Kızıl Ordu Korosu’nun Get Lucky’le İmtihanı
Rusya’nın meşhur Kızıl Ordu Korosu Daft Punk’ın 2013′e damga vuran şarkısı Get Lucky’yi Soçi Kış Olimpiyatları’nda söyledi.Bir zamanların yeri göğü titreten koca Kızıl Ordu’nun Daft Punk – Get Lucky cover’ı 3 solistin eşliğinde danslı bir şekilde icra edildi.
John Wilhelm Tarafından Hazırlanmış Süper Yaratıcı Fotoğraf Manipülasyonları
İsviçreli fotoğrafçı John Wilhelm içindeki vahşi yaratıcılığı dışa vurmak amacıyla ilginç manipülasyonlar yapma yoluna gitmiş. Hayvanları sadece doğal ortamlarında fotoğraflamakla yetinmeyen sanatçı aynı zamanda onları hayal gücüyle de harmanlayarak ortaya farklı bir çalışma çıkartmış.İşte harika görsellerle  'John Wilhelm Tarafından Hazırlanmış Süper Yaratıcı Fotoğraf Manipülasyonları' galerisi...
Kışın Uğramadığı Şehirler
Bu yıl biraz erken bitiyor olsa da geldiğinde hiç gitmeyecekmiş gibi gelen,  envai çeşit yünlü ve polar kıyafet, kar, tipi, yağmur, çamur, üşümeler, titremeler, gripler ve ilaçlarla kendisinden bıktırmayı her zaman başaran kış mevsimi bazı şehirlere hiç uğramıyor… Yaz planları için buraya lütfen
Dünya Çapında Banksy'ye Taş Çıkartacak Sokak Sanatı Örnekleri
Sokak sanatı New York'taki Banksy eserlerinden sonra dünya çapında hayli popüler oldu. Rafael Schacter tarafından hazırlanan'Sokak Sanatı ve Grafiti Dünya Atlası' bugünün en iyi sokak sanatı eserlerini ve grafiti sanatçılarını ele alan ilginç bir eser.  İşte bu çalışmadan seçilen bazı sanat eserleri...
Mersin'de Yol Çalışmasında Tarihi Eser Çıktı!
Mersin'in merkez Mezitli İlçesi'nde yol çalışmaları sırasında 2 bin yıl öncesine ait olduğu sanılan sütun ve çeşitli tarihi eserler çıktı. Menderes Mahallesi Barbaros Hayrettin Paşa Caddesi mevkiinde çalışma yürüten Mezitli Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü'ne bağlı ekipler, mermer sütunlar ve çeşitli kalıntıların ortaya çıkması üzerine çalışmayı durdurdu. Tarihi kalıntıların çıktığı yerin etrafı güvenlik şeridiyle çevrilirken müze yetkililerine de bilgi verildi. Toprak altından titizlikle çıkartılan tarihi eserler müze yetkilileri tarafından incelemek üzere Mersin Müzesi'ne götürülürken, eserlerin M.S. 2'nci ve 3'üncü yüzyıllara ait olduğu sanılıyor. Kazdıkça tarih çıkıyor İlçede son birkaç yıl içinde inşaat temel kazıları, yol ve altyapı çalışmaları sırasında bugünden yaklaşık 2 bin 500 yıl öncesine ait kayaya oyma mezarlar ortaya çıkmış, mezarların içerisinde çok sayıda kemik ve kafatasının yanı sıra yağdanlık ve tencere kapakları bulunmuştu. Topraktan çıkarılan çeşitli eserler, Mersin Müzesi'nde ziyaretçilere açıldı. Gizemini koruyor Arkeolojik açıdan Kilikya tarihinin önemli hazinelerden biri olan Soli Pompeipolis Antik Liman Kenti'nde yaklaşık 10 yıldır yürütülen kazılarda bugünden 3 bin yıl öncesine ait yüzlerce muhteşem eser bulundu. Kazılarda; liman, sütunlu cadde, tiyatro, Roma hamamı, kent duvarları, Nekropol Su Kemeri gibi yapılar ortaya çıkarıldı. Roma imparatoru ile üst düzey yöneticilerinin büstlerini taşıdığı Sütunlu Cadde'de; Sağlık Tanrısı Asklepios ve Tanrıçası Hygeiea, Tanrıların Kralı Zeus, Adalet Tanrıçası Nemesis, Bereket Tanrıçası Demeter, Şarap Tanrısı Dionysos heykelleri bulundu. Höyük'te ise; antik çağda ölünün öbür dünyada kullanılması inancıyla bırakılmış olan, mezar hediyesi gibi işlevleri bulunan kandiller, Bizans dönemi baskı mühürleri, tabak ve kaseler ele geçti. Efes'e rakip olacak Çalışmaların tamamlanmasıyla, Neolitik, Helenistik, Roma dönemleri gibi birçok dönemi bünyesinde barındıran ve yapısıyla hayranlık uyandıran Soli'nin Efes kadar ilgi göreceği belirtiliyor.CNN Türk
‘Kardeş Payı'na İlkler Düştü
