Titanik'e Binemeyen Tek Yolcu: Besim Ömer Akalın
Efsane Titanik gemisinde 2223 yolcu vardı, ama aslında gemide 2224 yolcu olması gerekiyordu. Satılan bir biletin yolcusu Titanik’e geç kaldığından binemedi, bu bilet bir doktor tarafından Avrupa seyahati sırasında alınmıştı. Ancak doktor Fransa’dan başladığı yolculuğunu kötü hava koşulları nedeniyle Southampton limanına kadar sürdüremedi ve Titanik gemisini kaçırdı. Bileti olduğu halde 1.514 kişinin yaşamını yitirdiği gemiye binemeyen tek yolcu, Türk doktor Besim Ömer Akalın ’dı. Titanik 15 Nisan 1912 gecesi daha ilk seferinde bir buz dağına çarpmış ve yaklaşık iki saat kırk dakika içinde Kuzey Atlantik’in buzlu sularına gömülmüştür. Batışı 1.514 kişinin ölümüyle sonuçlandı ve dünya savaşları dışındaki en büyük deniz felaketlerinden biri olarak tarihe geçti. Besim Ömer Akalın (d. 1 Temmuz 1862, İstanbul - ö. 19 Mart 1940, Ankara), Türk bilim adamı, sivil toplum örgütçüsü ve milletvekili. Türkiye’de çağdaş doğum biliminin öncülerindendir; ülkedeki ilk doğum kliniğini açan, doğum üzerine ilk çağdaş kitabı yayımlayan kişidir. “Ebelerin ebesi” adı ile anılır; ebelik mesleğinin kurumsallaşmasına, ayrıca hemşirelik ve hastabakıcılık mesleğine büyük katkıları olmuştur. Ülkede tıbbi yayıncılığı başlatan bilimadamıdır. Titanik faciası ile sonuçlanan yolculuk için bileti olup da yolculuğa geç kaldığı için katılamayarak felaketten kurtulmuş tek kişi olması ile de tanınır.T24
Söyleşi: Kötü Ruhlu Malefiz Olarak Angelina Jolie
Geçirdiği ameliyatlar nedeniyle kariyerine ara veren ve bu süre zarfında kendini meme kanseriyle mücadeleye adayan Angelina Jolie, Disney’in kötü kalpli cadısı Malefiz rolüyle geri dönüyor. İlk defa bir Disney filminde boy gösterecek olan Angelina Jolie, rolünün gereksinimlerini, çocuklarının Malefiz’e bakışını ve sağlık durumunu kamuoyuyla paylaşma kararını CinéLive dergisine anlattı. Kötü kapli Malefiz’i oynayacağınız açıklandığında, bir çok insan “Angelina Jolie bu rolde harika olur” dedi. Bunu iltifat olarak mı yoksa hakaret olarak mı alıyorsunuz? İnsanlar, bazı aktör ya da aktrisleri kaba ya da kötü adam rollerine yakıştırdıklarında gülümsüyorum. Malefiz beni küçüklüğümden beri etkilemiştir. Bir yandan beni çok korkuturdu, diğer yandan da ondan çok etkilenirdim. Onu her zaman çok sevdim. Teklifi kabul etmeden önce çok düşündüm ama bir gün kardeşim “Bunu gerçekten yapmalısın” gibi bir mesaj bıraktı ve kabul ettim. Ama Malefiz gerçekten kötü kalpli… Çok karanlık bir karakter. Bu noktadan sonra, Malefiz’i nasıl gizemli ve ilginç kılabiliriz, onu düşünmemiz gerekiyordu. Tehlikeli bir rol olduğu doğru. Linda Woolverton’un yazdığı senaryo oldukça tutarlıydı. Ana fikir sadece kötü kalpli birini oynamaktan zevk almak değil, bu tarz karakterlerin neden bu kadar cani ve agresif olduğunu da anlamak. Onu bu kadar gaddar olmaya iten nedir? Dışlanmışlığın kurbanı mı?Çocuklarınız Malefiz hakkında ne düşündü? Onu çok korkutucu buluyorlardı ama kendilerine Malefiz’in gerçek hikayesini anlatacağımı söyledim. Başkalarına anlatmayacaklarına söz verdiler. Onlara senaryoyu anlattım, benim için de küçük bir sınavdı. Bir gün sonra oğullarımdan biri arkadaşına Malefiz’i savunarak “Sen onu anlamıyorsun!” diyordu. Demek ki başarmışım. Bunu yapmak için bir çok nedenim vardı. Çocuklar adaletsizliği sevmezler. İyi ya da kötü olsun, çocuklar karakterlerin savaşçı olmasını isterler ve karakter, Malefiz gibi hata yaptığında, sınırı aştığında sinirlenirler, anlam veremezler. Böylece, tanımadıkları şeylerin varlığını keşfederler.Malefiz kılığına girdiğinizde neler hissettiniz? Aslında çok zarif ve kontrollü biri. Oynaması zor bir rol oldu. Benim için yepyeni bir meydan okumaydı. Malefiz’i sesim sayesinde kontrol edebildim. Bunun için çok çalıştım. Malefiz normalde benden çok daha büyük, kendine her zaman güvenen, gururlu biri. Kendime daha teatral, daha ‘British’ bir ses seçtim. Sesimi çocuklarım üzerinde denedim, pek bir değişiklik fark etmediler. Ben de bu karanlık sese daha melodik bir hava katmaya karar verdim ve işe yaradı! Gülmeye başladılar. Çözümü bulmuştum ve bu yönde çalıştım.Aurora’yı oynayan Elle Fanning’le benzediğinizi söylüyorlar. Fanning ekranda ışık saçarken, siz daha karanlık ve korkutucu görünüyorsunuz… Bunu bir iltifat olarak alıyorum. Elle Fanning gerçekten çok şaşırtıcı biri. Ekranı aydınlatıyor. Ben ise kendimi, sakin ve iyi biri olarak görmek isterim. Özel hayatımda da yapmaya çalıştığım bu. Geri kalan şeyler içinse hayat gerçek bir mücadele olarak geçiyor. İşimizde mücadele ediyoruz, politik olarak mücadele ediyoruz ve özel hayatımızla bile mücadele edebiliyoruz. Ben böyle yaşıyorum. Onun için de insanların düşündüğünden daha ciddi olmaya çalışıyorum. Elle Fanning ise çok şeker ve sempatik olmanın avantajına sahip. Onunla ilk karşılaşmamızı hatırlıyorum. Beni gördüğünde koridorun ucundan koşarak geldi ve bana sarıldı!Kızınız, filmde Aurora’nın gençliğini oynuyor… Her ne kadar Brad’le benim özel bir beklentim olmasa da, çocuklarımızı bir film setinde, küçük bir rolde görmek keyif verici bir şeydi… Hatta oyuncu olmamalarını tercih ederiz! Çekimler sırasında Vivienne 3 ya da 4 yaşındaydı. Film setinde, bütün çocuklar benden korkuyordu. Büyük olanlarla sorun yoktu ama en küçükler yanıma yaklaşamıyordu. Herhalde boynuzların ve tırnakların etkisi! Ama Vivienne, annesiyle oynadığı için sorun olmadı.Gençken karanlık biri olduğunuzu söylemiştiniz. Sizi değiştiren ne oldu? Evet öyleydim. Daha doğrusu öyle olmuştum… Çok seyahat ettim ve dünyada benim sorunlarımdan daha zor mücadelelerin, daha büyük acıların olduğunu anladım. Yardım kuruluşlarıyla çalışmamım sebebi de bu. Ve tabii ki çocuklarım var. Anne olmak, kendin için değil, başkaları için yaşaman anlamına geliyor. Bu sizi hayatınızın geri kalanı için değiştiriyor. Hala tepkimi çeken şeyler olsa da, her sabah uyanıp çocuklarımla oynuyor ve onlarla beraber kendi çocukluğuma geri dönüyorum. Bana bunu getirdiler.Peki sonuç olarak, kötü kalpli olmak Malefiz’in biraz olsun hoşuna gitmiyor mu? Sanırım öyle bir an gelir ki, herkes “Tamam, beni daha fazla zorlama, beni rahat bırak” der. Sanırım herkes hayatında en az bir kere saldırıya, ihanete uğramış, yargılanmıştır. Ve her zaman öyle bir an gelir ki “Tamam! Ben kötü müyüm? O zaman ne kadar kötü olabildiğimi sana göstereceğim” deriz.Böyle bir topluma sahibiz öyle değil mi? Evet ama yaşlandığımızda ve birbirimize benzediğimizi, biraz egoist olduğumuzu anladığımızda, oturup düşünmemiz gerekir. Şiddet ve kötülük her yerde. Dünyanın bazı yerlerinde yaşananlar, hayatımızda gündelik sorunlara ve atışmalara yer olmadığını anlamamızı sağlamalı. Canilik ve dehşet bizi bir araya getirmeli.Siz de son zamanlarda, özel hayatınızda zor dönemlerden geçtiniz, sağlık sorunları yaşadınız. Bugün nasılsınız? Çok iyiyim ve bu kararı aldığım için gurur duyuyorum. İyi doktorlara sahip olmak ve yönettiğim ‘Unbroken’ üzerinde çalışmak büyük bir şanstı. İşim konsantre olabildim.Yaşadıklarınızı, New York Times aracılığıyla insanlarla paylaştınız, kadınları meme kanserine karşı test yaptırmaya çağırdınız. Bu beni insanlara yaklaştırdı. Kadınlarla hastalıkları hakkında konuştum, erkeklerle eşlerinin ya da kızlarının sağlık durumu hakkında görüşlerimi paylaştım. Benimle aynı şeyleri yaşayan, yakınlarını kaybeden ya da ameliyatı düşünen insanlarla tanıştım. Bunu açık bir şekilde kamuoyuyla paylaşmak, onlar kadar bana da yardımcı oldu. Bana gelen destek gerçekten çok çarpıcıydı.  ZETECinéLive’dan çeviren Cem Gelgün
Milenyum Hangi Basit Gerçekleri Değiştirdi?
