onedio
Binali Yıldırım Yarın TBMM'de Basın Toplantısı Düzenleyecek
Başbakan Başdanışmanı Binali Yıldırım, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) basın açıklaması yapacak.Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Başdanışmanı Binali Yıldırım'ın 22 Ağustos Cuma günü saat 11.00'de TBMM'de bir basın açıklaması yapacağı duyuruldu.DHA
Davutoğlu Genel Başkan Olarak İlk Açıklamasını Yaptı
AKP'nin yeni Genel Başkan adayı olarak açıklanan Ahmet Davutoğlu, 'Sayın cumhurbaşkanımız bu kadronun öncüsüdür, lideridir' diye konuştuAKP’de olağanüstü kongreye tek aday olarak gitmesi ve seçilmesinin ardından Başbakan olarak Tayyip Erdoğan’dan görevi devralması planlanan Ahmet Davutoğlu adaylığının açıklanmasının ardından bir teşekkür konuşması yaptı. Ahmet Davutoğlu'nun yaptığı açıklama şöyle: 'Sayın Cumhurbaşkanım değerli dava arkadaşlarım, Sayın Cumhurbaşkanım partimizin bütün birimlerinde yoğun istişarelerde Bu vesileyle MYK üyesi kardeşlerime, MKYK üyesi arkadaşlarıma, il başkanlarımıza, belediye başkanlarımıza, bütün parti mensuplarımıza teşekkürü ve minneti bir borç biliyorum. Sayın Cumhurbaşkanım, siyasi hareketler, sosyal hareketler zor ve kritik süreçlerde aldıkları kararlarla olgunlaşırlar. AK Parti hareketi, kökü tarihin derinliğine giden, köklü bir devlet geleneği içinde ortaya çıkmış ve bu köklü devlet geleneğini inşa etmek için yola çıkmış bir kadronun hareketidir. Sayın cumhurbaşkanımız bu hareketin lideridir. Bu kritik süreçten sonra daha güçlü yolumuza devam edeceğimiz konusunda kimsenin tereddütü olmamalıdır. Eğer bu adaylık süreci sonrasında genel kongrelerimizde bu adaylığımız kabul görülürsem, yine hiç kimsenin tereddüte olmasın ki, son 12 yılda yapılan büyük restarasyon hareketi devam edecektir. Son 12 yıl içinde hasta adam muamelesi gören bir ülke ayağa kalkmış ve kutlu bir yürüyüşe Sayın cumhurbaşkanım, değerli dava arkadaşlarım, sizleri ve bütün vatandaşlarımızı saygıyla muhabbetle selamlıyorum. Sayın cumhurbaşkanım, zatıalinizin öncülüğünde, yoğun istişareler neticesinde böylesi bir kutlu göreve aday gösterilmiş olmaktan büyük bir onur duyuyorum. Bu vesileyle zatı alinize MYK üyesi kardeşlerime dostlarıma, il başkanlarımıza, belediye başkanlarımıza, istişarelere katılmış olan kadın ve gençlik kolları üyelerimize teşekkür ve minneti bir borç biliyorum. Ak Parti hareketi konjektürel şartlarda çıkmış bir siyasi hareket değildir. Köklü bir devlet geleneği içinde ortaya çıkmış ve bu köklü devlet geleneğini inşa etmek üzere yol açıkmış bir kadro Sayın cumhurbaşkanımız bu kadronun öncüsüdür, lideridir. Türk siyasi hayatına yeni bir istişare kültürünü kazandırmıştır. Bundan sonra daha da güçlü şekilde yolumuza devam edeceğimiz konusunda kimsenin tereddütü olmamalıdır. Eğer bu adaylık süreci sonrasında genel kongremizde de bu adaylığımız kabul görürse ve bu göreve onlar tarafından da layık görülürsem, yine kimsenin tereddüdü olmasın ki büyük restorasyon hareketi hiçbir ara ve kesintiye uğramadan devam edecektir. İster paralel yapı adı altında, ister başka isim altında, kimler bu yürüyüşü durdurmak isterse, AK Parti kadroları onların karşısında duracaktır, durmaya da devam edecektir. Demokrasimiz bir inşa süreci yaşamıştır. Ekonomimiz yeni bir kalkınma hamlesiyle taçlandırılmıştır. Bütün bunların AK Parti hareketiyle birlikte yeni bir evreye geçmiştir. Aramıza herhangi bir şekilde görüş ayrılığı veya fitne tohumu ekmek isteyenler buna fırsat bulamayacaklardır. Bu devlet ve demokrasi restorasyon hareketi içinde tabi ki ak partinin kurumsallaşması yönünde de istişare temelinde yep yeni bir dönem yaşanacaktır. Aslında diğer partileirn kongre öncesi hazırlıklarıyla AK Parti istişare süreci karşılaştırıldığında, bizde kongreler parçalanmaya değil bütünleşmeye vesiledir. Yine devletler ve siyasi yapılar süreklilik ve yenilenme arasında denge kurdukları zaman devam edilebilir. AK Parti nesillerle de asırlarla da sınırlı değildir. Kıyamete kadar sürecek olan bir adalet ve hak mücadelesinin adıdır AK Parti. Sürekliliğimiz devlet geleneğimizden milli kültürümüzden kaynaklanır. Bu ilkelerden hiçbir şekilde taviz verilemez. Bu ilke ve tutum bu duruş bu sağlam tarihi bakış değiştirilemez. Bu kutlu göreve bu istişareler neticesinde bendenizi aday göstererek hem büyük bir onuru yaşattınız hem de tarihi sorumluluğu omuzlarımıza verdiniz. Her zaman sizlerden güç alacağımdan eminim. Sizlerden de omuz omuza yürümeyi rica ediyorum. Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin. Bunun için AK Parti’ye de zeval vermesin. İster paralel yapı adı altında kimler bu kutlu yürüyüyü kesintiye uğratmak isterse AK Parti onların karşısında duracaktır. Son 12 yıl içinde devlet geleneğimiz bir ihya dönemi yaşamıştır. Bu devlet içinde AK Parti'nin kurumsallaşması yönünde yepyeni bir dönem yaşanacaktır. Bizde kongreler parçalanmaya değil bütünleşmeye yeni bir hamle aşkı kazanmaya vesiledir. AK Parti bir neslin hareketi olarak başlamış, asırların geleneğinden gelen bir adalet ve hak mücadelesinin adıdır AK Parti. Sürekliliğimiz, devlet geleneğimizden milli kültürümüzden ve temel aldığımız ilkelerden oluşmuştur. Bu ilke ve tutum, bu duruş değiştirilemez. Faniler için yenilenme kaçınılmazdır, baki olan ise Rabbimiz ve davamızdır. Bugün bu kutlu göreve bendenizi aday göstererek hem büyük bir onuru yaşattınız hem de tarihi bir sorumulluğu verdiniz. Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin. Devletimize ve milletimize zeval vermemezi için AK Parti'ye de zeval vermesin. Devletimizi bir fetret dönemini kapatarak tekrar inşa eden de AK Parti'dir.'T24
Portre: Ahmet Davutoğlu