Türk izleyicisi, her zaman farklı ve özgün olana ilgi göstermiştir. Onun içindir ki yeni başlayacak bir dizinin ekibi, ‘Mevcutlarından farkı ne olacak?’ sorusuna muhatap olur. Star TV’de yarın 22.45’te başlayacak ‘Kardeş Payı’ bu anlamda rakiplerinden şanslı görünüyor. ‘İşler Güçler’ gibi ‘absürt komedi’yi izleyiciye sevdiren ekipten de sıradan bir dizi beklemek büyük haksızlık olurdu. Onlar da bunun farkında olacaklar ki, Çengelköy’de önceki gün yapılan tanıtım toplantısında dizinin izleyiciye pek çok ‘ilki’ yaşatacağının altını özellikle çizdiler. Oyuncu ve teknik ekibin tam kadro katıldığı basın toplantısında senarist ve yönetmen Selçuk Aydemir’in ‘Kardeş Payı’nın ‘türü’ üzerine yaptığı değerlendirmeye Ahmet Kural (Metin) ve Murat Cemcir de (Ali) katılınca ortaya ilginç, bir o kadar da komik tartışma çıktı! Bilim kurgu, ilim kurgu komedi, drama, aksiyon gibi pek çok türün adı geçse de, ‘Sıcak bir mahalle dizisi..’ cümlesiyle top Murat Cemcir’de kalmış oldu! Bunların içinden hangisinin olacağını ise izleyip göreceğiz... YUSUF BÜLBÜL | Zaman
Reklam
Bilimle Uğraşmayı Herkese Tavsiye Etmem!
ABDULKERİM BEDİR HABERLER AksiyonAhmet Yıldız, Amerika’da parmakla gösterilen genç akademisyenlerden. Araştırmalarıyla bilim tarihine adını yazdırmayı başardı. Son olarak ABD Başkanı Barack Obama tarafından Genç Bilim İnsanları ve Mühendisler Başkanlık Kariyer Ödülü’yle onurlandırıldı.ABD’nin Kaliforniya Üniversite-si’nde Fizik ve Moleküler Biyoloji bölümlerinde yaptığı çalışmalarla adından söz ettiren Ahmet Yıldız, önemli bir başarıya imza attı. ABD Başkanı Barack Obama tarafından Genç Bilim İnsanları ve Mühendisler Başkanlık Kariyer Ödülü’ne layık görüldü. Genç bilim adamı, prestijli ödülü önümüzdeki günlerde Beyaz Saray’da Obama’nın elinden alacak.Ahmet Yıldız’ın öğrenim hayatı tahmin edileceği üzere başarılarla dolu. Sakarya’nın Arifiye Beldesi’nden, emekli bir ailenin çocuğu olan Yıldız, İstanbul Fen Lisesi’ni 1996’da bitirdikten sonra fizikçi olmaya karar verdi. Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’nden 2001’de mezun oldu. Kazandığı özel bursla bilimsel çalışmalarına ABD’de devam etti. Illinois Üniversitesi’nde ‘Bir Nanometre Doğrulukta Işıma Okuması’ metodunu geliştirdi ve proteinlerin nasıl hareket ettiğini bilim tarihinde ilk defa deneysel olarak ispatladı. 2003’te de Foresight Enstitüsü’nce her sene verilen Seçkin Öğrenci Ödülü’nü kazandı. Ayrıca Feynman Nano Teknoloji Ödülü ve Gregory Weber Uluslararası Ödülü’ne layık görüldü. California Üniversitesi’nde, insan hücresindeki motor proteinlerin nasıl yürüdüğüyle alakalı tezi ile doktor oldu. Bu çalışması sayesinde dünyanın prestijli bilim dergisi Science tarafından ‘2005 Yılının Genç Bilim Adamı’ seçildi ve dergiye kapak oldu. Bu ödülü alan ilk Türk olarak tarihe geçti. Doktoranın ardından çalışmalarını Kaliforniya Üniversitesi San Francisco Kampusu’nda devam ettirdi. Hâlen aynı okulun Berkeley Kampusu’nda Fizik ve Moleküler Hücre Biyolojisi bölümlerinde araştırmalarını sürdürüyor. İlgisini tüm insanlığı alakadar eden körlük, sağırlık, felç, Alzheimer ve kanser gibi hastalıkların tedavisi üzerine yoğunlaştırmış durumda. California’da eşi ve iki çocuğuyla yaşayan Yıldız, en son dershanelerin kapatılması tartışmalarında gündeme gelmişti. Üniversiteye FEM Dershaneleri’nde hazırlanan Yıldız, bu kurumların kapatılmaması için hazırlanan reklam filminde rol almıştı. Yıldız, dershanelerle ilgili de “Testlerden kurtulmamız lazım. Dershaneler o zaman kendiliğinden dönüşecektir.” demişti.ABD Başkanı Barack Obama tarafından Genç Bilim İnsanları ve Mühendisler Başkanlık Kariyer Ödülü’yle onurlandırıldınız. Bu prestijli ödülü Obama’nın elinden alacaksınız. Neler hissediyorsunuz?PECASE, Amerika’da genç bilim insanlarına ve mühendislere devlet tarafından verilen en prestijli ödül. Bizzat başkan tarafından veriliyor. Böyle bir ödüle layık görülmek kendi adıma ciddi bir mutluluk vesilesi oldu. Aynı zamanda daha çok çalışmam ve büyük projeler pesinde koşmam için önemli bir teşvik olarak görüyorum. Bu ödülün genç akademisyenlerimiz için hedef büyütmek manası taşıdığını da düşünüyorum.Kendinize nasıl bir hedef koydunuz? Lise sıralarındayken bugünleri hayal eder miydiniz?