Milenyumla birlikte gelişen teknolojinin de yardımıyla oldukça hızlı ve verimli bir ‘ keşifler çağına ‘ girildi. Business Insider, milenyumla birlikte değişen yedi basit gerçeği derledi. Bilim dünyasını karıştıran hesaplama hatasından coğrafya müfredatına eklenen yeni okyanusa, ideal beslenme düzeninden koyu dindarların uykusunu kaçıran Tanrı Parçacığı’nın keşfine kadar bu yedi gerçek şöyle: Artık beş okyanusumuz var Coğrafya derslerinden bildiğimiz Pasifik (Büyük), Atlas, Hint ve Kuzey Buz Denizi okyanuslarının yanına bir de Antarktika Okyanusu eklendi. Güney Okyanusu olarak da anılan bu okyanus, Uluslararası Hidrografi Örgütü tarafından 2000 yılında tanımlandı. Arjantin, bu oylamada bölgenin ayrı bir okyanus olarak tanımlanmasına karşı çıkmıştı. Okyanus, adından da anlaşılacağı üzere Antarktika kıtasını çevreliyor ve Pasifik, Atlas ve Hint okyanuslarının güney bölümlerini birleştiriyor. İdeal beslenmeyi artık piramit değil, tabak temsil ediyor Tabanında tahılların, ardından sebze-meyve ve et ürünlerinin geldiği o ünlü piramit 2005 yılından itibaren yerini temsili bir yemek tabağına bıraktı. Yeni ideal yemek düzeninde, her şey porsiyonlarla belirleniyor. Buna göre, tabağınızın yarısı meyve ve sebzeyle dolu olmalı. Beyin hücreleri geliştirebildiğimizi keşfettik 1980′lerin sonuna kadar bilgi transferini sağlayan nöronların çoğalamadığı düşünülüyordu. 1990′larda yapılan bazı araştırmalar, beynin kendi kök hücre rezervinden bazı hücreleri tamir edebildiğini gösterdi. 2013 yılında ise, yaşamını yitirmiş insanların beynini inceleyen biliminsanları, olması gerektiğinden daha genç hücrelerin bulunduğunu tespit etti. Bu bulgu, yeni nöronların üretilebildiğine yoruldu. Suyun hücrelerde nasıl taşındığını nihayet anladık Modern bilim, suyun hücre zarları arasında nasıl bu kadar hızlı dolaşabildiğini açıklamakta yetersiz kalıyordu. Ancak 2003′te Peter Agre ve Roderick MacKinnon, akuaporin adı verilen protein kanallarını keşfetti. Keşfiyle sahiplerine Nobel kazandıran bu kanallar, suyun hücrelere geçişini sağlıyor. Proton bildiğimizden daha küçük çıktı Biliminsanları 2013 yılına kadar protonun yarıçapı konusunda kendilerinden oldukça emindi. Ancak, 2013 yılında protonun yarıçapının düşündüğümüzden yüzde 4 daha küçük olduğu saptandı. Fark kulağa küçük gelse de, bilim dünyasını tam bir karmaşaya sürükledi. Çünkü protonun yarıçapına dayanarak yapılan ölçümler atom fiziğinin temelini oluşturduğundan, birçok hesap şaşabilir. Brontozorlar artık bir dinozor değil, aslında hiç olmadı Dev, otobur Brontozorlar aslında iki biliminsanının çekişmesinden doğdu. Meslektaşı Edward Drinker Cope ile kanıt yarışına giren Othniel Charles Marsh, 1877′de başsız bir apatozor iskeleti buldu. Bunu otçul Camarasaurus’a ait bir başla tamamlayan Marsh, buna brontozor adını verdi. Hatta bu iskelet Carnegie Müzesi’nde sergilendi. 1903′te hata fark edildi, ancak müze, 1979′a kadar iskeleti değiştirmedi. Tanrı Parçacığı artık bir gerçek Higgs Bozonu adıyla bilinen Tanrı Parçacığı, 14 Mart 2013′e kadar teoride vardı. Ancak bu tarihte, Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi’nden (CERN) yapılan duyuruda biliminsanları Higgs Bozonu’nu bulduklarını açıkladı. Maddeye kütle kazandıran Tanrı Parçacığı, evrenin oluşumuna dair en güvenilir kanıtı sunuyor. Biliminsanları, 1960 yılından bu yana bu parçacığı kanıtlamak için ter döküyordu.Diken
9 Soruda GDO Hakkında Bilmeniz Gerekenler
Dünden itibaren Türkiye’de binde 9 ve altında genetik yapısı değiştirilmiş organizma (GDO) içeren ürünlerin önü açıldı. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı iznin GDO’lu gıdalara ‘yeşil ışık’ anlamına gelmediğini, sadece yem amaçlı ithal edilen ürünleri kapsadığını savunuyor. Buna karşılık yaygın kaygı fiiliyatta gıdalarda binde 9′a kadar GDO’ya yeşil ışık yakıldığı yönünde. Peki nedir GDO; dünyada kullanımı nasıl; insan sağlığına zararlı mı değil mi? Dokuz Soruda… 1. GDO’lu besin nedir, nasıl elde edilir? GDO’lu besinler genetik mühendisliği tarafından geliştirilen yöntemlerle DNA’sı değiştirilen bitki türlerinden elde ediliyor. Bir organizmaya başka bir organizmadan DNA aktarılarak, o organizmanın DNA’sı ile oynanıp genetiği değiştiriliyor. Dünya çapında en çok mısır, soya, şeker pancarı, pamuk ve kanolanın genetiğiyle oynanıyor. 1994′ten beri ABD’deki süpermarketlerin raflarında yeri almaya başlayan GDO’lu besinlerin ilk örneği, Amerikalıların ‘Flavr Savr domatesleri’ dedikleri, daha geç olgunlaşması için genetiği değiştirilmiş olan domatesler. 2. GDO’lu besinin do ğ al besinden farkı nedir? İnsanoğlu binlerce yıldır hayvanların ve bitki türlerinin çaprazlama yöntemiyle üremelerini sağlıyor. Bu zaten doğal bir süreç. GDO’lu besin yaratmada kullanılan yöntem ise doğal yöntemden farklı olarak, organizmanın genetiğinde yapılan değişikliğin daha detaylı olmasına imkan veriyor. Yani hedefe yönelik değişim yapılabiliyor. Hem de doğal çaprazlama yöntemine oranla çok daha hızlı bir biçimde… 3. Neden GDO’lu besin üretiliyor? 1 numaralı neden, tarladaki mahsulün maruz kaldığı tarım ilaçlarına daha dayanıklı hale getirilmek istenmesi. Şu an itibariyle Amerika Birleşik Devletleri, Hindistan, Arjantin, Brezilya ve Kanada. ABD’de yetiştirilen mısırın ve soyanın çoğu (yaklaşık yüzde 85) GDO’lu. 4. GDO’lu ürünler sa ğ lı ğ ımız için zararlı mı? Bazı biliminsanları genetiği değiştirilmiş organizmaların çaprazlama yöntemiyle geliştirilen organizmalardan daha zararlı olmadığını savunsa da, muhalif görüşteki biliminsanları GDO’lu besinlerin bilinmeyen tehlikeler içerdiğine işaret ediyor. Ayrıca genetiği değiştirilen organizmaların insanlar için alerji riski taşıdığını vurguluyorlar. Bu fikir ayrılığının başlıca nedeni, GDO alanında bilim dünyasının elinde yeterince veri olmaması. 