onedio
Eskişehir Gezi Davasında 173 Kişiye Beraat
Eskişehir’de Gezi eylelmleri nedeniyle haklarında dava açılan 173 kişi hakkında beraat kararı verildi.Eskişehir’de Gezi Parkı eylemleri nedeniyle aralarında iki avukatın da bulunduğu 176 kişinin yargılandığı davaya Eskişehir 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü.Yargılanan 176 kişi “Görevi yaptırmamak için direnme”, “hakaret, kamu malına zarar verme”, “kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüş düzenleme” iddiasıyla 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılmıştı.8 tutuksuz sanığın katıldığı davanın bugünkü duruşmasında, dava açılan 176 kişiden 173’nün ifadesinin alındığı ve 3 kişiye ulaşılamadığı belirtildi. Savcı dosya hakkında mütalaasında, delil yetersizliğinden berat talep etti.Avukatları savcının “delil yetersizliğinden berat talebini” eleştirerek müvekkillerinin ifade özgürlüğü kapsamında kendi görüş ve düşüncelerini belirtmek amacıyla eylem yaptığını söyledi.Avukatlar, “176 sanık, gözaltı sırasında polis tarafından işkenceye maruz kalmışlardır. Sanıklar hakkında berat kararı verilerek görevli polisler hakkında da suç duyurusunda bulunulsun” dedi.Eskişehir 5. Asliye Ceza Mahkemesi, eylemin ifade özgürlüğü kapsamında gerçekleştiğini kabul ederek, ifadesi alınan 173 tutuksuz sanığın beraatına verdi.Mahkeme, sanıklara gözaltı sırasında işkence ve zor kullandıkları öne sürülen görevli polisler hakkında Cumhuriyet Savcılığı’na bildirimde bulunacağını da açıkladı.İMC
47 Yıl Sonra Ortaya Çıkan Che Guevara Fotoğrafları
Fransız haber ajansı AFP’nin fotoğrafçılarından Marc Hutten’in, Küba devriminin liderlerinden Che Guevara’yı öldükten sonra çektiği fotoğraflar, 47 yıl sonra gün yüzüne çıktı.Arjantin doğumlu Marksist doktor Che Guevara, 1959 yılındaki Küba’daki devriminin ardından, 9 Ekim 1967’de Bolivya’da Vallegrande yakınlarındaki La Higuera’da Bolivya ordusu tarafından öldürülmüş, cesedi teşhir edilmişti. O dönem Guevara’nın cesedinin fotoğraflarını çeken kişilerden biri olan AFP foto muhabiri Hutten’in fotoğrafları ilk kez ortaya çıktı.  İspanya’da Imanol Arteaga isimli bir adam, Fransız muhabirin, Bolivya’da misyonerlik görevi nedeniyle bulunan dayısı Luis Cuartero’ya verdiği Che’nin fotoğraflarını basınla paylaştı.AFP ajansına konuşan Arteaga, “Anne ve babam 1967 kasım ayında evlenmişler. Dayım Luis Cuartero düğün için İspanya’ya geldiğinde Che’nin fotoğraflarını getirmiş. Dayım öldükten sonra fotoğrafların nerede olduğunu yengeme sordum. O da fotoğrafları sakladığı yerden çıkararak bana verdi” dedi. AFP ajansından yetkililer, Fransız foto muhabiri Marc Hutten’ın Che Guevara’nın cansız bedeninin fotoğraflarını çektiğini belirtti.(hürriyet)Haber Artı Bir
Türk Sineması 100. Yaşını Kutluyor
Türk sineması, ilk Türk filmi kabul edilen 'Ayastefanos Abidesinin Yıkılışı'nın bugün 100'üncü yaşını kutluyor.Osmanlı coğrafyasının beyaz perdeyle tanışmasından tiyatro kökenli ilk dönem filmlere, 'Fransız kızlar' için uygulanan ilk sansürden bir döneme damga vuran Muhsin Ertuğrul'a ve Yeşilçam'dan milenyumla yeniden ivme kazanan yerli filmlere Türk sineması, dünyanın en eski ulusal sinemaları arasında yer alıyor.İstanbul Şehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Peyami Çelikcan, araştırmacı ve yazarlar tarafından başlangıç alındığı tarih dolayısıyla zaman zaman tartışmaların odağı olan Türk sinemasına ilişkin AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.Sinemanın bu topraklardaki geçmişinin çok daha eskilere dayandığını belirten Çelikcan, 'Bu yıl 100. yaşını kutladığımız sinemamızın geçmişi, İstanbul'da ilk film gösteriminin yapıldığı 1896'ya kadar uzanıyor. O yıl, Beyoğlu'nda başlayan sinema gösterimlerinin ardından geleneksel temaşa sanatının sergilendiği alanlarda film gösterimlerinin yapılmasıyla sinema seyircisi oluşuyor. Dünya sinemasının başlangıcının da Lumiere Kardeşlerin 1895'te Paris'te ilk filmlerinin seyirciyle buluşmasıyla başlatıldığı göz önüne alındığında, aslında Türk sinemasının başlangıcını da 1896 almak daha uygun olur' diye konuştu.Çelikcan, 1914'e gelene kadar Avrupalı sinemacıların Osmanlı coğrafyasına ilgisi dolayısıyla yüzyılın başından itibaren çeşitli çalışmalar yapıldığını, film çekim ve gösterimine ilişkin ilk yasal düzenlemenin hazırlandığını ve Osmanlı tebaasından Makedon asıllı Manaki Kardeşlerce 1911 yılında da belgesel filmler çekildiğini anlattı.Çelikcan, Osmanlı ordusunda görevli Fuat Uzkınay'ın 1914'teki çektiği ve günümüze ulaşan hiçbir kopyasının bulunmadığı filmin, dönemin koşulları dolayısıyla Türk sinemasının başlangıcı olarak referans alındığını söyledi.Beyaz perdeye ilk yansıma Yıldız Sarayı'ndaÖte yandan, AA muhabirinin çeşitli kaynaklardan derlediği bilgilere göre, Türk sinemasının bir asrı ise şöyle:Osmanlı Devleti, dünyanın ilk kez Lumiere Kardeşler'in 1895'te çektiği bir trenin gardan hareketini gösteren filme hemen ilgi göstererek, Yıldız Sarayı'ndaki ilk gösterimle bu topraklar 'büyülü dünya' ile tanıştı. Türk sinemasının ilk adımı ise 1.Dünya Savaşı'nın başladığı günlerde yedek subaylığını yapan Fuat Uzkınay'ın yönetmenliğinde 14 Kasım 1914'te propaganda amaçlı çekilen 'Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı' belgeseliyle atıldı. Ardından, Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın emriyle 1915'te Merkez Ordu Sinema Dairesinin (MOSD) kurulmasıyla hem Türkiye'yi ziyarete gelen imparatorların gezi belgeselleri hem de birkaç öykülü film denemeleri yapıldı.Türk sinemasında ilk sansür 'Fransız kızları' için yapıldıDönemin sevilen tiyatro oyunu Leblebici Horhor ile 'Himmet Ağanın İzdivacı', 1916'da çekilmeye başlamasına rağmen savaş koşullarında vaktinde tamamlanamadı. Dolayısıyla Türk sinemasında yarım kalmadan çekilen ilk öykülü film, İstanbul'un işgaliyle MOSD'un sinemayla ilgili tüm malzemelerinin devredildiği Müdafaa-i Milliye Cemiyetinin Sedat Simavi'ye ısmarladığı 'Pençe' ve 'Casus' filmleri oldu. Türk sinemasında sansür ilk kez, İstanbul'un İtilaf devletlerinin işgali altında bulunduğu 1919'da çekilen 'Mürebbiye' filmine uygulandı. