onedio
Afganistan'da 13 Yıllık NATO Dönemi Resmen Bitti
11 Eylül saldırılarından yalnızca birkaç hafta sonra ABD tarafından işgal edilen Afganistan’da 13 yıldır bulunan NATO’ya bağlı Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti’nin (ISAF) görevi, dün düzenlenen bir seremoniyle resmen sona erdi.
AKP'de '5 Ocak' Krizinin Perde Arkası
Eski Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın, “Cumhurbaşkanı 5 Ocak’ta Bakanlar Kurulu’nu toplayacak” sözleriyle başlayan, Başbakan Ahmet Davutoğlu ile Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın konuya ilişkin sert açıklamalarıyla devam eden tartışmanın perde arkasında ne var? Cumhuriyet gazetesi 5 Ocak polemiğini manşete taşıdı, Hürriyet Ankara temsilcisi Deniz Zeyrek konuyu mercek altına aldı...
Oktay Ekşi: 'Ahmet Kaya O Yazıyı Hak Etti, Pişman Değilim'
Eski Hürriyet başyazarı, CHP İstanbul milletvekili Oktay Ekşi T24'ten Hazal Özvarış'a konuştu. Zaman gazetesi yazarı Ekrem Dumanlı'yı gözaltına alınmadan önce ziyaret eden Ekşi, hem bu ziyarete hem de geçmişte Ahmet Kaya, Musa Anter ve Özgür Ülke hakkında yazdıklarına ilişkin açıklamalarda bulundu. Ekşi’nin T24 ’e verdiği cevaplar şöyle:Sizi Zaman gazetesine götüren ne oldu?Beni hayrete düşüren, gitmemin niye bu kadar ilgi çektiği. 1988’de Basın Konseyi’ni kurduğumuzda ilan ettiğimiz temel ilkelerden biri, iletişim özgürlüğüne nerede, nasıl, kim tarafından müdahale edilirse edilsin ona karşı çıkmaktı. Konsey olarak daha önce sahip çıkılmamış gazetecilere her fırsatta sahip çıktık. Galiba meslek dünyamız dahil kamuoyu, bu geçmişi dikkate almıyor. Ben 23 sene bu konseyin başkanlığını yaptım.Basın Konseyi Başkanı olarak “medya imamı” dediğiniz Ekrem Dumanlı’ya sahip çıkıyor oluşunuz insanları şaşırtmış olabilir mi?O yazı, Basın Konseyi Başkanı olarak değil, Hürriyet’in başyazarı olarak yazdığım bir yazıydı. O tarihte Ekrem’in köşesinden vaaz veren tavrının böyle tanımlanması gerektiğine hâlâ inanıyorum. (Ekşi, 2009’da haber için Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin düştüğü yere giden CHA muhabiri Lütfi Aykurt’un, dönüş yolunda asker tarafından helikoptere alınmaması olayına tepkiden bahsediyor - T24) Bunu söylememe rağmen bugün Ekrem’in yanına gitmeme şaşıranlar duygularıyla bakıyor.Zaman’a gitmeden Kılıçdaroğlu’ndan onay aldınız mı?Ne alakası var, hiç böyle bir şey olabilir mi?Dönüşünüzde bu bir sıkıntıya yol açtı mı veya ziyaretiniz parti içinde tartışıldı mı?Tartışılsın, terazi çok.Ertesinde Fethullah Gülen ile telefon görüşmeniz oldu mu?Aklıma bile gelmedi, onun da aklına gelmemiştir.Dumanlı ve Hidayet Karaca’ya yapılanlar bir kenara konulduğunda, siz cemaatin faaliyetlerini meşru buluyor musunuz?Meşru olup olmadığı yargının tartacağı bir şey. Gönül ister ki bağımsız bir yargı olsun, ben de kararına inanayım. Ama bağımsız yargı dün de yoktu, bugün de yok.Oktay Ekşi’nin cemaatin faaliyetlerini nasıl değerlendirdiğini merak ediyoruz.Yayında, eğitimde iddialılar; devlet kadrolarına girme konusundaki iştahlı faaliyetleri düşündürtecek türden. İsmailağa veya diğer cemaatlerden farklı olduklarını herkes gibi ben de görüyorum. Ama o faaliyetin meşruiyetten çıkıp çıkmadığını elimde veri olmadığı için bilemem.Biz mi rast gelmedik yoksa siz mi Gülen cemaati hakkında köşenizde kalem oynatmadınız?Yazdım ama bugünkü kadar aktüel hale gelmediği için ihtiyaç olduğu kadar yazmışımdır.1997’den itibaren yazdıklarınıza baktığımızda bir yazınız dışında Gülen’e veya cemaatine değindiğinizi görmedik, 1999’da Gülen’in ünlü montaj kaseti yayımlandığında dahi.Temmuz’un ilk cumartesi günü, 1991’den beri kesintisiz olarak sürdürdüğümüz Mesudiye Kurultayı öncesinde, Haziran sonlarında Mesudiye’ye giderim. Oradayken kaset çıkmış, haberim yoktu çünkü gittiğimde ne yazı yazarım, ne gazete alırım.Döndüğünüzde kıyametin koptuğunu görmeyecek kadar da izole bir konumda değilsiniz.Her şeyin aktüel bir değeri var. “10 gündür Mesudiye’deydim, başa alıyorum” gibi bir başyazı olmaz. Ama çok sonra duydum ki o esnada yazmadığım için Gülen dünyasında lehime değerlendirmeler olmuş, duyunca hayret ettim. Siz bugün mesela kaset montaj diyorsunuz ama ben buna şahsen kani değilim.Siz her ne kadar “Döndüğümde aktüel değildi” deseniz de Gülen’in yıllarca birlikte anılacağı ve çok konuşulacak kaset hakkında yazmamış olmanızın sebebi, Faruk Mercan’ın Gülen biyografisinde yer alan, “Ağustos, 1996’da Aysel Ekşi ile icap ettiğiniz Gülen’in akşam yemeği daveti” olabilir mi?O zamanlar cemaatin eğitim seferberliği, gazetecileri gezdirme, GYV’nin Abant toplantıları gibi faaliyetleri söz konusuydu. Bunlar kapsamında “Fethullah Hocaefendi’nin bir yemeği var, katılır mısınız” denilerek iki kez davet edildim ancak katılmadım. Üçüncüsünde, hem reddetmek kaba olacağı, hem Tufan Türenç ’in “Abi ben de gittim. Sen gazetecisin, onunla da yemek yersin, suçluyla da, devlet başkanıyla da” sözleri aklıma yatınca, hem de eşim gitmekte sakınca görmeyince gittik. Altunizade’de bir binaya, X-rey’den geçirilerek girdikten bir süre sonra Hocaefendi geldi, Aysel elini uzatınca Hoca tereddüt etti. Aysel, “65 yaşında bir kadınım, elimi sıkmamanızı yadırgadım” deyince “Saygısızlıktan değil, yetiştiğimiz terbiye nedeniyle” karşılığı verdi. Sofrada Prof. İlter Turan, Mithat Bereket, Halit Refiğ ve eşleri de vardı. Yemek yedik, sonrasındaki sohbet de off the record’du, sohbet ettik, ayrıldık.Gazeteciler, sohbetlerin tamamını olmasa da katıldıkları özel yemekleri yazmaz mı?Hürriyet’in başyazarı “Hocaefendi ile yemek yedim” diye kamuoyunun karşısına mı çıkar? Olur mu öyle şey! Beş gün önce Hidayet Karaca’ya gittim, kimsenin haberi oldu mu?Yazsanız ne olurdu?O, Hürriyet başyazarının karşısındakine fazla paye vermesi olur. Siz olsaydınız yazar mıydınız?Yazar olarak o yemeğe gidildiyse görüşmenin kayda geçmesi gerektiğini düşünüyorum.Tufan da, başkaları da yazmadı.Gülen cemaati kadar etkili bir aktör hakkında kalem oynatmamak da “fazla paye vermemek” için miydi?Bu tartışma 2012’de başladı biliyorsunuz, ben 2010’da ayrıldım.Bu ittifakı, başta Zaman olmak üzere pek çok mecra dillendiriyordu.O zamanki görüntü nedeniyle “Fethullah Hocaefendi’nin şu kadar ülkede okulu var, oh oh ne kadar iyi”, “Şöyle Türkçe öğretiyorlar, oh oh” diyen biri olmam gerekiyordu ki yazayım.Aksi bir tutum da söz konusu olamaz mıydı? Örneğin, sizce cemaat “cumhuriyetin temel değeri” dediğiniz laikliğe karşı mı?Bu grubun laik cemiyete sempatiyle yaklaşacağını düşünmüyorum ama buna dair elimde bir şey yok. Şu dakikaya kadar o konudaki boyutlarını ortaya çıkardıklarına kani değilim.1997’de Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idamlarını anarken şu cümleyi kuruyorsunuz: “Nurcular başta olmak üzere ‘laik cumhuriyet’e karşı eğilim sahipleri, özellikle Adnan Menderes'i yere göğe koyamadılar.”10 bin yazı yazdım, bunu hatırlayamadım ama ben her zaman anti-laik faaliyetlerin tehlike teşkil ettiğini yazdım.Sizce Gülen cemaati cumhuriyete bir tehdit mi?Suçlamalara, iddianameye göre bana bir yer mi belirleyeceğiz? Ben gazeteci Ekrem Dumanlı’nın katılmadığım görüşlerini özgürce ifade edebilmesi için oraya gittim. Dumanlı’nın başka bir etkinliği var mı veya Hoca’yla bağı ona bir şeyler yaptırmış olabilir mi bilemem ama olduğunu da zannetmiyorum. Ben herkesin düşüncelerini serbestçe ifade etme hakkının yanındayım.Özgür Gündem bombalandığında gazetenin ofisine gitmiş miydiniz?Özgür Gündem o tarihte açık bir PKK propagandacısı bir yayın idi. Gidip de “Geçmiş olsun arkadaşlar” dediğimi hatırlamıyorum. Ama Basın Konseyi olarak ve yazar olarak çok ciddi tepki gösterdiğimi hatırlıyorum.Bugünkü Özgür Gündem sizce “PKK propagandası” yapmıyor mu?Bir yayın organı… Bilmiyorum, çünkü takip etmiyorum.Bakış açınızdan yola çıkarak söyleyeceğiz; KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu bugün gazetenin yazarları arasında. O zaman ile bugün arasındaki fark ne?O zaman TSK ile PKK arasında çok ciddi bir çatışma vardı. Bugün Türkiye ayrı bir konjonktürü yaşıyor; devlet onlarla müzakere yapıyor.Devlet müzakere yapabildiği için mi fikriniz değişti?Konjonktür değişti.Prensibiniz, devletin bir adım arkasında mı konumlandı?Belki müstakil değerlendirme size böyle düşündürüyor olabilir.Bugün baktığınızda “Keşke Zaman’a gittiğim gibi Özgür Gündem’e de gitseydim” diyor musunuz?Hayır. Genci, çocuğu, kadını öldüren bir terör örgütü var, onun uzantıları var, onun sözcüsü olduğunu iddia eden ve bu yüzden bombalanan bir yer var. Bu noktada gazeteci Oktay Ekşi ne yapabilir? İfade özgürlüğüne şiddet kullanarak engel olunduysa buna tepki gösterebilir. Bunu da yapmışım. Gidip sarılıp birlikte gözyaşı dökme beklentisi var idiyse o fazla olurdu.Bir savunmasında kabul ettiği günlüklerinde yazdığına göre, komutana “28 Şubat benzeri durum, diyorsunuz ama bu kez atılacak adım sonuç alıcı olmalı. Süreye yayılınca görünen ortada” diyebilen Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan için Silivri Cezaevi’ne gittiniz.Balbay’ın anılarını siz okumuşsunuz. Mustafa’nın komutanlarla yakın ilişkide olduğu bilinmeyen bir şey değil ki. Uğur Mumcu da öyleydi. Beni ilgilendiren Balbay’ın ifade özgürlüğünün kısıtlanmış olması. Ahmet Şık, Nedim Şener, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve Soner Yalçın ’ı da ziyaret ettim. Masum olduğuna inandığım kişilere insani destek vermek düşüncesiyle paşalara da gittim. Madem incelediniz, değerlendirmenizin objektif olabilmesi için ekleyeyim. Ape denilen Musa Anter ’in öldürülmeden önceki son yazısı benim “ne kadar alçak olduğum”la ilgiliydi. Ama onun öldürülmesine sanıyorum en fazla tepki veren gazeteci ben oldum.Tepki koydunuz ancak tepki koyarken, 21 Eylül 1992 tarihli yazınızda şunu söylemeyi ihmal etmediniz: “Her satırında kin dolu bir Kürt ırkçılığı gördüğüm…”Doğrudur, öyleydi rahmetli. Yazmasa mıydım? Kendi dünyasında çok saygı görürdü ama acımasız bir dili vardı.Böyle bir ülkede Anter’e “Kürt ırkçısı” demek cinayeti meşrulaştırma zemini yaratmıyor mu?Zannetmiyorum, o sizin değerlendirmeniz. O düşüncelerini ifade ederken ne kadar özgür hissediyorsa ben de o hakkı kullanarak yazmışım.Ne kadar eşittiniz; sizin tabirinizle, öldürülen “cumhuriyet değerlerine sahip” gazetecilerle öldürülen Kürt gazeteciler arasında, başta sayıca, ciddi bir fark yok mu?Hasan Fehmi Bey’den başlayarak, 1909’dan itibaren öldürülen gazeteciler 100’ü bulur. Onların içinde 1992’de, gazetelere yansıdığı kadarıyla 12 gazeteci öldürüldü. Hiç kimse onlarla meşgul olmazken Turgut Kazan , ben ve Fikret İlkiz, Basın Konseyi olarak Güneydoğu’ya gittik; gazetecilerle, mağdurlarla görüştük. 12 gazeteciden 9’unun JİTEM türü yapılanmalarca öldürüldüğü kanaatine vardık. 3’ü hakkında netleşemediğimizi belirttik. Raporun objektif olması için Bölge Valisi Ünal Erkan ’ın da düşüncesini alınca “faşist Oktay” olduk. Halbuki ben Uluslararası Basın Enstitüsü’ne (IPI), New York’a yani Gazetecileri Koruma Komitesi’ne (CPJ) telefon ettim. Buraya inceleme için geldiler. Hem IPI, hem CPJ tepkilerini koydular ve öldürmeler bitti. Bunu kimse görmedi.Fotoğrafı eksik vermemek adına Kürt gazetecilerin öldürülmesi hakkında “Ama onlar militan” diyebilen Demirel’i köşenizde eleştirdiğinizi de ekleyelim. Ve Ferda Çetin’in Nuçe TV Yayın Koordinatörü’yken Tuğçe Tatari’ye söylediklerini aktaralım“Bombalama olayından çok kısa bir süre sonra Çiller’in İçişleri Bakanlığı’na, jandarmaya ve istihbarata yazdığı ‘gizli belge’ elimize geçti. Belgede ‘Özgür Ülke gazetesinin bölücü yayınları hukuki yollarla etkisiz kılınması uzun zaman alıyor, hızlı bir şekilde bertaraf edilmesi’ isteniyor. O belge elimize geçince Oktay Ekşi’ye gönderdim. O günlerde Basın Konseyi Başkanı’ydı. Baktım hiç ses çıkmıyor, başladım aramaya. En sonunda telefonuma çıktı. ‘Belgeyi gördünüz mü?’ diye sordum ‘Evet kardeşim ne varmış o belgede’ dedi. ‘O belgeden çok kısa bir süre sonra gazetemiz bombalandı biliyorsunuz’ deyince ‘Ben okudum, o belgede bombalayın yazmıyor’ diye cevap verdi. Belge 27 Kasım tarihli, bizim gazete 3 Aralık’ta bombalandı.”Benim için tamamen yeni şeylerden bahsediyorsunuz. Bu arkadaş bunu galiba sallamış.Siz hatırlamıyor olabilir misiniz?Kaç sene geçmiş, mümkün ama bu arkadaş rüyasını paylaşmış gibi geliyor. “O belgede bombalayın yazmıyor” demek yapıma aykırı. Muhtemelen Basın Konseyi olarak da ertesinde bildiri yayımlamışızdır.“Şimdi Ekşi’nin (bu kez haklı olarak) iktidara vurduğu hususlar, yine Ekşi tarafından ‘hapisteki gazeteci sıfatlı kişiler’ vurgusuyla söylendi: Nisan 98’de (CPJ, hapiste 29 gazeteciyle Türkiye’yi birinci gösterince): ‘Gerçekleri yansıtmıyor. Türkiye dünyada en fazla gazeteci hapseden ülke değil. Gazetecilik işlevi nedeniyle 11 kişi hapiste. Sadece Beşikçi fikirleri yüzünden. Diğer 10’u ceza hak ediyor ama hapis değil. 