16 Yıl Sonra Artık Yeter Dediler: Bir Ülke “Yeter” Dediğinde Ne Değişir, Biz Ne Zaman Diyeceğiz?
Geçen gün yaşlı bir amcanın pazardaki görüntüsü canımızı yaktı. “Yük taşınır.” Sanki dünyanın yükünü taşımamış gibi o yaşında çalışmak zorunda olan ihtiyaç sahibi bir yaşlı. Biz gördük, üzüldük, vah vah tüh tüh dedik, yönetenleri kınadık yine klavyemizle. Sonra ne oldu? Kapattık ekranı, yatağımıza yattık, yemeğimizi yedik. Sonra bir baktık Macaristan haber olmuş. Yaşlıların, çocukların aç yatmasına daha fazla göz yummayanlar bir şeyleri değiştirmişler.
Macaristan’da yaşanan şey, bir eşiğin aşılması oldu.
On altı yıl boyunca devletin neredeyse tüm mekanizmalarını kontrol eden bir iktidar, anayasayı yeniden yazan, medyayı şekillendiren, uluslararası destek alan bir yapı… Ve buna rağmen gelen bir kayıp. İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Bu kadar güçlü bir düzen nasıl sarsılır? Size tanıdık geliyor mu?
Seçimi kazanan Peter Magyar’ın söylediklerine bakınca cevap biraz daha netleşiyor. Çünkü vaatler büyük ideallerden değil, neredeyse unutulmuş temel kavramlardan oluşuyor: hukuk devleti, parlamentonun yeniden işlev kazanması, olağanüstü halin kaldırılması, kamu kaynaklarının denetlenmesi, yolsuzlukla mücadele. Yani aslında bir ülkenin olması gereken en basit refleksleri.
Bir toplum ne zaman bu kadar temel şeyleri yeniden talep etmek zorunda kalır? Daha doğrusu, bu kadar temel olan bir şey ne zaman lüks gibi anlatılmaya başlanır?
Bu soruyu Macaristan’a bakarak sormak kolay. Zor olan, aynı soruyu kendimize yöneltmek.
Toplumsal Alışma: Adaletsizliğin Normalleşmesi
Hiçbir toplum bir sabah uyanıp bambaşka bir yere gelmez. Her şey yavaş yavaş olur. Belki de senelerce, 10 sene, 20 sene…Önce küçük kaymalar başlar. Bir haber görürsün, içini rahatsız eder ama geçersin. Sonra bir tane daha gelir, bir süre sonra üçüncüsü… O ilk rahatsızlık hissi zamanla azalır çünkü insan sürekli alarm halinde yaşayamaz. Kendini korumak için alışmaya başlar.
Ağaçlar kesilir, yerine beton yükselir ve buna gelişim denir. Hayvanlar öldürülür, “düzenleme” kelimesi devreye girer. Bir kadın hayatını kaybeder, hikâye bir anda bireysel bir trajediye indirgenir. Çocuk istismarı ortaya çıkar, münferit olay olarak geçiştirilir. Hukuk esner, “karmaşık süreçler” konuşulur. Ekonomi zorlaşır, geçici olduğu söylenir. Dil değiştikçe gerçeklik de yumuşar, yumuşadıkça da görünmez hale gelir.
İnsan bir noktadan sonra gördüğü şeyle duyduğu şey arasındaki farkı sorgulamayı bırakıyor. Çünkü sorgulamak, insanı harekete zorluyor; harekete geçmek ise riskli. Bu yüzden çoğu zaman en güvenli yer, devam etmek. Bildiğimiz, tanıdığımız gibi. Malum, insanlar kafasını biraz çıkarsa başlarına neler geldiğini gözümüze gözümüze sokuyorlar.
Sürekli Kriz Görmek
Bugün birçok insanın içinde tarif edemediği bir ağırlık var. Bu yalnızca ekonomik sıkışmışlıkla açıklanabilecek bir şey değil. Aynı gün içinde bu kadar çok adaletsizliğe maruz kalmak, bir noktada insanın iç dengesini bozar. Bir çocuğun korunamadığını görmek, bir hayvanın göz göre göre yok edildiğini duymak, bir doğa parçasının geri dönmeyecek şekilde kaybolduğunu izlemek… Bunlar yalnızca haber değildir, sinir sistemimize işleyen gerçekliklerdir.
Bu kadar şey olurken hayat nasıl bu kadar normal akabiliyor? Biz nasıl bu kadar normal devam edebiliyoruz? Cevabımız var mı buna?
Sistem yalnızca olan biteni üretmez, aynı zamanda o olan bitene nasıl tepki verdiğimizi de şekillendirir. Bir noktadan sonra tepki vermemek makul görünmeye başlar. Yani sessizlik bir adaptasyon biçimi haline gelir. Oysa insanın her şeye alışabilmesi bir avantaj gibi görünse de en tehlikeli tarafı da buradadır. İnsan, her şeye alışabilir ama alıştığı her şey doğru değildir. Yanlışlara adapte ola ola doğruyu unutmuş olabilir miyiz?
Macaristan’daki değişim tam da bu noktada anlam kazanıyor. Çünkü orada yaşanan şey, aslında halkın kendini hatırlaması, bir toplumun uzun süre sonra “Bu böyle olmak zorunda değil” cümlesini yüksek sesle söylemesi. Evet, böyle olmak zorunda değil!
Ağaçların kesilmesini sıradanlaştırdığımızda, çocukların korunamamasını kabullendiğimizde, hukukun esnemesine alıştığımızda ve ekonomik çaresizliği hayatın kaçınılmaz bir parçası gibi gördüğümüzde bunu yalnızca kabullendiğimiz bir sistem olmaktan çıkaramayız. Tabii burada bu sistemin içinde nasıl bir insan haline geldiğimiz de çok önemli.
Biz Ne Zaman “Yeter” Diyeceğiz?
Bir ülke değişmeden önce insanların içinde bir şey değişir. Bunu biliyoruz. Biraz tarih bilgisi olan biri, bunun böyle yaşandığını bilir. İnsan bir noktada “Artık böyle yaşamak istemiyorum.” demeye başlar. Macaristan’da yaşanan da tam olarak bu.
Özeniyoruz, paylaşıyoruz, ah keşke diyoruz ama biz neye alıştık? Ve daha ne kadar alışmaya devam edeceğiz? Bize normal gelmeyenler ne kadar daha normalleştirilip servis edilecek? Değişimden korkuyoruz öyle değil mi? Çünkü değiştiğimizde yalnızca geleceğimizi yeniden kurmayacağız. Aynı zamanda geçmişte neye izin verdiğimiz de görünür hale gelecek.
Umarım “Artık böyle yaşamak istemiyoruzdur.” Umarım.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