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın aynı adlı eserinden Fuat Uzkınay'ın yapımcılığında beyaz perdeye aktarılan sessiz film, Fransız kadınları kötü gösterdiği gerekçesiyle yasaklanmasına rağmen gizlice gösterildi.Türk sineması ilk komedi film serisine ise 1921'de gösterilen 'Bican Efendi' ile kavuştu.Sinemada 'tek adam' dönemiİlk özel yapımevi Kemal Film'in kuruluşuyla Türk sinemasında yeni bir dönem başladı. Muhsin Ertuğrul, yurt dışında edindiği sinema tecrübesiyle uzun yıllar 'tek adam' olarak pek çok ilki hayata geçirdi. 'İstanbul'da Bir Facia-i Aşk' filmiyle Türk sinemasına adım atan Ertuğrul, aleyhlerinde çekildiği düşüncesiyle film setinin Bektaşilerce basıldığı 'Boğaziçi Esrarı', ilk kez Türk kadınlarının rol aldığı 'Ateşten Gömlek', ilk ortak yapım (Türk-Mısır-Yunan) 'İstanbul Sokaklarında' filmlerinin de aralarında olduğu yapımlara imza attı.Türk sineması ilk uluslararası ödülünü, Ertuğrul'un 1934'te ikinci kez perdeye uyarladığı 'Leblebici Horhor Ağa'nın Venedik 2. Uluslararası Film Şenliği'nde 'onur diploması'na layık görülmesiyle aldı.2. Dünya Savaşı'nın olumsuz etkisiyle 1939-1945 yıllarında çok az sayıda filmin üretildiği Türk sinemasının yerini yabancı filmlerin doldururken, 'Yerli Film Yapanlar Cemiyeti'nce 1948 yılında ilk kez düzenlenen yarışma sektöre canlılık getirdi.Sinemamızın 'altın çağı'Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türk sineması büyük bir atılım yaptı. Sinemacı Ömer Lütfi Akad'ın 1949 yılında çektiği 'Vurun Kahpeye', sektörü yeniden şekillendirdi. Tarihi filmler, roman uyarlamaları, şehir hikayelerinin de ağırlık kazandığı 50'li yıllarda bir sinema dili oluşturulmaya başlandı. Yönetmen Akad'ın parladığı bul yıllarda, Türk sinemasının da yıldızları yükselerek Ayhan Işık, Belgin Doruk, Zeki Müren, Fikret Hakan gibi isimlere kavuştu.Film üretim verimliliğinin en üst noktaya çıktığı 1960'lı yıllarda ise sinema ulusal bir kimliğe büründü. Yapım, üretim ve dağıtım gücü bakımından 'altın çağ' kabul edilen bu dönemde, 1963'ten itibaren renkli filmler ağırlık kazandı. Türk sineması, 1966 yılında 241 film üreterek dünya uzun metraj film üretimi sıralamasında 4'üncü oldu. Memduh Ün, Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Ertem Eğilmez, Halit Refiğ gibi yönetmenlerin yanı sıra Cüneyt Arkın, Hülya Koçyiğit, Kartal Tibet, Yılmaz Güney, Fatma Girik, Türkan Şoray gibi oyuncular da sinema dünyasına adım attı.İlk 'Altın Portakal' ve 'Altın Ayı' ödülleriTürk sineması uluslararası ilk büyük zaferine, 1964'te Berlin Film Şenliği'nde 'Altın Ayı'yı kazanan Metin Erksan'ın 'Susuz Yaz' filmiyle ulaştı. Kültür ve Turizm Bakanlığınca bu yaz gerçekleştirilen 'En İyi 100 Film' anketinde halkın oymasıyla da birinci seçilen Susuz Yaz, Türk sinemasının en iyi filmi olarak yüzyıla damga vurdu. Aynı yıl Türk Film Prodüktörleri Cemiyeti ve Antalya Belediyesinin ortak girişimleriyle I. Antalya Film Festivali (Altın Portakal) düzenlendi.1965'ten itibaren, bir filmin 5-6 günde tamamlandığı, iç içe filmler çevrildiği 'hızlı' film furyası başladı. Günlük gazetelerde ve dergilerde yayınlanan çizgi romanlarla fotoromanların beyaz perdeye de yansıtılmasıyla başlayan avantür filmler modasıyla başta Killing olmak üzere Baytekin, Fantoma, Mandrake, Uçan Adam gibi filmler çekildi.Beyazperdede farklı türlerTelevizyonun evlere girmesinin sinemadan uzaklaşıldığı 1970'li yıllarda, bu zamana kadar çekilen melodramlar, komediler, sosyal içerikli dramlarla halkın içine giren, Ortadoğu ve Balkan ülkelerinde de izlenir hale gelen Türk sinemasının, çeşitli furyaların etkisiyle kalitesi düştü, sektör daralma sürecine girdi. Türkiye ve dünyadaki olayların etkisiyle 70'ler hem arabesk hem Almanya'ya işçi göçü dolayısıyla gurbet hem 'Karaoğlan', 'Malkoçoğlu', 'Tarkan'lı, 'Çeko', 'Zorro', 'Killing', 'Tom Miks', 'Süperman'li fantastik, avantür hem de erotik filmlerin çekildiği dönem oldu.