18’ininki ise gazetecilikle ilgisiz.’ Ekşi’nin CPJ muhalefeti, 1998, 1999, 2000 raporlarını sansürle, şöyle sözlerle sürdü: ’31 kişiden sadece biri hapiste gazeteci sayılabilir. Gerisi yasadışı örgüte üyelik, yardım, yataklık iddia ya da hükümleri.’” Talu’nun belirttiği gibi, “Onlar gazeteciler değil, terörist” diyen Erdoğan’ın söylemini görünce “Geçmişte öyle yapmamalıydık” diyor musunuz?Hayır, demiyorum. Bakın, 1997’de Hasan Cemal beni aradı, “CPJ’den bir heyet gelecek, Türkiye’deki hapisteki gazetecilere sahip çıkmak istiyorlar” dedi. Onlar yetkililerle görüşmek üzere geldiklerinde, ellerindeki 78 sayısının doğru olmadığını düşündüğümü kendilerine söyledim. Bu konu üzerinde Türkiye’deki meslek kuruluşları değil de CPJ’in rapor hazırlamasından rahatsızlık duydum. Nitekim sonraki yıllarda tek tek olayları inceleyerek kendim rapor hazırladım. CPJ heyetiyle Ankara’da adalet bakanını, başbakanı ve cumhurbaşkanını ziyaret ettik. Mesut Yılmaz bizi ciddiyetle dinledi, sonra sözünü tuttu. Sorumlu yazı işleri müdür sıfatı taşıyanların affını sağlayacak yasa çıktı.Rapor çalışmalarım 2006’ya kadar devam etti. Adalet Bakanı’ndan içeride bulunan, kimliği gazeteci görünen kim varsa dosyalarını yollamasını istedim. İçeridekilerin yakınlarına ve avukatlarına da, dosyaya dair bildiklerini paylaşmaları için çağrı yaptım. Ve dosyaları üç kategoriye ayırdım: 1- Olay açıkça gazetecilikle ilgili değil, 2- Gri alan: Gazetecilikle ilgili görünüyor, iddia suçlayıcı; örneğin muhabirin çekmecesinde belge çıkıyor. Bu bana göre normal, polise göre suç, 3- Gazeteci.Raporu açıklarken de 1-Bu ilgi alanımızda değil, 2-Bunda resim net değil, 3- Gazeteci olarak ayırdık. Umur’un dediği doğrudur, CPJ’inkilerden düşük çıktı bizim sayılar. Benim dikkatimi çeken şu oldu: Bir gerçek ortaya çıksın diye iki ayımı verirken medya, buna Hürriyet de dahil, hiç bir gazete veya TV ilgi göstermedi. İlgisizliğin yanı sıra bakanlığın verdiği son belgeler de eksik çıkınca 2006’da bunu yapmayı bıraktım.Örneğin, molotof atmayıp da gri alanda bıraktığınız gazeteciler neyle suçlanıyorlardı? Yayın içeriği de bu suçlamalara dahilse Oktay Ekşi olarak karşı çıktığınız fikirlerin sahiplerini de gri alanda bırakmış olabilir misiniz?Alakası yok! Ape’yi anlattım. Açık bir örnek… İnsanların görüşlerine katılmayabilirim ama görüşlerini açıklama hakkını savunurum.Ahmet Kaya’nın sahnede söyledikleri yüzünden linç edildiği gün konuşma hakkını savunmadınız.Ben Ahmet Kaya’nın konuşmasının içeriğini eleştirdim, konuşma hakkını değil.İçeriğini eleştirirken söyledikleriniz şu oldu: “İnsanlar eğlenmeye gelmişken bu söylenir mi”, “Amacı tahrik etmek”…O yazı benim “büyük günahlarım”dan biridir.Günah olarak görüyor musunuz yazınızı?Hayır, hiç. Ahmet Kaya sonradan kahramanlaştırıldı. Kaya’nın o gün verdiği resim benim yazdıklarımı hak eden bir resim idi. Bundan dolayı da hiçbir üzüntüm veya pişmanlığım yok.Musa Anter’e “Kürt ırkçısı” diyen siz, Ahmet Kaya için “ insan olarak hiçbir ‘artı'sı olmadığı fizyonomisinden akan bir tip ”, “yaratık”, “türkücü olmasaydı bar fedaisi olurdu” deyince neden “Türk ırkçısı” olmuyorsunuz?O yazı çok eleştirilince dönüp baktım. Ahmet Kaya’nın adı bile geçmiyor o yazıda.Yazınızı böyle mi savunuyorsunuz?Hayır, şunu söylüyorum: O yazıyı herkes Ahmet Kaya’ya yamadı. Ben de “değildir” demiyorum.Ve?Dediklerimde kararlı ve ısrarlıyım, Ahmet Kaya o yazıyı hak etmişti. O konjonktürde yapılanlara itiraz etmeyenler birileri Ahmet Kaya’yı kahramanlaştırınca, o yazı Ekşi’yi lanetlemenin aracı haline geldi. O zaman nerdeydiler?Kimseyi savunur bir konumda değilim, size sorum şu: Musa Anter’e “Kürt ırkçısı” diyen siz, Ahmet Kaya için bu sözleri sarf ederken neden ırkçı sayılmıyorsunuz?Tavrı oydu… Çok zaman oldu; şu anda neyi, neden söylediğim bağlamını hatırlamıyorum.“Tavrı” dediğiniz nedir? Kürtçe klibi yayınlayacak bir televizyon kanalı aradığını söylemesi mi? Size burada problemli gelen ne?Kürtçe klibi eleştirdiğimi söylüyorsanız yanılıyorsunuz, ben o yazıda tavrı eleştirmişim.Kaya’yı “medeni” olmamakla, “aklının erip ermediği belli olmamak”la itham ediyorsunuz. Eleştirinin ötesine geçip aşağılamaya evrilebilecek tehlikeli kelimeleri Hürriyet’in başyazarı olarak kullanıyorsunuz.Size göre öyleymiş. Yazı yazma stilimi mi eleştiriyorsunuz?Ahmet Kaya’nın bu düşüncelerini Magazin Gazetecileri Derneği’nin düzenlediği bir gecede söylemesi sizce neden sorun?O zaman yanlış bulmuşum. O bir şey söylemiş, ben de yanlış demişim. Bugün de söylediklerimi doğru buluyorum.O yazıda “İkincisi ‘hoş vakit geçirmek’ için geldiklerini bile bile bu sözleri söylemenin oradaki insanları tahrik edip olay çıkarmaktan başka bir amacı olabilir mi” diyorsunuz. Ahmet Kaya’nın kendisini linç ettirdiğini mi savunuyorsunuz?Hayır, öyle bir iddiam yok. Makaleyi beğenmeyebilirsiniz, haksızlık olarak da görebilirsiniz buna saygım var ama “Bunu niye böyle dedin de böyle demedin” dediğinizde anlamakta zorlanıyorum. “Bunun daha iyisi olmaz mı?”, olabilir. “Beethoven daha iyi besteleyemez miydi?”, besteleyebilirdi. Ne yapalım, gerçek bu!Şu an bir gazeteciyle konuşuyorum ve Akit’in yayın koordinatörüne Ermeniler için kullandığı ifadeleri sorduğum gibi şimdi de size, sizin kullandığınız ifadeleri soruyorum. Özellikle Ahmet Kaya linç edilirken “Bu yaratık kardeş ise kardeşliğini bilmekle yükümlüdür” diyebildiğiniz için.Nerede linç edilmiş Ahmet Kaya? Maalesef Paris’te vefat etti.Magazin Gazetecileri Derneği’nde sözleri ardından marş okunması, üstüne çatalların fırlatılması sizce…Orada olaylar yaşanmış, bitmiş. Ben yazdım diye o olaylar olmadı. Aksi olmuş gibi soruyorsunuz. Ben yaşananı önemli bir olay olarak görmüşüm ve sütunuma almışım. Olan bu. Şimdi gelip “O cümleyi neden öyle kurdunuz?