Bir Deprem Bir Sergiyi İptal Etti, İstanbul’a Bir Mimar Kazandırdı
1894 yazında İstanbul sarsıldığında şehrin binalarıyla birlikte büyük bir hayal de yıkıldı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun dünyaya modern yüzünü göstermek amacıyla hazırladığı büyük tarım ve sanayi sergisi iptal edildi.
Sergiyi tasarlamak üzere İstanbul’a gelen İtalyan mimar Raimondo D’Aronco’nun görevi sona ermiş görünüyordu. Valizini toplayıp ülkesine dönmesi beklenebilirdi.
O ise kaldı.
Hasar gören camileri, çeşmeleri, saray yapılarını ve kamu binalarını incelemeye başladı. İstanbul’u kubbelerinden, sokaklarından, ustalarından ve taşların üzerinde biriken zamanın izlerinden öğrendi.
Belki de şehirle gerçek ilişkisi, yapmak için geldiği eser iptal edildiği gün başladı.
Çünkü bazen bir insanın en önemli yolculuğu, hazırladığı plan bozulduğunda başlar.
İstanbul’a Bir Sergi İçin Geldi
19. Yüzyılın sonlarında Avrupa’nın büyük kentleri sanayi ve kültür sergileriyle birbirleriyle yarışıyordu.
Londra, Paris ve Viyana’da düzenlenen bu organizasyonlar yalnızca yeni ürünlerin tanıtıldığı etkinlikler değildi.
Devletlerin dünyaya verdiği mesajlardı.
Yeni makineler, üretim teknikleri, sanat eserleri ve mimari anlayışlar aynı alanlarda sergileniyor; ülkeler güçlerini, zenginliklerini ve gelecek tasavvurlarını görünür hâle getiriyordu.
Osmanlı İmparatorluğu da İstanbul’da büyük bir tarım ve sanayi sergisi düzenlemek istiyordu.
Hazırlıklarına 1893 yılında başlanan Dersaadet Ziraat ve Sanayi Sergi-i Umumisi, Batı’daki uluslararası sergilerden ilham alacak; aynı zamanda imparatorluğun üretim kapasitesini ve modernleşme arzusunu gösterecekti.
Bu önemli proje için İtalya’dan, Avrupa’da dikkat çekmeye başlamış bir mimar İstanbul’a davet edildi:
Raimondo D’Aronco.
1857’de İtalya’nın kuzeydoğusundaki Gemona del Friuli’de doğan D’Aronco, yapı dünyasına yabancı değildi. Babası müteahhitti. Genç Raimondo, daha çocukluk yıllarında şantiyeleri, malzemeleri ve zanaatkârları tanımıştı.
Bu deneyim onun mimarlığını derinden etkileyecekti.
O, yalnızca kâğıt üzerinde etkileyici cepheler çizen bir mimar değildi. Bir binanın nasıl yapıldığını, taşın nasıl işlendiğini ve bir ustanın elindeki malzemenin nasıl biçim aldığını biliyordu.
İstanbul’a geldiğinde önünde büyük bir fırsat vardı.
Şehrin modernleşme arzusunu temsil edecek; pavyonlardan, sergi salonlarından ve kamusal alanlardan oluşan iddialı bir yerleşke tasarlayacaktı.
İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün arşiv çalışmaları, bu projenin dönemin ekonomik ve sosyal hayatını canlandırmayı amaçlayan önemli bir kültürel girişim olduğunu gösteriyor. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü
D’Aronco çizimlerini hazırladı. Projeler onaylandı. İnşaat için hazırlıklar başladı.
Sonra şehir sarsıldı.
Deprem Her Şeyi Değiştirdi
1894 İstanbul depremi şehrin birçok bölgesinde büyük hasara yol açtı.
Camiler, hanlar, çarşılar, çeşmeler, resmî binalar ve konutlar zarar gördü. İnsanların evlerini ve yakınlarını kaybettiği böyle bir ortamda büyük bir sergi düzenlemek artık mümkün değildi.
D’Aronco’nun aylarca üzerinde çalıştığı proje iptal edildi.
Fakat deprem, bir görevi sona erdirirken ona bambaşka bir sorumluluk verdi.