İki hedefim var. Birincisi; kendi bilimsel alanımda dünyada söz sahibi üç-beş kişiden biri olmak. İkincisi; ileride insan sağlığı ve biyoteknoloji uygulamalarında önemli gelişmelere sebep olabilecek çalışmalar yapmak ve alanımdaki temel sorulara cevap bulabilmek. Bunlara ulaşabilmek için de bir ömür boyu hedeften sapmadan yüksek tempoda çalışmak ve sürekli yenilenmek gerekiyor. Umarım bu hedefler hayalde kalmaz. Lise yıllarında bilim adamı olmayı aklıma koymuştum, fakat bugünleri görmem mümkün değildi. Belki de bunun en önemli etkeni çevremde o zaman örnek alabileceğim bilim insanlarının olmayışı veya bu kişilere kolay ulaşmamın mümkün olmayışıydı. Bu sebeple, Türkiye’ye her geldiğimde elimden geldiği kadar üniversite ve lise öğrencileri ile ilgili programlara katılmaya, onlarla tecrübelerimi paylaşmaya çalışıyorum.Tamamladığınız veya şu an üzerinde çalıştığınız projelerinizden biraz bahsedebilir misiniz?Doktoraya başladığım yıllarda, hücre içerisinde yol vazifesi gören filamentler üzerinde yürüyen proteinlerin bunu nasıl başardıklarını çalıştım. Bu proteinler, kendilerinden katbekat büyüklükteki kargoları (mesela organeller, vezikuller, proteinler) hücrenin bir köşesinden öteki köşesine kısa zamanda taşıyabiliyor. Özellikle sinir hücrelerindeki bu proteinler 1 metreden daha uzun olabilir. Bu taşımacılık görevi çok önemli; çünkü mesafeler uzak olduğundan kargoların başka şekilde hedeflerine zamanında ulaşma imkânı yok. Bu sebeple, motor proteinlerle alakalı bozukluklar ve problemler, özellikle motor nöron dejenerasyonu ve Alzheimer gibi sinir sistemi ile ilgili hastalıklara sebep veriyor.Biraz daha açabilir miyiz?Motor proteinlerin yapısı insanınkine benziyor: İki ayakları, iki bacakları, bir gövdesi ve iki elleri var. Elleri ile kargolara, ayakları ile filamentlere bağlanıyorlar. Bacaklar yürümeyi sağlıyor, ama nasıl? Bunu gözlemlemek için biz laboratuvarda bu proteinlerin bir ayağına sarı ışık yayan, diğer ayağına kırmızı ışık yayan boya molekülü yapıştırdık. Önce, bu boyaların pozisyonunu 1 nanometre (metrenin milyarda biri) çözünürlükte gözlemleyen bir metot geliştirdik. Daha sonra proteinler yürürken boyaların porsiyonlarının nasıl değiştiğini anladık. Bu deney, karanlıkta göremediğimiz bir insanın ayaklarını takip etmek için bir ayağına sarı, diğer ayağına kırmızı lamba bağlayıp lambaların hareketinden kişinin nasıl yürüdüğünü anlamak gibi.Deneyin sonucunda, motor proteinlerin insanlar gibi sağ-sol adımlar attığını gördük. Daha sonraki yıllarda çok çalışılmamış olan dynein proteinin nasıl yürüdüğü, niçin diğer proteinlerin tersi istikamette gittiği, adımları atmak için güç ve enerjiyi nasıl sağladığı soruları üzerine yoğunlaştım. Son zamanlarda kromozomların ucunda hücreyi kanser ve yaşlanmaya karşı koruyan telomer DNA’sı üzerine çalışmaya başladım. Bu DNA parçasının ne şekilde korunduğu ve nasıl sentezlendiğinin mekanizmasını anlamaya çalışıyorum.Gelecekte sizin ilgi alanlarınızdan hayatımızı değiştiren ne gibi yenilikler göreceğiz?Bu alanlardaki önemli gelişmelerin ileride kanser, yaşlanma ve norolojik hastalıkların tedavisinde daha etkin ilaçlar geliştirme konusunda yardımcı olacaklarını düşünüyorum. Günümüzde birçok hastalığın sebebinin bir proteine, hatta bazen proteindeki bir amino asidin mutasyonuna bağlı olduğu anlaşılıyor. Bizim amacımız hücre içinde proteinlerin ve DNA’nın bu harika fonksiyonları nasıl yerine getirdiklerini anlamak. Bunların anlaşılması tedavi yöntemlerini daha spesifik, daha etkin ve zararsız kılabilir.Üniversite sınavında yüksek puan aldınız. Daha popüler bir bölüm okumak yerine niçin bilim adamı olmayı seçtiniz?Fizik bölümünü birinci tercih olarak yazmaya karar verdiğimde ailemden ve çevremden ciddi tepkilerle karşılaştım. Haksız da sayılmazlardı, çünkü fizik bölümünden mezun olan birisinin Türkiye’de piyasada iş bulması kolay değil. Üniversitede akademik pozisyona geçmeleri sonu belli olmayan uzun bir maraton. Bugün bu mantık daha fazla ağırlığını hissettirmiş gibi; çünkü temel bilim bölümleri Türkiye’de tercih sıralarında sonlarda. Bilkent, Boğaziçi gibi üniversiteler dahi çok düşük