…”Siz “Yaratık kardeşliğini bilmekle yükümlü” diyerek Ahmet Kaya’yı karşınıza alıp kendinizi onu yargılama pozisyonuna koyuyorsunuz, ötesine geçerek henüz dava sonuçlanmamışken Kaya’nın “PKK’ya para toplamak için konser verdiği” hükmünü veriyorsunuz.Eldeki bilgi oymuş.Açabilir misiniz?Bilgi yazı işlerine geldiği zaman o habere olgunlaşmış gözüyle bakarsınız. Muhabir elinden geleni yapmıştır, istihbarat şefi habere bakmıştır ve redaktör gözden geçirmiştir. Gazetenin başyazarı bir habere dair özel olarak yazı işleri müdürüne şunu söyleyebilir: “Bunu gözüm tutmadı, üzerinde durulsa.” Ama o haberin sağlığını tartışmaz, tartışırsa tüm o mekanizmaya saygısızlık olur. Hayatım boyunca bunu yapmadım, hiçbir haberime de böyle muamele yapılmasına razı olmadım. Ahmet Kaya hakkında da yazı işlerine gelmiş bilgiye dayanarak yazıyorum.Yargı sonuçlanmadan, önünüze gelen bilginin mutlak olduğunu mu düşünürsünüz?O bilgi mutlak değildir ama ona dayanmaya mecburum, gazeteci erişebildiği gerçeklerle kayıtlıdır.Yazar, elinde olmayan bilgileri de düşünerek olaya temkinle yaklaşmaz mı?Bu herhalde gazetecilik dünyamıza yeni gelmiş bir uygulama. Sizin kuşak bunu getirdiyse mutluluk duyarım. Ama gazeteci nihai gerçeği ortaya çıkaran değildir, daha sonra çıkan bilgiler nedeniyle o tarihte yazdıkları gerçeğe uygun çıkmayınca gazeteciyi mahkûm edemezsin.Ahmet Kaya’dan bağımsız olarak soracağız; köşenizde mesafe koymadan itham ettiğiniz bir kişi hakkında yanıldığınızı söylemek gazetecinin borcu değil mi?Size şunu anlatayım. Mayıs, 1983’te Hürriyet başyazarlığından ayrılarak SODEP’in kurucuları arasına girdim. Washington muhabirimizin haberine dayanarak Büyükelçi Şükrü Elekdağ hakkında ağır eleştiriler içeren yazım hakkında bir süre sonra bir mektup geldi. Elekdağ, mektupta “Ben böyle bir şey yapmadım” diyordu. Dediklerine hak verdim ama artık sütunum yoktu. Başka bir gün, Alman bir vakfının organize ettiği bir sempozyuma katılmak için gittiğim Almanya’da, tanınmış hukuk hocası Hüseyin Hatemi , “Bana çok büyük bir haksızlık yaptınız” dedi; “Beni terörist ilan ettiniz. Doğrusu neden söz ettiğini anlamadım. Dönünce verdiği tarihe baktım. Humeyni tarafından Türkiye’ye ‘adam öldürsün’ diye gönderilenlerden birinin ismi de meğer Hüseyin Hatemi’ymiş. Onu yazmışım ama bu yazı Hatemi Hoca’nın başına iş açmış. Fırsat bulunca bunların ikisini denk getirerek “Bu işi yapıyoruz ama tüm iyi niyete rağmen hata yapabiliyoruz” dedim, bu iki örneği verdim ve özür diledim.Önünüze gelen bilgiyi, devlet makamına geçmeden önce süzgeçten ne kadar geçirdiğinizi sormadan önce kısa aralıklar ile geri adım attığınız birkaç örnek1- Ağustos, 1992 Şırnak Katliamı hakkında 20 Ağustos 92’de “Martta PKK bozguna uğratıldığından beri Şırnak Güneydoğu’nun en sakin ve huzurlu yerlerinden biri oldu.(…) Şırnak Emniyet Müdürü istediklerinde kahvede tavla oynayabildiklerini söyledi” diyorsunuz ve kamu görevlilerinden alıntıyla “PKK baskını intikam ve prestij baskını” dedikten sonra “Devlet Şırnak’ta PKK’ya yeni bir ders daha vermeli” ifadesini kullanıyorsunuz. 24’ünde, gazetelerde katliama dair sorular çıkmaya başladıktan sonra “500-1000 PKK’lı olduğunu söylemiştiniz, hani neredeler” diye soruyorsunuz.Elime gelen bilgi o koşullarda inandırıcı geldiyse ona dayalı yazabilirim.Devlet size inandırıcı gelecek bilgi yaratamaz mı?Olabilir, Irak’ta kitlesel imha silahlarını yokken var ettiler, devletlerin böyle marifetleri var.Örneklere devam edeceğiz2- Ferda Balancar ve Alper Görmüş’ün yazılarından alıntıyla: Umut operasyonunun başlatılmasından (6 Mayıs 2000) 10 gün sonra kaleme aldığınız satırlar: “(...) O nedenle Ahmet Taner Kışlalı’nın kızları Altunay ile Dolunay’ın dünkü çağrıları dikkate alınmalı - katiller Türkiye’ye teslim edilmez veya tarafsız bir mahkemede yargılanmalarına İran izin vermezse - bu konu bireysel sorumluluk bazında değil İran devletinin sorumluluğu bazında değerlendirilmelidir.” 10 Mayıs 2000 tarihli yazınızın başlığı ise ‘Bu Savcıyı Kim Tayin Etti?’, girişinde Mumcu cinayetinin yine aydınlatılamadığı belirten bir cümle yer alıyor.”Sıra kulaklarından tutup adalete gönderilmelerine veya kamuoyuna teşhir edilmelerine geldi” sözleriyle bitirdiğiniz “Alçakları tanıyalım” yazınız. Hedef gösterilen Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand’a yapılanlar ve Akın Birdal’a suikast girişiminden sonra, Şemdin Sakık o ifadesinin kurgu olduğunu söyleyince özür dilediniz.Keşke Aydın Bey’e söyleseydiniz, o kadar çalıştırmazdı beni. (Gülüyor)Siz bu yazdıklarınızı hata olarak görüyor musunuz?Aslında sizin bana ne sorduğunuzu anlayamıyorum. Ama aradan yıllar geçtikten sonra bir yazımdan cımbızla aldığınız bir cümleyi soruyorsunuz. Ben de hatırlamıyorum. İnşallah siz de en az 10 bin yazı yazarsanız ve yazdıktan sonra karşınıza sizin gibi genç gazeteci gelir ve size 22 sene önce yazdığınız yazının a harfinin neden b olmadığını sorar. “Hata ettiğim zaman bunu itiraf ettiğime örnek veriyorum, neden hatanızdan çabuk döndün, diyorsunuz. Dönmesem, neden hatanızdan dönmüyorsunuz sorusu çıkıyor!Şekilden ziyade merakımız, benzer hatalarınıza rağmen kendinize “Dikkat” demek yerine neden önünüze gelen bilgiye güvenmeye devam ettiğiniz.Kusura bakmayın! Benim hayattan aldığım ders bu kadarmış.Şu an yaptığımız sizi inciten bir sorgulama mı?Hayır, başta sorma hakkınıza saygı duyduğumu söyledim. Bakın bu verdiğiniz örnekleri ben hata olarak kabul etmiyorum. Eğer yanlışımı iki gün sonra fark ettim ve yazdımsa bence okuyucuya “İki gün önce şu değerlendirmeyi yaptım, o zaman böyle okudun ama belli ki aldanmışım, aldatılmışım” diyerek doğru bir iş yapmışım.Sorgulamaya çalıştığımız “Aldatılmışım” diyerek geçtiğiniz edilgen pozisyon. Neden birileri sizi aldatabiliyor?Aptallığımdan.Estağfurullah.Daha nasıl açıklayacağız ki, daha akıllı olsam aldatılmazdım. Ben o zaman gerçeği öğrenme adına bir şeyler yapmışım. Becermişim, becerememişim, yanlış insana sormuşum, doğru insana sormuşum, ama bir hata yapmışım. Sonra da bir değerlendirme sonucu o yazı çıkmış. Hata olduğunu fark edince de bunu söylemişim. Şimdi 20 sene sonra hangi lokantada, hangi yemeği yerken ağzınızın tadının böyle olduğunu soruyorsunuz. Sorunuzu dahi anlayamadım.Kaynaklarınız genellikle devlet miydi?Hayır. Ne alakası var? Sorunuz “Asker talimat verir, bunlar yazar”, “postalcı” gibi iğrenç iddiaların uzantısı gibi geldi.Devletin içine askeri de sokuyoruz ama daha fazlasını kapsıyor.Hiçbir devlet babayiğidi bana talimat verecek cesarete dahi sahip değil. Kimse bir tane örnek gösteremez! Örneğiniz varsa okuyucunun önüne koyun.