Öte yandan, Atıf Yılmaz'ın 'Selvi Boylum Al Yazmalım', 'Kibar Feyzo', Lütfi Akad'ın 'Gelin', 'Düğün' ve 'Diyet' üçlemesi, Metin Erksan'ın 'Sensiz Yaşayamam', Erden Kıral'ın 'Kanal', Ali Özgentürk'ün 'Hazal', Yılmaz Güney'in 'Umut', 'Arkadaş' filmleri dönemin dikkat çeken yapımları arasında yer aldı.Türk sinemasında Ertem Göreç'in 'Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler'iyle ilk kez masal uyarlaması filmler görücüye çıkarken, Türker İnanoğlu'nun canlandırdığı 'Yumurcak', Menderes Utku'nun 'Afacan' filmleri de sinemada 'çocuk kahramanlar' ortaya çıkardı. Bu dönem ayrıca Şule Yüksel Şenler'in Huzur Sokağı romanından uyarlanan 'Birleşen Yollar'ın beğenilmesiyle din temalı filmler de bir biri ardına beyaz perdeye yansıdı.Sinemaya 'darbe' etkisiTürk sineması, 1980 darbesinin etkisiyle dönüşüm yaşarken, filmlerin başrol oyuncusu yerine yönetmeniyle anılmaya başlamasıyla 'Yeşilçam' dönemi sona erdi. Bunun yanı sıra 1980'lerin başlarında 70 civarında film üretilirken 1984'ten itibaren yıllık 100 filmin üzerine çıkıldı ve sanat filmlerine ağırlık verildi.Film festivallerinin kendi seyirci kitlesini oluşturmaya başladığı bu dönemde, Türk sineması Cannes Film Festivali'nin büyük ödülü 'Altın Palmiye'ye, ilk kez Şerif Gören ve Yılmaz Güney'in 'Yol' filmiyle 1982'de sahip oldu.1990'lar 'Eşkıya' ile canlandıTürk sinemasının krize girdiği 1990'lı yıllarda film üretimi sayısı yılda 10'a kadar düştü. Sinemaların kapandığı, televizyon kanallarının çeşitlendiği, VCD-DVD'lerle alternatif izleme alanlarının ortaya çıktığı dönemde Türk sineması kimlik arayışına girdi.Yönetmenlerin daha gerçekçi ve yaşamın içinden küçük öykülerin anlatıldığı yapımlara yöneldiği bu dönemde televizyon kanallarının desteğiyle de pek çok film üretildi.Yavuz Turgul'un 1996'da çektiği 'Eşkiya' filmi 90'ların en önemli yapımı olurken, Türk sinemasının yeniden zirveye çıkması için gereken ivmeyi sağladı.Sinan Çetin'in 'Berlin in Berlin', Ömer Vargı'nın 'Her Şey Çok Güzel Olacak', Mustafa Altıoklar'ın 'Ağır Roman', Derviş Zam'in 'Tabutta Rövaşata', Reha Erdem'in 'Kaç Para Kaç', Tomris Giritlioğlu'nun 'Salkım Hanımın Taneleri' dönemin dikkat çeken yapımları arasında yer aldı.Milenyumun bereketiTürk sineması tırmanışa geçtiği 2000'li yıllarda ilk önemli başarısını, Nuri Bilge Ceylan'ın Uzak filminin 2003'te Cannes Film Festivali'nde 'Jüri Büyük Ödülü'nü kazanmasıyla yakaladı.Özellikle 2005'ten itibaren film üretim sayısında artışın yanı sıra yerli film seyircisi de sinemaları doldurdu. Rekorların kırıldığı bu yıllarda, Türk sineması bugüne kadarki en büyük gişesine ise 7 milyonu aşkın kişinin izlediği 'Recep İvedik 4' filmiyle ulaştı.2005 yılında 30 milyona yaklaşan sinema seyircisi sayısı geçen yıl 50 milyonu geçti. Vizyon gelirinin 505 milyonu aştığı sektörün toplam büyüklüğü ise 2 milyar lirayı aştı.Sektör, 2013 yılı itibariyle 620 sinema binası, 2 bin 170 sinema perdesi ve 271 bin 250 sinema koltuğuyla sinemaseverlere hizmet veriyor.Tuğba Özgür Durmaz | AA
'Sinemanın 100. Yılı Kutlamasına Bir Daveti Çok Gördüler'
Halit Akçatepe'ye Yüzyıllık Vefasızlık! Bugün 14 Kasım. Türk Sinemasının 100. yıldönümü. Ancak yapılan kutlamalarda öyle bir vefasızlık yaşandı ki Türk sinema seyircisinin ve Yeşilçam'a gönülverenlerin gözleri yaşardı. Hababam Sınıfı'nın unutulmaz karakteri Güdük Necmi'yi (gerçekte bu karakter Rıfat Ilgaz'ın ta kendisidir) canlandıran Halit Akçatepe kutlamalara çağrılmadı. Türk sinemasının 100. yılında hiçbir etkinliğe davet edilmeyen 'Güdük Necmi' isyan etti. Halit Akçatepe'den yüzyıllık vefasızlığa sitemini “Sinemanın 100. Yılı kutlanıyor. Ama bizlere kuru bir daveti bile çok gördüler” sözleriyle dile getirdi. Odatv'den Murat Sökdü'ye konuşan Halit Akçatepe, “70 Yıldır sinemanın içindeyim.' diyen Akçatepe, 'Neden halen bizim filmler izlenme rekorları kırıyor, şimdilerde ise yeni film ve diziler ne yapıyor düşünmek gerek. Ben 5 yaşından bu yana yani toplamda 70 yıldır sinemanın içindeyim. Türk sinemasının 100. Yol etkinliklerinde bizlere bir davet bile gelmedi.' Diyen Akçatepe şöyle devam etti: 'Ne Altın Portakal ne de Adana koza film festivali bizlere unutanlara şunu hatırlatmak istiyorum. Bizler Kemal Sunal, Tarık Akan, Ferdi Merter Fosforoğlu halkın gönüllerinde taht kurduğumuza inanıyorum. Bizlerde de halkımızın ayrı bir yeri var. Ama kuru bir daveti bile esirgeyenlere çok kırgınım. Sinema festivalleri her yerde kutlanıyor bizler yola Ferdi Merter Fosforoglu beraber başladık 5 yaşından beri beraber büyüdük ama bizler unutulduk.' dedi.HALİT AKÇATEPE KİMDİR?5 yaşında sinemayla tanışan usta aktör Halit Akçatepe 124 filmde oynadı. 4 senaryo ve 1 yönetmenlik ekibinde yer alan ünlü sanatçı sinemanın 100. Yılında unutulmuş olmalarından ötürü çok kırgın olan Halit Akçetepeyi tanıyalım. 1 Ocak 1938'de Ünye'de doğan Akçatepe, ilkokulu Refik Halit Karay Mektebi'nde okur. Babası Sıtkı Bey'dir. Konservatuar eğitimi hiç almamıştır (kendisi konservatuar eğitimiyle uzaktan yakından bir alakası olmadığını belirtmiştir). Zamanın film yönetmenlerinden birinin, babasına 'bize bir çocuk oyuncu lazım' dediği zaman, babası tülüatçı Sıtkı Bey oğlu Halit'i oynatmıştır. İlk filmini 1943'te 5 yaşındayken çekti. Daha sonra ilkokul sıralarında ders görmeye başladı. Saint Benoit Fransız Lisesi'nden mezun oldu. 1959'da Rasattepe'de 1,5 yıl askerlik görevini yaptı. 1972'te Tatlı Dillim filmiyle şöhreti yakaladı. 1963'te Yasak, Gündoğarken, Semaya baktım Seni Gördüm filmlerini çekti. 1975'te Hababam Sınıfı adlı filmindeki Güdük Necmi tiplemesiyle Türk sinemasına adını yazdırmıştır.Usta oyuncunun babası Sıtkı Akçatepe ve annesi Leman Akçatepe de Türk Sineması'nda birçok yapımda rol almış oyunculardır. Özellikle babası Sıtkı Akçatepe, Hababam Sınıfı film serisinde oynadığı Paşa Nuri tiplemesiyle tanınmaktadır. Babası Sıtkı Akçatepe annesi tarafından Osmanlı İmparatorluğu'nun Lale Devri Sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın torunudur.HaberAksiyon
'2 Milyon Ağacı Saymışlar mı?'