tercih sırasında öğrenci alıyor bu bölümlere. Acaba memleketimizde en iyi öğrencilerin hepsi gerçekten doktor mu olmak istiyor, yoksa bu meslekte daha kolay para kazanabileceklerini mi düşünüyorlar? Bu işin içinden çıkamıyorum. Öğrenciler belki de geçmişteki bazı acı tecrübelerden dolayı kolaycılığı ve sağlamcılığı tercih ediyor. Oysa olması gereken, herkesin kendi ilgisine uygun meslek seçmesidir; yüksek puanlı popüler bolümler neyse ona göre sıralama yapması değil.Ama bizim yüksek puanlı tıp, mühendislik, hukuk gibi bölümlerden mezunlara da ihtiyacımız var.Elbette, bizim bilim insanlarının sayısından daha çok doktora ve mühendise ihtiyacımız var ama kaliteli bilim insanlarına da ihtiyacımız var. Ben ilgimin bilimsel araştırma olduğuna inanıp kendime güvenerek bu riski aldım. Çevremdeki insanların uyarılarını umursamadan hayatta istediğim şeyi yaptığıma inanıyorum. Hiç de pişman değilim. Bu arada bilimle iştigal etmeyi herkese tavsiye etmiyorum. Bir alanda fazlasıyla yoğunlaşmak ve soyutlanmaktan gocunmayan, sürekli analitik düşünüp kendini yenilemekten usanmayan, ömür boyu yüksek tempoda çalışıp rekabetten çekinmeyen ve bunun neticesinde de çok yüksek bir gelir beklemeyen maceraperest insanların işidir bilim. Rekabette ezilebilecek kişiler için akademik hayatı tavsiye etmiyorum. Amerika’da, sadece en iyi performansı gösterebilen öğrenciler akademisyen olabilir. Doktora programına 50 öğrenci girer, ortalama iki üç kişi hoca olur.Master ve doktora çalışması için neden yurtdışını tercih ettiniz?Bu iş en üst seviyede yurtdışında yapıldığı için. Akademik çalışma yapmak isteyen herkese tavsiyem yurtdışı tecrübesi edinmeleri. İngilizcelerini akıcı bir üslupla konuşacak ve yazacak hâle getirmeliler. Sadece ülkemiz için değil, Almanya ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerde de doktora öğrencileri ve post doktora yapanlar için yurtdışı tecrübesi genellikle birinci tercihtir. 2001’de ekonomik krizin olduğu günlerde üniversiteden mezun oldum. Türkiye’de bilimsel araştırma fonları komik denilebilecek rakamlardı. Sadece birkaç yerde saygıdeğer dergilerde yayınlar çıkıyordu. Şimdilerde daha iyi durumdayız. Araştırma fonları çok daha yüksek, beş altı ayrı üniversiteden güzel yayınlar çıkıyor. Bu da bizleri sevindiren, geleceğe umutla bakmamızı sağlayan gelişmeler.Çalışmalarınızı Türkiye’de sürdürme imkânı var mı? Türkiye’de Ar-Ge için sağlanan sosyal ve mali ortamı nasıl buluyorsunuz?Akademik çalışmalar ve üniversitenin niteliği ve imkânları ile alakalı son 10 yılda oldukça önemli gelişmeler yaşandığı doğru. Fakat Türkiye’deki araştırma fonları geçmişe göre çok daha iyi olsa da Avrupa ve Amerika’nın hâlen çok gerisinde. Birçok genç araştırmacı verilen ödüllerle ülkeye geri kazandırılsa da uzun dönem çalışmaları besleyecek oturmuş bir fonlama sistemi yok. Ayrıca ırk, din, görüş ve arkadaşlık bağları gözetilmeden, objektif olarak önüne gelen projeyi değerlendirme kültürünün yerleşmiş olduğunu kaç kişi iddia edebilir? Türkiye’ye kesin dönüş yapan arkadaşlar en büyük zorluğu üniversitedeki sistemle ve kişisel ilişkilerde yaşıyor. Daha çok özgürlüklerinin bölüm başkanları ve dekanlar tarafından tahakküm altında tutulduğundan, ders yükünün fazla olmasından dolayı araştırma yapmaya vakit bulmadıklarından, hizipçiliğin ve adam kayırmanın yaygın olmasından, hocaların dünya görüşüne göre değerlendirmesinden, akademisyenlerin birbirleriyle ortak proje yapmak yerine kutuplaşması neticesinde kavgalı olmasından şikâyet ediyor. Türkiye’de bilimsel araştırma yapacak gerekli niteliklere sahip öğrenci bulmak ve uygun şartları taşıyanları burada tutmak da çok kolay değil. Bu ancak sürekli üstüne koyarak, imkânları ve bilimsel atmosferi geliştirerek mümkün olabilir.Sizin çalıştığınız üniversitede bu türden sorunlar yaşanıyor mu?Bu tip problemlere bazen burada da rastlıyoruz; fakat burada sistem uzun yıllar öncesinden oturtulmuş. Herkese kendi işine bakması, yöneticilere de altındaki çalışanları mutlu etmesi