AK Parti yeni Genel Başkanı ve Türkiye'nin Başbakan adayı Ahmet Davutoğlu'nun yaşam öyküsü oldukça çarpıcı. Başbakanlık Başdanışmanlığından, Başbakanlığa uzanması beklenen yolu çocuk yaşlarda itibaren zorluklarla geçti. Davutoğlu, hastaneye yetiştirilemeyen annesi Memnune Hanım'ı kaybettiğinde henüz 4 yaşındaydı. Ahmet Davutoğlu, Soğuk Savaş sonrasında Türkiye’nin izlemeye başladığı ‘yeni dış politika’nın hem mimarlığını hem mühendisliğini yaptı. Bu yeni dış politikayı Merkez Ülke, Çok Boyutlu ve Çok Kulvarlı İlişkiler, Özgürlük-Güvenlik Dengesi, Komşularla Sıfır Sorun, Ritmik Diplomasi gibi genel prensipler üzerinden yürüttü. Başbakanlık koltuğuna oturmaya hazırlanan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun yaşam öyküsü oldukça çarpıcı. Başbakanlık Başdanışmanlığından, Başbakanlığa uzanması beklenen yolu çocuk yaşlarda itibaren zorluklarla geçti. Davutoğlu, hastaneye yetiştirilemeyen annesi Memnune Hanım'ı kaybettiğinde henüz 4 yaşındaydı. Taşkent'te nakliye işleri ve kunduracılık ile uğraşan babası Mehmet Bey, kısa zamanda yeniden evlendi. Yeni eşi Sefure Hanım annesinin yokluğunu hissettirmemeye çalıştı. Ahmet Davutoğlu, bu 'ikinci anne'sini her zaman minnet ve şükranla andı. Onun hakkında konuşurken 'Beni ve kardeşlerimi hiçbir ayrım gözetmeden bir Anadolu terbiyesiyle büyüttü' diyordu. Ahmet Davutoğlu'nun doğan ilk kızına ikinci annesinin adını (Sefure) vermesi minnetinin bir ifadesiydi. Babası Mehmet Bey oğlunun işletme okumasını, işlerini ona devretmeyi düşlüyordu. BABAANNE DUASI... Mehmet Bey, ilk eşinin ölümünün üzerine İstanbul'a gelerek Fatih'e yerleşmişlerdi. Fatih'teki evde babaanne, baba, amca hep birlikte oturdular. Canı kadar sevdiği babaannesi onun için, “Oğlun ola kızın ola. Oğlunla Ordu, kızınla oba olasın. Koç koç oğlanların ardına düşe, dünyalar ayaklarına gele, herkes sana akıl danışa” diye dua ederdi. Davutoğlu bu duayı da, “Sabah okula giderken, babam işe giderken hepimiz sıraya girer babaannemin elini öperdik. Bu, babaannem 95 yaşında ölene kadar aksamadı. Şimdi de o duaların bereketini her zaman hissediyorum' sözleriyle hatırlatmıştı. Hala Nilüfer Özlü, bir televizyon programında yeğenini anlatırken gözyaşlarını tutamamıştı. Hala Özlü “4 yaşında öksüz kaldı. Çok zorluklarla büyüttük. 4 kardeşlerdi. Annesi aniden öldü. Ama elhamdülillah annemim duası onu bu derecelere getirdi” sözleri ile yeğenini anlatmıştı. DERİN DÜŞÜNCELİ BİR GENÇ Fatih’ten Sultanahmet’e kadar yürümekten büyük bir haz alıyordu. Geçtiği sokaklardaki tarihle büyülenerek atıyordu adımlarını. Kütüphaneleri, camileri, hamamları, Osmanlı dönemi yapılarını gördükçe kimliğinin köklerine dönüyordu. Soru işaretleriyle doluydu kafası. Ahmet Davutoğlu, henüz bir ortaokul öğrencisiydi o günlerde. Bu denli erken yaşta kimliğiyle ilgili derin düşüncelere dalmasının nedenlerinden biri İstanbul’un tarihi atmosferi ise diğeri de öğrencisi olduğu İstanbul Erkek Lisesi’ydi. 12 YAŞINDA YATILI OKULDA İkili bir kültürel yapısı vardı İstanbul Erkek Lisesi’nin. Cumhuriyetin ilk kuşağından Türk öğretmenlerden ders alıyor, güçlü bir tarih bilinci ile donanıyorlardı öğrenciler. Bir yandan da Almanca öğretmenlerden Batı kültürünü, asıl olarak da Alman kültürünü ve edebiyatını öğreniyorlardı. Yatılı okula 12 yaşında girdiği ilk günlerden itibaren klasikler ile yüzyüze gelmişti. Diğer öğrenciler gibi o da hemen Kafka’yı, Goethe’yi okumaya başlamıştı. Berthold Brecht’in eserlerini tanımıştı. Kitaplarda yeni bir dünya bulmuştu. İki cepheli bir yüzleşmeydi yaşadığı. Batı kültürünün temel eserlerini okumakla kalmıyor, Türk öğretmenlerinin teşvikiyle Türk edebiyatını hatmediyordu. Ahmet Hamdi’den Fuzuli’ye, Farabi’den Ahmet Cevdet’e kadar eserleriyle tanışmadığı isim kalmamıştı. SOL HAREKETLE İÇ İÇEYDİ 1970’ler, Türkiye’de çalkantılı yıllardı. Gençlik, daha çok sol siyasi hareketlerin etkisi altındaydı. İstanbul Erkek Lisesinde de rüzgarlar soldan esiyordu. Ahmet Davutoğlu da bu havanın dışında kalmadı. Marksist literatürün temel eserlerini de okudu. Stalin’in “Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm” kitabını okuduğu sırada orta üçteydi. Altını çizip, sayfaların kenarına notlar alarak dikkatle okuduğu kitabı, özenle saklayacaktı yıllarca. Yine de Marksist olmadı. Mekanik buldu bu ideolojiyi. Milli Türk Talebe Birliği gibi İslamcı gençlerin örgütlendikleri yapılanmaların da dışında kaldı. Zaman zaman konferanslara, gecelere gitse, kültür kulüplerine katılsa bile daha çok kendi çizgisinde yol alan bir gençti. Eğlenmeye, gezmeye zaman ayırdığı pek görülmezdi. Bazen futbol oynardı Mustafa Çam, Murat Ülker, Aydın Babuna ve Engin Işıksal’ın da aralarında bulunduğu sınıf arkadaşlarıyla. İyi bir oyuncuydu. BİLİM ADAMI OLACAKTI Alman kültürüyle iç içe olan İstanbul Erkek Lisesi öğrencilerinin çoğunun hayallerini Almanya’ya gitmek, orada üniversite okumak süslerdi. Davutoğlu ise İstanbul’dan kopamazdı. Almanya’da okumayı kendi kültürüne yabancılaşma olarak görüyordu. 1977’de liseyi bitirdiğinde İstanbul’un tarihi ve kültürüyle, kökeniyle iyiden iyiye bütünleşmişti. Liseden sonra sosyal bilimler okumaya karar vermesi de tarihle yüzleşmede vardığı noktadan kaynaklanıyordu. Bilim adamı olmayı kafasına koymuştu. Hayat planının ilk adımı Boğaziçi Üniversitesi olacaktı. Fen bölümü mezunuydu ama sosyal bilimler okumaya kararlıydı. 4 YAŞINDA ANNESİNİ KAYBETTİ Ailesinin gönlünden geçen ise farklıydı. Annesi, doktora zamanında yetiştiremedikleri için hayatını kaybetmişti. O zamanlar İstanbul gibi doktorun çok olduğu büyük bir kentte değil, Konya’nın Taşkent kasabasında oturuyorlardı. Memnune hanım öldüğünde, Ahmet, henüz dört yaşındaydı. 