5. GDO’lu ürünler çevre için zararlı mı? GDO’lu ürünlerin çevreye zararı konusunda da bilim dünyasında bir görüş birliği sağlanmış değil. Bu husus da biliminsanlarını iki ayrı gruba bölüyor. 6. Dünya çapında GDO’lu besinler nasıl denetleniyor? ABD’de GDO’lu besin üretimi Tarım Bakanlığı, Çevre Bakanlığı ve FDA (Gıda ve İlaç Dairesi) tarafından denetleniyor. Ancak bazı GDO karşıtları, kuralların yeterince sıkı olmadığından şikayetçi. Avrupa’da ise durum daha farklı. Avrupa ülkelerinde ABD’ye kıyasla daha az GDO’lu besin tüketiliyor ve bu konuda kurallar çok daha katı. Ürünler pazara sürülmeden önce sıkı incelemeden geçiriliyor. Türkiye’de ise GDO ve ürünlerinin gıda amaçlı olarak kullanılması ve GDO’lu üretim yapılması da tamamen yasak. Türkiye’de GDO mevzuatı, Biyogüvenlik Kanunu ve bu Kanun kapsamında oluşturulan Biyogüvenlik Kurulu’nun aldığı kararlar çerçevesinde yürütülüyor. Biyogüvenlik Kurulu geçmişte sadece yem amaçlı alarak kullanılmak üzere üç soya ve 14 mısır geninin ithalatına izin vermişti. 7. Gıda etiketlerinde GDO içerdi ğ i yazıyor mu? ABD’de bu konuda çıkan farklı sesler şu anda kesin bir yasanın oluşturulmasını engelliyor. Bu, üretici firmanın inisiyatifine bırakılıyor. Ama 64 ülkede genetiği değiştirilmiş besinlerin etiketlerinde bu bilginin yer alması hususunda zorunluluk var. Bunlardan bazıları Fransa, Japonya, Malezya, Yeni Zelanda ve Avustralya. Hollanda ve Çin’de yapılan araştırmalar, etiketlendirme yasalarının tüketici alışkanlıklarında bir değişiklik yaratmadığını ortaya koyuyor. 8. GDO’lu besin üretiminden kim kâr ediyor? Tabii ki pastanın en büyük dilimini ABD’deki tohum ve biyo-kimya firmaları yiyor. 9. GDO’lu besinler tüm dünyayı doyurabilmek için gerekli mi? Bu soru da dünya çapında bir münazara konusu. Genetiği değiştirilmiş organizmaların üretiminden kâr edenler, 2050 senesinde dünya nüfusunun 9.6 milyara ulaşacağını ve bu nedenle hızlı ve kesin sonuç veren GDO’lu besin üretiminin gerekli olduğunu savunuyor. Bu görüşe muhalif olanlar ise, GDO’lu besin üretimini hızlandırmak yerine, açlık sorununu, fakir ülkelerdeki çiftçilere modern tarım yöntemlerini öğreterek ve dünya çapında gıda israfını önleyerek doğal yöntemlerle azaltmayı öneriyor. (vox.com’daki GDO dosyasından yararlanılmıştır)Diken
Gökbilimciler 'Mega-Dünya' Keşfetti
Bilim insanları, 'mega Dünya' olarak tanımladıkları devasa bir gezegen keşfetti. Dünya'dan 560 ışık yılı uzaklıkta yer alan kayalık ve gezegen, gezegenimizden 17 kat daha ağır ve 2.3 kat daha büyük.Ejderha (Draco) takımyıldızıda yer alan Kepler-10c adı verilen dev gezegenin, Güneş benzeri bir yıldızın yörüngesinde yer aldığı ifade edildi. 'Mega-Dünya', Dünya'dan biraz daha büyük olan 'süper-Dünyalardan' bile daha büyük ve kayalık. Gökbilimciler, keşfinden önce Kepler-10c gibi dev kayalık gezegenlerin var olabileceğinden emin değildi. İlk olarak bir gaz devi olduğu düşünülen gezegenin, hidrojen emerek Jüpiter boyutunda bir gök cismine dönüşeceği düşünülüyordu. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden (CfA) Christine Pulliam'ın yaptığı açıklama, ortaya çıkarılan gezegenin aslında bir 'mega-Dünya' olduğunu ortaya koydu. Bir diğer CfA araştırmacısı Dimitar Sasselov, 'Gezegenlerin Godzillası'nı bulduk... Ancak bir canavarın aksine, Kepler-10c yaşam için olumlu sinyaller saklıyor' ifadesini kullandı. Keşfi Amerikan Astronomi Topluluğu'nun 224'üncü toplantısında açıklanan Kepler-10c, çok yakın olduğu yıldızı etrafındaki bir turu 45 günde tamamlıyor. Bu durum, dev gezegendeki yaşam olasılığını yok etmese de azaltıyor. Yıldız sistemindeki bir diğer gezegen olan Kepler-10b ise yaşam barındırmıyor. Dünya'nın üç katı büyüklüğündeki 'lav gezegen' Kepler-10b, yıldızı etrafındaki bir turu sadece 20 saatte tamamlıyor. En eski sistemlerden biri 'Gezegen avcısı' Kepler teleskobunun ortaya çıkardıdğı Kepler-10c, teleskobun gönderdiği verilere göre ilk olarak yüzeyi gaz örtüsüyle kaplı bir 'mini-Neptün' olarak değerlendirildi. CfA gökbilimcisi Xavier Dumusque ve ekibi, Kanarya Adalarındaki Telescopio Nazionale Galileo teleskobundaki HARPS-North spektrografını kullanarak Kepler-10c'nin kütlesini ölçtü. Ortaya, beklenenden çok farklı bir sonuç çıktı. Kepler-10c'nin yer aldığı yıldız sistemin Büyük Patlama'dan yaklaşık 3 milyar yıl önce oluştuğu düşünülüyor. Oluştuğu dönemde silikon ve demir gibi ağır elementlerin fazla olması, kayalık gezegenlerin oluşumunu kolaylaştıran bir faktör olarak kabul ediliyor. Sasselov, Kepler-10c ve benzer gezegenlerin yaşam saklıyor olabileceği konusunda ümitli olduğunu ifade etti. Sasselov, 'Kepler-10c keşfi, bu tür kayalık gezegenlerin sandığımızdan çok daha erken zamanlarda oluşabileceğini gösterd... Eğer kaya oluşturabiliyorsanız, yaşam da ortaya çıkabilir' dedi. Kaynak: Space.com
Hong Kong Filmleri İstanbul Modern Sinema'da