Manisa'da Nikel çıkartılması için 2 milyon ağacın kesileceği iddia edilen madene ÇED raporu verilmesiyle ilgili Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce konuştu. ÇED raporunun verilmiş sürecini anlatan Güllüce, ' 2 milyonu nereden, nasıl saymışlar ki, isteyen istediği bir rakamı söylüyor böyle bir şey olacak mı, bunlar meçhul olan sözler'' dediÇevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce, Turgutlu'da 2 milyon ağacın kesilmesinin ön görüldüğü nikel cevheri çıkarılmasıyla ilgili hazırlanan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporunun ruhsat olmadığını belirterek, 'ÇED Raporu nihai bir hal değil, bir taahhüt zinciridir' dedi.Bir takım temaslarda bulunmak ve çeşitli açılışlara katılmak üzere dün akşam karayolu ile Sivas'a gelen Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce, bu sabah ilk olarak Vali Alim Barut'u makamında ziyaret etti.Burada Vali Barut'tan kentle ilgili bilgiler alan Güllüce daha sonra gazetecilerin sorularını yanıtladı. Bir gazetecinin Manisa'nın Turgutlu İlçesi sınırlarında kalan ve yaklaşık 2 milyon ağacın kesilmesinin öngörüldüğü Çaldağı'nda nikel cevherinin çıkartılmasıyla ilgili hazırlanan ÇED raporuna, bakanlığın onay vermesi ile ilgili sorusu üzerine Bakan İdris Güllüce, 'ÇED raporu taahhütler zinciridir. Yani başkasının ne yapıp yapmayacağını kontrol etme, herkesin yanında durup da 'Bak gece sen şunu yapma' filan diyen bir kurum değil. ÇED bir taahhüt zinciridir. 'Ben şunları şunları yapacağım ve bu şekilde bu madeni çalıştırabilir miyim' Bizde diyoruz ki 'Sen şunları şunları yerine getirirsen bu madeni çalıştırabilirsin.'Şimdi o saydıkları şeyleri, taahhüt ettiği şeyleri yerine getirip getirmeme, zaman içerisinde denetimde uygulama esnasında ortaya çıkıyor. Bir kere bunu iyi bilmek lazım. ÇED raporu nihai bir hal değil, ruhsat değil. Bir taahhütler zinciridir. Daha sonra bu raporu alan vatandaş hangi doğruları hangi yanlışları yapacak bu uygulamada belli olacak. Devletin unsurları bunu denetliyordur zaten. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Tarım Bakanlığı işe başladığı zaman bunlardan müsade alırlar, ruhsat alırlar. Sonra 2 milyonu nereden, nasıl saymışlar ki, isteyen istediği bir rakamı söylüyor. Böyle bir şey olacak mı, bunlar meçhul olan sözler.' dedi.Posta
Reklam
Erdoğan'ın Talimatıyla Yapılan Camiye Özel Tünel
Erdoğan’ın yapılmasını istediği Çamlıca’daki camiye 3 kilometrelik tünel yapılması planlanıyor.Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “İstanbul’un her yerinden görülecek” talimatıyla Çamlıca Tepesi’ne yaptırılan caminin inşaatı tüm hızıyla sürerken; şimdi de gündeme “camiye rahat ulaşım sağlanması için özel tünel” projesi alındı.İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bugün yapılacak meclis toplantısında gündeme gelmesi beklenen teklife göre “3 kilometrelik tünelin” güzergâhı, Libadiye kavşağı ile Çamlıca Tepesi’nde inşaatı süren cami arasında olacak. “Bir korku tüneline” dönüşecek uyarısında bulunan CHP’liler “sadece camiye ulaşmak için yapılan projeye” tepki gösterdi.Son dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla yapılan ve kamuoyunda büyük tartışma yaratan projelere bir yenisi daha ekleniyor. Ankara’da yapılan Cumhurbaşkanlığı Sarayı, Çengelköy’deki Vahdettin Köşkü’nün Devlet Konukevi olarak restore edilmesinin ardından tartışılan bir proje de Çamlıca’ya yapılan cami inşaatıydı. Çevrevilerin ve şehir plancılarının itirazına karşın inşaatı büyük bir hızla süren cami Çamlıca’da yükselmeye başlarken; İBB camiye özel tünel için kolları sıvadı. Projeye göre tünel Erdoğan’ın İstanbul’da Kısıklı’daki ikametgâhına yakınlığıyla dikkat çeken Libadiye’den Çamlıca Tepesi’ne uzanacak.Cumhuriyet'ten Hazal Ocak'ın haberine göre, Çamlıca’daki caminin yakınına kadar uzanacak tünelin uzunluğunun 3 kilometre olması planlanıyor.İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin dünkü meclis toplantısının ardından gerçekleştirilen Ulaşım ve Trafik Komisyonu toplantısında İBB Planlama Müdürlüğü’nün Libadiye-Çamlıca tünel kazım teklifi tartışıldı.İmar ve Bayındırlık Komisyonu ile Ulaşım ve Trafik Komisyonu’nun ortak raporuna CHP’li üyeler ret oyu verirken AKP’li üyelerin “evet” oyu ile teklif meclise gönderildi. Teklifin bugün İBB Meclisi’nde oylanması bekleniyor.‘Yanlış üstüne yanlış yapıyorlar’Teklife ret oyu veren CHP’li Meclis üyelerinden Yunus Can, tünele yüksek maliyeti ve trafiği daha da sıkıştıracağı için karşı çıktıklarını söyledi. Can, “Teklifte tünel Libadiye kavşağından başlıyor. Çamlıca’da yapımı süren caminin hemen karşısından çıkıyor. Tünel çıkışında hemen araçların duracağı ya da manevra yapacağı park yeri arayacağı bir çıkış yapılırsa trafik kaçınılmazdır. Böyle bir tünel her şeyden önce hem maliyeti hem de tünel içinde oluşabilecek sıkışmalar nedeniyle tehlikeli bir durum yaratacak. Bir ‘korku tüneline’ dönüşecek. Ciddi egzoz zehirlenmeleri bile yaşanabilir” dedi.Tünelin gereksiz devasa bir yatırım olduğunu vurgulayan Can, kamu yararı da taşımadığını sadece Çamlıca Camii’ne hizmet edeceğini belirtti. Can “Orada yeşil alana cami inşaa edilmesi birinci yanlıştı. O yanlışı başka bir yanlış ile devam ettirme gayreti içindeler” diye tepki gösterdi.Hazal Ocak | Cumhuriyet
'Babasını Öldürüp, Tv Sehpası Yaptı'
İngiltere'de Nathan Robinson adlı bir zanlının babasını öldürdükten sonra cesedi parçalara ayırıp, televizyon sehpası olarak kullandığı iddia edildi.İddiaya göre Robinson 158 kilo ağırlığındaki babasını öldürdükten sonra cesedini parçalara ayırdı ve parçaları plastik saklama kaplarına koydu. Sonra da üst üste koyduğu saklama kaplarını televizyon sehpası olarak kullandı.Öldürülen baba William Spiller’ın parçaları Haziran 2013’te Bournemouth kentindeki bir dairede bulunmuştu.28 yaşındaki Nathan Robinson, babasını planlayarak öldürmediğini söylüyor ve olayın kazayla ölüme sebebiyet vermek olduğunu savunuyor.Savcılığın iddiasına göre, cinayet geçen ay baba ile oğulun arasında para yüzünden çıkan tartışmanın ardından işlendi.Savcı Nigel Lickley, jüriye Robinson’ın taksi şöförü babasını birlikte yaşadıkları evde öldürdüğünü, cesedi maket bıçağı ve testere kullanarak parçalara ayırdığını söyledi.William Spiller’ın kız arkadaşı uzun süre mesajlarına cevap alamayınca polise kayıp ihbarında bulundu.Yetkililer 1.67 boyundaki Spiller’ın ceset parçalarını plastik saklama kaplarının içinde titizlikle paketlenmiş şekilde, kafasını ise bir dosya dolabının içine saklı halde buldular.Jüri üyelerine olayın yaşandığı dairenin fotoğrafları gösterildi.Fotoğraflarda içinde ceset parçaları bulunan plastik saklama kaplarının üst üste konup televizyonun sehpası olarak kullanıldığı görüldü.Mahkemede alt kat komşusunun banyo tavanından akan “pembe bir sıvı” gördüğü belirtildi.Komşu daha önce üst kattan tartışma sesleri duyduğunu ve kurbanın oğluna ‘Seni hayatım boyunca beslememi mi bekliyorsun?’ şeklinde bağırdığını anlattı.Akıntının kaynağını araştırmak için zanlının evine giden alt kat komşusu, Robinson’ı ‘oldukça sakin, gayet normal, kendinde’ olduğunu söyledi.Savcı Lickley, Robinson’ın babasının parasından en az 7,750 sterlin aldığını bu arada öldürdüğü babasına gelen cep telefonu mesajlarına yanıt da verdiğini anlattı.BBC Türkçe
Reklam
Tanımadığın Kişilerle Öpüşmek | Sosyal Deney ( Türk Versiyonu 2)
etiket
Yönetmen ve senarist Tatia Pilieva‘nın tüm dünya çapında ses getiren projesi “First Kiss / İlk Öpücük” Türkiye’de de yankı buldu. Damla Yolaç tarafından organize edilen projenin Türkiye ayağı tamamlanarak 'Tanımadığın Öpücük' başlığıyla video paylaşım sitesine yüklendi.Tatia Pilieva’nın videoda 20 kişiden kamera önünde, hayatlarında ilk kez gördükleri biriyle öpüşmeleri isteniyor. Yaklaşık 100 milyondan fazla tık alan bu videonun, sonradan pek çok ülkede “yeniden çevrim”leri yapıldı.10 bin başvuru aldı“First Kiss” (İlk Öpücük) videosunun Türkiye versiyonunu çekeceği duyulunca çok kısa sürede 10 bin başvuru aldı. Yolaç, tüm başvuruları tek tek yanıtladı.