1959’da doğmuştu. Babası Mehmet Bey, Toroslar’ın zirvesinde tipik bir Türkmen kasabası olan Taşkent’te nakliye işleri, kunduracılık ile uğraşıyordu. Kısa zamanda yeniden evlendi. Babasının tek oğlu olan Ahmet, Sefure hanımı benimsedi. Ona hep “Anne” diye seslendi. Onu oğlu olarak gören Sefure hanım da Memnune hanımın ölümünü unutamadığı için Ahmet’in doktor olması hayalini kuruyordu. BABASI İŞLETME OKUSUN İSTEDİ Babası Mehmet Bey ise oğlunun işletme okumasını, işlerini ona devretmeyi düşlüyordu. Mehmet bey, ilk eşinin ölümünün üzerinden bir yıl bile geçmeden ailesini alıp İstanbul’a göçmüş, Fatih’e yerleşmişlerdi. Ahmet de orada büyümüş, ilk dört yılı Hacı Süleyman Bey İlkokulu’nda okumuştu. Bahçelievler’e taşınınca ilkokulu orada bitirmişti. Tekstil ve ticaretle uğraşan Mehmet bey de yıllar içinde işini büyükmüştü. Oğlunun işletme okuyup yardım etmesini istiyordu. Davutoğlu da Boğaziçi’nde önce İktisat bölümüne kaydoldu. İngilizce için bir yıl hazırlık okuması gerekti. Lisede ikinci dili olduğu için zorlanmadı. Yazın da bir ay kadar İngiltere’ye giderek pekiştirdi İngilizcesini. Mutlu olamadı İktisat bölümde. İlaveten bir de siyaset Bilimi bölümüne girdi. Boğaziçi’nde iki bölümde okuma uygulaması yeni başlamıştı. İktisat bölümünü 1982’de bitirdi. FUTBOL VE GÜREŞE İLGİLİYDİ Yine siyasi gruplara katılmadan okumayı sürdürdü. Düşünceler tarihine yoğunlaştı. Eflatun’dan Hegel’e kadar düşünce tarihini incelemek, Osmanlı-Türk ve İslam kültürünü içselleştirmesi sonucunu doğurdu. Düşünce tarihindeki yerini daha iyi kavradı. Sınıf arkadaşları arasında Adnan Büyükdeniz, Ethem Eldem ve Nuray Mert de vardı. Bu yıllarda konserlere, toplantılara, öğrenci etkinliklerine fazla zaman ayırmadı. Futbol ve güreş dışında bir sporla da ilgilenmedi. Zaten 12 Eylül dönemiydi, öğrenci hareketleri de durulmuştu. ŞERİF Mardin’İN YARDIMI Üniversite sonrasında hiç tereddüt etmeden “bilim adamlığı” planına devam etti. 1984’te Kamu Yönetimi bölümünde yüksek lisansa başladı. Doktorasını ise Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünde tamamladı. Öğretim üyeleri ile arası iyiydi. En çok da Prof. Dr. Şerif Mardin sevdi onu. Tez hocası oldu. 1986’da başladığı tezini daha bitirmeden özet bir makale olarak üniversitenin akademik dergisinde yayınlattı. Tezin yayınlanması Davutoğlu için büyük bir teşvik oldu. Birbiri ardına makaleler hazırladı. 1989 Kasım’ında iki teklif birden aldı. Teklifin biri Amerika’dan geliyordu diğeri Malezya’dan… MALEZYA KÜLTÜRÜ ÇEKTİ Amerika’ya gitmek cazip gelmiyordu. Batı kültürünü yeterince tanıdığına inanıyordu. Malezya üzerinde duruyordu. Eksik kalan halkayı orada tamamlayabilirdi. Çin-Hint-İslam kültürü, Batı kültüründen nispeten uzak biçimde yaşanıyordu bu ülkede. Ama artık tek başına değildi. 1984’te evlenmiş, iki kızı olmuştu. jinekolog olan Sare hanım ile dünyaya aynı gözlüklerle bakıyorlardı. Kızlarına isim koymayı eşine bırakmıştı Davutoğlu. Sare hanım da onu memnun etmişti seçimleriyle. 1986’da doğan ilk kızlarına Sefure, 1988’de doğan ikinci kızlarına Memnune adını vermişti. Davutoğlu’nun her iki annesine de değer veriyordu. Sare hanım, eşinin Malezya’ya gitme kararını da destekledi. Kızlarını da alıp 1990’ın ilk aylarında yola çıktılar. Kuala Lumpur’da, Çin mahallesinde bir ev tutup yerleştiler. MALEZYA’DA DERS VERDİ İslam Konferansı Örgütü’nün kurduğu Uluslararası İslam Üniversitesi’nde Türkiye’den 15 kadar öğretim üyesi vardı. Daha sonra aralarına Yusuf Ziya Özcan da katılacaktı bu akademisyenlerin. Davutoğlu, bir hafta kadar sonra girdi ilk derse. Bir baktı, sınıf küçük bir Birleşmiş Milletler gibi. Sınıfın neredeyse yarısı Müslüman Malaylardan, kalanı da Çinli, Hint, Asyalı, Afrikalı öğrencilerden oluşuyordu. Her biri ayrı kültür havzasındandı. Fakat elindeki Sabine’in artık klasikleşen “Siyasi Düşünceler tarihi” kitabında onlar yoktu. Elindeki kitap Eflatun ile başlıyor, Aristo, Roma, Hıristiyanlık, Reform, Rönesans, Modern ideolojiler diye gidiyordu. İçinde Malaylar, Çinliler yoktu. Bunu yapamazdı. Oturdu, Konfiçyus’tan Taoizme, Hint ve tabii İslam kültürüne çalıştı. Onların yanına Osmanlı düşünürü Kınalızade’yi de ekledi ve yepyeni bir siyasi düşünce tarihi metni oluşturdu. Bu metin üzerinden verdi derslerini. PARADİGMA’SINI HAZIRLADI Malezya tam istediği türden bir laboratuvardı onun için. Yerel kültürü tanımak için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Yerel festivallerin hemen tamamına eşi ve kızlarıyla beraber gidiyordu. Hem ailece de gezmiş oluyorlardı. 1993’te doçent oldu. Önce 1994’te “The Civilizational Transformation and the Muslim World” (Medeniyetin dönüşümü ve Müslüman dünyası) kitabını yazdı. Ardından aynı yıl, doktora tezi olan “Alternative Paradigms”ı (Alternatif Paradigmalar) kitap olarak çıkardı. İki yıl için gitmişti ama dört yıl kaldıktan sonra 1995’te ayrıldı Malezya’dan. Türkiye’ye döndüğünde aynı dosyasıyla yeniden başvurdu, doçentlik ünvanını burada da aldı. Çok geçmeden Marmara Üniversitesi’nde göreve başladı. Üniversitede kadro sorunları vardı. Önce sosyal bilimler yüksek okulunda başladı, sonra uluslararası ilişkilere geçti. GÜL İLE İLK TANIŞMASI 1999’da profesör olduktan sonra da Beykent Üniversitesi’ne geçti. Yeni kurulmuş bir üniversiteydi Beykent. En çok yankı uyandıran kitabını da bu üniversitedeyken yayınladı. “Stratejik Derinlik” bir yıl içerisinde 13 baskı yaptı. Giderek akademik yaşamın dışında da aktif olmaya başladı. Harp Akademisi’nden MÜSİAD’a kadar birçok yerde konferanslar verdi. ABDullah Gül ile 1980’li yıllarda tanışmışlardı. Bir makalesi, Gül’ün ilgisini çekmiş, bunun üzerine tanışmışlardı. Aralarındaki dostluk, 1990’lı yıllarda Gül’ün, Suudi arabistan’dan dönüşünden sonra oluştu. Daha sık görüşür oldular. ‘GÖLGE DIŞ İŞLERİ BAKANI’ Tayyip Erdoğan ile de belediye başkanlığı öncesinde tanıştı. Fakat Gül’e daha yakındı. Devlet Bakanlığı sırasında ihtiyaç duyduğunda Gül’e yardımcı oldu. Danışmanlığı, Gül’ün 2002 sonrasında başbakan olarak hükümet kurmasıyla resmileşti. Davutoğlu, Başbakanlık Başdanışmanı olarak göreve başladı. Gül’ün önerisiyle dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in onayıyla büyükelçilik ünvanı aldı. Gül’ün Başbakanlığı Erdoğan’a devretmesinden sonra da görevine devam etti. Zaten onu Gül davet etse de sonra Erdoğan ile de biraraya gelmişler; o da daveti yinelemişti. Davutoğlu, o dönemde “gölge Dışişleri bakanı” gibi dış temaslarda etkili olmaya başladı. DİPLOMASİ TRAFİĞİNİN ADAMI AB ile temaslardan, Kıbrıs müzakerelerine, Irak savaşına kadar hemen her alanda rol aldı. Göreve gelirken iki üç yıl sonra ayrılmayı planlıyordu. Yazmayı planladığı kitaplara yoğunlaşmayı, üniversiteye dönmeyi hayal ediyordu. 