İstanbul Modern Sinema’da son dönemde yeniden yükselen sinemadan on filmlik seçki.İstanbul Modern sinema, Sinema Sponsoru D-Smart’ın katkılarıyla, Hong Kong Ekonomi ve Ticaret Dairesi işbirliğiyle  5-15 Haziran tarihleri arasında “Hong Kong Panorama” başlıklı programla Hong Kong’un köklü ve son dönemlerde yeniden yükselen sinemasından  on filmlik bir seçki sunuyor.  Programdaki filmler arasında “Elveda Cariyem”in (Farewell My Concubine) yazarı Lilian Lee’nin korku öyküleri derlemesinden uyarlanan, Hong Kong sinemasının ünlü oyuncuları Jeannie Chan, Dada Chan ve Kelly Chen’in rol aldığı korku filmi serisi “Karanlığın Öyküleri”nin ilk filmi (Tales From the Dark 1) yer alıyor. Ayrıca, 2014 yılındaBerlin Film Festivali’nde Altın Ayı’ya layık görülen “İnce Buz, Kara Kömür”  (Black Coal, Thin Ice), Wong Kar Wai'ın geçen yıl Berlin Film Festivali’nin açılış filmi olarak gösterilen ve Kung Fu tarihine dair güzel bir inceleme olan “Büyük Usta” (The Grandmaster) ve eşcinsel bir erkek ile eşcinsel bir kadın arasında gelişen sıradışı aşkı konu alan “Seviyor, Sevmiyor” (Love Me Not) da seçkideki filmler arasında.2014 Berlin Uluslararası Film Festivali’nden Altın Ayı ve En İyi Oyuncu dalında Gümüş Ayı ödülleriyle dönen “İnce Buz, Kara Kömür”, parodi ve ciddiyet arasında gidip gelen sağlam bir kara film. 2013 Outfest Los Angeles LGBT Film Festivali dahil birçok festivalin resmi seçkisine giren “Seviyor, Sevmiyor”, izleyici şiddetli aşkın zorlukları ve sınırları muğlak bir cinsellikle dolu dokunaklı bir yolculuğa çıkarıyor.İki Oscar’a aday olan ve 2014 Asya Film Ödülleri’nden En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil yedi ödülle dönen Bruce Lee’yi de eğitmiş olan efsanevi Wing Chun ustası Ip Man’ın yaşamının ve döneminin öyküsünü aktaran “Büyük Usta”, Çin’in kaos, bölünme ve savaş dolu yıllarını gözler önüne seriyor.  Önemli oyuncuları ve güçlü yönetimiyle, 2013 Hong Kong Film Ödülleri’nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil olmak üzere sekiz dalda ödül kazanan “Soğuk Savaş” yolsuzluk, güç mücadelesi ve politik oyunlar üzerine bir gerilim. Prömiyerini 2013 Hong Kong Film Festivali’nde yapan “Bizim Dansımız” da dans, stil ve gençlik enerjisiyle dolu, romantik bir drama. Dünya prömiyerini New York’taki Asya Filmleri Festivali’nde (2013) yapan “Karanlığın Öyküleri Bölüm 1,” Çinli yazar Lilian Lee’nin yazılarından uyarlama ve üç farklı yönetmen tarafından yönetilmiş üç eğitici hayalet öyküsünden oluşuyor“İncir”,  ilk IFVA* ödülünün kazananı yönetmen Vincent Chui’den, dünya prömiyerini 2013 Hong Kong Bağımsız Film Festivalinde yapan, eşsiz ve ahenkli bir drama.  2013 Hong Kong Uluslararası Film Festivali’nin resmi seçkisi içinde yer alan “Son Kodaman”, 1930’larŞanghay’ında yaşamış bir suç örgütü liderinin öyküsünü anlatıyor. Başrollerinde Hong Kong’un ünlü yıldızlarının oynadığı “Arsız Kocam”, eğlenceli bir romantik komedi. “Diva” ise menajeri Kin-sun tarafından bir diva olmaya yönlendirilen J’nin öyküsünü aktarıyor.İstanbul Modern Sinema girişi 9 TL.’dir. Film gösterimleri müze ziyaretçilerine ve üyelere ücretsizdir. KARANLIĞIN ÖYKÜLERİ  Bölüm 1 (Tales From The Dark, Part 1), 2013Hong Kong | DCP, Renkli, 114’ | KantoncaYönetmenler:  Simon Yam, Chi-Ngai Lee, Fruit ChanOyuncular: Simon Yam, Jeannie Chan, Dada Chan, Kelly Chen, Tony LeungDünya prömiyerini New York’taki Asya Filmleri Festivali’nde (2013) yapan “Karanlığın Öyküleri Bölüm 1,” Çinli yazar Lilian Lee’nin yazılarından uyarlama ve üç farklı yönetmen tarafından yönetilmiş üç eğitici hayalet öyküsünden oluşuyor. İlk öykü “Çalıntı Mallar” Simon Yam tarafından yönetilmiş, başrolünde de kendisi oynuyor. Kwan, oyuncaklarla dolu, yıkık dökük bir odada yaşamaktadır. Kendisine hayaletler musallat olmaktadır ve işinden kovulmasının ardından, para kazanmak için ölülerin küllerinin saklandığı kapları çalmaya ve onları kendisinden satın almaları için ailelere şantaj yapmaya karar verir. “Avuç İçinde Bir Sözcük” başlıklı ikinci öykü, Lee Chi-Ngai tarafından yönetilmiş. Bay Ho bir kahindir ve hayaletleri görebilme becerisine sahiptir. Eski yüzme öğretmenine musallat olan ergenlik çağındaki hayaleti araştırmaya başlar. Fruit Chan tarafından yönetilen son öykünün başlığı, “Jing Zhe.” Bir kadın, bir kahinden onu aldatan insanları lanetleyecek bir ayin gerçekleştirmesini ister. 'Bu kısmen düzensiz fakat sürükleyici mini-üçleme, Uzakdoğu korku sineması hayranlarını, korkudan altlarına ettirmeden memnun edecektir '. – Variety MagazineİNCİR (The Fig), 2013Hong Kong | Blu-ray, Renkli, 97’ | KantoncaYönetmen: Vincent ChuiOyuncular: Jenny Li, Eliz Lao, Lo Chun Yip, Stiffany Lo, Carson Chungİlk IFVA* ödülünün kazananı yönetmen Vincent Chui’den, dünya prömiyerini 2013 Hong Kong Bağımsız Film Festivalinde yapmış, eşsiz ve ahenkli bir drama. Bir trajedinin ardından Ka, kocasını terk eder. Annesinin ölümünden babasını sorumlu tutan Man adlı adamla tanıştığında, Ka kendisini aile bağlarının nasıl çözülüp yeniden bağlanabildiğini ve insanların birbirleriyle ilişki kurmaya ne kadar ihtiyaç duyduklarını anlamasını sağlayacak beklenmedik bir arkadaşlık içinde bulur. *Hong Kong Arts Centre tarafından organize edilen Asya Film ve Görsel Medya Geliştiricisi  (The Incubator for Film and Visual Media in Asia)SON KODAMAN, (Da Shang Hai ) 2012Hong Kong | Blu-ray, Renkli, 118’ | KantoncaYönetmen: Wong JingOyuncular: Chow Yun-fat, Huang Xiaoming, Sammo Hung2013 Hong Kong Uluslararası Film Festivali’nin resmi seçkisi içinde yer alan film, 1930’lar Şanghay’ında yaşamış bir suç örgütü liderinin öyküsünü anlatıyor. “Son Kodaman,” nostaljik Hong Kong aksiyon filmleriyle Hollywood usulü dram ve romantizmi bir araya getiriyor. İşadamı Cheng, polisin tuzağına düşer ve yeni bir hayata başlamak üzere her şeyi ardında bırakır. Şanghay’ın suç dünyasına adım attığında, hayatının aşkı, Japon ordusu ve yerel gizli servis arasında sıkışıp kalır. “Wong Jing’in yavan ciddiyetiyle yönlendirilen bu pahalı yapım, salon draması sahnelerini arka arkaya ortaya seriyor, aralaraysa etkili fakat dudak uçuklatmayan aksiyon sahneleri giriyor.” – Variety MagazineARSIZ KOCAM (My Sassy Husband), 2012Hong Kong | DCP, Renkli, 107’ | KantoncaYönetmen: James YuenOyuncular: Ekin Cheng, Charlene Choi, Zhang Xinyi, Izz Tsui, Joyce ChengBaşrollerinde Hong Kong’un ünlü yıldızlarının oynadığı eğlenceli bir romantik komedi. Sam ve Yo Yo aralarındaki büyük yaş farkına rağmen, ailelerinin verdiği sözü yerine getirmek için evlenirler. Ancak on yıl içinde birbirlerine aşık olurlar. Sam orta yaş bunalımı geçirirken Yo Yo istekli davranmaya devam edince, birbirlerine daha fazla direnemez hale gelirler. Evliliklerinin ardındaki sırrı öğrenerek, yeni bir hayata başlarlar. DİVA (DIVA Hua Li Zi Jun), 2012Hong Kong | Blu-ray, Renkli, 102’ | KantoncaYönetmen: Heiward MakOyuncular: Joey Yung, Chapman To, Hu Ge, Meg Lam, Carlos ChanJ, menajeri Kin-sun tarafından bir diva olmaya sevk edilir. Bir konser sırasında sesini kaybedince, ortadan yok olur ve görme engelli bir masörle beklenmedik bir ilişki içine girer. Bu sırada Kin-sun, kariyeriyle aşkı arasında seçim yapması gereken Red adlı bir başka şarkıcıyla ilgilenmeye başlar. J geri dönüp Red’e yardım ederken, kendi kariyerini sürdürmesi için baskı altına girer.  