Ahıska Türklerinin 70 Yıllık Sürgünü
Sovyetler Ahıskalı Türkleri sürgün ettiğinde 15 yaşındaydı. Üç ülke, dört köy değiştirdi. Hayatı, Ahıska Türklerinin 70 yıllık parçalanmışlığının özeti olan Aslı İskanderova, yaşadıklarını Al Jazeera Türk'e anlattı.Stalin liderliğindeki Sovyetler Birliği, 14 Kasım 1944'te Gürcistan’ın Ahıska bölgesinde yaşayan onbinlerce Ahıskalı Türk’ü 'sınır güvenliğini tehdit ettikleri' gerekçesiyle sürgün etti. Trenlere bindirilen ve günlerce yolculuk eden Ahıskalı Türkler Sovyet topraklarında dört bir tarafa dağıtıldı.ABD, Türkiye, Rusya, Kırgızistan, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Ukrayna, Kıbrıs ve Gürcistan’da yaşayan Ahıskalı Türklerin sorunları 70 yılda çözülemedi.Sürgüne gönderilen Ahıskalı Türklerden biri de halen İstanbul'da yaşayan Aslı İskanderova.Beylikdüzü’nde oturan 85 yaşındaki İskanderova’nın hayatı Ahıska Türkleri’nin yaşadıklarının bir özeti. Bir kızı, iki oğlu İstanbul’da, bir kızı, bir oğlu ABD'de, bir oğlu Rusya’da, bir kızı ise Kuzey Kafkasya’da yaşıyor. 26 torunu, torunlarının da toplam 31 çocuğu var.İskanderova, Ahıska'nın Sağan Köyü’nde doğdu. Annesi hamileyken, babası hayatını kaybetti. Annesi başka biriyle evlendi. Üç kardeşi İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya'ya karşı savaşmak üzere cepheye gitti. 1944’te binlerce Ahıska Türkü için zor bir dönem başladı.İskanderova o sırada 15 yaşında, 7. sınıf öğrencisiydi. Üvey babası, annesi, gelinleri, iki küçük kızkardeşiyle yaşıyorlardı. Ekim ayında köylerine Kızıl Ordu'nun bir birliği geldi. Birlikten bazıları iki katlı evlerinin üst katına yerleşti.Sürgün hab erini asker verdiBir gün üst katlarında kalan bir askerin kendisini gördüğünde ağladığını, neden ağladığını sorduğunda ise askerin “Kızım mektup gönderdi, o yüzden ağlıyorum” dediğini anlatıyor. Askerin kendisine “anne ve babana söyle, hazırlık yapsınlar, sizi buradan sürecekler” dediğini söyleyen İskanderova şöyle devam etti:“Gidip anneme söyledim. 'Savaştır, olabilir’ diyerek, kalktı ekmek pişirdi, hazırlık yaptı. Babam geldi, ona da söyledik. Pek inanmadı. ‘Bu kadar insanı nereye sürecekler’ dedi.'Babasının inanmadığı sürgün 14 Kasım günü gerçekleşti. Askerler Türklerden köyü boşaltmalarını isterken, köye gelen Gürcüler evlerini talan etmeye hazırlanıyordu:“Yağmur vardı. Akşam üstü örtük arabalar geldi. Evi boşaltmamız için bize beş dakika zaman tanıdılar. Daha sürgün edilmeden Gürcüler de köye geldi. Evlerimizi talan ettiler, eşyalarımızı aldılar. Babamız ‘Peynirsiz yapamam, biraz peynir alın’ dedi. Gittim, bir tekne peyniri aldım. Bir asker aldı, bayır aşağı yuvarladı. Yanımıza bir iki yorgan alabildik sadece. Ambarımızda, dolu dolu peynir tenekelerimiz, atımız, arabamız, mallarımız vardı. Her şeyimizi bırakıp çıktık. Bir arabanın içine üç aileyi doldurdular. Kapıları üstümüze kapattılar. Hepimiz ağlıyoruz. Belediye başkanı aracımızı durdurdu. ‘Niye ağlıyorsunuz’ dedi. Babam ‘iki çocuğumuz askerde, niye bizi sürüyorsunuz’ dedi. Babayı aldılar, anam ağlamaya başladı. Kaybedeceklerini sandı. Meğer bir koç vermişler, baba da kesmiş orada, aç kalmamamız için.”‘Ölenleri dereye atıyorlardı’Ahıskalı Türkler, önce askeri araçlarla Batum’a bağlı Borcum Köyü’ne götürüldü. Günlerce sürecek yolculuklarının başlayacağı istasyon bu köydeydi:“Tren soğuk, kirliydi, üstü açıktı. Yüzlerce insan vardı. Açlıktan ölmememiz için istasyonlarda sadece bir kova çorba veriyorlardı. Herkes kapabildiği kaseyle biraz içebiliyordu. Ural Dağları çok soğuktu. Ölenler oldu. Soğuktan yaralananlar oldu. Ölenleri trenin içinden fırlatıyorlardı. Halamın kaynanası, bir komşumuz öldü.”15 gün süren tren yolculuğuİskanderova, 15 gün süren tren yolculuğunda başından geçen bir olayı hiç unutamamış. Babası, köylerinin çıkışında kestiği koçu bir istasyonda temizlemiş ama etin bozulmaması için tuzlanması gerekiyormuş. Tuz bulmak ise hiç de kolay olmamış. Bir istasyonda tuz torbalarını gören İskanderova, iki kuzeniyle birlikte trenden inip tuz almaya gittiğini belirterek, ' Tuzu eteğime doldurdum. Tren hareket etti. Ağlayıp koşmaya başladık. Tren durmadı. Bir diğer istasyonda trene yetiştik, bindik. Tuzu babama verdim” diyor .Sürgün yolculuğu, Özbekistan’ın Semerkant kentinde son buldu. Sürgün edilenler yolculuk boyunca banyo yapamamış, kir içinde kalmıştı:“Hepimizi çırılçıplak soydular. Banyoya soktular. Elbiselerimizi almışlar. Çıkamıyoruz. Elbiselerimiz bitlenmişti, dezenfekte ettikten sonra verdiler.'Temizlenen Ahıska Türklerini yeni bir yolculuk bekliyordu. Bu kez, arabalarla. Her bir arabayı bir köye dağıttılar. İskanderova'nın ailesi ise, Ağdarya Köyü’ne götürüldü:' Eski bir Özbek okuluna koydular. Yıkık döküktü, topraktı. Yağmur yağardı, üstümüze akardı. Ne yapacağımızı bilemezdik. Bizi tarlaya götürdüler. Bir gün çalışıyorduk, bize yarım kilo un veriyorlardı. Komşu Özbeklerden kap kacak alıp çorba yapardık. Hiçbir şeyimiz yoktu. Çok zorluk çektik. Sonra Yankorğan Köyü’ne taşındık.'Babalarının hayatını kaybetmesinin ardından aile Savhoz Köyü’ne taşındı. İskanderova için yeni bir hayat başladı. Evlendi, dört oğlu, üç kızı oldu. Tarla, ev sahibi oldu. Çocuklar büyümüş, aile rahat bir nefes almıştı. Ama bu da çok uzun sürmeyecekti. İskanderova'nın, “Türk olduğumuz için Özbekler bize hep farklı bakıyordu. Bizi sevmiyorlardı” sözleriyle anlattığı o günlerde, Özbekler ile Ahıska Türkleri arasında çatışmalar yaşanıyordu.İstanbul'a geldilerDATÜB Başkan Yardımcısı Burhan Özkoşar'ın verdiği bilgiye göre, Özbekistan'daki Ahıskalı Türkler baskı altında. Amerika’dakilerin sorunları yok. Ukrayna’dakiler son aylardaki Rus yanlıları ile Ukrayna askerlerinin çatışmalarından dolayı ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Azerbaycan’dakiler genelde köylerde yaşamakta, tek arzuları vatanlarına dönmek. Özkoşar, Ahıska’ya dönmek için en çok müracaatın Azerbaycan’dan geldiğini belirtiyor. Özkoşar “Tüm ülkelerde yaşayan Ahıskalıların ortak sorunu ve en büyük problemi vatana Ahıska’ya dönemeyişleridir” diyor.