2007 seçimleri yaklaşırken milletvekili olmayı düşünmediği gibi ayrılmaya niyetlendi. Seçim sonrasında dosyalarını hazırlamaya da başladı. Ancak ayrılmasını ne Erdoğan uygun buldu ne de Gül. Hem PKK eylemlerinin artması nedeniyle aniden kendisini yeniden yoğun bir diplomatik trafik içinde buldu. Erdoğan’ın özel uçağıyla çeşitli ülkelere giden, hükümet adına resmi temaslarda bulunan, Türkiye diplomasi tarihinde örneğine rastlanmayan bir “Başdanışman” haline geldi. TÜRKİYE’NİN KISSINGER’I Cumhurbaşkanı ve Başbakanın dış temaslarının, ikili görüşmelerinin değişmez ismiydi artık. Görüşmelerin en özel anlarına bile katılıyordu. ABD, Avrupa ülkeleri bile büyükelçilikler, Dışişleri yerine çoğu zaman onun telefonu, maili üzerinden Türkiye ile temaslar yürütüyordu. Gelen mesajları sonradan Dışişleri’ne aktarıp kayda geçiriyordu. Şam’da Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ile görüşme görevi MGK bildirisiyle duyuruluyordu. ABD Başkanı Obama gelmeden önce Washington’a gidip hazırlıkları da o yürütüyordu. Geldiği noktanın dikkat çekmesi ise Suriye, Filistin ve İsrail ile temasları sayesinde oldu. Hamas lideri Halit Meşal ile gizli görüşmesinin ortaya çıkması epey gürültü kopardı. Artık “Türk diplomasisinin Kissenger’ı”, “Gölge adam”, “İnce bir taktisyen” olarak tanımlanıyordu. 40 YIL AYNI EVDE OTURDU İlginç ama ayrı bir ekibi hiç olmadı Davutoğlu’nun. Başbakanlıkta, yardımcısı ve eski öğrencisi Ali Sarıkaya, bir sekreteri ve şoförü vardı sadece. Cumhurbaşkanlığı-Başbakanlık-Dışişleri Bakanlığı üçlüsü ile koordinasyon halinde çalıştı hep. Askerler de analizlerine önem verdi. Amacı, Türkiye’yi “merkez ülke” yapmaktı. Bölgedeki uçan kuştan bile haberdar olmaya çalışıyordu. Sonuç, 1.5 ay içinde 11 ülkeye gitmesiydi. Şubat sonundan itibaren Tanzanya, Kenya, İran, Irak, Çek Cumhuriyeti, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Katar ve Suriye’yi dolaşmıştı ve geziler aynı tempoda sürüp gidiyordu. 40 yıldır oturdukları Bahçelievler’deki evine çok az uğrayabiliyordu. İSTANBUL'A DÖNÜŞ KARARININ ERTELENMESİ AK Parti’nin 2009 yılında yapılan kongresinde Merkez Karar Yönetim Kurulu’na girdi. Bülent Arınç ile birlikte delegelerinin verdiği geçerli bin 243 oyun tamamını alan iki isimden biriydi. 1 Mayıs 2009’da yapılan kabine değişikliği sırasında Ali Babacan’ın yerine dışarıdan atamayla Dışişleri Bakanlığı makamına getirildi. Haziran 2011'daki genel seçimde, AKP listesinden Konya milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. AKP'nin elde ettiği yüzde 50'ye yakın oy oranıyla büyük bir zafere imza attığı bu seçimden sonra kurulan Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki 61. Cumhuriyet Hükümetinde de Dışişleri Bakanlığı koltuğunu korudu. ARAP BAHARI VE DAVUTOĞLU Davutoğlu eliyle yürütülen dış politika Arap Baharı’na daha ilk gününden itibaren destek verdi. Arap Baharı’nı Ortadoğu’da halkların diktatörlüklere isyanı, kendi yöneticilerini kendi özgür iradesiyle seçme talebi, özgürlük ve refah arayışı olarak gördü ve destekledi. Bu sebeple farklı ülkelerde dile getirilen bu taleplere bu perspektiften yaklaştı. Türkiye, bu dönemde Mısır’da ülkenin tarihinde ilk kez seçimle iktidara gelen Muhammed Mursi’ye tam destek verdi. Hüsnü Mübarek’e ‘artık çekil’ çağrısının yapılması dış politikada o zamana kadar alınan en riskli kararlardan biriydi. Erdoğan’ın ağzından yapılan bu çağrı Kahire’de Tahrir meydanındaki yüzbinlerce Mısırlı tarafından canlı olarak izlenmişti. Türkiye’nin seçilmiş yönetime destek politikası Mursi’nin darbeyle devrilmesinden sonra da devam etti ve darbeci yönetimle ilişkiler Mübarek dönemindeki gibi olmadı. Özellikle 900 kilometrelik sınırı paylaştığı Suriye rejimini çok önceden bu taleplere sessiz kalmaması için uyarmaya başladı. Hem Erdoğan hem Davutoğlu, Beşşar Esed’i halkın reform taleplerini kulak ardı etmemesi için sekiz ay çaba harcadı. Bu süreçte en kritik görüşme Davutoğlu ile Esed arasında 9 Ağustos 2011'de yapılan 6.5 saatlik görüşmeydi. O görüşme de sonuçsuz kalınca ipler koptu, Suriye’deki isyan dalgası iyice büyüdü. İsyanla birlikte rejimin karşı saldırılarıyla Suriye bir iç savaşa sürüklendi, ülke kan gölüne ve harabeye döndü. Milyonlarca Suriyeli ülkesine terk etmek zorunda kaldı, bir milyondan fazlası da Türkiye’ye sığındı. Mısır ve Suriye politikaları özellikle Türkiye içinden çok sert eleştirilere uğradı. Türkiye’nin bölgedeki bütün ülkelerle ilişkilerinin neredeyse kopuk hale gelmesi üzerinden Davutoğlu’na yönelik olarak yıpratıcı bir kampanya yürütüldü. Ancak Başbakan Erdoğan, bu politikanın arkasında durmaya devam etti. Türkiye’nin 2003 yılında 'Irak’a Komşu Ülkeler Toplantıları'nı devreye sokmasıyla başlayan Ortadoğu’ya açılım politikaları geçen 12 yılda Türkiye’nin bölgedeki profilini yükseltti. Bu süreçte yaşanan 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi, Davos’taki 'one minute' vak’ası ve İsrail’in Mavi Marmara gemisine yönelik saldırısından sonra yaşanan gelişmeler ve İsrail’in Türkiye’den resmen özür dilemesi bu profili daha da yükseltti. Milliyet
Reklam
Çağdaş Türk Edebiyatını Eşsiz Kılan 40 Unsur
'Notos’un 5. Büyük Soruşturması (Şubat 2011), çağdaş Türk edebiyatının yaklaşık yüz yıllık geçmişi içinde yarattığı değerlere günümüzden bir ayna tutuyor. Tam 181 yazarın yaptığı seçimler, yaşayan edebiyatımızın eğilimini güçlü biçimde ortaya koyuyor. Çağdaş Türk Edebiyatında En İyi 40 Şey, olumlu değerlerin üst üste koyduğu taşlarla örülen bir yüzakı duvarı gibi yükseliyor.' Notosoloji'nin yaptığı bu değerli soruşturmayı biz de size ulaştırmak istedik. İşte o 40 şey:
Kenan Evren Köşkü Kahvehane Oldu