II. Abdülhamid, hasar gören önemli yapıların incelenmesi ve onarımı için D’Aronco’yu görevlendirdi. İtalyan mimar; Ayasofya’dan Mihrimah Sultan Camii’ne, çeşmelerden kamu yapılarına kadar İstanbul’un farklı dönemlerine ait eserlerle çalışmaya başladı. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü
Yeni bir bina tasarlarken mimar büyük ölçüde kendi fikirlerinden hareket edebilir.
Tarihî bir yapıyı onarırken ise önce onu anlamak zorundadır.
Yapının nasıl ayakta kaldığını…
Hangi malzemenin neden kullanıldığını…
Işığın mekâna nereden girdiğini…
Taşın, ahşabın ve süslemenin birbiriyle nasıl konuştuğunu çözmesi gerekir.
D’Aronco’nun İstanbul eğitimi böyle başladı.
İstanbul’u Onarırken Kendi Mimarisini Değiştirdi
Deprem sonrasında üstlendiği çalışmalar sayesinde D’Aronco, Bizans ve Osmanlı mimarisini yakından inceleme fırsatı buldu.
Kubbeleri, çıkmaları, kafesleri, saçakları, çeşmeleri ve sebilleri yalnızca biçim olarak değil, onları ortaya çıkaran hayatla birlikte değerlendirdi.
İstanbul’un yapıları ona başka bir mimarlık kültürü gösteriyordu.
Bu kültürde bina, çevresinden kopuk bir nesne değildi. Sokakla, avluyla, bahçeyle, suyla, gölgeyle ve insan hareketleriyle birlikte düşünülüyordu.
D’Aronco aynı zamanda yerel ustaların bilgisine de değer verdi.
Şantiyelerde yetişmişti. Zanaatın yalnızca çizilmiş bir projeyi uygulamak olmadığını; malzemeyi tanımak, ölçüyü hissetmek ve kuşaklar boyunca aktarılan bir bilgiye sahip olmak anlamına geldiğini biliyordu.
Bu karşılaşmalar onun mimari dilini dönüştürdü.
Avrupa’da gelişmekte olan Art Nouveau ve Viyana Secession hareketlerinden etkileniyordu. Ancak İstanbul’da yaptığı yapılarda bu anlayışı olduğu gibi kopyalamadı.
Modern çizgileri Osmanlı mimarisinin oranları, malzemeleri ve geleneksel biçimleriyle bir araya getirdi.
İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, D’Aronco’nun eserlerini Orta Avrupa’daki mimari tartışmalar ile İslam ve Osmanlı sanatı arasında kurulmuş bir kültür köprüsü olarak tanımlıyor.
Bu etkileşim tek yönlü değildi.
D’Aronco İstanbul’a yeni fikirler getirdi.
İstanbul da D’Aronco’nun mimarlığını değiştirdi.
Sarayın Terzisi İçin Bir Moda Evi
D’Aronco’nun İstanbul’daki en çarpıcı eserlerinden biri bir saray veya devlet binası değildi.
Bir terzinin evi ve iş yeriydi.
Jean Botter, II. Abdülhamid döneminde saray çevresine hizmet veren Hollanda kökenli bir terzi ve modacıydı. Avrupa modasını takip ediyor, saray üyeleri ve Osmanlı seçkinleri için giysiler tasarlıyordu.
Botter’in hayali, Avrupa’daki örnekler gibi üretim, moda ve yaşamı aynı binada buluşturan bir modaeviydi.
D’Aronco, bugünkü İstiklal Caddesi üzerinde onun için Casa Botter’i tasarladı.
1901 yılında inşa edilen yapının zemin katında modaevi, onun üzerinde atölye, üst katlarda ise Botter ailesinin yaşam alanları bulunuyordu. Bina; çalışma, üretim, temsil ve özel hayatı tek çatı altında topluyordu. İBB Atatürk Kitaplığı – Casa Botter
Bu fikir dönemin İstanbul’u için yeniydi.
Caddeye bakan vitrin yalnızca giysi sergilemiyordu. Yeni bir şehirli hayat tarzını da görünür hâle getiriyordu.
İçeride kumaşlar açılıyor, ölçüler alınıyor, modeller hazırlanıyor ve dikişler tamamlanıyordu.