öğretilmiş. Ben mesela kendi üniversitemde mesai saatlerinde politika, din, futbol, siyaset ve dedikodu konuşulduğuna fazla rastlamadım. Ne zaman bu mevzuları aşarsak gerçek başarının onun akabinde geleceğine inanıyorum.ABD’de durum nasıl? Ne gibi teşvik edici veya tam tersi işinizi zorlaştıracak kişi ve uygulamalarla karşılaştınız?Mesela, ben Amerika’nın en saygın üniversitelerinden birinde çalışıyorum. Buradaki ortam araştırma yapmak için çok uygun. İyi öğrenci bulmakta zorluk yaşamıyorum. Bu öğrenciler özgüveni, genel bilgisi, bağımsız düşünebilme ve kendini ifade edebilme yönüyle Türk öğrencilerinden genelde daha iyi eğitim almışlar. Bizden de çok iyi öğrenciler çıkıyor ama içindeki cevheri ortaya çıkarmak için saçlarınızın bir kısmından feragat etmek zorunda kalabilirsiniz. Bu da eğitim sistemimizin hâlen ezberciliğe, sınava ve teste dönük olmasından; eleştiriye, sunuma, projeye, aktiviteye Batı ülkeleri seviyesinde yer vermemesinden kaynaklanıyor. Burada sistem oturmuş, dönemde maksimum üç saat ders veriyorum, geri kalan vaktimi öğrencilerime ve araştırmalarıma adıyorum. Kimse benim Türk olmama, Müslüman olmama, İngilizceyi aksanlı konuşmama vesaire takmış gibi gözükmüyor. İşimi yapmak için idarecilerle ve üniversite sistemi ile mücadele etmeme gerek kalmıyor. Açıkçası zihin olarak rahatım ve başarılı olamazsam bunun tek sorumlusu benim. Bu duygu da beni mutlu ediyor ve çalışmamak ve tembellik yapmak için bahane üretemiyorum.Amerika’da hiç mi zorluk yok?Engeller yok mu, elbette var. Mesela bir yabancı olarak Amerikalılarla çok sıcak ilişkiler geliştirmek veya bazı kişilerin kurduğu arkadaşlık ortamına dâhil olmak kolay olmuyor. Çevre edinmek için ekstra gayret göstermek gerekiyor. Bazı öğrenciler kendi kültürüne daha yakın olduğundan yerli hocaları tercih edebiliyor. Bir de burada yerli yabancı herkesi ilgilendiren zorluklar var. Mesela, üst seviyede araştırma yapmaya çalışan kişiler arasında rekabet bazen dayanılması zor bir hâle gelebiliyor. Öndeki kişiler sürekli değişebiliyor ve sadece sürekli iyi iş üretebilen kişiler ayakta kalabiliyor. Ayrıca, son birkaç yılda bütçe kesintileri sonucu araştırma fonları çok düştü. Eskiden yüzde 20’lik kesim rahattı. Bugün bu oran yüzde 4 seviyelerinde. Geri kalanı ise ‘Araştırmalarımı devam ettirebilir miyim?’ endişesi yaşıyor.Bir gün memlekete dönmeyi düşünüyor musunuz?Neden olmasın? Memleketimde yaşasam çok daha mutlu olacağım. Sosyal hayatımın şimdikinden katbekat daha aktif olacağına eminim. Benim için Türkiye’nin yemekleri, tarihi, kültürü, aileme yakın olmak, futbol maçlarını akşam saatlerinde televizyondan seyredebilmek gibi sayısız avantajları var. Fakat hâlen üniversite sistemindeki sorunlar, temel bilimlere karşı ilgisizlik ve memleketteki siyasi belirsizlikler –ki her şey eninde sonunda buna bağlı– burada kalmamın şu an daha mantıklı olduğunu hatıra getiriyor.Dünyadaki yaygın kapitalizm bilimsel çalışmaları bir yönden teşvik edici gözükürken diğer yandan para ve kâr ile ölçerek fren görevi görmüyor mu? Bu konuda devletin teşvik edici görevi hakkında neler söylersiniz?Elbette! Özellikle küçük ülkeler bilimsel çalışmalara pragmatik yaklaşıyor. Verilen paranın üç sene sonunda 10 katıyla geri gelmesi hayallerini kuruyor. O sebeple teknoloji desteklenirken temel bilim atıl kalıyor. Fakat teknolojik araştırmalar temel bilimden beslendiğinden ülkede bu konuda yeterli birikim yoksa 10 sene sonra nefes kesiliyor. Maratona devam edemiyorsunuz. Ayrıca, sürekli o ülke ile alakalı sorunları çözücü araştırmalar yapılıyor. Mesela bizde Kırım-Kongo kenesi veya sadece ülkemizde bitkilerde görülen özel bir hastalığın çaresi gibi. Bu araştırmaların çoğu başkalarını fazla ilgilendirmediğinden dünya çapında fazla ilgi göremeyebiliyor. Doğru olanı, teknoloji, sanayi, sağlık ve tarım problemlerimizi çözmeye çalıştığımız gibi meseleyi bir bütün olarak ele almamız gerekiyor. Mesela ilaç sanayiinin memleketimizde özgün bir ilaç üretebilmesi için öncelikle hayvanlar