Bir İçime Sorayım: Kararlarımızı Aslında Kim Veriyor?
“Mantığa uygun ama değerlerinize ters bir karar, ayağa dar gelen şık bir ayakkabıdır. Vitrinde parlar, yolda yürütmez.”
Şebnem Toker · Onedio
Bir önceki yazımda Richard Barrett'in Değer Odaklı Kurumlar kitabından yola çıkarak 'kişisel dağıntı-entropi' kavramı üzerine düşünmüştük. Kitap, insanı ve liderliği farklı açılardan yeniden okumaya davet eden zengin bir kaynak. Bu kez aynı sayfalarda beni durduran başka bir başlığın peşine düşmek istiyorum: Kararlarımızı aslında kim veriyor?
Çevremdekiler bilir. Karar anlarında benden en çok iki cümle duyarlar: 'Bu konuyu bir içime sorayım' ve 'Üzerine uyumak istiyorum' Kimine göre bu kararsızlıktır, kimine göre nazlanmak. Benim içinse, içime sormak bambaşka bir şey. Bazen bir konuya giriş yapmanızın önünde saydam bir bariyer belirir. Herkes ve her şey sizi cesaretlendirirken, içinizdeki bir ses o adımı atmamanızı söyler. Sonra bir gün dönüp bakarsınız ve önünüzde duran o süptil bariyerin aslında sizi koruduğunu fark edersiniz.
Peki o bariyeri kuran kim? İçgüdü mü, sezgi mi, yoksa geçmişin korkuları mı? Barrett, kitabının eklerinde bu soruya ilgi çekici bir çerçeve sunuyor. Karar vermeyi altı farklı kaynaktan inceliyor: içgüdüler, bilinçaltı inançlar, bilinçli inançlar, değerler, sezgi ve esinlenme. Her biri bilincin farklı bir katmanından konuşuyor. Hayatta kalma ihtiyacından hizmet bilincine uzanan yedi düzeyli gelişim modelinde, kararın dili de katman katman değişiyor. Gelin, bu altı kapıyı birlikte aralayalım.
1. İçgüdü: DNA’mızın verdiği kararlar
Bebek emmeyi kimseden öğrenmez. Ağlamayı da, gülümseyerek ilgi çekmeyi de. Doğuştan yüklü bir yazılımdır bu; DNA’ya işlenmiş, milyonlarca yıllık bir kullanım kılavuzu. İçgüdüsel karar hücre düzeyinde alınır ve derdi hep aynıdır, hayatta kalmak. Hayvanlardaki savaş-ya-da-kaç tepkisi de aynı damardan beslenir.
Bu katta aksiyon, düşünceyi beklemez. Siz daha “dur bakalım” diyemeden iş bitmiştir; refleksleriniz sürer arabayı, direksiyon sizde değildir. Yangın merdiveninde kahramandır içgüdü. Müzakere masasında ise sabotajcı.
2. Bilinçaltı inançlar: Geçmişin gölge kabinesi
Bu kez direksiyona geçen DNA değil, kişisel arşivimizdir. Yine düşünmeden tepki veririz. Ancak kullandığımız malzeme, çocuklukta biriktirdiğimiz, bize hazzı artırmayı, acıyı azaltmayı öğreten eski deneyimlerdir. Karara çoğu zaman güçlü bir duygu seli eşlik eder. Bardak yıllardır doluyordur; taşan son damla olur, ıslanan ise çoğu zaman karşımızdaki.
Barrett'ın turnusolü oldukça basit. Karar verirken içinizde direnç, sabırsızlık ya da kızgınlık yükseliyorsa konuşan bugün değildir. Geçmişte karşılanmamış bir ihtiyaç sözü devralmıştır. Jung'un o meşhur sözü bu kapıya asılmalı: 'Bilinçdışını bilinç düzeyine çıkarmadıkça, o sizin hayatınızı yönetir ve siz de buna kader dersiniz.'
3. Bilinçli inançlar: Araya konan bir nefes
Akılcı kararın anahtarı gösterişsiz bir kelime. Duraklama. Tetikleyen olay ile tepkiniz arasına bir nefeslik boşluk koyduğunuzda düşünce öne geçer, aksiyon arkaya. Mantık söz alır, gerekirse bir dosta danışılır; direksiyon el değiştirir.
Nobel ödüllü Daniel Kahneman’ın Hızlı ve Yavaş Düşünme’de çizdiği iki sistemli zihinle örtüşür bu tablo. Hızlı ve otomatik olan, fırsat buldukça yavaş ve titiz olanın önüne kırar. Duraklama, yavaş sistemi sahneye çağıran zil sesidir. Yine de bir tavanı var bu katın, kararlar hâlâ geçmiş tecrübelerin harcıyla örülür. Barrett’ın deyişiyle varacağınız yer, eskisinden ancak biraz daha iyi olabilir.