Üst katlarda ise Botter ailesi günlük hayatını sürdürüyordu.
Casa Botter tek bir yapının içinde saray ile caddeyi, zanaat ile tasarımı, ticaret ile sanatı yan yana getiriyordu.
Taşların Üzerinde Açan Çiçekler
Casa Botter’in önünde durup cepheye dikkatle bakıldığında yapının çevresindeki binalardan neden ayrıldığı hemen anlaşılır.
Taşın üzerinde çiçekler açar.
Demir parmaklıklar bitki dalları gibi kıvrılır.
Kadın yüzleri, yapraklar ve akıcı çizgiler cephenin katı geometrisini yumuşatır.
Balkonlar, pencereler, vitraylar, merdivenler ve süslemeler birbirinden bağımsız parçalar değildir. Hepsi aynı tasarım dilinin devamıdır.
Art Nouveau’nun temel düşüncelerinden biri buydu:
Bir yapı, kapı kolundan cephesine kadar bütün ayrıntılarıyla tek bir sanat eserine dönüşebilirdi.
Ancak Casa Botter bir Paris veya Brüksel binasının İstanbul’daki kopyası olmadı.
İstiklal Caddesi’nin dar parseli, Pera’nın çok kültürlü hayatı, Osmanlı zanaatkârlığı ve Avrupa’nın yeni sanat hareketi burada kendine özgü bir bileşim yarattı.
Ortaya daha önce var olmayan yeni bir mimari dil çıktı.
Gerçek kültürel etkileşim belki de tam olarak budur.
İki farklı dünyayı yan yana koymak değil; onların karşılaşmasından üçüncü bir dünya yaratmak.
Yıldız Yokuşunda Başka Bir Deneme
D’Aronco’nun İstanbul’da geliştirdiği bu yeni dilin en önemli örneklerinden biri de Beşiktaş’taki Şeyh Zâfir Külliyesi’dir.
II. Abdülhamid tarafından Şeyh Muhammed Zâfir için yaptırılan külliye; türbe, kütüphane ve çeşmeden oluşur. Proje, D’Aronco’nun İstanbul’a gelişinden yaklaşık on yıl sonra, 1903–1904 yıllarında gerçekleştirildi.
Bu küçük yapı topluluğunda geleneksel Osmanlı kubbesi ve geometrik süslemeler, Viyana Secession’ını hatırlatan dar ve yüksek pencerelerle buluşur.
D’Aronco burada geçmişi taklit etmedi.
Onu yeniden yorumladı.
Osmanlı mimarisinin türbe, kütüphane ve çeşme geleneği korunurken oranlar ve ayrıntılar yeni bir anlayışla ele alındı.
TDV İslâm Ansiklopedisi, Şeyh Zâfir Külliyesi’ni tarihî çevrenin değerlerini taşıyan güçlü bir Art Nouveau–Secession örneği olarak değerlendiriyor. TDV İslâm Ansiklopedisi
Bu yapı modernleşmenin geçmişi silmek zorunda olmadığını gösteriyordu.
Bazen yenilik, eski bir biçimi terk etmek değil; ona başka bir gözle bakabilmekti.
Saraydan Boğaziçi’ne Uzanan Bir Mimari İz
D’Aronco’nun İstanbul’daki çalışmaları Casa Botter ve Şeyh Zâfir Külliyesi’yle sınırlı kalmadı.
Yıldız Sarayı’ndaki yapılardan Boğaziçi yalılarına, çeşmelerden kütüphanelere, özel konutlardan Tarabya’daki İtalyan Elçiliği yazlık binasına kadar geniş bir alanda çalıştı.
Bazı projeleri inşa edildi.
Bazıları yalnızca çizimlerde kaldı.
Yıldız Sarayı’nda törensel yapılardan küçük hizmet binalarına kadar farklı ölçeklerde eserler tasarladı. Boğaziçi’nde saray çevresine yakın aileler için yalılar ve köşkler hazırladı. Tarabya’da ise geleneksel Osmanlı yalısının planlama anlayışıyla İtalyan mimarisini buluşturan bir elçilik yapısı yarattı.
D’Aronco artık tek bir proje için İstanbul’a gelmiş yabancı bir mimar değildi.
Şehrin dönüşümünde rol alan saray mimarlarından biriydi.
