Dedektif Hikayesini O İcat Etti Ama Kendi Ölümünü Kimse Çözemedi
3 Ekim 1849. Baltimore'da yağmurlu, kasvetli bir seçim günüydü. Bir gazete çalışanı oy vermeye giderken, kaldırımın kenarında baygın bir adama rastladı. Ama bu adamda bir tuhaflık vardı. Üstündeki kıyafetler ona ait değildi. Bol, eski, yırtık pırtık, sanki başkasının sırtından çıkmış giysilerdi. Adam sayıklıyor, kendinde bile değildi, kim olduğunu zor söylüyordu.
Kimse bilmiyordu ama o kaldırımda yatan adam, dünyanın en ünlü korku ustasıydı. Ve hayatının en karanlık hikâyesini, farkında olmadan, tam da o an yaşıyordu.
Dört gün sonra ölecekti. Nasıl bu hâle geldiğini kimseye anlatamadan, tıpkı kendi öykülerinden fırlamış gibi, geriye çözülemeyen bir bilmece bırakarak.
Adı Edgar Allan Poe'ydu.
Ve hayatının en büyük cilvesi de buydu: Dünyaya ilk dedektif hikâyesini armağan eden adam, iş kendi ölümüne gelince katilini bulamadan gitti.
Ama o kaldırıma nasıl geldiğini anlamak için, en baştan başlamak gerekiyor. Çünkü Poe'nun bütün hayatı, aslında ölümle bir tür danstı.
Poe 1809'da doğdu ve ölüm daha en baştan peşine takıldı. Daha üç yaşına gelmeden babası çekip gitti, annesi ise veremden öldü. Öksüz kalan küçük Edgar'ı zengin bir tüccar olan John Allan'ın ailesi yanına aldı. Ama tuhaf bir şey yaptılar: Onu asla resmen evlat edinmediler. Yani bir evde yaşıyordu ama o evin gerçek bir parçası değildi. Sadece soyadının ortasına sıkışan o 'Allan' kelimesi kaldı ondan. Yıllar sonra üvey babası öldüğünde, Poe'ya tek kuruş bırakmadı.
Bir düşünün: Daha çocukken hem anne babasını hem de kendisini isteyen bir yuvayı kaybetmiş bir adam. Poe'nun kaleminden çıkan o karanlık, o hüzün, o ölüm takıntısı bir hevesten değil, doğrudan yaşadığı hayattan geliyordu.
Ve ölüm hiç yakasını bırakmadı. Poe'nun annesi veremden ölmüştü. Üvey annesi de veremden öldü. Ağabeyi de. Ve sonra, hayatının en büyük darbesi geldi.
Poe, yirmi yedi yaşındayken kuzeni Virginia ile evlendi.
Virginia o sırada henüz on üç yaşındaydı. Evet, bugün bize son derece tuhaf ve rahatsız edici gelen bir durum. Öyle ki nikâh sırasında kızın yaşını yirmi bir olarak göstermek zorunda kalmışlardı. Bu evlilik, o dönemin kendine has koşulları içinde bile alışılmadıktı ve bugün elbette kabul edilemez. Ama Poe'nun hikâyesinde her sevgi gibi, bu da uzun sürmedi.
Virginia da, ailesindeki herkes gibi, vereme yakalandı. Yıllarca hastalıkla boğuştu. Poe, karısının gözlerinin önünde yavaş yavaş erimesini çaresizce izledi. Virginia bir piyano çalarken birden kan tükürmeye başlamıştı ve o günden sonra Poe için dünya hiç eskisi gibi olmadı. Karısı 1847'de, daha yirmi dört yaşındayken öldü. Poe bu acıyı hiç atlatamadı. İçkiye daha çok sarıldı, çukura daha çok battı.
O meşhur karanlık hikâyeler, işte tam da bu hayatın içinden doğdu. 'Kuzgun' şiirindeki o kayıp sevgili yasını, ölen bir kadının ardından yazmıştı sanki. Sürekli ölen genç kadınlar anlatması bir tesadüf değildi. Poe aslında kendi hayatını yazıyordu, sadece üstüne bir korku örtüsü çekiyordu.
Ama Poe yalnızca bir korku ustası değildi. O, edebiyat tarihinde bugün hâlâ kullandığımız kocaman bir şeyi icat etti: Dedektif hikâyesini.
Sherlock Holmes'tan da, Agatha Christie'nin Poirot'sundan da çok önce, ilk dâhi dedektifi Poe yarattı. 'Morg Sokağı Cinayetleri' adlı öyküsüyle, bir suçun ipuçlarını mantıkla adım adım çözen o meşhur kalıbı ilk kez o kurdu. Yani bugün izlediğiniz her polisiye dizinin, okuduğunuz her cinayet romanının kökeninde bu adam var. Dünyaya 'gel, bu bilmeceyi mantığınla çöz' diyen ilk yazar oydu.