4. Değerler: Ruhun pusulası
Barrett’ın en sevdiğim cümlesi burada saklı: “Değerler ruhun evrensel kılavuz sistemidir.” İnançlar ise egonun ödünç haritaları, bağlam değişince yolu şaşırırlar. Bu kata çıkmanın bedeli bireyleşmek. Kendi ayaklarının üstünde durmak, öğrenilmiş inançları tek tek elden geçirmek, işe yaramayanı mevsimi geçmiş kıyafetler gibi gardıroptan çıkarmak.
Yönü de farklı bu kararların. Geçmişe değil, nasıl yaşamak istediğinize bakar. Ölçüt de net: hayati kararlar her seferinde değerler testinden geçebilmeli. Mantığa uygun ama değerlerinize ters bir karar, ayağa dar gelen şık bir ayakkabıdır. Vitrinde parlar, yolda yürütmez.
5. Sezgi: “Bir içime sorayım” dediğim an
Benim durağım burası. Sezgisel karar geçmişe uzanmaz, geleceğe de. Sezgisel kararların en ilginç yanı, gerekçelerinin bazen karardan sonra görünür hâle gelmesidir. Barrett gerçek değişim yaratan fikirlerin kaynağını burada arar. Otto Scharmer’ın “Theory U” yaklaşımı da aynı zemine basar; yargısız, kolektif bir akıl alanında buluştuğumuzda sezgi ses tellerini bulur, ortak kararların temeline oturur.
Bilimin de söyleyecek sözü var. Nörobilimci Antonio Damasio’nun somatik işaretleyici hipotezine göre beden, mantık daha ayakkabılarını bağlarken kararın yönünü çoktan işaret etmiştir. Pascal yüzyıllar önce mühürlemiş zaten: “Kalbin, aklın hiç bilmediği kendi gerekçeleri vardır.” Nazlı bir misafirdir sezgi ama yoksunluk kaynaklı ihtiyaçların gürültüsünde kapıyı çalmaz. Barrett’a göre iç uyum sağlanıp büyüme ihtiyaçlarına geçildiğinde oturur sofraya.
6. Esinlenme: Ruhun ısrarcı fısıltısı
Sezgiyle esinlenmeyi karıştırırız çok, oysa ayrım zarif. Sezgi bir “Evreka” anıdır, kaynağı meçhul, bir anda parlayan bir içgörü. Esinlenme ise bir yönlendirme. Kaybolmayan, ısrarcı bir düşünce olarak gelir; yapmanız gerekeni yapana dek zili çalar durur. Derdi, ruhunuzun amacına eşlik etmenizdir.
Görmezden gelmenin faturası da kabarık. Kendinizi bastırılmış, ayarı kaçmış hissedersiniz; fısıltı sustukça içeride bir şey solar. Barrett kendi kitabını yazarken yaşadığını anlatıyor; fikirler zihnine dolup taşmış, kendini bir nehir gibi akarken bulmuş. Esinlenme işbaşındayken çaba akışa dönüşür; kürek çekmezsiniz artık, akıntıya bırakırsınız kendinizi.
Altı kapı, tek soru
Hangisi doğru diye soracak olursanız, tek bir cevabı yok. Hepimiz bu altı kaynağı da kullanıyoruz. Tehlike anında içgüdülerimiz devreye giriyor, değerlerimiz önemli bir seçim yaparken yönümüzü belirliyor, bazen de çözüm hiç beklemediğimiz bir anda, sanki kendiliğinden beliriveriyor. Mesele, kararı hangi sesin yönlendirdiğini fark edebilmek.
Belki bu yüzden sık sık 'Üzerinde uyumak istiyorum.' diyorum. Kararı geciktirmek için değil, ilk tepkinin yatışmasına, daha derindeki seslerin de kendini duyurmasına izin vermek için. Bir dahaki kararınızda kendinize şu soruyu yöneltebilirsiniz: Şu an beni harekete geçiren ne? Korku mu, değerlerim mi, yoksa sezgim mi?
Kaynakça
Richard Barrett, Değer Odaklı Kurumlar (The Values-Driven Organization), Ek 2: Karar Vermenin Altı Biçimi.
Otto Scharmer, Theory U: Leading from the Future as it Emerges, Berrett-Koehler, 2009.
Richard Barrett, What My Soul Told Me: A Practical Guide for Soul Activation, Fulfilling Books, 2012.
Daniel Kahneman, Thinking, Fast and Slow, Farrar, Straus and Giroux, 2011.
Antonio Damasio, Descartes’ Error: Emotion, Reason, and the Human Brain, Putnam, 1994.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