Antalya'daki Kurşunlu Şelalesi'nde 1980'li yıllarda Kenan Evren için yapılan köşk, Doğa Koruma ve Milli Parklar 6'ncı Bölge Müdürlüğü'nce turizme açıldı. Antalya ’nın Aksu ilçesinde Antalya-Isparta karayolunun 24'üncü kilometresinde bulunan Kurşunlu Şelalesi, turizmin hareketli olduğu yaz aylarında ziyaretçi akınına uğruyor. Doğa Koruma ve Milli Parklar 6'ncı Bölge Müdürlüğü'ne bağlı olan ve özel bir işletmeye kiralanan Kurşunlu Şelalesi'ni, günde ortalama 1500 civarında yerli ve yabancı turist ziyaret ediyor. HELİKOPTER PİSTİ DE VAR 2 kilometrelik kanyonda 18 metrelik büyük şelalenin yanı sıra, küçük şelalecikler, birbirine bağlı 7 küçük göletten oluşan Kurşunlu Şelalesi, Kenan Evren'in teşviğiyle 1986'da park haline getirilerek ziyarete açıldı, 1991'de ise milli park statüsüne kavuştu. Toplam büyüklüğü 394 hektarlık alanı kapsayan Kurşunlu'da cumhurbaşkanlığı döneminde Kenan Evren için, dönemin Orman Bakanlığı'nca dere kenarına ihtişamlı bir köşk yaptırıldı. Hemen üst kısmında helikopter pisti bulunan köşke zaman zaman gelen Kenan Evren, burada vakit geçirdi. Ancak 1990'lı yıllardan sonra köşk kaderine terk edildi ve geçen yılın sonlarına kadar hiç kullanılmadı. Atıl kaldığı için viraneye dönen Kenan Evren köşkü, geçen yıl Doğa Koruma ve Milli Parklar 6'ncı Bölge Müdürlüğü'nün girişimiyle ve işletmeci tarafından restore edildi. Köşk, restorasyon sonrasında 'Bayramefendi Osmanlı Kahvecisi' zinciri adı altında yerli ve yabancı turistlerin ziyaretine açıldı. YABAN HAYATI ÇOK ZENGİNZengin bitki topluluğu, su ve kaya formları, 200 yıllık su değirmeni ve orman dokusuyla eşsiz bir doğal alana sahip Kurşunlu Şelalesi'nde ağırlıklı kızılçam olmak üzere doğu çınarı, defne, harnup, yabani zeytin, sakız, söğüt ve incir ağaçları bulunuyor. Mersin , alıç, zakkum, böğürtlen, yabani gül, sütleğen, ılgın, ladin, kermes meşesi, kekik, yabani nane, kayıt, eğrelti ve sarmaşıkların alt florayı meydana getirdiği şelalede topalak, su nanesi, kamış, su avizeleri, nilüfer gibi su bitkilerini görmek mümkün. Milli park içinde yabandomuzu, tilki, tavşan, sincap, yarasa, ibibik, ağaçkakan, üveyik, sazan, su kaplumbağası gibi yaban hayvanlarıyla köpek, yılan ve kertenkele yaşıyor.ANTALYA/DHA
Reklam
Game of Thrones Opera Oluyor
One World Senfoni Orkestrası aralarında “Game of Thrones”un da olduğu popüler TV dizilerini operaya dönüştürüyor Yenilikçi programlarıyla bilinen New York’lu One World Senfoni Orkestrası yeni sezonda “Game of Thrones”, “New Girl” ve “Hannibal”ın aralarında bulunduğu TV dizilerini opera olarak sahneye koymaya hazırlanıyor. Orkestranın sanat yönetmeni ve şefi Sung Jin Hong “Game of Thrones”u neden seçtikleriyle ilgili “Operanın yüzyıllardır yansıttığı drama, entrika ve tutkunun hepsi bu dizide var: saymak gerekirse baştan çıkarma, takıntı, aldatma, politik manevralar, romantizm, kalp kırıklığı, ensest bunlardan birkaç tanesi” diye konuştu. 1-2 Şubat 2015’te gerçekleşecek “Game of Thrones” programında izleyiciler Wagner, Mozart, Stravinsky ve Annie Lennox’ın Oscar ödüllü parçası “Into the West”i dinleyecek “New Girl”de Mozart, Puccini ve Strauss gibi klasiklerin yanısıra Björk ve Katy Perry gibi modern müzisyenlerin besteleri de yer bulacak. Yeni opera hayranları yaratmak için televizyonu kullanmak One World Senfoni’nin daha önce de uyguladığı bir taktik. Ocak ayında AMC’nin popüler dizisinden uyarlanan “Breaking Bad-Ozymandias” isimli operanın galası gerçekleşmişti ve orkestranın en çok izlenen performansı olmuştu.Milliyet Sanat
AİHM Kararıyla 26 PKK'lının Mezarı Açıldı
Van'ın Çatak İlçesi Görentaş bölgesinde 1998 yılında çıkan çatışmalarda öldürülen 26 PKK'lıya ait olduğu iddia edilen toplu mezar mahkeme kararıyla açıldı. AİHM kararı ardından keşif yapılan alanda hakim, avukat ve davacı ailelerde hazır bulundu. Van’ın Çatak İlçesi'ndeki Görentaş bölgesinde 1998 yılında güvenlik güçleri ile çıkan çatışmada öldürüldüğü ve toplu olarak gömüldüğü öne sürülen 26 PKK 'lı için keşif yapıldı. Yapılan keşif ardından PKK'lılara ait bir toplu mezar mahkeme kararıyla açıldı. Toplu mezarın bulunduğu alan olay yeri şeridi ile kapatılırken, Çatak Asliye Ceza Hukuk Mahkamesi Hakimi Mustafa Erkam Aydoğan katip, müşahit, avukatlar ve davacı ailelerde hazır bulundu. Mezarlar açıldıktan sonra çıkarılan kemikler uzmanlar tarafından toplanırken, çalışmalar fotoğraf ve kamerayla kayda alındı. Davanın Türkiye 'de ilk olduğunu öne süren mağdur ailelerin avukatı Turan Ece, şöyle dedi: 'Bu dosya Kürt hareketinin başlamış olduğu günden bu yana hayatını kaybeden 17 bin insanın akibetini belirleyecek bir dosyadır. Çünkü bu dosya şimdiye kadar AİHM'e taşınan ilk dosyadır. Biz bu dosyaya ilk başvurumuzu 2011 yılının ekim ayında yaptık. Buradaki tek talebimiz kemik dokularının ailelere teslim edilmesiydi. Savcılık bu dosyada kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Bir üst mahkemeye itirazda bulundum o mahkeme de savcılığın kararıyla aynı kararı verince ben de AİHM'e başvurdum. AİHM dosyaya bir hak arama talebi olduğu yönünde karar verdi. AİHM kararını gerekçe göstererek hukuk prosedürünü yeniden işlettik. Şu an gelinen aşamada kazı işlemi yapıldı.' 'DOSYA EMSAL OLUR' AİHM kararıyla mezarın açılmasının bundan sonra emsal olabileceğini belirten Avukat Ece, şöyle devam etti: 'Bu dosya ile toplu mezar sorunu çözülebilir. Yalnız iki taraf bu sorunu çözmek için irade ortaya koymalıdır. Biz diyoruz ki bu bir şanstır. İlk kez prosedüre uygun hukukun uygulandığı Avrupa hukukunun dahil edildiği davadır. 'Çözüm süreci' ile birlikte Beşir Atalay'ın söylediği bir söylem vardı. O söylem tahminimce toplu mezarları da ilgilendirir. Atalay 'Duyguları incitilmiş vatandaşlarımızın duygularını onarmak gerekir.' Bugün ayakta durmakta zorlanan annelerimiz, evlatlarının nerede olduğunu belirleyip kemikleri dahi olsa sahip çıkmak için buradalar.' DHA
Fransa'da Çalındı, Şanlıurfa'da Bulundu!