Ama hayatı boyunca hak ettiği parayı hiç kazanamadı. Poe, kendini yalnızca yazarak geçindirmeye çalışan ilk Amerikalı yazarlardan biriydi. Kulağa asil geliyor, değil mi? Gerçekte ise bu, sürekli bir yoksulluk demekti. 'Kuzgun' şiiri yayımlandığında bir gecede ülkenin diline düştü, herkes onu konuşuyordu. Ama bu muazzam ün, Poe'nun cebine neredeyse hiçbir şey koymadı. Meşhurdu ama açtı. Tanınıyordu ama beş parasızdı.
Derken 1849 yılı geldi.
İşler nihayet yoluna girecek gibiydi. Poe, gençlik aşkı Elmira ile yeniden karşılaşmıştı ve onunla evlenmek üzereydi. Belki de nihayet o karanlık talih değişecekti.
27 Eylül günü Poe, Richmond'dan ayrıldı. Philadelphia'ya gidip küçük bir iş halledecek, sonra düğün için geri dönecekti. Basit bir yolculuk. Ama Poe, Philadelphia'ya hiç varmadı.
Tam bir hafta boyunca ortadan kayboldu. Nerede olduğunu, ne yaptığını, kiminle olduğunu bugüne kadar kimse öğrenemedi. Ve bir hafta sonra, gideceği şehirde değil, bambaşka bir yerde, Baltimore'da, o kaldırımın kenarında, başkasının kıyafetleri içinde, sayıklarken bulundu.
Hastaneye kaldırdılar. Dört gün boyunca ateşler içinde, korkunç sanrılarla boğuştu. Ne olduğunu bir türlü anlatamadı. Sürekli bir isim sayıklıyordu: 'Reynolds.' Kim olduğu bilinmeyen, hayatındaki hiç kimseyle eşleşmeyen bir isim. Reynolds kimdi? Bir dost mu, bir düşman mı, yoksa bir sanrı mı? Kimse öğrenemedi. Poe o ismi tekrarlaya tekrarlaya, 7 Ekim sabahı öldü. Kırk yaşındaydı.
Peki onu öldüren neydi? İşte asıl gizem buradan sonra başladı.
Resmî kayıtta belirsiz bir 'beyin iltihabı' yazıyordu, ki bu o dönemde 'sebebini bilmiyoruz' demenin kibar bir yoluydu. O günden bugüne onlarca teori üretildi. Kimi aşırı içkiden öldüğünü söyledi. Kimi kuduz olduğunu. Kimi vereme yenildiğini, tıpkı bütün ailesi gibi.
Ama en ürpertici teori bambaşkaydı.
Poe'nun bulunduğu gün, Baltimore'da seçim vardı ve bulunduğu yer bir oy sandığıydı. O dönemde 'cooping' denen karanlık bir yöntem vardı: Çeteler, sokaktaki çaresiz, kimsesiz adamları kaçırır, ilaçla ya da içkiyle sersemletir, kılıklarını değiştirir ve onları sandık sandık gezdirip defalarca oy kullandırırdı. İşleri bitince de zavallıları bir kenara atarlardı. Poe'nun üstündeki o yabancı, eski kıyafetler, sayıklama hâli, bulunduğu yer... Hepsi bu teoriye tuhaf biçimde uyuyordu.
Gerçek hiçbir zaman öğrenilemedi. Dahası, Poe hakkında bildiklerimizin çoğu, onu hastanede tedavi eden doktorun anlattıklarına dayanıyor. Ne var ki o doktor, hikâyeyi her anlatışında biraz değiştiriyordu. Yani elimizdeki tek tanık bile güvenilir değil.
Ve son bir ürperti: Poe'nun cesedi yıllar sonra, daha büyük bir anıt mezara taşındı. Ama bazıları, o taşınan bedenin gerçekten Poe'ya ait olup olmadığından bile emin değil. Yani adamın ölümü bir yana, mezarı bile bir soru işareti.
Düşünsenize. Hayatı boyunca insanları korkutan, cinayetler kurgulayan, ilk dedektifi yaratıp okura 'haydi çöz bakalım' diyen bir adam. Sonunda kendisi, çözülemeyen bir vakaya dönüştü. Kendi yazdığı en karanlık hikâyeye layık bir final.
Belki de Edgar Allan Poe, en büyük eserini kâğıda hiç dökmedi. O eser, kendi ölümüydü. Ve o hikâyenin sonunu, aradan yüzyıllar geçmesine rağmen, hâlâ kimse yazamadı.
Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