İskanderova ailesi köyde kaldı ama bu çatışmalarda onbinlerce Ahıska Türkü Özbekistan’ı terk etmek zorunda kalmıştı. Çocuklardan üçü İstanbul'a, ikisi ABD'ye, biri Kuzey Kafkasya’ya, biri ise Moskova’ya gitti. Baba İskanderova ölünce Aslı İskanderova da yaşamak için Türkiye'ye çocuklarının yanına göç etti.Geçen yıl sürgünden 69 yıl sonra, Gürcistan’daki köyüne giderek özlemini dindiren İskanderova “Hayatım hep sürgünle geçti. Tek isteğim, bizi Türk vatandaşı yapsınlar” diyor.Ahıska Türklerinin Türk vatandaşı olabilmeleri için beş yıl Türkiye’de yaşamaları gerekiyor. İskanderova, beş yılı tamamlayamadığı için Türk vatandaşlığına geçemiyor ama bu yıl içinde süre dolacak ve vatandaşlık hakkı için başvuruda bulunacak.‘Çalışma izni versinler’İskanderova’nın gelini Zübeyde ile çocukları vatandaş değil. Eşi tekstilde kaçak çalışıyor. “İş için birçok yere başvurdular ama vatandaş değilsin diye çocuklarımız iş bulamıyor. Bizi vatandaş yapsınlar, çalışabilelim” diyor. Oğlu Ensar’ın derdi ise emeklilik:“Özbekistan’da emekli oldum ama ayda sadece 100 dolar veriliyor. Bu parayı da gidip oradan almam gerekiyor. Gidiş geliş için yol parası bin dolar gidiyor. Bir yıl sonra gitsem bile o para sadece yol parama gidiyor. Oradaki hakkımız buraya alınsın. Bir formül bulsunlar. Biz 60 üstü olanları emekli yapsınlar.”200 bin Ahıskalı ülkelere dağıldıMerkezi İstanbul’da bulunan Ahıskalılar Vakfı Başkanı Mehmet Oğuz’a göre, 1989’da Özbekistan’dan 200 bin Ahıskalı Türk, eski Sovyetler birliğindeki cumhuriyetlere, Ukrayna, Çeçenistan gibi ülkelere dağıldı. Türkiye de kapılarını açtı, ilk olarak 150 aile Iğdır’a yerleştirildi. Bu tarihten sonra Ahıskalı Türklerin “anayurdumuz” dedikleri Türkiye'ye gelişleri hız kazandı.Ahıska Vakfı’na 1250 Ahıskalı Türk üye. Oğuz, dünyada vatansız kalan tek toplumun kendileri olduğunu söylüyor. 1944’teki sürgünde 20 bin Ahıskalı Türkün yollarda, trenlerde açlıktan, susuzluktan öldüğünü anlatan Oğuz, “Şu anda dünyada dokuz ülkede 4400 yerleşim yerinde yaşıyoruz. Baba başka, oğul başka bir memlekette. Bir babanın beş evladı varsa, beşi beş devlette. Biz sürgün toplumuyuz” diyor.Türkiye’de vatandaşlık hakkı alabilmek için gerekli oturma süresinin beş yıldan iki yıla indirilmesini, çifte vatandaşlık hakkına sahip olmayı ve çalışma izni ile sosyal güvencelerin sağlanması talep ediyorlar.Burhan Ekinci | Al Jazeera
Emine Ülker Tarhan, Anadolu Partisi'nin Kuruluş Dilekçesini Verdi
CHP'den istifa eden Emine Ülker Tarhan, Anadolu Partisi'nin kuruluş dilekçesini İçişleri Bakanlığı'na verdi.Geçtiğimiz haftalarda Cumhuriyet Halk Partisi'nden istifa eden Emine Ülke Tarhan Anadolu Parti'sinin kuruluş dilekçesini İçişleri Bakanlığı'na teslim etti.Parti, güneş ve ay çiçeğinden oluşan bir amblem kullanacak. Amblemdeki güneş, Anadolu ve umudu, ay çiçeği ise Trakya'yı sembolize ediyor.Yeni partiye 'Cumhuriyetçi Birlik Partisi' adının da düşünüldüğü ancak Anadolu Partisi isminde karar kılındığı öğrenildi.2 İSİMLE BİRLİKTE KURDUTarhan, partiyi emekli Tuğamiral Türker Ertürk ve Maltepe eski Belediye Başkanı Mustafa Zengin ile birlikte kurdu. Ertürk, 2010'da Harp Okulu Komutanıyken YAŞ'ta terfi ettirilmediği için istifa edip CHP'ye katılmıştı.'CHP'Yİ BÖLMEK İÇİN YOLA ÇIKMADIK'Genel Başkan Yardımcısı olması beklenen eski Anavatan Partili Yunus Yunusoğlu, 'CHP'yi bölmek için yola çıkmadık. CHP bugüne kadar bölünmedi de iktidar mı oldu' dedi.'TEŞKİLATLANMAYI BEN YAPTIM'Yunus Yunusoğlu, 1 Aralık'ta Merkez Yönetim Kurulu'nun açıklanacağını belirterek, partinin genel seçime girecek durumda olduğunu söyledi. Yunusoğlu, 'Seçime girebilmek için 41 ilde örgütlenmek ve her ilin üçte birinde teşkilat kurmak gerekiyor. Bu organizasyonu yaptık. Teşkilatları ben oluşturuyorum. İzmir'den aralarında CHP, DSP, eski ANAVATAN, Demokrat Parti hatta AK Partili çok kişi var. Biz, CHP'ye karşı kurulAn hizip partisi değiliz, bölen değiliz. İktidar iddiasındayız. Tabela partisi olmayacağız. CHPbugüne kadar bölünmedi de iktidar mı oldu? Hatta DSP ile seçim ittifakı yaptı da ne oldu?' diye konuştu.haberler.com
Reklam
RedHack: 'Elektrik İdaresini Hackleyip, 1,5 Milyon Lira Borcu Sildik'
'Kızıl Hackerlar' olarak bilinen RedHack, Türkiye Elektrik İletim A.Ş'nin sitesini hacklediğini ve 1,5 milyon liralık borcu sildiğini duyurdu.Sosyal medya hesabı üzerinden bir açıklama yapan RedHack grubu, 'Eylemi Yırca köylülerine, Validebağ'da direnenlere, bu hayatta paradan, mevkiden değerli şeyler olduğunu bilenlere adıyoruz' açıklamasını yaptı.T24
Vekil Oğlu Bakanlıkta İşe Girdi
Enerji Bakanlığı, ilginç bir atamaya imza attı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, TBMM Sağlık ve Çalışma Komisyonu Başkanı AK Parti Adana Milletvekili Necdet Ünüvar’ın 25 yaşındaki oğlunu bakanlığa danışman olarak atadı. Hurriyet.com.tr'nin ulaştığı Enerji Bakanlığı kaynakları ise Ünüvar'ın oğlu Alaattin Ünüvar'ın danışman değil bakanlık müşaviri olarak atamasının yapıldığını söyledi.Taraf Gazetesi'nin haberine göre Ermenek’te 16 madenci yer altında kurtarılmayı beklerken Enerji Bakanı Yıldız; TBMM Sağlık, Aile ve Çalışma Komisyonu Başkanı Necdet Ünüvar’ın enerji konusunda hiçbir tecrübesi olmayan oğlu Alaattin Ünüvar’ı, danışman olarak atadı. 25 yaşındaki Ünüvar’ın bugüne kadar tek tecrübesinin ise “AKP gençlik kolları üyeliği” olması dikkat çekti.ATAMA RESMî GAZETE’DEAlaattin Ünüvar’ın atama kararnamesi Resmî Gazete’nin dünkü sayısında yayımladı. Ünüvar; Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın imzası ile atandı. Kararda Alaattin Ünüvar’ın Bakanlık Müşavirliği görevini yürüteceği kaydedildi. Ünüvar, kamuda üst düzey bürokratlara verilen 3600 ek gösterge üzerinden maaş alacak. Ünüvar, bu atamayla “memurluk sınavından” da muaf tutulmuş oldu.DANIŞMAN DEĞİL MÜŞAVİRHurriyet.com.tr'ye konuşan Enerji Bakanlığı yetkilileri Ünüvar'ın bakanlık müşaviri olarak atamasının yapıldığını danışman kadrosunda olmadığını söyledi.Kaynak: Taraf ve Hürriyet
Reklam
İngiltere'de Tarihi Noel Reklamı Herkesin Dikkatini Çekti
İngiltere'de bir süpermarket zincirinin Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz ve Alman askerlerinin dostluğunu konu alan Noel reklamı hem büyük ilgi gördü, hem de eleştirilere neden oldu.1. Dünya Savaşı'nda İngiliz ve Alman askerleri arasında yaşanan gerçek bir hikaye. Bunun gibi hikayeler 1. Dünya Savaşı boyunca tüm cephelerde yaşandı.