Fransa'dan çalındığı ve Suriye'ye götürülmesinin planlandığı ileri sürülen karavan, Şanlıurfa'nın Akçakale İlçesi'nde bulundu.Yeni Mahalle'de bir evin önüne park edilen ve uzun süre kimsenin sahip çıkmadığı karavanı görenler durumu polise bildirdi. İhbar üzerine mahalleye giden polis ekipleri, yaptığı araştırmada karavanın Fransa'dan çalındığını ve arandığını saptadı. Bunun üzerine el konulan karavan Akçakale Gümrük Müdürlüğü'ne teslim edildi. CNNTürk
Reklam
Mahsum Korkmaz Heykeline Basan Askere Soruşturma
Kaldırılan PKK'lı Mahsum Korkmaz heykelinin üzerine basarak fotoğraf çektiren asker hakkında, disiplin soruşturması başlatıldıDiyarbakır’ın Lice ilçesinde PKK mezarlığına dikilen Mahsum Kokmaz heykelinin kaldırılması sırasında çıkan ve 1 kişinin öldüğü olayların ardından, aralarında Diyarbakır Barosu, İHD, Tabip Odası, KESK gibi sivil toplum örgütleri bir araya gelerek olayları değerlendirdi. Sivil toplum örgütleri adına konuşan Baro Başkanı Tahir Elçi, heykel yıkılmadan önce devlet yetkilileri ve parti temsilcileriyle görüştüklerini, olayı sağduyu şeklinde çözmeye çalıştıklarını, fakat bundan başarılı olamadıklarını ifade etti. PKK’lı Mahsum Korkmaz’ın heykelinin indirilmesi sırasında bir askerin, heykelin kafasına basarak fotoğraf çektirip, sosyal medyada paylaşmasının ardından yaşanan rahatsızlığı Diyarbakır Valisi Mustafa Cahit Kıraç ile paylaştıklarını dile getiren Elçi, Kıraç’ın o asker hakkında idari ve disiplin soruşturması başlattıldığını söyledi. Elçi, heykele güvenlik güçlerince basılmasının çirken ve kabul edilemez bir davranış olduğunu söyleyerek, şöyle dedi: 'ÇİRKİN VE KABUL EDİLEMEZ' 'Toplumun bir kesimi tarafından önemsenen, değer verilen o heykele bazı kamu görevlileri çirkin, rahatsız edici ve kabul edilemez bir davranış göstermişlerdir. Biz bu çirkin davranışı kınıyoruz. Bu davranışın kabul edilemez ve rahatsız edici olduğunu ilgili makamlara da ilettik. Bu görüşümüzü Diyarbakır Valisi de paylaştığını bize ifade etti. Ve bu çirkin davranışı sergileyen kamu görevlileri hakkında soruşturma talimatı verdiğini bize ifade ettiler. Yanı bu heykele sosyal medyada veya görsel medyaya yansıyan kamu görevlileri hakkında bir idari disiplin soruşturması başlatılmıştır. Biz bu işlemden memnuniyet duyduğumuzu ifade etmek isteriz.' ’ATALAY’IN AÇIKLAMALARI SON DERECE ÖNEMLİ’ İmralı’da Abdullah Öcalan’ın mesajları ile Başbakan Yardımıcı Beşir Atalay’ın açıklamalarına değinen Elçi, şunları söyledi: 'Bu bağlamda süren gerginliğin topluma ve bu sorunun çözümüne bir yararının olmadığını düşünüyoruz. Bir an önce olayların soğumasını herkesin dikkatli ve sağduyulu olmasını sürecin hassasiyetini gözeterek dikkatli davranması gerektiğini düşünüyoruz. Sivil toplum örgütleri olarak toplumdan daha serinkanlı, daha dikkatli davranış bekliyoruz. Bu amaçla hale özellikle Lice bölgesinde devam eden gerginlikleri ve gerginlik sorunlarını gidermek için girişimlerimize devam edeceğimize ifade etmek istiyorum. Bazı siyasi parti temsilcileriyle, Diyarbakır Valisiyle yine güvenlik bürokratlarıyla görüştük. Yine Lice İlçesi’ne gidip oradaki halk ve protestocu insanlarımızla görüşüp sorunların sona ermesi için çabalarımızı bu şekilde yoğunlaştıracağız.' DHA
Çatal Kaşık Bıçak Takımının Yemek Dışında da Takım Oyunu Sergilediği 15 Heykel
Ohio’lu sanatçı Gary Hovey alışılmadık bir şekilde çatal, bıçak ve kaşık kullanarak sanatsal öneme sahip heykeller oluşturuyor. İncelendiğinde hayvan figürlerinin inanılmaz ayrıntıları göze çarpıyor. Çatal, tüyler ve kürk katmanları oluşturmak, kaşık ve bıçaklar ise yuvarlatılmış köşeleriyle, düz ve parlak yüzeyleri yansıtmak için kullanılıyor.
Reklam
Almanya, Türkiye'yi Nasıl Dinledi?
Almanya’nın Türkiye’yi dinlemesi Berlin Ankara hattında gerilime neden olurken, Radikal yazarı Serdar Kuzuloğlu , dinlemenin nasıl gerçekleştiğini yazdı. Kuzuloğlu, ABD’nin Almanya’yı dinlediğinin ortaya çıkmasını hatırlatarak, “Berlin’deki ABD Büyükelçiği’nin çatısında çalışan gizli bir ekip Almanya Meclisi’ndeki bütün iletişimi senelerce takip etmişti. Ülkeyi neredeyse cep telefonundan yöneten Başbakan Merkel’den toplanan bilginin boyutları açıklanmadı. Fakat iki ülke arasında kırmızı alarm verdiren bir diplomatik krize yol açtı” dedi. Sedar Kuzuloğlu yazısında, “Almanya’nın kendi istihbarat teşkilatıyla Türkiye’yi benzer şekilde izlediğini öğrenince talkını ele verirken salkımı hamuduyla kendi yuttuğunu öğrendik” ifadesine yer verdi. Serdar Kuzuloğlu'nun Radikal'de yayınlanan 'Elektronik casusluğun ürperten boyutları' başlıklı yazısı şöyle: Doksanlı yıllarda internetten tanışıp evlenenlerin haberlerini yapardık. Bugün internetin bir yerinden dokunmadığı evlilik; hatta ilişki var mıdır bilmiyorum. İnternet yüzünden boşananların haberleri bile fazlasıyla sıradan artık. Doymak bilmez bir iştahla içinde yüzdüğümüz bu elektronik denizin paralel evren olduğu dönem hissettirmeden son buldu. Milyonlar için ekranlardaki bu hayat gerçeğin ta kendisi. Biz kullanıcıların içini dolduran heves ve heyecanın misliyle fazlasını pek de akla gelmeyen bir zümrenin yaşadığını Edward Snowden adlı Amerikalı bir sistem yöneticisinden öğrendik. ABD’nin yurtdışı istihbaratını yürüten kurum NSA’in altın çocuklarından Snowden’ın vicdanı içinde çalıştığı kozmik derecede gizli projenin yükünü taşıyamayınca yıllar boyu bir komplo teorisi olarak dilden dile dolaşan iddianın gerçekliği anlaşıldı: ABD (neredeyse) herkesi, her ortamda -yasadışı yöntemleri de kullanarak- takip ediyor. Snowden dünya istihbarat tarihinin en büyük ihbarının bedelini güç bela sığındığı Rusya’daki sürgün hayatıyla ödüyor. Akıbeti belirsiz. Anavatanında devlet bilgilerini çalma, casusluk yapma ve ulusal güvenliği ilgilendiren belgeleri sızdırma suçlamasıyla en az 10 yıl hapis istemiyle -gıyaben- yargılıyor. Ülkesine dönüp mahkemeye katılmama gerekçesi casusluk davalarının halka kapalı, savunma imkanı vermeyen ve jürisiz görülmesi. ABD ise suikast seçeneği dahil bütün yöntemleri kullanarak sürek avına devam ediyor. Ele geçirdiği ABD’nin diplomatik istihbarat arşivini sızdırarak gündeme bomba gibi düşen (ve ilginç bir şekilde hızla unutulan) Julian Assange ve Wikileaks meselesini de eminim az-çok hatırlıyorsunuzdur. Assange’ın ekibiyle açığa çıkardığı bilgi ve belgelerin ödülü ise Londra’da sığındığı Ekvador Büyükelçiliği’nde 2 yıldır süren ev hapsi oldu. 5 gün önce verdiği bir röportajda ilerleyen kalp rahatsızlığının tedavisi için büyükelçiliği terk edeceğini açıkladıysa da bunun kolay olmayacağının gayet farkında. İngiltere kaçma riskine karşı elçiliğin etrafında resmi / sivil polisler ve istihbarat ajanlarından oluşan bir duvar örmüş durumda. 