İhtişamın Arkasındaki Görünmeyen Eller
D’Aronco’nun eserlerini anlatırken yalnızca mimarın adını anmak yeterli değildir.
Bu binaların arkasında taş ustaları, marangozlar, demirciler, vitray sanatçıları, sıvacılar, kalfalar ve işçiler vardı.
Casa Botter’in kıvrımlı demirlerini biçimlendiren…
Şeyh Zâfir Külliyesi’nin geometrik bezemelerini işleyen…
Yıldız Sarayı’ndaki ahşap ayrıntıları hazırlayan insanlar…
Onların büyük bölümünün isimlerini bugün bilmiyoruz.
Fakat İstanbul’un mimari hafızasında ellerinin izi yaşamaya devam ediyor.
Bir yapı tek bir insanın eseri gibi görünür.
Gerçekte ise farklı bilgiler, kültürler ve emekler arasında kurulan büyük bir iş birliğidir.
D’Aronco’nun başarısı, tasarım yeteneğinin yanı sıra bu ustalık dünyasıyla kurduğu ilişkiden kaynaklanıyordu.
Çünkü mimarlık yalnızca fikir üretme sanatı değildir.
Bir fikri, başka insanların bilgisi ve emeğiyle gerçeğe dönüştürme sanatıdır.
Casa Botter’in Uzun Sessizliği
Casa Botter zaman içinde sahip değiştirdi.
Botter ailesi 1917’de Paris’e taşındı. Modaevinin dönemi sona erdi; yapı farklı amaçlarla kullanıldı ve giderek eski canlılığını kaybetti.
İstiklal Caddesi milyonlarca insanı ağırlamaya devam ederken Casa Botter uzun yıllar sessiz kaldı.
İnsanlar önünden geçti.
Bazıları başını kaldırıp cephesindeki çiçekleri fark etti.
Bazıları ise aceleyle yürüyüp gitti.
İstanbul’un ilk Art Nouveau yapılarından ve ilk modaevlerinden biri, şehrin en hareketli caddesinde görünmez hâle gelmişti.
Bu, İstanbul’daki birçok tarihî yapının ortak kaderidir.
Binalar her zaman yıkılarak kaybolmaz.
Bazen kapıları kapanır, hikâyeleri unutulur ve şehirle ilişkileri yavaşça kesilir.
Duvarları ayakta kalır.
Fakat hafızaları silinir.
Bir Bina Yeniden Nefes Aldığında
Casa Botter, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilen restorasyonun ardından 2023 yılında sanat ve tasarım merkezi olarak yeniden kapılarını açtı.
Yapının yeniden hayata katılması, yalnızca güzel bir cephenin kurtarılması anlamına gelmiyordu.
Bir zamanlar modacıların, terzilerin ve müşterilerin buluştuğu mekân bugün sanatçıları, tasarımcıları ve ziyaretçileri ağırlıyor.
Geçmişte üretim yapılan odalarda yeniden fikirler üretiliyor.
Vitrin yeniden caddeyle konuşuyor.
Kapısından tekrar insanlar giriyor.
Kültürel mirası korumak yalnızca duvarları onarmak değildir.
Bir yapıya şehir içindeki rolünü yeniden kazandırmaktır.
Casa Botter’in dönüşümü bu nedenle değerlidir.
Bina yalnızca geçmişi anlatan bir nesneye çevrilmedi.
Yeniden yaşayan bir mekân oldu.
Bir Yabancı Bir Şehre Ait Olabilir mi?
Raimondo D’Aronco İtalyandı.
Fakat eserlerini yalnızca “yabancı bir mimarın İstanbul’daki yapıları” olarak tanımlamak eksik kalır.
Çünkü şehirlerin kimliği yalnızca orada doğan insanlar tarafından oluşturulmaz.
İstanbul’un tarihi; Türklerin, Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin, Levantenlerin ve farklı ülkelerden gelen sanatçıların, tüccarların, ustaların ve mimarların bıraktığı izlerden oluşur.
Şehirleri zenginleştiren şey saflık değil, karşılaşmadır.
D’Aronco bu büyük karşılaşmanın önemli isimlerinden biriydi.
1909’da İstanbul’dan ayrıldığında geride yalnızca binalar bırakmadı.