“Talimat” köşeleri keskin bir ifade, ama biraz önce “Yanıltılmışım”, HaberTürk’te katıldığınız bir programda da 28 Şubat dönemi için “Kullanılmışım” dediniz.Aktüel dergisi bu ifadeyi “Biz maşa gibi kullanılabilen mahlukatız” gibi yayımladığı için davalık oldu ve tazminata mahkum oldu. Böyle bir şey mümkün değil. Gazeteci gerçeğe bağlılık esasına dayalı olarak elinden gelen her şeyi yapmalı. O sırada seni aldatan olabilir. Sana düşen onu olabildiğince sıfıra yaklaştırmaktır.Elinizden geleni yaptığınız konusunda içiniz rahat mı?Tabii. Hepsinde o itinayı gösterdiğimi düşünürüm, belli ilkeler içinde. İlkelerden kastım, “Muhabir arkadaşım görevini yapmıştır, haberi doğru bir şekilde masaya getirmiştir.”Andıç’ta masaya haberi getiren muhabir miydi?Yazı işlerine gelmiş haber, tekrar ediyorum, benim için doğrudur. ‘Doğru mu değil mi?” diye sorgulama hakkında sahip değilim. Önüme “Şemdin Sakık ifadesinde gazeteciler, işadamları PKK’ya yardım ediyor” diyen haber gelmiş. Bu haberin yanlış olabileceğine dair aramızda hiçbir konuşma geçmedi. Geçmesi için de sebep yok çünkü zaten belli ki resmi kaynaktan - yani savcı, emniyet, hakim, her neyse - gelebilir bu bilgi, yoksa gelemez. Ortada o dediğiniz türden isim yok, cisim yok, bir suçlama var, ben de diyorum ki “Bu alçakları tanıyalım.”Faili meçhuller işleyebileceğini köşenizde sorgularken devletin resmi makamlarının verdiği bilgiye soru işaretiyle bakmadınız.Hiçbir devlet temiz değil, bizimki dahil. Ama samimiyetle söylüyorum, gelmiş bilgi doğru olduğuna inandığım bir bilgiydi.Gazetecilik deneyiminiz süresince devletten gelen bilgilere bakışınız nasıl evrildi?Ben her zaman kuşku duyanlardan biriyim. Ama tekrar ediyorum, masaya gelmiş bilgi benim için doğrudur.Devlet tufaya düşürmeye çalışırken bu dediğiniz “bile bile lades” değil mi?Benim aptallığıma verin. (Gülüyor.)Bunu yineleyerek top gelirken yana kaçmış olmuyor musunuz?Size daha ne diyeyim? Elimdeki verilere dayanarak değerlendirme yapmışım. Hatalı değerlendirme derseniz, teşekkür ederim, hak verirsem özür dilerim.Mehmet Barlas’ın bile kovulduğu bir medyada hiç kovulmamış olmayı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?Mehmet Barlas’ın meslek ve kişilik çizgisinde ne olduğunu takip etme gibi bir merakım olmadı.Emin Çölaşan’ın Hürriyet’ten ayrılması ardından kaleme aldığınız 19 Ağustos 2007 tarihli yazınızdan: “(…) ne Emin Çölaşan’a, ne bana ne de başka bir yazara baskı yahut yönlendirme söz konusudur. Buna karşılık biz de ‘ertesi gün kovulmayı’ göze almadan yazı yazmayız. Profesyonel kalitemizi -o her ne ise- bu cesaret belli düzeyde tutar.” En kovulmamış yazarlardan biri olarak…Keşke kovulsaydın mı diyorsunuz? (Gülüyor) Demek ki kovacak kadar yetenekli bulmamışlar beni. Bakın ben, kendi hesabıma işimi tüm meslek yaşamım boyunca samimiyetle ve doğru biçimde yaptığımı düşünüyorum.İstifanız saydığımız örneklerde değil, “analarını satan zihniyet” ifadeniz ardından geldi. Şu yorumu yapan birine ne dersiniz: “Hürriyet’teki işinizden örneğin Kürtlere dokununca değil ama iktidara dokununca olursunuz”?Öyle bir değerlendirme yapan varsa yapsın, ben yapmam.“Vay şerefsiz” başlığı atmanın, bir Kürt siyasetçiye atılan yumruğu “adaletin tokmağı” olarak yazmanın sizce bedeli olmamalı mı?Biri bu başlıktan rahatsız olursa, Basın Konseyi’ne gider, “Bence etik değil, şikayetçiyim” der ve o merci bunu değerlendirir, hak verilirse “Kusur var, kınamak lazım” denilir.Nuriye Akman’a 2011’de verdiğiniz söyleşide CHP’nin seçim beyannamesiyle çok örtüştüğünü söylüyorsunuz. Avrupa Konseyi’nin imzaya açtığı Yerel Yönetimler Özerklik Şartnamesi hakkındaki çekincelerin kaldırılması maddesine katılıyor musunuz?Bu beyanda beni rahatsız eden bir şey yok.18 Ocak 2007’de DTP’ye yönelik şu ifadeleri kullanıyorsunuz: “Yerinden yönetim' mi istiyorsunuz? O zaman, yerel yönetimlerin bu ülkeyi bölmeye değil, bütünlüğünü korumaya çalışacağını nasıl garanti ediyorsunuz? Sadece Türkiye devletinin değil, uluslararası camianın da ‘terör örgütü’ dediği PKK’ya mensup kişilere hizmet sunan belediye başkanlarına bir kere olsun ‘Yaptığınız yanlıştır’ dediniz mi ki, şimdi ipin ucu onlara teslim edilsin istiyorsunuz?” Özerkliğe yönelik bakışınız değişti mi?Orada duyarlılığım belli, parçalanmayı önleyecek garanti veriyor musunuz diyorum.Garanti arayışınız sonlandı mı?CHP’nin Türkiye’nin üniter devlet yapısını bölme politikası olduğuna ilişkin bir düşüncem olsa orada bulunmam.Ne istendiğini değil, bunu kimin dillendirdiği mi önemli sizin için?Öyle, DTP’nin mazisine bakıp kuşku duymuşum ki bunu söylüyorum. Avrupa Yerel Özerklik Şartı’nı CHP hayata geçirirse bu Türkiye’nin üniter yapısını bozacak bir sonuç vermez. Bu güvene sahibim.Oktay Ekşi’nin başörtüsüne bakışı yıllar içinde değişti mi?Başörtüsü değil de türban meselesi. Bu, Türkiye’de bir ajitasyon aracı olarak kullanılmasaydı benim yazarlıktaki tavrım daha yumuşak olurdu. Üniversitelerde türbanın serbestçe kullanılmasını açıkça savunurdum.TESEV’in 2010 tarihli “Başörtüsü Yasağı ve Ayrımcılık” raporunda bir kadın sizin Necla Arat’la ikna odasına girdiğinizi söyledi. Bu doğru mu?O garip yalan söylediğini sonra kabul etti. Ben ne üniversiteye girdim, ne ikna odası gördüm. Ayrıca oradaki Necla Arat ismi de doğru değil, Nur Serter ’le karıştırıyor. A’dan Z’ye yalan bu.Siz ikna odalarına karşı mısınız?Nur Seter’in açıklaması şöyle: “Ben o çocukların eğitimden mahrum kalmamaları için mülakatım oldu.” İyi niyetli de olsa, bence hiç yapmasa daha iyi olurdu. Oktay Ekşi’nin “Alçakları tanıyalım” yazısı gibi, ikna odaları da ikide bir Nur Serter’in önüne çıktı.Bakın, türban meselesini 200 yıllık çağdaş Türkiye modeline karşıtlık aracı olarak kullandılar. Şimdi de devlet memurları arasında serbest bırakıldı, 18 yaş altındaki kesime belli bir giyim empoze ediliyor. Ben bunlara karşıyım.Meclis’te başörtülü kadınların varlığı için ne düşünüyorsunuz?Mesele yapmıyorum dersem daha doğru olur.“Merve olayı, devlete yönelik bireysel bir başkaldırı teşebbüsü ile kendi temel felsefesinden ve kimliğinden fedakârlık yapmamaya kararlı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasındaki son raundu bekliyor. Merve kızımız, kiminle dans ettiğini o zaman öğrenecek” dediğiniz günlerden farklı mı düşünüyorsunuz yoksa aynı duygulara kapılarak mı bakıyorsunuz başörtülü vekillere?