SEVİYOR, SEVMİYOR, (Love Me Not) 2012Hong Kong | Blu-ray, Renkli, 92’ | KantoncaYönetmen: Gilitte LeungOyuncular: Afa Lee, Kenneth Cheng, Rebecca Yip, Siu Wu2013 Outfest Los Angeles LGBT Film Festivali dahil birçok festivalin resmi seçkisine giren “Seviyor, Sevmiyor”, izleyici şiddetli aşkın zorlukları ve sınırları muğlak bir cinsellikle dolu dokunaklı bir yolculuğa çıkarıyor. Dennis resim atölyesinde çalışmaktadır, Aggie ise fotoğrafçıdır. Çocukluktan bu yana arkadaştırlar ve her ikisi de eşcinseldir. Dennis görücü usulü bir evlilik yapmaya niyetlendiğinde, Aggie kıskançlık hisseder ve Dennis’le ilişkisini gözden geçirmeye karar verir. SOĞUK SAVAŞ (Hon Zin), 2012Hong Kong | Blu-ray, Renkli, 102’ | KantoncaYönetmen: Lok Man Leung, Sunny LukOyuncular: Aaron Kwok, Tony Leung,  Charlie Young,  Andy LauYolsuzluk, güç mücadelesi ve politik oyunlar üzerine bir gerilim. Beş memuru taşıyan hayli donanımlı bir polis minibüsünün ortadan kaybolduğuna dair aldıkları isimsiz telefonun ardından, Hong Kong polisi bir kurtarma operasyonu başlatır. Saat işlemeye başlar, rehinelerin hayatlarının ve polisin itibarının kurtarılması, iki rakip komiserin ellerindedir. Önemli oyuncuları ve güçlü yönetimiyle, “Soğuk Savaş” 2013 Hong Kong Film Ödülleri’nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil olmak üzere sekiz dalda ödül kazandı. “Yoğun olay örgüsüyle başlangıçta kafa karışıklığına yol açan Hong Kong polisiyesi ‘Soğuk Savaş’ daha sonra gözle görülür biçimde canlanıyor, ancak filmin yanlış başlangıcı birçok izleyicinin dramanın karmaşık manevralarıyla tam anlamıyla bağ kurmasına engel olabilir.” – Variety Magazine BİZİM DANSIMIZ (The Way We Dance), 2013Hong Kong | Blu-ray, Renkli, 110’ | Kantonca Yönetmen: Adam WongOyuncular: Cherry Ngan, Babyjohn Choi, Janice Fan, Tommy “Guns” LyPrömiyerini 2013 Hong Kong Film Festivali’nde yapan bu film dans, stil ve gençlik enerjisiyle dolu, romantik bir drama. Fleur üniversiteye yeni başlamıştır ve tutkusu bir dansçı olmaktır. Katıldığı Bomba adlı dans topluluğunun tek amacı bir yarışmada rakip topluluk Rooftoppers’ı yenmektir. Dans stiliyle alay edilmesinin ardından Fleur topluluktan ayrılır ve bir Tai Chi kulübüne üye olur. Beklenmedik bir kaza sonucu Fleur dibe vurur ancak o anda, Rooftoppers’ın lideri ortaya çıkar ve ona başarılarının sırrını açıklar. “Hong Kong’un en iyi sokak dansçılarına yer veren, muhteşem bir seyirlik.” – Hollywood Reporter BÜYÜK USTA (Yi Dai Zong Shi), 2013Hong Kong | DCP, Color, 110’ |Kantonca Yönetmen: Wong Kar WaiOyuncular: Tony Leung, Zhang Ziyi, Chang Chen, Zhang Jin, Wang QingxiangBruce Lee’yi de eğitmiş olan efsanevi wing chun ustası Ip Man’ın yaşamının ve döneminin öyküsü. İki Oscar’a aday olan ve 2014 Asya Film Ödülleri’nden En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil yedi ödülle dönen “Büyük Usta” Çin’in kaos, bölünme ve savaş dolu yıllarını gözler önüne seriyor. “Wong Kar-wai'nin 2013 Berlinale’nin de açılışını yapan bu dövüş sanatları destanı, varoluşsal bir melankoliyle yerçekimine karşı koyan aksiyon sahnelerini bir arada sunuyor.”– The Hollywood ReporterİNCE BUZ, KARA KÖMÜR (Bai Ri Yan Huo) ,  2014Hong Kong | DCP, Renkli, 106’ | KantoncaYönetmen: Diao YinanOyuncular: Liao Fan, Gwei Lun Mei, Wang Xuebing, Wang Jingchun, Yu AileiDetektif Zhang, bir seri cinayet vakasını beceriksiz biçimde ele alır ve görevden uzaklaştırılır. Benzer cinayetler yeniden işlenmeye başladığında, Zhang cinayetleri kendi başına araştırmaya başlar. Kanıtlar genç bir kadına işaret ediyordur; Zhang bu kadını izlerken ona aşık olur ve birdenbire hayatı tehlikeye sürüklenir. Parodi ve ciddiyet arasında gidip gelen bu sağlam kara film, 2014 Berlin Uluslararası Film Festivali’nden Altın Ayı ve En İyi Oyuncu dalında Gümüş Ayı ödülleriyle döndü. “Çinli yönetmen Diao Yinan, taşrada yaşayan sıradan insanlar arasında geçen, tarz sahibi bir kara film yapmış.” – The Hollywood ReporterMilliyet
Reklam
Sinemada Zihinlere Kazınan 20 Açılış Sahnesi
Bir filmin iyi bir film olduğuna nasıl karar verirsiniz? Yönetmenine, oyuncularına, senaristine yada yapımcısına göre karar verenler çoğunluktadır. Ama bence iyi bir film açılış sahnesinden belli eder kendini. Her genelleme gibi yine istisnaları hariç tutarak denilebilir ki her iyi filmin iyi bir açılış sahnesi olacaktır. Koltuğa oturduğunuzda, perde aydınlandığında yada DVD'nin play tuşuna bastığınızda çoğu zaman ne çıkacağını bilmezsiniz. Ama işte iyi bir film sizi o ilk iki üç dakikada kendisine bağlayabilendir. İyi bir yönetmen izleyicinin ilk iki üç dakikada kendi dünyasına kabul ettirebilendir. Elbette ki bu bir subjektif değerlendirme. Ama bugüne kadar iyi başlayan kötü bir filme rastlamadım. Böyle olunca film seçimimde de açılış sahnelerine önem vermem yadırganmamalı. İşte açılış sahneleriyle unutamadığım filmleri sıralamak ve iyi bir filme giden yolun iyi bir açılış sahnesinden geçtiğini kanıtlamak istediğim liste de böyle oluştu. İyi seyirler dilerim.