üzerinde ilaç test edebilen akredite sahibi laboratuvara ihtiyaç var. Ayrıca o kurumda çalışabilecek nitelikte biyolog yetiştirebilecek altyapı lazım. Biri olmadan diğer basamağa zıplayamazsınız.Türkiye’deki üniversitelerin istenilen yere varmasının önündeki en büyük engel nedir?Konunun uzmanı olduğuma inanmıyorum. Mevzunun televizyon kanallarında hatta TBMM’de enine boyuna tartışılması gerektiğine inanıyorum. Kendi dar anlayışımla, en önemli sorun bence sistem eksikliği. Mesela burada post doktorasını tamamlayıp tüm enerjisi ile Türkiye’ye yardımcı doçent olarak dönenler şunları söylüyor: “Haftada 10-20 saat derse giriyorum, bırak makale yazmayı konuşacak hâlim kalmıyor. Dersin asistanı yok, haftada 200 sınav kâğıdı okuyorum. Bölümlerde finansal, yönetimsel ve lojistik yardım sunabilecek sekreterler yok. Her şeyi hocaların kendisinin yapması bekleniyor. Yeni gelen her bölüm başkanı bölümü krallıkla yönetmeye kalkıyor. Kendi yönetimsel fantezilerini hayata geçiriyor. Mesela her hocaya gelirken ve çıkarken kâğıt imzalattıran bile var.” Vakıf üniversitelerine, Boğaziçi ve İTÜ gibi okullara gidenler daha iyi bir ortamla karşılaşıyor. Fakat bu okullar üzerlerine düşen liderlik vazifesini ne kadar yerine getiriyor? Ne kadar ses getiren bilimsel çalışma yayımlayabiliyor? Doktora yapacak nitelikli öğrenci bulamamanın, fonların kısıtlı olmasının, ders yükü yoğunluğunun, politik ve kişisel ayrışmaların buralarda da geçerli sorunlar olduğuna inanıyorum. Aslında keşke buradaki birçok araştırmacı ile kapsamlı bir araştırma yapılsa. En temel mevzulara YÖK ve TÜBİTAK çare arasa, belki bir kısım sorunları kısa zamanda aşabiliriz.MAKALE SAYISI PATLADI AMA ATIF SAYISI YERLERDETürkiye’de nasıl bir sistemle bilimsel gelişmenin önündeki engeller kalkar?Aciliyeti olan meseleler var. Araştırma fonlarını artırmak, üniversite sayısını artırmak, üniversitelerde kadro açmak, ders yükünü limitlemek, gelişen alanlara yatırım yapıp, geçerliliği kalmamış bölümleri azaltmak, eğitim teknolojilerine kaynak yatırmak gibi. Bir de bazı temel sorunlar var ki bunları kâğıt üzerinde çözmek o kadar kolay değil. Bir kere insanımızı çalışarak ve alanında başarılı olarak hak ettiği yerlere gelebileceğine ikna etmemiz lazım. Sürekli başarıyı ödüllendirmek, teşvik etmek ve imkânları ilk başta bu kişilere sunmak lazım. Başarıyı ödüllendirme sisteminin boşluklara meydan vermeden oluşturulması, boşluklardan fayda sağlamak isteyebileceklere fırsat tanınmaması lazım. Mesela, TÜBİTAK makale başına para vermeye başladı. Türkiye’de çıkan makale sayısı İsrail’dekini geçti. Fakat makale başı atıf sayısı yerlerde geziyor. Demek ki makalenin niceliği değil, niteliği önemli. Uluslararası konferansa katılanlara teşvik amaçlı para önerildi. Bu sefer Bulgaristan’da Azerbaycan’daki adı sanı duyulmamış konferanslara gidişler arttı. Alınan her fon başına hocalar kendilerine ekstra maaş yazabiliyor. Bu sefer iş ticarete döner oldu. Tabii ki başarılı olan akademisyenler daha çok kazanmalı. Ama diğerlerinden beş on kat daha fazla değil. Ayrıca insan kayırmanın, fişlemenin, ahbap çavuş ilişkisinin, torpilin olduğu bir ortamda bu dediklerim olmaz. Mesela burada rektörler ve dekanların çoğunluğu tartışılamayacak derecede başarılı isimlerdir. Ödüller üç aşağı beş yukarı hak edene verilir. Böylelikle insanlar bütün gün başkalarını ve yapılan haksızlıkları konuşmaz, işlerine bakar. Son olarak, tartışmaya açık bir önerim var; Türkiye’deki akademik ortamın bir adımda düzelmesi mümkün değil. Bunun yerine beş on tane pilot üniversite belirlenip onların 10 sene içerisinde dünya standartlarına çekilmesi ve diğer kurumlara örnek olmaları daha isabetli bir strateji olabilir. Her üniversitenin doktora programı açmasına gerek yoktur. Bir kısmı öğretim, bir kısmı araştırma üniversitesi olarak ayrılır, imkânlar gereksizce dağıtılmamış olur. Dünyanın birçok ülkesinde üniversiteler arası farklı kategoriler vardır. Bizdeki gibi her şey tek elden, merkezî yönetilmeye çalışılmaz.