Çağdaş Türkiye’ye karşıt bir mesaj verdiklerini düşünüyorum. Ama Merve Kavakçı’ya o günlerde duyduğum antipatiyle mi bakıyorum bugün diye sorarsanız tabii öyle bakmıyorum. Konjonktür değişince elbet bakışlarınız da değişiyor, oraya demir atmıyoruz. Ama Merve olayında militan bir tavır vardı. Leyla Zana ’ya da tepki gösterdim ben.Söyleşiyi okudukça oluşabilecek Kürtler ve din konularına yaklaşımınızın devletin bakışıyla örtüştüğü…Sizin HDP’ye yakın bir bakışınız mı var?Soruları bir kategoriye mi sokmak istiyorsunuz?Hayır, size özel bir soru sordum.Cevap vermemeyi tercih ediyorum.Buyrun sizi dinliyorum.Bahsettiğimiz algıya karşı resmi söylem ile hangi noktalarda ayrıldığınızı söyler misiniz?1920’lerden 2003’e kadarki dönem ile AKP dönemi söylemi 180 derece farklı, hangisinden bahsediyorsunuz.Ağırlıklı olarak ilk dönemi kast etsek de, 1915’e, yeri geldiğinde Kürtlere bakış gibi AKP’yi de zaman zaman kapsayan söylemden bahsediyoruz.Her devlet gibi Türkiye’nin de kendi koruma içgüdüsünden kaynaklanan refleksleri vardır. Bunlar söz konusu olduğunda dün, bugün, muhtemelen yarın da aynı tür tepkilerle karşılaşacaksınız. Somut örnek vereyim; 1915 Nisanı’nda yaşanan olay, yani Ermeni aydınlarını bir gece evinden toplayıp götürerek infaz etmek bir devlet için son derece ayıp bir olaydır. Bunu savunan birisi değilim, yapanları sonuna kadar lanetleyelim. Ama olaylar bundan ibaret değil, 1894’ten itibaren devletine karşı çıkmış silahlı isyanlar da var. Benim şahsi kanaatim bunun bir mukatele yani karşılıklı öldürme olduğu.Turgut Özal ’a, başbakanken çıktığımız Göcek Körfezi gezisinde “Katılır mısınız” diyerek “Bu olay Osmanlı döneminin olayı, neden biz savunmak mecburiyetinde kalıyoruz ve soykırım mı, değil mi kavgası veriyoruz” diye sordum. “Haklısınız” deyince “Ben bunu size atfen yazabilirim” diye sordum, olumlu yanıt alınca da yazdım. İki gün geçmedi, Kenan Evren Özal’ı Köşk’e çağırdı ve Özal çıkışta benim yazdığım sözlerini kastederek “Bu da nereden çıktı, biz hükümet olarak böyle bir kanaate sahip değiliz. Biz ‘soykırım yok’ diyoruz” dedi.Öteki meselelerde de kimseyle uyuşmak gibi bir derdim yok. Ama devletin önemini bilirim. Ne güzeldir Kanuni Sultan Süleyman’ın şu dizeleri “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.” Devletin olmadığı yerde milletin neye döndüğünü Irak’ta görüyorsunuz.O zaman “Kürtlerin de devleti olmalı” diyor musunuz?Bunu talep etmek hakları. Bunun yeri var, yeri yok. Dünyada 5 bin lisan konuşuluyor, hepsinin devlet olma şansı veya imkanı yok. Yine de bunu isteyenlere bunu meşruiyet çizgisi içinde yapmaları şartıyla saygı duyarım. Onu gerçekleştirme çabaları meşruiyet dışında bir çizgiye kayarsa “Kusura bakma” diyenlerden biri olurum.Hazal Özvarış | T24
Yüzde 3 Zamla Üç Çocuğa Bakılır mı?
Asgari ücretle geçinemedikerini ve ek iş yapmak zorunda olduklarını söyleyen Taşeron işçiler, hükümetin yüzde 3+3 zam öngörmesine tepkililer.Asgari ücret görüşmelerinde Hükümetin yüzde 3+3’lük teklifine işçiler tepki gösteriyor. Açıklanan rakamlara göre asgari ücret 2015’in ilk altı ayında 922, ikinci altı ayında ise 947 TL olacak.Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde çalışan taşeron işçiler, yüzde 3’lük zam açıklamasına tepki göstererek, “Elektriğe, suya, doğal gaza daha fazla zam yapıldı” diyor.Asuman Durak 9 yıldır acil serviste çalışıyor. 900 lira ile geçinemediği için ek işe gidiyor. Çalışma koşullarının sağlıklı olmadığını belirten Durak, hakkını arayıp konuşanlar üzerinde psikolojik baskı uygulandığını anlatıyor. Durak, “Bu işçinin derdini kim dinledi bu zamana kadar. Artık bizi de duysunlar. O kadar emek veriyoruz. Emeğimizin karşılığını versinler” diyor. ‘Üç çocuk yapın’ söylemini hatırlatan Durak, çocuk başına aylık 10 lira verildiğini belirterek, “Bu kadar parayla mı bakacağım bu kadar çocuğa. Her an kapıya konulma korkusuyla yaşıyorum. Kim düşünüyor bizim çocuklarımızı” diye soruyor.Ünal Ertek ortopedi servisinde ve 891 lira ücret alıyor. Üç çocuğundan ikisi okuyor, “400 lira kira veriyorum. Kalanla da geçinmeye çalışıyorum. Devletin bize verdiği yüzde 3 zam sadece elektrik faturasına gidiyor. Bu maaşla yaşamak çok zor. Devlet bize üç yılda verdiği zammı elektriğe yaptığı bir zamla geri alıyor” diyor.‘ARTIK YETER’Serpil Altınçelep 16 yıldır taşeron olarak asgari ücretle çalışıyor. “Biz bu parayla ev mi geçindirelim, kira mı verelim, ihtiyaçlarımızı mı karşılayalım, çocuklarımızı üniversiteye mi gönderelim, bizim çocuklarımız okumasın mı?” diye peş peşe sorular soruyor. Ne yapılması gerektiğini sorduğumuzda, “Bütün işçiler birleşmeli. Bu ilk hedefimiz olmalı. Hepimiz bu ülke topraklarında yaşıyoruz Türk, Kürt, Alevi, Sünni hepimiz birleşmeliyiz. Onların dalaverelerine gelmemeliyiz. Onları biz getirdiysek aşağı indirmesini de bilmeliyiz. Korkup, sinip kaçmamalıyız” diyor.‘GEÇİNEMİYORUZ’Beş yıldır taşeron firmada çalışan iki çocuk annesi Meryem Özaydın, aldığı maaşla iki çocuğuna baktığını, evini geçindirdiğini söyleyerek, “Baştakilerin bir ay bu parayı alıp kendilerini denemelerini isterim bakalım onlar geçinebiliyor mu?” diyor.TÜİK’İN AÇIKLADIĞI RAKAMI BİLE VERMİYORLARYıldız Mete: Bütçe görüşmelerinde işçiden yana bir tutum yoktu. Geçimimizi daha rahat sağlayabileceğimiz bir zam istiyoruz.Gülcan Aydındoğmuş: Haftanın altı günü günde 9 saat çalışıyorum. Çok çalışıyoruz, maaşımız az, sosyal hayatımız yok. ‘Taşerona çözüm bulacağız, gelir eşitliğini sağlayacağız’ söylemleri inandırıcı değil. Söylenenlere değil sonuç ve neticeye bakılması gerek.Şahsi Aydoğmuş: Sendikal çalışmalarımızın önüne bürokratik engeller çıkarılıyor. Bütçe ve asgari ücret görüşmelerinde devlet ve işveren temsilcileri bildiğini okuyor. Mecliste işçi temsilcileri çok az olduğu için sözü geçmiyor orada işçilerin. Devlet kendi belirlediği TÜİK’in açıkladığı açlık sınırını bile vermiyor. Yüzde 3’ü daha cebimize koymadan zaten götürdü.Eda Aktaş - Çetin Kelleci, Evrensel
32 Şaşırtıcı Fotoğrafla Hollywood'un Gizli Kahramanları "Dublörler"
Dublörler sinemada zor işlerin aranan insanlarıdır. Filmleri gerçekçi hale getirmek için çoğu kez canları pahasına sahneler çekerler. Onlar filmdeki asıl abi ve ablanın karakterine yürek katıp bol alkış aldırırken, bizlerse onların ne yüzlerini ne isimlerini biliriz!Dublörlere ilk kez bilgisayarların henüz hayatımızda olmadığı ve sinemada tehlikeli sahneler için teknolojinin değil gerçek insanların kullanıldığı sessiz film döneminde ihtiyaç duyuldu.Bilinen ilk profesyonel dublörlük 1908 yılında çekilmiş 'The Count of Monte Cristo' filminde gerçekleşti. Bu kişi bir sirk akrobatıydı ve görevi 5 dolar karşılığında yüksek bir kayalıktan şelalenin içine atlamaktı. Ne yazık ki söz konusu paranın çok düşük olmasının dışında yaptığı bu tehlikeli atlayış onun ilk ve son işi oldu.İşte karşınızda Hollywood'un gerçek 'mangal yüreklileri'