Reklam
Gelmiş Geçmiş En İyi 10 Macera Filmi
Gerçek mi yoksa rüya mı? Belkide geriye kalan hayatınızı bu soruyu sorgulayarak geçireceksiniz. Yönetmen Christopher Nolan’ın ustalık yapıtı olan Inception, Leonardo Di Caprio’nun tüm zamanların en iyi performanslarından biriyle taçlandırılıyor.
İstiklal'in Yeni Bir Tiyatrosu Var: Kabile Tiyatro
Sürekli değişen gündemin başımızı döndürdüğü, iktidarın insana, sanata ve düşünceye nefes aldırmadığı şu süreçte salim kafayla bir şey düşünmek, gözünü kapatmak bile zorken Barış Yücedağ, Mahir Akgündoğdu onca gündemin arasında yüzümüzü gülümseten bir şey yaptı. Bu ikili İstiklal'in tam göbeğinde, Galatasaray Lisesi'nin az ilerisinde Kabile Tiyatro adında bir sahne kurdu.  Sanatın ve sanatçının hırpalandığı, sanat kurumlarının tek tek kapatıldığı şu günlerde yirmi yaşların ortalarında bir yandan sanat öğrenimine devam eden bu iki insan için her şey çok zor görünse de Barış Yücedağ'ın yazdığı Kabile Tiyatro'nun da ilk oyunu olan 'NRD' oyunundan ve mekan içerisindeki samimiyetten de anlaşılıyor ki; Hiçbir şey zor değil ve onlar için bu daha başlangıç. Oyunun yazarı Barış Yücedağ ile ayaküstü  bile sohbet ettiğinizde oradaki o enerjiyi hemen anlıyorsunuz.  Zaten mekanın en güzel özelliklerinden biri de bu, oyun bittiğinde kapılarını kapatan bir mekan değil. Oyun sonrası sıcağı sıcağına oyunun ve dünya meselelerinin konuşulduğu, zaman zaman yazar ve oyuncuların da dahil olduğu tatlı sohbetlerin gerçekleşmesi. 'NRD' ise gerçekten çok farklı bir oyun, hem metin ve metnin koyduğu diyaloglar olarak farklı hem de rejinin yarattığı dünya açısından farklı bu arada oyundaki birbirinden izlenesi oyunculuklar da işin bonusu ve bizim seyrettiğimiz yanı oluyor. Üç oyuncununda ayrı ayrı tebriği hak ettiklerini söyleyebilirim.  Daracık bir alanda gösterdikleri performans ne olursa olsun büyük bir alkışı hak ediyor. Oyunun içeriği hakkında bir şeyler yazmayı denesem de beceremedim, herkesin (bunu gerçekten söylüyorum.) kendinden bir şeyler bulacağı zaman zaman gülmekten kopacağı zaman zaman ise gözleri doldu dolacak hale geleceği bir oyun var karşınızda. Bu da ayrı bir başarı, metin olsun, sahnedeki iş olsun bize bambaşka ayak basmadığımız dünyadan sesleniyor gibi olsa da insanla bağını iyi kurmuş bir iş görüyoruz. 'NRD'yi ve Kabile Tiyatro'nun gelecek zamanlardaki diğer işlerini kesinlikle görmelisiniz.  'NRD' 6 Haziran Cuma Saat: 20:00'da Kabile Tiyatro'da Oyunun Yazarı: Barış Yücedağ Yönetmen: Rusudan Savaneli Oyuncular: Mehmet Kadir Osmanoğulları, Pınar İnandım, Samet Denizdurduran Diğer tüm detayları aşağıdaki hesaplardan öğrenebilirsiniz:https://www.facebook.com/kabiletiyatro https://twitter.com/kabiletiyatro https://twitter.com/bayuce Adres:Evliya Çelebi Mh. Meşrutiyet Cd No:31 D:5 34430 İstanbul 34430 Beyoğlu
MÜYAP'ın Youtube Kanalı Kapatıldı
YouTube’da Türkçe şarkıların ve içeriklerinin yöneticisi olan Müyap’ın bugün saat 13:30 itibari ile YouTube hesabı kapatıldı. Detaylar haberimizde. Emre Aydın, Şebnem Ferah, Sezen Aksu, Tarkan gibi starların yeni çıkan şarkı ve kliplerini yayınlayan Müyap’ın YouTube hesabı kapatıldı. Şuanda YouTube’da bulunan binlerce şarkıya giriş yaptığınızda “Bu video şuanda kullanılamıyor” hatası ile karşılaşıyorsunuz. Müyap tarafına şok olarak kapatılan kanalın neden kapatıldığı konusunda net bir karar yokken, tahmini olarak Netmüzik tarafından telif hakları ihlali veya içerik paylaşımı konusunda kararsızlık nedeni ile tüm videoların kaldırılması yönünde şikayette bulunulduğu tahmin ediliyor. “ŞİMDİ NE OLACAK ?” YouTube hesabı kapatılan Müyap’ın binlerce şarkısına şuanda erişim sağlanamıyor. Hal böyle olunca hem şarkıcıların ücretleri, hem de milyonlarca izlenme bir çırpıda havaya uçmuş durumda. Müyap çephesinden herhangi bir açıklama yapılmazken, YouTube ile bu durumun görüşülmesi gündemde. Ayrıca bir Twitter hesabından yapılan açıklamada Müyap’ın YouTube kanalının bugün kapatılacağı belirtilmiş. Detaylı açıklama Müyap tarafından yapıldığında konu güncellenecektir. Bir Twitter hesabından yapılan açıklama:
Reklam
2014 National Geographic Gezginler Temalı Fotoğraf Yarışmasına Katılan 30 Efsane Fotoğraf
26- kez düzenlenen National Geographic ''gezgin'' temalı fotoğraf yarışması başladı ve fotoğraf kabul etmeye devam ediyor. 30 Haziran 2014 tarihine kadar fotoğraflar kabul edilmeye devam edecek. Yarışmaya katılmak için http://travel.nationalgeographic.com adresine gidip fotoğrafınızı yüklemeniz yeterli. Yarışmaya katılım ücreti fotoğraf başına 15 dolar.Birinci olan kişi National Geographic ekibi ile Alaska'da 8 günlük bir deneyim yaşama şansı yakalayacak.İkinci olan kişi Santa Fe'deki National Geographic fotoğraf atölyesinde 5 gün geçirecek.Üçüncü olan kişi ise  Maine yelkenlisinde altı günlük bir seyir geçirecek.Şu ana kadar yarışmaya katılan 30 etkileyici fotoğraflar sizlerle...