Reklam
Eskilerden miras: Vazgeçmediğimiz 10 âdet:
Uzun yollarda sadece atlar, çadırlar ve erzak taşınmadı. Alışkanlıklar ve ritüeller, kökleşmiş davranışlar da beraberinde geliyor. İnsanlarla beraber göç etmeyi başarmış bu alışkanlıkların izleri gündelik yaşamımızda hâlâ oldukça büyük bir yer tutuyor. Anadolu'ya göç, İslamiyetin kabul edilmesi, değişen dinin toplumsal yapıdaki etkileri ve yansımaları gibi tarihsel ve sosyolojik detaylarda boğulmanın bir anlamı yok şimdilik. Örnekler çoğaltılabilir ama aşağıda sıraladıklarımız, ister batıl inanç deyin ister bir bildikleri vardır deyin hepimizin alışkanlıklarından, belki de farkında olmadan yaptıklarından.
Reklam
Fransız Sokak Sanatçısı OakOak'ın 20 Süper Yaratıcı Çalışması
Fransız sokak sanatçısı OakOak'ın yaptığı bu mükemmel çalışmalar birçok ülkede gazete manşetlerine çıkmıştır. Genelde doğduğu şehir olan St. Etienne'de çalışmalarını sürdüren sanatçı gezmek amacıyla gittiği başka yerlerde de çalışmalar yapmış. Sokak sanatı alanında ünü ülke sınırlarını aşmış bu ismin çalışmaları hem çok yaratıcı hem de oldukça eğlenceli.İşte usta sanatçının eserlerinden bazıları...
Yazılımcıların Garip Halleri - 3
Daha önceki galerilerde de (Yazılımcıların Garip Halleri - 1  Yazılımcıların Garip Halleri - 2) yazılım geliştiricilerin bir yazılımı geliştiriken karşılaştıkları tuhaf , mantıksız ya da sıkıcı olan durumlara verdiği tepkileri yansıtmaya çalışmıştım.Şİmdi serinin son galerisi ile devam ediyoruz. Hadi inceleyelim.
2 Bin Yıllık Apollo Heykelini İnternette Satacaktı
Gazze'de bir balıkçı tarafından aylar önce denizden çıkarılan 500 kilo ağırlığındaki Yunan tanrısı Apollo'ya ait heykele, internette satışa sunulduktan sonra polis tarafından el koyuldu. İnternetteki müzayede sitesi eBay'de bir süre önce Joudat Ghrab (26) adlı balıkçının satışa çıkardığı heykel için 500 bin dolar istendiği fakat gerçek değerinin bunun çok üstünde olduğu belirtiliyor. Balıkçının bir eşek üstünde taşıyarak evine getirdiği heykelin arkeoloji dünyası için büyük bir kazanç olabileceği ifade ediliyor. Net olmayan fotoğraflara bakarak yorum yapmak zorunda kalan uzmanlar heykelin en az 2 bin yıllık olduğunu vurguluyor. Değeri konusunda yorum yapılamayacağını söyleyen Kudüs Arkeoloji Fakültesi'nden Jean-Michel de Tarragon, 'Eser emsalsiz. Çünkü mermer ya da taş dışında metal heykel çok az sayıda bulunuyor. Kimse fiyatını belirleyemez. Fakat denizden çıkmışa benzemiyor' dedi. Balıkçı Ghab ise heykeli Mısır-Gazze sınırının 100 metre açığında bulduğunu söylüyor Milliyet
Reklam
Editörün Notu: Halt Etmişsin Victor Hugo!