Geleneğin kopyalanmadan, modernliğin de dayatılmadan kurulabileceğini gösteren bir yaklaşım bıraktı.
Otelcilik de Bir Yerin Hafızasını Anlamakla Başlar
Otuz beş yılı aşkın otelcilik hayatımda dünyanın farklı coğrafyalarında projeler geliştirdim.
Her defasında aynı gerçeği gördüm:
Bir yere dışarıdan gelen yatırımcı, mimar veya işletmeci önce o yerin gerçek karakterini anlamalıdır.
Çünkü bir şehrin ruhu masa başında yaratılamaz.
O ruh zaten oradadır.
Taşlarda, sokaklarda, yemeklerde, kokularda, insan ilişkilerinde ve kuşaktan kuşağa aktarılan hikâyelerde yaşar.
İyi bir proje bu ruhu icat etmez.
Onu görünür kılar.
Tarihî bir binayı otele, müzeye veya kültür merkezine dönüştürürken yalnızca “Buraya ne yapabiliriz?” diye sormak yeterli değildir.
“Burada daha önce ne yaşandı ve bundan sonra ne yaşamalı?” sorusu da sorulmalıdır.
D’Aronco’nun İstanbul’daki hikâyesi bu yaklaşımın yüz yılı aşan güçlü bir örneğidir.
Bir Felaket Bir Başlangıca Dönüşebilir mi?
1894 depremi İstanbul için büyük bir yıkımdı.
D’Aronco için ise bütün planlarının sona erdiği andı.
Fakat bazen hayatın en kalıcı eserleri, ilk planın gerçekleşmemesiyle ortaya çıkar.
Sergi yapılsaydı belki Raimondo D’Aronco görevini tamamlayıp İtalya’ya dönecekti.
Belki Casa Botter hiç yapılmayacaktı.
Belki Şeyh Zâfir Külliyesi’nin taşlarında Osmanlı geleneğiyle Avrupa’nın yeni sanat hareketi buluşmayacaktı.
Belki İstanbul, Art Nouveau’nun en özgün yorumlarından birine sahip olmayacaktı.
Bunu kesin olarak bilemeyiz.
Ama bildiğimiz bir şey var:
Bir deprem bir sergiyi iptal etti.
O iptal, bir mimarı İstanbul’da tuttu.
Mimar, yıkılan yapıları onarırken şehrin mimari hafızasını keşfetti.
Daha sonra öğrendiklerini kendi çağının düşünceleriyle birleştirerek İstanbul’a yeni eserler kazandırdı.
Bugün İstiklal Caddesi’nde Casa Botter’in önünde durduğumuzda yalnızca güzel bir cepheye bakmıyoruz.
Gerçekleşmeyen bir serginin, yıkıcı bir depremin, İstanbul’da kalmayı seçen İtalyan bir mimarın, saray terzisinin, isimsiz ustaların ve yüz yılı aşan bir şehir hafızasının önünde duruyoruz.
Şehirler yalnızca büyük başarılarla kurulmaz.
Yarım kalan projeler, beklenmedik karşılaşmalar ve değişen planlar da onların kimliğini oluşturur.
Raimondo D’Aronco’nun İstanbul hikâyesi bize bunu anlatıyor:
Bir şehirle kalıcı bir ilişki kurmak, ona hazır cevaplarla gelmekten değil; onun geçmişini anlayarak yeni bir gelecek tasarlamaktan geçer.
Yazar Hakkında:
Dr. Cem Kinay, uluslararası alanda tanınan bir turizm girişimcisi ve vizyonerdir.
Magic Life Hotels ile “Her Şey Dahil” konseptinin yaratıcısı olarak global turizm endüstrisinde çığır açmış, milyonlarca misafirin seyahat deneyimini yeniden tanımlamıştır.
1997 yılında Avusturya’da “Yılın Adamı” seçilmiş, 2006 yılından bu yana Avusturya Devleti tarafından verilen Devlet Nişanı ile onurlandırılmıştır.
CK Legacy Hotels’in kurucusu olarak bugün; deneyim ekonomisi, kültürel miras, gastronomi ve longevity odaklı yeni nesil otel konseptleri geliştirmekte ve turizmin geleceğine yön vermektedir.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