Paylaşım Rekorları Kıran Yeni Demba Ba Bestesi
Beşiktaşlı taraftarlar Senegalli yıldız Demba Ba için yeni bir beste daha yaptı. Geldiği günden beri oynadığı futbolla tüm futbol severlerin beğenisini toplayan futbolcuya Beşiktaş taraftarları her geçen gün farklı bir beste ile sevgilerini gösteriyor. Yeni yapılan bestede taraftarlar,Beşiktaşlıların büyük sevgisini kazanan Pascal Nouma’ya selem göndermeyi de ihmal etmedi.İHA
Reklam
Apple '12 Gün Yılbaşı Hediyesi' Uygulamasından Vazgeçti
Apple, 2008 yılından beri 12 Gün Yılbaşı Hediyesi uygulamasında birçok parçayı, uygulamayı ve müzik videolarını ücretsiz olarak yayınlamıştı. Cupertinolu şirket, 26 Aralık-6 Ocak tarihleri arasında sunduğu promosyon kapsamında her gün farklı bir içeriği kullanıcılarla buluşturmuştu.Macworld ve Apple Insider’ın haberlerine göre Apple bu yıl 12 Gün Yılbaşı Hediyesi uygulamasını yayınlamayacak. Şirketin bu yıl neden bu uygulamayı kullanıcılarla buluşturmadığı ise şu an için bilinmiyor. Apple, uygulamaları ücretsiz olarak indirmeye sunmasa da geçtiğimiz hafta yılbaşı kapsamında bir çok uygulama ve oyununda indirime gitmişti. LOG
Reklam
‘Türkiye Teknoloji Üreten Ülke Olacak’
Intel Türkiye Genel Müdürü Burak Aydın, çip sektörüne girilmesi gibi son dönem yatırımlar ile Türkiye’nin sadece teknoloji tüketen bir ülke olmaktan uzaklaşmaya başladığını belirtti. Aydın, 2015’ten itibaren en dikkat edilmesi gereken teknolojinin Nesnelerin İnterneti olduğunu ifade etti.Dünyanın önde gelen çip üreticilerinden Intel’in Türkiye Genel Müdürü Burak Aydın, ASELSAN ile Bilkent Üniversitesi tarafından hayata geçirilen 30 milyon dolarlık çip projesi Türkiye’nin adına çok önemli olduğunu belirtti. Intel’in bir yıl süren ‘Çözüm Kumbarası’ adlı proje yarışmasının sonuçlarının açıklandığı etkinlikte konuşan Aydın, ‘Türkiye’nin teknolojinin birçok alanında yapılacak çalışmalarla gereken değişimi yakalayabileceğini’ ifade etti.Al Jazeera’ye konuşan Aydın, 2015’ten itibaren öne çıkacak en önemli teknolojilerin Nesnelerin İnterneti (IoT) ve giyilebilir teknolojiler olduğunu belirterek, Türkiye’nin her iki alanda yatırımda bulunması gerektiğini söyledi. Yeni ve yaratıcı projelerin desteklendiği Çözüm Kumbarası gibi yarışmaların ve girişimcilere fon sağlayan platformların artması gerektiğini savunan Aydın, Intel olarak girişimcilere destek vermeye devam edeceklerini söyledi.Çip sektörüne adım atılması ne anlam taşıyor?Açıklanan en son yatırım oldukça önemli. Türkiye hep bir tüketim toplumu olarak biliniyor ama artık yavaş yavaş hem tüketen hem de üreten bir topluma geçiş yapmamız lazım. Dolayısıyla yaşanan en son gelişmeler oldukça olumlu. Yatırım belli alanlarda kalır ve kısıtlanırsa bir süre sonra kendisini destekleyemez hale gelir. Bu yüzden Türkiye olarak tek bir alanda değil birçok alanda üretime geçiyor olmamız lazım.2015’ten itibaren hangi teknolojilere dikkat etmemiz gerekiyor?En çok desteklenmesi gereken projeler Nesnelerin İnterneti ve giyilebilir teknolojiler. Çünkü dünün veya bugünün teknolojilerine yatırım yapmanın anlamı yok. Yatırımı yarının teknolojilerine yapmamız gerekiyor ve bu teknolojiler Nesnelerin İnterneti ve giyilebilir teknolojiler olarak öne çıkıyor. Türkiye olarak da bu alanlara odaklanmamız gerektiğini düşünüyorum.Girişimcilere verilen destek sizce yeterli mi?Destek hiçbir zaman yeterli değildir çünkü her zaman biraz daha fazla destekleyebilirsiniz, biraz daha mükemmele yaklaşabilirsiniz. Ama şu an Türkiye'de gerek kamu kaynakları, gerek özel sektör ve özel yatırımcıların etrafında oluşan ekosistemde girişimci yetenek var. Yine de yeterli olduğunu söyleyemem. Bu yüzden bugün ilk üçe giren projelerden biri, toplumun kendi fonunu oluşturmaya yönelik bir çalışma. Böylece elinizdeki bir projeyi belli bir platformda tanıtma, destek alma ve hayata geçirme şansı elde edeceksiniz. Bunun gibi alternatif fonlama modellerini yaratmak ve girişimcilere seçenekler, farklı destekler sunmak çok kritik. Türkiye'nin bu alanda ümit verici bir gelişim gösterdiğini görüyoruz.Al Jazeera
Gmail'e Çin'de Erişim Kesildi
Google'ın e-posta hizmeti Gmail, aylardır erişim sorunu yaşadığı Çin'de bloke edildi. Milyonlarca kullanıcının alternatif yollarla erişim sağladığı hesapların bugün tamamen kullanılamaz hale geldiği belirtildi.Çin, arama motorunu yasaklamasının ardından Google'ın Gmail hizmetine de erişimi kesti. İnternet sansürüne karşı mücadele veren Çin merkezli GreatFire.org sitesinin verdiği bilgiye göre, Cuma günü çok sayıda hesaba erişimin kesildiği Gmail, bugün tamamen bloke edildi.GreatFire.org, hükümetin Google'ı Çin'de iyice etkisiz hale getirmeye çalıştığını savundu. Milyonlarca Çinlinin Gmail hesabını kullanamaması, bu kişilerle iletişim kurmak isteyen yabancı ülkelerdeki insanların da Gmail dışındaki e-posta hizmetlerini kullanmak zorunda kalacağı anlamına geliyor.Google'ın gerçek zamanlı veri trafiğini gösteren Şeffaflık Raporu'nda Çin'deki ciddi bir kesinti olduğu görülürken, Google Singapur yaşanan kesintinin henüz kendilerini etkilemediğini belirtti.Aylardır bloke ediliyorduÇin, yazdan bu yana Gmail'e erişimi zorlaştırmak için müdahalede bulunuyordu. Çinli kullanıcılar, IMAP, SMTP ve POP3 gibi protokoller kullanarak iPhone Mail ve Microsoft Outlook gibi uygulamalardan Gmail mesajlarına ulaşabiliyorlardı.Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Hua Chunying, 'Gmail'in bloke edildiğinden haberi olmadığını, yabancı yatırımcılar için sağlıklı bir iş ekosistemi yaratmak için ellerinden geleni yaptıklarını' belirtti.Google arama motoru, Drive bulut hizmeti ve Gmail'i yasaklayan Çin, Batılı firmalara ait birçok ürüne yasak getirdi. DuckDuckGo arama motoru, Kaspersky ve Symantec, Windows ve Instagram 2014'te yasaklanan ürünlerden birkaçı. Çin, Apple'a ait 10 ürüne de yasak getirmişti.Al Jazeera Turk
Reklam
Vapur Seferlerine Lodos Engeli
Marmara bölgesinde etkili olan fırtına, deniz ve hava ulaşımında iptallere ve aksamalara sebep oluyor. İstanbul'da, lodos nedeniyle Üsküdar-Beşiktaş ve Kadıköy-Kabataş,Sirkeci- Harem arabalı vapur seferleri iptal edildi.Ayrıca bakınız: THY 5 Seferini İptal EttiBazı İDO ve Budo Seferleri İptal
Ağca, İtalya'ya Nasıl Gitti?