24 saat aralıksız süren bu gözetimin ülkeye maliyeti 2 milyon paundu aşıyor. Snowden ya da Assange’ın kişisel durumları elbette önemli ama ortaya çıkardıkları bilgiler çok daha büyük öneme sahip. Şu ana kadar sızan bilgiler ışığında NSA’in elektronik casuslukla yapabildiklerini hızlıca özetlediğimde eminim siz de hak vereceksiniz: NSA, en az 10 yıldır kriptolama / şifreleme sistemlerine kolayca sızabilmek için arka kapılar (Truva atları) yerleştiriyor. Chat, eposta ve web ziyaretlerinin tamamını takip ederek arşivliyor. Online oyunlardaki sesli ve yazılı iletişimi gözlüyor. Blackberry, iPhone ve Android tabanlı tüm akıllı cep telefonlarındaki bilgilere erişebiliyor. Yüklü uygulamalara kadar sızma yeteneğine sahip. Günde 200 milyon SMS’i arşivliyor ve inceliyor. Cep telefonu operatörlerinin abonelerine ait bütün bilgilere sahip. Google, Facebook, Microsoft ve Apple başta olmak üzere bütün büyük teknoloji şirketlerinin sistemlerine sızarak bütün bilgilere erişebiliyor (profilimize kim bakmış sorsak mı acaba?). Sosyal ağlarda yarattığı sahte profillerle hedeflediği kişilerin hayatına sızabiliyor. Web kameraları üstünden haberiniz olmadan fotoğraf ve video kaydı yapabiliyor. Online otel rezervasyonlarının tamamını takip ediyor. Ağ donanımları (router, switch, vs) ve yazılımlarına erişip bilgi çekebiliyor. Takip edilen kurumlar arasında Birleşmiş Milletler ve Avrupa Komisyonu başta olmak üzere ülke liderlerinden gazetecilere kadar sonu gelmeyen bir liste var (uluslararası katılımın olacağı etkinliklerde bilgi toplama amacıyla içine casus yazılım yerleştirilmiş bilgisayarlardan oluşan sahte internet kafeler açmak, bağlandığı telefondaki bilgileri emen ücretsiz şarj istasyonları yerleştirmek gibi kadar akla hayale gelmedik yöntemler kullanılmış). Sahte wifi erişim noktaları ve baz istasyonları yaratarak bağlanan cihazların bilgilerini emebiliyor. NSA dijital takip için akıllara durgunluk veren çeşitlilikte özel donanımlar üretmiş. USB kablosundan birkaç milimetre boyutunda devrelere kadar uzayan bir listeden söz ediyoruz. ABD Deniz Kuvvetleri’ne bağlı denizaltılarla yürütülen gizli operasyonlarda okyanus altından geçen ve kıtaları birbirine bağlayan fiber internet hatlarına saplama yapan NSA bütün iletişimi takip edebilir hale gelmiş. Radyo dalgaları aracılığıyla internete bağlı olmayan bilgisayarlara dahi sızılmış. Bu yöntemle dünya genelinde 100 binden fazla bilgisayara yerleşmiş durumdalar. Banka hesaplarını ve kredi kartıyla yapılan işlemleri takip edebiliyor. Bilgi sızdırılan ülkelerin bir kısmını bizzat NSA’in özel sayfasından takip etmek mümkün (NSA bunun için Boundless Informant adlı özel bir büyük veri işleme yazılımı kullanıyor). Takip yeteneklerini genişletmek için kimi ülkelerin istihbarat kurumlarına yüz milyonlar değerinde bağışlar yaparak altyapı kurdurmuş. Geriye yönelik yürütülen bir soruştumada NSA personelinin sadece 2012’de toplam 2 bin 776 kere yasadışı / izinsiz dinleme yaptığı ortaya çıktı. NSA’in bu yapıyı kurmak için harcadığı para 52,6 milyar doları geçiyor! CIA, FBI gibi ABD kökenli diğer istihbarat kuruluşlarını da hesaba katarsak elektronik takip aşkı neredeyse Ay’a ulaşmak kadar heyecan vermiş anlayacağınız. Bu öyle bir hırs ki 35 dünya lideri bu kurum tarafından bizzat, hedef gözeterek takip edilmiş. En çok ses getireniyse Almanya Başbakanı Angela Merkel olmuştu hatırlarsınız. Berlin’deki ABD Büyükelçiği’nin çatısında çalışan gizli bir ekip Almanya Meclisi’ndeki bütün iletişimi senelerce takip etmişti. Ülkeyi neredeyse cep telefonundan yöneten Başbakan Merkel’den toplanan bilginin boyutları açıklanmadı. Fakat iki ülke arasında kırmızı alarm verdiren bir diplomatik krize yol açtı. Almanya’nın kendi istihbarat teşkilatıyla Türkiye’yi benzer şekilde izlediğini öğrenince talkını ele verirken salkımı hamuduyla kendi yuttuğunu öğrendik (takip edilenler arasında ABD’li bakanlar John Kerry ve Hillary Clinton da var ama Alman yetkililer onun ‘kazara’ olduğunu söylüyor. Yersen...) Almanya’nın mükemmel bir diplomatik perdelemeyle kabullendiği bu elektronik takibin neyi, kimi kapsadığı henüz muamma. Fakat Oslo görüşmelerinden 17 ve 25 Aralık süreçlerinde sızan kayıtların kaynağı konusunda bir şüpheli daha yarattığı kesin. Türkiye’nin bu elektronik istihbarat yarışındaki çaba ve konumuna da başka bir yazıda bakarız.T24
#IceBucketChallenge'da En Anlamlı Destek ALS Hastası Gökhan Işık'tan
etiket
Ice Bucket Challenge'da en anlamlı destek Türkiye'den bir ALS hastasından geldi. Gökhan Işık Google Translate ile seslendirilen konuşmasında, 3 arkadaşına meydan okuyarak 24 saat içerisinde 1 kova buzlu suyu başlarından aşağı dökmelerini ya da als.org.tr'ye bağışta bulunmalarını istedi. Işık'ın ayrıca ALS ile yaşamaya yardımcı olan gereçleri paylaştığı bir internet sitesi bulunuyor. Onedio
Reklam
'Irkçılık ABD’de Yaşıyor ve Gayet İyi Durumda'