Fransız yazar Victor Hugo’nun başyapıtı Sefiller’in muhafazakâr yayınlarıyla bilinen Ötüken Yayınları’nca yayımlanan baskısına editörünün düştüğü “eleştirel” dipnot, bu kadarına da pes dedirtti...Fransız yazar Victor Hugo’nun başyapıtı Sefiller’in muhafazakâr yayınlarıyla bilinen Ötüken Yayınları’nca yayımlanan baskısına editörünün düştüğü “eleştirel” dipnot, bu kadarına da pes dedirtti.  Hürriyet'e konu olan haberde 1907 yılında Avanzade M. Süleyman tarafından Osmanlı Türkçesiyle yayımlanmış metni günümüz Türkçesine uyarlayan editör Erol Kılınç, Victor Hugo’nun romanda Paris lağımlarının yeraltı şebekesi bağlantılarını Doğu alfabesinin karışık estetiğine benzettiği tasvirine veryansın ediyor.'SENDE ESTETİK NE GEZER'Editörün Hugo’nun “Karanlık bir zemin üzerinde Doğu’nun bir çalı gibi karışık ve şekilsiz harfleri görünüşte bir karışıklıkla gelişigüzel serpilmiş gibidir (...)” ifadesi üzerine düştüğü dipnot şöyle: “Halt etmişsin sen! Senin harflerinde estetik bir düzen olsaydı, senin medeniyetinde de hat sanatına benzer bir yazıya dayalı sanat dalı ortaya çıkardı!
Taylor Swift: 'Müziğimde Yalnızlığım Var'
ABD’nin country dalında son yıllarda yetiştirdiği en başarılı isim olan Taylor Swift, müziğe başlamasını “yalnızlığına” borçlu olduğunu açıkladı ABD’nin country dalında son yıllarda yetiştirdiği en başarılı isim olan Taylow Swift, müziğe başlamasını “yalnızlığına” borçlu olduğunu açıkladı. İngiltere’de yayımlanan Daily Star Sunday gazetesine konuşan Swift, “Hiçbir partiye davet edilmezdim. Sevdiğim çocuk yüzüme bile bakmazdı. Ben de şarkı yazmaya başladım” dedi. 1989 doğumlu Swift, “Şarkı yazmak bana çok şey öğretti. Hayatta öğrenilecek en zor derslerden biri, bazen birinin sizi sevmesini sağlamak için yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Bazen sadece boşvermelisiniz” dedi.BILLBOARD | Taraf
Reklam
Sevgililer Günü’nde Hangi Filmi İzlemelisiniz?
Şöyle mendil ıslatan, kalpleri yumuşatan, hayallere daldıran romantik bir film izlemek için Sevgililer Günü'nden güzel gün var mı?  Senede bir yakalanan bu fırsatı iyi değerlendirin. Ama film seçerken de helak olmayın. Testi çözün, sonucu  'Bize Gelsene Film İzleriz ;) mesajıyla sevgilinizle paylaşın, ortamı ayarlayın, oynat'a basın! İşte gerçek Mutlu Son! Sadece Sevgililer Gününde değil, her gün Samsung Sinema’ya tüm akıllı Samsung cihazlarınızdan* erişebilir, onlarca filmin, dizinin ve çizgi filmin keyfini sürebilirsiniz!
Gezegenimizden Birbirinden Çarpıcı 10 Etkileyici Manzara
Dünya çapında geziye çıkan tüm insanların el kitabı olan Lonely Planet seyahat rehberi, tüm dünyada çok uzak yerleri keşfetmek için insanlara gereken ilhamı veren bir başyapıt niteliğinde. Lonely Planet'tan seçilen 10 efsane manzara gezi severleri kıskandıracak nitelikte.İşte nefes kesici 10 fotoğrafla, Lonely Planet seyahat rehberinden seçilen manzaralar...
Trafo Gibi Bir Adam
Sırp asıllı Slavisa Pajkic’in görenleri hayrete düşüren bir özelliği var. Sırbistan’ın Pozeravac şehrinde yaşayan Slavisa Pajkic yüksek voltaja hiçbir yara almadan dayanabiliyor. Sıradışı bu özelliğini 17 yaşında keşfeden Slavisa Pajkic bir insan için 50 voltluk bir lektrik bile tehlikeli olabilirken hiç gözünü kırpmadan elektrik prizine elini sokabiliyor, ampülleri yakıp bir sosisi küle bile çevirebiliyor… Slavisa 1983′te 20 bin voltluk akımı alarak Guiness Rekorlar Kitabı’na girerken 2003′te ise rekorunu bir suyu 1 dakika 37 saniye içinde 97 dereceye kadar ısıtarak yenilemiş.Bilimadamlarının vücudunda gelişen olayları tam olarak açıklayamadığı Slavisa’nın iletken bir yapıya sahip olduğu söyleniyor. Üzerinde yapılan araştırmaya göre akımların vücudunun içinden geçmeyerek sadece derisinden aktarıldığını bulmuşlar. Dünya üzerinde birçok şova konuk olan Slavisa, gönüllü olarak insanların migren, sinüzit ve sırt problemlerini çözmeyide başarmış.
Reklam