Suikast girişiminde bulunduğu Papa 2. Jean Paul’ün mezarını ziyaret etmek için İtalya’ya kaçak yollardan giren Mehmet Ali Ağca’nın bugün sınır dışı edilmesi bekleniyor.Cumartesi günü Kutsal Makam’daki (Vatikan) Aziz Petrus Bazilikası’nda bulunan 2. Jean Paul’ün mezarına iki demet beyaz çiçek bıraktıktan sonra İtalya’ya vizesiz girdiği için gözaltına alınan Ağca, halen Roma’daki İçişleri Bakanlığı Yabancılar Kimliklendirme ve Sınırdışı Merkezi’nde tutuluyor.Doğan Haber Ajansı’na bilgi veren bir polis yetkilisi, Ağca’nın sınırdışı edilmesine ilişkin değerlendirme oturumunun bu sabah saatlerinde yapılacağını belirtti. Polis yetkilisi, Schengen bölgesine vizesiz nasıl girdiği halen muallakta olan Ağca’nın, sahte bir pasaport değil, kendine ait bir pasaport taşıdığını söyledi.Aynı yetkili, Ağca’nın özellikle Avusturya makamlarını nasıl atlattığının anlaşılamadığını, bürokratik işlemlerin tamamlanmasının ardından büyük ihtimalle bugün sınırdışı edileceğini bildirdi. Ağca, Avusturya üzerinden otomobille İtalya’ya giriş yaptığını beyan etmişti.Bu arada, telefonla kendisine ulaşan La Repubblica muhabirine açıklamalarda bulunan Ağca, Türkiye’den başlayan ve İtalya’ya kaçak girmesiyle sonuçlanan yolculuğuna ilişkin ısrarlı sorulara yüzeysel cevaplar verdi.Yolculuğunun detaylarını paylaşamayacağını söyleyen Ağca, “Sadece 3 gün sürdüğünü söyleyebilirim. Bir kısmında uçak, bir kısmında otomobil kullandım ve sonra da yürüdüm. Bu yolculuğu adeta yalnız bir kurt gibi yaptım, çok riske girdim” dedi.‘Ne riski?’ sorusuna ise Ağca, “Hapse atılma riski, ama sonunda başardım, benim için büyük bir macera oldu. Şimdi yeni bir yolculuk planlıyorum” diye konuştu.Ağca bu yolculuğun ise Portekiz’in Fatima kasabasına olacağını söyledi. Söz konusu kasabada, 1917 yılında gerçekleştiği rivayet edilen mucizede Meryem Ana’nın gördüğü üç çobana üç mucizeyi bildirdiği, bunlardan üçüncüsünün beyaz giyimli bir din adamının suikasta uğraması olduğu belirtiliyor. Bunun da Papa 2. Jean Paul suikastı olduğu düşünülüyor.Ağca, Portekiz makamlarından izin alabileceğini zannettiğini de ekleyerek, “Ben özgür bir adamım. Hem İtalya hem de Türkiye’de 30 yıla yakın cezaevinde kalarak, adalete olan borcumu ödedim. Nihayet pasaport da aldım, şimdi istediğim gibi seyahat edeceğim” ifadelerini kullandı.Yolculuğunun son kısmını yalnız gerçekleştirdiğini dile getiren Ağca, Türkiye’den sonraki bölümlerde bazı Türk ve yabancı arkadaşlarının kendisine yardımcı olduğunu da anlattı.Şimdiki Papa ile görüşme talebi defalarca reddedilen Ağca, öldürmek istediği ruhani liderin mezarına çiçek bırakmasının, Vatikan üzerinde olumlu bir etki yarattığını, dolayısıyla bunun daha mümkün olduğunu söyledi. Ağca ayrıca, 1981 yılında gerçekleştirdiği saldırıya ilişkin tüm gerçekleri de, hazırlayacağı bir belgeselde anlatacağını belirtti.Türkiye’ye dönmekten korkup korkmadığı sorulan Mehmet Ali Ağca, “Hayır hiç korkmuyorum. Sadece biliyorum ki bu yaptığım, her anlamda başıma bela açabilir. Bu nedenle, Vatikan bana yardım ederse birkaç hafta İtalya’da kalmak isterdim” dedi. Ağca, İtalyan polisinin kendisine çok kibar davrandığını da dile getirdi. DHA
Bayrak Dondu: -35
Van'ın Çaldıran ilçesi'nde etkili olan aşırı soğuklar hayatı olumsuz etkiledi. Ağaçlar, sular hatta cami önündeki direkteki Türk Bayrağı bile dalgalanırken dondu.Aşırı soğuk havanın iki günden bu yana etkili olduğu Van'ın Çaldıran İlçesi'ne 5 kilometre uzaklıktaki Ayrancılar Mahallesi'nde her şey dondu.Hava sıcaklığının dün sıfırın altında 35 dereceye kadar düştüğü ilçede, ağaçlar, sular, çatılar hatta cami önündeki direkte bulunan Türk Bayrağı da dalgalanırken dondu.DHA
Reklam
Erbil'de Tünel Çöktü, 3 Türk İşçi Hayatını Kaybetti
Irak'ın Erbil kentinde bir tünelin çökmesi sonucu 3 Türk işçinin hayatını kaybettiği bildirildi.Firma yetkililerinden alınan bilgiye göre, bir Türk firmasının yapımını üstlendiği Erbil-Selahaddin (Masif) ilçesi yolu üzerindeki Pirmam Tüneli'nde henüz bilinmeyen bir nedenle göçük meydana geldi. Tünel duvarına monte edilen demirin çökmesi sonucu sıkışan 3 Türk işçi öldü, biri yaralandı.Erbil'deki Rizgari Hastanesi'ne kaldırılan cenazelerin, uçakla Türkiye'ye gönderileceği, kazada ayağı kırılan işçinin ise hastanede tedavi altına alındığı belirtildi.AA
Reklam
365 Tane Aşk Notu Yazarak Kız Arkadaşını Mutluluktan Ağlatan Romantik Adam
etiket
Yılbaşı yaklaşırken herkes bir hediye arama telaşı içerisinde. Bizler için hayati öneme sahip olmayan insanlar için sıradan hediyeler alınabilir elbette. Fakat sevdiğimiz ve kendi hayatımızın bir parçası olarak gördüğümüz insana ne alacağız?Bu soruyu İrlandalı bir adam da kendisine soruyordu ve bulduğu cevap gerçekten çok ama çok etkileyici. Bir kavanozun içerisine 3 farklı kategoride tam 365 not koyan adam, sevgilisine belki de bu yılın en anlamlı hediyesini verdi. Gerçekten sevildiğini hisseden kadın hediyeyi gördüğü anda mutluluktan gözyaşlarını tutamamış.Pahalı ve gereksiz şeylerden çok daha anlamlı olan bu güzel hediyeden birkaç görüntü;
Bugün Mutlaka Okumanız Gereken 10 Köşe Yazısı
2015 bütçesi uzun bir maratonun ardından Meclis’ten geçti. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla geçen hafta da Resmi Gazete’de yayımlandı.Meraklısı bilir, bütçede adını taşıt sözcüğünün ilk harfinden alan bir T cetveli vardır.Adını taşıt sözcüğünün ilk harfinden alır. Her yılın bütçesine ekli bir tabloyla, kamu kurumlarının o yıl kaç liraya kadar, kaç adet taşıt alabileceği gösterilir.Belki hatırlarsınız, Başbakan Ahmet Davutoğlu’na sunulan ilk ekonomi brifinginde taşıt tasarrufundan söz edilmişti. 2015’te bu konuda dikkatli olunacaktı falan.
Dünyanın En Büyük Üçüncü Akıllı Telefon Üreticisi Xiaomi 1,1 Milyar Dolar Yatırım Aldı
Dünyanın en büyük üçüncü akıllı telefon üreticisi Xiaomi’nin bir süredir beklenen dev yatırım turu sonunda gerçekleşti. Çin’in Apple’ı olarak anılan Xiaomi, değerlemesini 10 milyar dolardan 45 milyar dolara çıkaran turda, 1,1 milyar dolar yatırım aldı. Tur, Xiaomi’nin dünyanın borsaya açık olmayan en değerli girişimler listesinde yaklaşık 40 milyar dolar değerlemeyle ilk sırada olan Uber’i geçerek zirveye oturmasını sağladı.Xiaomi CEO’su Lei Jun’in resmi Weibo hesabından yaptığı paylaşımla doğrulanan turun Yuri Milner’ın yatırım grubu DST, All Star Investments ve Singapur Hükümeti fonu GIC Pte.’nin katılımıyla gerçekleştiği belirtiliyor.Geçtiğimiz Ağustos ayında dünyanın en büyük akıllı telefon pazarı Çin’in lider üreticisi konumuna yükselen Xiaomi, bu pazarın yüzde 14’ünü elinde tutuyor. Samsung’un Çin’deki liderliğini elinden alan Xiaomi’nin halihazırda düşüşte olan şirketi dünyanın geri kalan pazarlarında da zorlayabileceği düşünülüyor. Şirketin yatırımla birlikte başta Hindistan, Singapur, Malezya, Filipinler ve Endonezya olmak üzere global ölçekte varlığını güçlendirecek adımlar atması planlanıyor.Webrazzi
Reklam