'Kendimi Sözlerle Daha İyi İfade Edebilseydim Sinemaya Bulaşmazdım'
“Kış Uykusu” filmiyle 67. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazanan yönetmen Nuri Bilge Ceylan , “Kendimi ifade etmek konusunda görüntüler yerine sözlerde daha becerikli olduğumu düşünseydim hiç sinemaya bulaşmazdım. Çünkü yalnızlığı seven bir insanım. Bir romancının yalnızlığını, bir tiyatro yazarının yalnızlığını hep kıskanmışımdır. Ama bu konuda çok yetenekli, becerikli değilim, sözleri kullanmak konusunda” dedi. Star gazetesinden Alin Taşçıyan ’a konuşan Nuri Bilge Ceylan’ın sözleri şöyle: “Kasaba filminde çok uzun diyaloglu bir bölüm vardır, çok iyi beceremediğimiz bir bölüm. O sahneyi yaşatamamış olmak beni çok korkuttu o zaman. O yüzden bir süre diyalogdan kaçmış olabilirim, ben beceremiyorum bu işi, diye. Ama o sahneyi çekememiş olmak bana sinemada çok şey öğretti. Bunun nedenleri üzerine çok düşünmek ve araştırmak zorunda kaldım. Hayattaki gerçek diyalogları gizli gizli kaydettim. Onların yapısını inceledim diyaloğu oluşturan şey nedir diye… Diyaloğun doğallığına çok takmıştım o zamanlar. Birçok yönetmen için de bir meseleydi o zamanlar… Tam da geldiğim bu noktada diyalogda doğallık o kadar da önemli görünmemeye başladı bana… Nedense… ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ da çok uğraştım o işle, biraz daha fazla diyalog vardı ve onların birbirinden çok farklı kasabalı karakterlerin ağzına oturtturulması gerekiyordu. Onda da Çehov’dan yararlandık, en az bu filmdeki (Kış Uykusu) kadar. ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’dan sonra bu filmde, o filme ait daha farklı bir dünya yaratma özgürlüğünü zannediyorum olsun istedim biraz. Tıpkı bir romancının daha özgür hissetmesi gibi diyalog konusunda. Sinemada da sırıtmayacak bir hale getirilebilir mi diye… Çünkü bana diyaloglar da çok keyif verir zaman zaman bir Çehov oyununda olsun ya da bir Dostoyevski romanında, Shakespeare oyununda falan… Bazen bir şeylerden sıkılıyorsunuz, bir şeyler deniyorsunuz.Girmediğiniz bölgeler, hala anlatmak istediğiniz, sizin için çok önemli, başat olan şeyler barındırıyor. Girmek istiyorsunuz, sırasını bekliyor bir şekilde”.   Amatörlerden profesyonel oyunculara… Amatör oyuncuyla da, profesyonel oyuncuyla da çalıştım. İkisinin de özelliklerini biliyorum. Amatör oyuncuyla çalışıyorsanız çok doğal, çok sahici şeyler almanız mümkün. Ama yazdığınız diyalogları kesinlikle değiştirmeniz lazım, her an! Onun yapabileceği, onun ağzına oturabilecek, sürekli yeni şeyler keşfetmek zorundasınız. Ama bu filmde (Kış Uykusu) biz yazdığımız diyalogları aynen istiyorduk. Çok dikkatli yazdık, tek bir kelimenin bile değişmesi, vurgusu bizim için çok önemliydi. O yüzden amatör oyuncu düşünülemezdi. Bir de amatör oyuncu zannedildiği kadar kolay değildir. En beklemediğiniz konularda sorun çıkarır. Çok naz yaparlar, mesela! Bu filmde iki üç tane amatör vardı. Bir hizmetçi karakteri var, otelde. Yani üçüncü çekimi yapmaya kalktığınızda neden, bitmedi mi, niye olmadı, ne gerek var diye soran birisi! Ama bir profesyonelle ellinciyi çekseniz de hala elli birinciyi çekmek için bir iştah görüyorum. O da insanın hoşuna gidiyor doğrusu.   Senaryodan kurguya… Senaryo nehir gibi… Bir nehrin doğuşu gibi oradan buradan bir sürü damla toplanıyor. Bir bakıyorsunuz bir gün yorgun bir ırmak akıyor. Nasıl ortaya çıktığı konusunda fazla bir fikrim yok. Her senaryoda da değişiyor bu, bazısında bir görüntü başlatabilirken bazısında bir konuşma… Eninde sonunda her şey! Daha doğrusu bir sanat yapıtının ortaya çıkması gibi bir kolaj, bir sürü şeyin harmonik, uyumlu biçimde bir araya gelmesi. Ama senaryo yazımı benim için didaktik bir süreç. Senaryo yazımı sırasında insan daha akademik düşünüyor sanki. O yüzden senaryo yazımını sette de kurguda da devam ettirmek gerektiğini düşünüyorum ya da bunu yapabilceğim bir esneklik yaratmaya çalışıyorum. Senaryodan hiçbir zaman emin olmuyorum. Çekimde daha iyi bir şey arıyorum. Kurguda çalışmayabileceği korkusu beni çekimde başka alternatiflere yöneltiyor. Çünkü insan psikolojisi o kadar tahmin edilmez ve bilinmez bir şey ki kurguda neyin çalışacağına emin olmak gerçekten çok zor. Muhakkak hepimiz birer maskeyle yaşıyoruz; toplumsal hayatta bu maskenin nasıl kendi duygusunu gizlemek, başkalarını kandırmak ve bir sürü şey için ne şekiller alacağını bilmek, bütün o detaylar insanın senaryo aşamasında tümüyle hakim olabileceği bir konu değil. Hiç aklınıza gelmeyecek bir yüz ifadesini başka bir şeyle çarpıştırdığınızda duygusal olarak, etkisel olarak, ‘İşte bu insan doğasına daha uygun,’ diyorsunuz mesela. Hiç düşünmediğiniz bir şey! Bu yüzden kurguya biraz fazla malzemeyle girmek gerektiğini düşünüyorum. O yüzden son filmde bayağı bir malzeme çektik, 200 saatlik çekim var.   Görüntülerden stile… Kendimi ifade etmek konusunda görüntüler yerine sözlerde daha becerikli olduğumu düşünseydim hiç sinemaya bulaşmazdım. Çünkü yalnızlığı seven bir insanım. Bir romancının yalnızlığını, bir tiyatro yazarının yalnızlığını hep kıskanmışımdır. Ama bu konuda çok yetenekli, becerikli değilim, sözleri kullanmak konusunda. Görüntülerde de reflekslerim daha gelişmiş. Daha doğrusu film yaparken görüntü konusundaki kararları çok daha net veriyorum. Uzun düşünceler harcamama gerek olmuyor. O yüzden fotoğraf, sinema gibi sanatlara zorunlu oldum. Hatta doğama çok daha aykırı bir üretim süreci var sinemanın. Pek çok insanla cebelleşmek zorundasınız, bittikten sonra bile! Fakat onları nasıl yaptığımı da bilmiyorum ayrıca, görüntü konusunda gerçekten hiçbir stratejim yok. Ben senaryoda da şuradan çekerim, buradan çekerim diye çok düşünmem. Hele bunca filmden sonra! Çok rahat sete giderim nereden çekeceğimi bilmeden. O teknik elemanlar, odanın şekli falan hemen nasıl çekeceğim konusunda kafamda şekillenir. Çok çeşitleme yapmam, kamerayı oraya koy, buraya koy gibi bir çeşitleme değil de oyuncuların oyunlarında, söyledikleri sözlerde bir çeşitleme yaparım. Tekrarla oluşan şeyler, anlatabileceğim, analitik biçimde ele alabileceğim konular değil. Ama stil konusu benim için çok önemli. Bir filmin anlatım şekli, neredeye içerikten daha önemlidir. Çünkü hayatımızda bile bir insan size bir şey söyler, dinlemezsiniz, ikna olmazsınız ya da çok şey ilgilenmezsiniz. Ama başka biri başka bir şekilde söyler başka bir ilgi uyandırır. Söyleyiş şekli çok önemlidir, her şeyde! Dolayısıyla bir insanı belli bir dünyaya sokmak için bir yol bulmak zorundasınızdır. Bu yolu sürekli araştırırız, insanlar üzerinde daha etkili olmak isteriz, söylediklerimiz dinlensin isteriz. Bunu hayatta nasıl arıyorsak, sinemacı da söyleyeceği yolu bulma, stil konusunda kafa yormak zorundadır. Bu konu en çok dikkat ettiğim şeydir, ama içsel bir süreç. Dikkat ederim ama kendiliğinden olan bir şey. İzah etmem biraz zor ama böyle bir şey. En önemli şey benim için, özellikle kurguda çok dikkat ederim. Bir yönetmenin eninde sonunda bir filmde hesabını veremeyeceği bir tek karenin olmaması gerektiğini düşünüyorum. En küçük ayrıntının da hesabını verebilirim. Kurguya zaman çok ayırırım. Beni utandırmamalı sonradan çünkü ufacık bir şeye dikkat etmezseniz o yirmi yıl sonra bile gözünüze batmaya devam eder.  