Atilla Taş 10 Madde ile Erdoğan'ı Neden Sevmediğini Yazdı
Twitter'da fenomen haline gelen şarkıcı Atilla Taş, ''Erdoğan'ı sevmemem için sadece 10 sebep'' başlıklı bir yazı yazdıTaş, Orta Sayfa sitesine yazdığı yazıda, Erdoğan'ın Gezi Direnişi'nde hayatını kaybeden gençleri ve ailerini hedef gösterdiğini belirterek, ''Berkin Elvan, Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz ve diğerleri gibi polis gücüyle öldürülen gencecik çocuklara merhamet elini uzatmadığı gibi onları ve ailelerini yuhalatıp, hiç bir sorumluluk almıyor.'' ifadelerine yer verdi.Atilla Taş, Erdoğan'ı neden sevmediği şu 10 madde ile açıklıyor1- Benim diyor, ben ne dersem o olur diyor. Egosu ülke menfaatlerinin çok üstünde! Tüm dünya onunla ve Türkiye’yle dalga geçerken, o hala dünya lideri havalarında!2- Çok kinci, ona karşı gelen gazeteci, şirket sahibi, muhalif, medya grubu, ülke, hakim, savcı, polis, genç, öğrenci, yüzde 50, kim varsa düşmanı oldu. Kimini vergi kimini başka şeylerle sindiriyor.3- Din, mezhep ayrımı yapmam deyip din, mezhep, ırk ayrımı yaparak, “Afedersiniz Ermeni” deyip Ermeni’ ye, “İsrail dölü” deyip Yahudi’ye, “Alevi” deyip Aleviye farkettirmeden cephe alıyor.4- Berkin Elvan, Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz ve diğerleri gibi polis gücüyle öldürülen gencecik çocuklara merhamet elini uzatmadığı gibi onları ve ailelerini yuhalatıp, hiç bir sorumluluk almıyor. En azından gönül bile almıyor.5- Açık ve seçik ihaleleri yandaşlarına verip kendi medyasını ve gücünü kuruyor, dünyanın ya da halkının tepkilerine kulak tıkayıp, büyük bir kesimi pervasızca dışlıyor. Hiç bir elerştiriye tahammül etmiyor.6- Her yapılan hatayı paralel, otpor, lobi gibi umacılara bağlayıp, devlet eliyle trol timleri kurdurup, ortamı hayali düşmanlara bağlayıp, hiç bir özeleştiri yapmadığı gibi suçu muhalefet partilerine atıyor.7- iktidara geldi geleli, sporda özellikle futbolda durulmayan suları taşırıp, spora siyaset bulaştırdıktan sonra, “Futbol sahalarında siyaset var” diye veryansın ediyor.8- “Ülkeye 3 milyar fidan diktim” deyip bir o kadar ağacı kesme hakkını kendinde görüyor. İşçi ve asker ölümlerini fıtrata bağlayıp kendi oğluna kanunu bile dokundurmuyor.9- “Ben dünya lideriyim” deyip, Ortadoğu’da oyun kurucu olayım derken, bir ülkenin içişlerine karışıp, Türkiye Cumhuriyeti’ni bilinmedik maceraya sürükleyebiliyor.10- Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk iddiasını aydınlatmak yerine, bunu darbe diye adlandırıp kamu vicdanını yaraladığı ve daha bir çok şaibeli şey için ki bu liste uzar gider. Seni sevmiyorum RTE! Zaten sevmek zorunda da değilim!''Birgün
Reklam
Alevi Bektaşi Federasyonu: 'Alevilik AKP'nin Can Simidi Değil'
Alevi Bektaşi Federasyonu Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) hazırlıklarını sürdürdüğü Alevi açılımı paketine ilişkin açıklama yayınladı. İçeriği netleşmeyen ancak haber sitelerinde Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun 23 Kasım’da Dersim’de açıklanacağı belirtilen paket hakkında Federasyon’un yorumu “Alevilik, AKP’nin başı sıkıştıkça başvuracağı can simidi değildir” şeklinde oldu.Açıklamada Alevilerin önce sıralanan taleplerinin çözülmesi istediği vurgulayan Alevi Bektaşi Federasyonu,  Alevilerin temel sorunlarının çözümü için eşit koşullarda hükümetle her düzeyde görüşmeye hazır olduğunu duyurdu.“Önceki açıklamaları unutmadık”Federasyon, Aleviliğe yönelik çıkışın “çözüm üretmek amaçlı olmadığını, AKP’nin Türkiye’nin meseleleri konusunda sıkıştığını gösterdiğini” söyledi. “Önceki Başbakanın ve dolayısıyla AKP’nin Aleviliğe nasıl baktığını; Cemevlerimiz ile ilgili Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan fetvalar aldıklarını unutmadık.“12 yıllık AKP Hükümeti süresince edindiğimiz tecrübeler, işlerin yolunda gitmediğini ve mevcut sorunları ötelemek için zaman kazanma politikasına başvurduğunu gösteriyor.”“Taleplerimiz ortak”Açıklamada hükümetin Aleviliği “Alevileri oyalamak ve toplumun dikkatini mevcut sorunlardan uzaklaştırmak için gündemine aldığını” ve “bu konuda herhangi çözümü olmadığı” söylendi.Alevilerin kendi aralarında görüş birliğine varmadığı iddiasını ise “gülünç” olarak nitelendi, “Görüş farklılıklarımız, taleplerimizin ortak olduğu gerçeğini değiştirmemektedir” denildi.Taleplerinin gerçekleştirilmesi karşısında anayasal düzeni değiştirmek gerektirecek herhangi bir durumun söz konusu olmadığını vurguladı.“Hükümet neden Dersim’i hatırlatıyor?”“Hükümet, neden Alevilerin sorunlarını gündeme getirir gibi yaparak Dersim’i hatırlatıyor?” diyen Gümüş bunu şöyle yanıtladı:“Çünkü aslında Hükümetin çözmek istiyoruz’ dediği şey, bizim taleplerimiz değil; Aleviler ile CHP ve sol arasında var olan ve pek çok tarihsel ve toplumsal arka planı bulunan güçlü bağdır. Hükümet, Alevilerin CHP’ye ve sola destek vermesini engellemek istiyor.”“Yas-ı Muharrem’de, Başbakanın Hacı Bektaş’ta yumuşak bir üslupla söylediği Aleviliğe dair sözler, kendisinden önceki Başbakan ile aynı içeriğe sahiptir.“Konuşmanın içeriğinden de anlaşıyor ki AKP, evrensel laikliğe uygun bir çözüm üretmek yerine Aleviler üzerinden CHP’yi, CHP üzerinden tek parti iktidarını ve elbette Dersim’i konuşarak, zaman kazanmak ve gündem değiştirmek istiyor.”Açıklamada Türkiye’de yaşanan işçi cinayetleri, Kürt sorunu, IŞİD’in Kobanê’ye saldırılarına karşı Türkiye’nin tutumu ve Atatürk Orman Çiftliği’ne yapılan Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na değindi.“Bütün bu meseleler nedeniyle çıkmaza sürükledikleri Türkiye’nin yönetilemediği gerçeğini örtmek için gündeme getirdikleri Alevilik sorunu, AKP’nin can simidi olamaz.Bu hükümet, Aleviliğe dair çözüm üretme konusunda inandırıcılığını yitirmiştir.”“Dersim için arşivler açılmalı”Davutoğlu’nun “Dersim’i de zaman kazanma stratejisinin mezesi yapmaktan geri durmadığını” söyleyen Alevi Bektaşi Federasyonu Dersim konusunda taleplerini şöyle sıraladı:“Biz Aleviler, Dersim tertelesinin, Türkiye’nin mutlaka ‘amasız’, ‘fakatsız’ konuşup halletmesi gereken bir mesele;  Dersim’in acılarla dolu tarihinin sorumlusu devlet olduğuna inanıyoruz. Devleti o gün CHP yönetiyorduysa bugün de AKP yönetiyor. AKP, Dersim’i malzeme yapacağına o günün arşivlerini açmalı ve kimin hangi rolü üstlendiğini kamuoyu görmelidir. Bianet