Holokost’tan kurtulmuş olan, Filistinlilerin hakları için çalışan 90 yaşındaki Yahudi avukat Epstein, Ferguson protestolarında gözaltına alındı. Serbest kalınca, “Irkçılık ABD’de yaşıyor” açıklamasını yaptı. ABD’li aktivist Hedy Epstein, Ferguson protestolarında, tam da 90. doğum gününü kutlarken gözaltına alındı. Holokost’tan kurtulmuş olan, Filistinlilerin hakları için çalışan Yahudi avukat Epstein, gözaltı sonrası yaptığı açıklamada “Irkçılık ABD’de yaşıyor ve gayet iyi durumda” dedi.Eyleme katılmak istedi Epstein, 15 Ağustos’ta 90 yaşına girdi. Doğum günü kutlamaları tüm haftaya yayıldı. Missouri eyaleti St. Louis bölgesindeki evine ailesi ve arkadaşları gitti. Epstein’in evinde kutlamalar sürerken, 18 yaşındaki Michael Brown’ın öldürülmesinin ardından başlayan eylemler de Ferguson kentinde devam ediyordu. Epstein 15 Ağustos’ta öğleden sonra protestolara katılmak için evinden çıktı, birkaç saat sonra gözaltına alındı.Doğum gününde nezarette Olayın nasıl gerçekleştiğini Newsweek şöyle yazdı: Epstein önce Missouri Valisi Jay Nixon’ın Ulusal Muhafızlar’ı göreve çağırması kararını protesto eden eylemcilere katıldı. Nixon’ın ofisinin bulunduğu Wainwright Binasının önünde barışçıl şekilde protesto eylemi yaptılar. Arada bir kalabalıktan biri kalkıp konuşuyordu, onun dışında oturarak slogan atıyorlardı. Binaya doğru yürümek isteyince polis önlerini kesti. Epstein Newsweek’e, “Gözaltına alınacağım hiç aklıma gelmedi” dedi. Ancak polis engeli önünden ayrılmayı reddeden Epstein ve yanındaki sekiz kişi kelepçelenerek gözaltına alındı. Gözaltı işlemleri tamamlandıktan ve 21 Ekim’e mahkeme tarihi verildikten sonra serbest bırakıldı.“Adaletsizlik meselesi” Epstein gözaltı sonrası şunları söyledi: “Ferguson’da olanlar için çok ama çok endişeliyim. Bu bir ırkçılık ve adaletsizlik meselesi ve sadece Ferguson’a özgü de değil. Irkçılık ABD’de yaşıyor ve gayet iyi durumda!” Democracy Now’a konuşan Epstein, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya şu mesajı verdi: “Şiddeti durdur, masaya otur ve ne olabileceğini dürüstçe konuş. Ama Netanyahu’nun böyle bir amacı yok, barış hakkında konuşuyor ama barışı gerçekten istemiyor.” Epstein, ABD Başkanı Barack Obama’y ada şu mesajı verdi: “Ferguson’a gelmeli, yüzünü göstermeli, insanlarla konuşmalı. İnsanların ona ihtiyacı var.” Bianet
Buzlu Su Kampanyasının Yaratıcısı Deniz Kazasında Yaşama Veda Etti
ALS hastalığı için başlattığı ve dünyayı saran “Ice Bucket Challenge” çılgınlığının yaratıcısı 27 yaşındaki Corey Griffin deniz kazasında hayatını kaybetti.  Massachussets’in Nantucket bölgesinde tatil yapan Griffin'in iki katlı bir evin çatısından suya atladığı ve bir daha çıkamadığı belirtiliyor.  Griffin, yakın arkadaşı Pete Frates’in ALS’ye yakalanmasının ardından “Buz kovasıyla meydan okuma”kampanyasının, sosyal medyada yayılmasını sağlayan kişi olmuştu.  Pete Frates, Facebook adresinden şunları yazdı: 'İnsanlara yardım etmek Griff için hiç de yeni bir şey değildi. Benim için 2012'de, tanının konulmasından sadece birkaç hafta sonra, kendi etkinliğini başlattı. Son haftalarda da ALS için deliler gibi çalışıyordu. Her gün mesajlaşıyorduk ve yeni bağış yöntemleri geliştirmeyi planlıyor ve yeni yollar arıyorduk.' Bill Gates, Mark Zuckerberg, Jeff Bezos, Oprah Winfrey, George W. Bush ABD’de kampanyaya katılan isimlerden bazıları. Türkiye’de de bir çok futbolcu ve ünlü isim kampanyaya katıldı. Independent gazetesinin verdiği bilgiye göre göre 27 yaşındaki hayırsever, ALS için tek başına 100.000 dolar bağış toplamayı başarmıştı. Aynı gazeteye göre onun başlattığı ALS Buz Kovası Mücadelesi toplamda 22.9 milyon dolar gelir elde etti.
Türkiye'yi Bekleyen Tehlike: İlaç Kıtlığı
Bulunamayan ilaç sayısının dünya genelinde üç katına çıktığı ve küresel ilaç kıtlığı yaşandığı FIP ve Kanada Eczacılar Birliği’nin ev sahipliğinde, ilk kez gerçekleştirilen “Uluslararası İlaç Kıtlığı” zirvesinde gündeme getirildi. Türkiye’nin ülke nüfusunun yaşlanması, kronik hastalıklarla birlikte sağlık kuruluşlarına ve hekime ulaşımın artması, kişi başına ilaç tüketiminin yükselmesi sonucunu doğurmuştur. Sağlık hizmetlerinin kesintiye uğramaması, hasta güvenliğinin tehlikeye atılmaması, sürdürülebilir bir ilaç ve eczacılık hizmeti için ilaç politikalarının gözden geçirilmesi gerektiğini belirten CHP İstanbul Milletvekili Av. Mahmut Tanal, konuyla ilgili Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’na verdiği yazılı soru önergesi ile: 1-   Türkiye’de bulunamayan ilaç mevcut mudur? Mevcut ise bu ilaçlar nelerdir? En çok hangi hastalığa ilişkin ilaçlarda böyle bir sorun yaşanmaktadır? 2-   Türkiye’de bulunamayan ilaç sayısında 2005 yılından bugüne bir artış olmuş mudur? Bu artış ne kadardır? 3-   Bu kıtlığın zaman içinde daha kötüye gideceği, sağlık personellerine giderek daha çok zorluk çıkartacağı ve hasta güvenliğini tehlikeye atacağı iddiaları doğru mudur? 4-   Piyasada bulunmayan ilaçlar sorunu Türkiye için ek maliyet ve iş yükü açısından nasıl problemler yaratmaktadır? 5-   Tümdünyadan delegelerin katıldığı, FIP ve Kanada Eczacılar Birliği’nin evsahipliğinde gerçekleşen Uluslararası İlaç Kıtlığı Zirvesi’nin bulunamayan ilaç sayısının dünya genelinde üç katına çıktığı ve küresel ilaç kıtlığı yaşandığı tespitlerini içeren Raporu hakkında Bakanlığınızın bilgisi var mıdır? Bu rapor içeriğinde belirtilen ilaç kıtlığı sorununa ilişkin almış olduğunuz bir önlem var mıdır? Varsa bu önlemler nelerdir? 6-   Türkiye’nin, artan ilaç kıtlığı ile gecikmiş tedavi veya tedaviye hiç erişememe yahut tedavinin daha az etkili bir alternatif tedaviyle değiştirilmesi sorunlarıyla karşı karşıya kalması an meselesi midir? 7-  Bakanlığınızca ilaç kıtlığına ilişkin bilgi sağlamak için kamunun erişebileceği bilgi kanalları oluşturulmuş mudur? 8-   Bakanlığınızca kritik ve hassas ilaçlar listesi oluşturmak adına küresel düzeyde bir süreç geliştirilmesi planlanmakta mıdır? 9-   Türkiye’de ilaç talep ve arzına ilişkin bilgi toplama ve bu bilgileri paylaşma ile ilgili bir faaliyet yürütülmekte midir? 10-   Bakanlığınızca bahse konu ilaç kıtlığına ilişkin stratejik emniyet stoku, acil durum planları, salgın hastalık durumu planlaması ve kapasite fazlalığı hususlarını içeren risk azaltım stratejileri geliştirmek için herhangi bir girişimde bulunulmuş mudur? Sorularını yöneltti.
Reklam