Denemelerden ustalığa… Kendi en sevdiğim yönetmenlere baktığımda çok da denemeci tipler olduğunu düşünmüyorum. Mesela Ozu denemeci bir insan değildir. Hep aynı filmi çekerdi, ama sadece git gide daha sofistike bir hale getirdi. Sanki bir Çinli ressam elemanları git gide daha azaltır gibi. Son filmleri iyice rafinedir. Keza Bresson öyledir, nitelikleri son filmlerinde ortaya çıkmaya başladı. Cesaret tek başına saygı duyulacak bir şey değil bana göre. Nereye gittiğine bakmak lazım. Sonuçta aptal cesareti diye de bir şey var. Sofistikeleşmeye başladığı zaman bir sinema içten gelen bir yere doğru gitmeye başladığını görüyorsunuz.  Korkulardan cesarete İçten baktığım zaman kendimi çok cesur görmüyorum, tam tersine çok korkak görüyorum. Onu da söylemem lazım. Sinema bir anlamda da korkuyla yapılan bir şey. Attığım her adım korkularla ve endişelerle de yaratılıyor. Daha sonra birisi cesaret diye de nitelendirmiş olabilir ama aslında süreç öyle işlemiyor. Sinema cesaretle yapılan bir şey değil bence, tam tersine sorular, korkular, kaygılar, zayıflık, yalnızlıkla yapılır. Bir sanatçının yalnızlık hissettiği için üretim yaptığını düşünüyorum. Benim için de en büyük meselelerden biri o. O korkunç yalnızlıktan kurtulmak için biraz… Bazen… Bunlar derin konular… Nefretten sevgiye… Ben gıcık olma potansiyeli yüksek karakterlerle uğraşmayı tabii ki seviyorum. Anlamaya çalıştığım karakterler de onlar. Gıcık olma kapasitemizin ardında kendimizi koruma güdüsü bazen yatar. Mesela alaycı birine gıcık oluruz ama ondan korkarız da. Gıcık olduğumuz karakterlere gıcık olmakla hayran olmak arasında ince bir çizgi var. Bir lafla, bir tek şeyle öbürüne bir anda dönüşebilir. Sinema yazarlığının anlamı da belki burada, bir şey hep göründüğü gibi değildir. Anlamı birden değişebilir. Sanat eserleriyle ilişkide ben katalizörlerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. İyi bir sinema yazarının da böyle bir katalizör olabileceğini düşünüyorum. Ben kendi tarihimden biliyorum. Hem insanlarla hem sinemayla ilişkimde. Bugün en hayran olduğum insanlar önce en gıcık olduklarım aslında! İlk görüşte sevdiğin bir insanı uzun süre sevemezsin. Kısa vadeli olur. Filmde de öyle olur. İlk gördüğümde yarıda çıktıklarım sonradan hayatımın en önemli filmleri haline gelmiştir. Ya da yıllarca sinir olduğum bir insan ilişkinin bir anda yön değiştirmesiyle en yakın dostlarımdan biri olmuştur. Öyledir hayat, sürekli kendimizi koruyarak, kollayarak sağ kalmaya çalışıyoruz aynı geminin içinde. Tehlikeli bulduğumuz insanları, belli bir formülasyonla hayatımızdan uzak tutmaya çalışıyoruz, kafamızın içinde. Ben ilginç bulduğum karakterleri filme koymaya çalışıyorum, sevgi duymuyorum onlara, sevgi duymam gerekmiyor daha doğrusu.” T24
Reklam
İlk Yok Oluşun Sorumlusu Yanardağlar
Avustralya'da antik yanardağ patlamalarının geçmişini inceleyen bilim insanları, Dünya'daki ilk kitlesel yok oluşun 510 milyon yıl önce yaşanan patlamalar sonucu gerçekleştiğini belirledi. Bilim insanları dünya tarihindeki ilk kitlesel yok oluşun tarihini belirledi. Volkanik Kalkarindji bölgesinde radyoaktif tarihleme yöntemleri gerçekleştiren araştırmacılar, canlıların kitlesel ölümüne neden olan yanardağ patlamalarının 510 milyon yıl önce gerçekleştiğini belirledi.Geology dergisinde yayımlanan araştırmada, Curtin Üniversitesi'nden Fred Jourdan'ın başını çektiği araştırma ekibi Kuzey ve Batı Avustralya'da toplam 2 milyon kilometrekare alana yayılan antik lav oluşumunu inceledi. Radyoaktif tarihleme yöntemleri, 510-511 milyon yıl önce Kambriya döneminde yaşanan ve çok hücreli canlıların ilk kitlesel ölümüne tanık olan dönemde, Kalkarindji'da büyük volkanik faaliyetler yaşandığını ortaya koydu. Böylece, Kalkarindji bölgesinde yaşanan volkanik faaliyetlerin neden olduğu iklim değişikliğiyle ilk kitlesel ölüm arasında bağlantı kuruldu. Dr. Jourdan, 'Dünya üzerindeki canlıların yüzde 50'sini yok eden bu değişim, iklim değişikliği ve okyanuslardaki oksijenin azalmasıyla bağlantılıydı. Ancak bu değişimlerin nedeni kesin olarak bilinmiyordu' ifadesini kullandı. Jourdan, 'Kambryia dönemindeki kitlesel ölümle Kalkarindji'deki volkanik patlamaların aynı zamanda gerçekleştiğini ortaya çıkarmakla kalmadıklarını, aynı zamanda gereken kanıtı da bulduklarını' söyledi. Bölgedeki volkanik kayalarda sülfür dioksitin azaldığının anlaşılması, patlamalarda atmosefere sülfür yayıldığını ortaya koydu. Yanardağlar iklim değişikliğini harekete geçirebiliyor Jourdan, yanardağlarının bahsettikleri kitlesel ölüm kadar büyük etkileri olabileceğine dair, Filipinler'deki Pinabuto yanardağının 1991'de patlamasını örnek verdi. Atmosfere çok büyük miktarda sülfür dioksit saçan yanardağ, birkaç yıl sonra ortalama küresel hava sıcaklığının bir derecenin yaklaşık 10'da 1'i kadar artmasına neden olmuştu. Araştırmacılar, Pinabuto'nun tek başına yaptığı etki göz önüne alındığında, Batı Avustralya kadar bir alandaki patlamaların kitlesel ölüme yol açabileceğini belirtti. Jourdon, son 550 milyon yıl içinde yaşanan volkanik patlamalar ile iklim değişiklikleri arasındaki bağlantıyı çok titiz bir şekilde incelediklerini ve yaptıkları hesabın sadece 20 milyarda 1 ihtimalle tesadüf olabileceğine dikkat çekti. Volkanik patlamaların birçok canlı türü için kısa sürede adapte olması zor şartlar doğurduğunu belirten Jourdan, bu nedenle canlıların ölümden kaçamadığını belirtti. Araştırmacılar, yanardağların atmosfere saçacağı büyük orandaki gazların okyanus, iklim ve ekosistemler üzerindeki etkisini anlamak için geçmişin daha iyi incelenmesi gerektiğini ifade etti. Al Jazeera
Reklam
NASA'dan Dünyanın En Büyük Selfie'si
NASA, 100’ün üzerinde ülkeden binlerce fotoğrafı birleştirerek bir “Küresel Selfie” yaptı. Dev selfide dünyanın dört bir yanındaki insanların fotoğrafları kullanıldı. 3.2 gigapiksellik Küresel Selfie mozaiği 36 bin 422 kişinin 22 Nisan Dünya Günü’nde sosyal medya sitelerinde paylaştığı fotoğraflardan oluştu. NASA bu yıl Dünya Günü’nde dünyanın dört bir yanındaki insanlara basit bir soru sordu: “Şu anda dünyanın neresindesiniz?” Sosyal medya üzerinden sorulan bu sorunun yanıtının bir selfie ile verilmesi istendi. Amaç her bir fotoğrafı bir piksel olarak kullanıp “Küresel Selfie” yaratmaktı. Sonuçta ortaya uzaydan dünya gibi görünen mozaik bir görüntü çıktı. CNN TÜRK
Reklam