İbrahim Aras Kapsülle Değil, Silahla Öldürülmüş
Adana'da, geçen 15 Haziran'da Lice olaylarını protesto eylemi sırasında can veren 15 yaşındaki İbrahim Aras'ın gaz fişeği kapsülü sonucu değil, 'yüksek kinetik enerjili harp silahı veya domdom kurşunu bulunan av tüfeğiyle' öldürülmüş olabileceği ifade edildi.İbrahim Aras’ın ölümüne ilişkin Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanan rapor Adana Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi. Radikal'den İsmail Saymaz'ın haberine göre, raporda Aras’ın “ölümünün ateşli silah yaralanmasına bağlı kafatası ve yüz kemik kırıkları ile birlikte beyin kanaması ve beyin doku harabiyeti sonucu meydana gelmiş olduğu” ifade edildi. Aras’ın kafatasında mermi giriş çıkış yarasının tespit edilemediği, atış mesafesi yönünden bir değerlendirme yapılamadığı ve vücutta ateşli silah ürünü elde edilemediği belirtildi. Ancak raporda, “Kişinin ölümüne neden olan yüksek kinetik enerjili harp silahı veya kapsülünde domdom kurşunu bulunan av tüfeğiyle bitişik, bitişiğe yakın veya yakın atış mesafesinden meydana gelen atışla husulünün mümkün olduğu” kaydedildi. Ateş edilen silahın türünün bilenemeyeceği ifade edilerek, “Yüksek kinetik enerjik silah veya kapsülünde domdom kurşunu bulunan av tüfeğinin mi kullanıldığının mevcut verilerle ayrımının yapılamadığı” anlatıldı. Raporun sonunda, Aras’ın gaz fişeği kapsülünün çarpması, molotofkokteyli, yaralayıcı, delici, kesici alet ve kısa namlulu silahla yaralanmış olmadığı kaydedildi.Aras ailesinin avukatı Vedat Özkan, 'Önceki raporda ateşli silah olmadığı söyleniyordu, şimdi ise ateşli silah deniliyor. Failin nasıl tespit edileceğini bilemiyoruz. Öncelikli savcılığın, polisin elinde böyle bir tüfek olup olmadığını araştırması lazım. Dom dom kurşunu atan tüfek yorumu ise savcılığın bu konudaki sorusu üzerine bir ihtimal olarak verilmiş. Savcılığın titiz bir araştırma yaparak onlarca insanın gözü önünde işlenen bir cinayeti çözmesi gerekir” dedi.İsmail Saymaz | Radikal
Hollanda'da 'Paralel' Tartışması
Hollanda'da Başbakan Yardımcısı Lodewijk Asscher'in, Türkiye kökenli dini gruplara yönelik 'paralel toplum' incelemesi, iktidar ortağı İşçi Partisi'nde krize neden oldu. İşçi Partisi, Asscher'in planına karşı çıkan Türk kökenli milletvekilleri Tunahan Kuzu ile Selçuk Öztürk'ü partiden ihraç etti.Partide krize yol açan gelişme, partinin önde gelen isimlerinden olan Başbakan Yardımcısı Ascher'in, parlamentoya yazdığı 'paralel toplum soruşturması' konulu mektupla başladı.Asscher, mektubunda Türkiye kökenli dini gruplar ile kimi vakıf ve derneklerin, Ankara Hükümeti'nin etkisiyle Hollanda'daki Türkleri etki altına aldığını savundu. Bunun, Türkiye kökenli göçmenlerin uyumunu olumsuz etkilediğini öne sürdü. Asscher, 'Hollanda Diyanet Vakfı, Milli Görüş Teşkilatı, Süleymancılar ve Fethullah Gülen grubu' hakkında inceleme başlatılmasını ve 5 yıl boyunca yakın takibe alınmalarını istedi.Bu öneri İşçi Partisi'nde tartışmaya yol açtı. Türk kökenli milletvekilleri Tunahan Kuzu ve Selçuk Öztürk, partilerine mensup Asscher'e tepki gösterdiler. Asscher'i, Türkiye kökenli kuruluşları 'ötekileştirmekle' suçladılar.İki milletvekilinin ortaklaşa hazırladığı yazılı metin İşçi Partisi lideri Diiderik Samsom tarafından 'rencide edici' bulundu.İşçi Partisi grubu, Perşembe günü 3 saat süren bir toplantı yaptı. Verilen bilgiye göre Öztürk ve Kuzu, Asscher'den özür dilemeleri yönündeki çağrıyı reddetti.PvdA lideri Samsom, iki milletvekiliyle ciddi görüş ayrılıkları bulunduğunu belirterek, Kuzu ve Öztürk ile yollarını ayırdıklarını açıkladı.Kuzu ve Öztürk'ün, milletvekilliğinden istifa ederek, sandalyelerini İşçi Partili yedek milletvekillerine bırakma önerisine olumsuz yanıt verdikleri belirtiliyor.Türk kökenli milletvekillerinin görevlerine bağımsız olarak devam etmeleri bekleniyor.Kuzu ve Öztürk, İşçi Partisi'nin ihraç kararına tepki gösterdiler. Milletvekilleri, PvdA yönetimini, kendilerini susturmaya çalışmakla suçladılar.Selçuk Öztürk, Türkiye'deki Gezi protestoları sırasında AKP hükümetinin uygulamalarını ve polisin tutumunu savunmuştu.Öztürk'ün, polisin gösterilere müdahalesinin fazla sert olmadığı yönündeki açıklaması Hollanda Parlamentosu'nda tepkilere neden olmuştu.İşçi Partisi'nde çatlağa yol açan 'paralel toplum' soruşturması nedeniyle, Türkiye kökenli bazı örgütler de Ascher'e tepki gösterdi.Fethullah Gülen grubuna yakınlığıyla bilinen Rotterdam Anakent Belediye Meclisi üyesi Turan Yazır, Ascher'in kararını 'ayrımcılık' olarak değerlendirdi.Yazır, 'Varsa bir yanlışlık hukuk üzerinden yapılması gerekmektedir. Bu meseleleri siyasi bir rant olarak kullanmak çok çirkin. Gelişmeleri kaygıyla izliyorum' dedi.Milli Görüş Teşkilatı da, Başbakan Yardımcısı'nın tutumunun, karşılıklı güven anlayışını zayıflattığını savundu.Türk İslam Kültür Dernekleri Federasyonu ise, adı geçen kuruluşların baskı altına alınmak istendiğini belirtti.BBC Türkçe
Reklam