Yazarlığın Ligleri: Şampiyonlar Liginden Halı Sahaya
“Yazı kültürü elit bir ayrıcalık alanı mı? Değil. O, farklı liglerin bir arada var olduğu geniş bir üretim ekosistemi.”
Bu Yazıyı Kaleme Alma Sebebim, Uzun Zamandır Gözlemlediğim Bir Rahatsızlık:
Ülkemizde edebiyat çevrelerinin içinden gelmeyen, hayatın içinden insanların bir kitap yayımladıklarında etraflarında oluşan iklim ve onlara yönelen bakış açısı. Sıradan biri “kitap çıkardığında”, bu durum çoğu zaman kitabın kendisinden çok statü, hiyerarşi ve küçümseme üzerinden değerlendiriliyor. Oysa kitap dünyası dediğimiz alanın doğası çok daha geniş ve canlı. İnsanların yazma uğraşını, üretme kararlılığını ve ortaya çıkardıkları metinleri kitap formuna taşıma isteğini küçümsemek yerine doğru bir perspektifle değerlendirmek gerektiğine inanıyorum. Hatta yerleşik hale gelmiş o aşındırıcı eleştirel tutumun -her şeyi küçümseyerek değerlendiren, beğenmemeyi neredeyse entelektüel bir üstünlük göstergesine dönüştüren yaklaşımın- terk edilmesinin -ilginç bir şekilde aynı çevrelerin içinde, bir yandan yazı üretimini küçümseyenler bulunurken, öte yandan tam da bu yüzden kitap yayımlamaya çekinen insanlar da vardır; kitap yazmak isteyen ama kendini yetersiz görenler, yayımladığı kitabı paylaşmaktan utananlar, yıllarca bir dosyayı çekmecede bekletenler vb.- ülkemizde yazıyla uğraşan herkesi özgürleştireceğine inanıyorum.
Bizde zaman zaman “kitap beğenmeme” üzerinden kurulan o havalı tavır, aslında kimseye faydası olmayan bir daralma yaratıyor: özgün fikir üretebilme cesaretini azaltan, deneysel üretimi oyunun dışına atan, hobi olarak yazmayı “aşağılık bir durum”a indirgeyen velhasıl kültürel alanı zenginleştirmek yerine fakirleştiren bir iklim. Oysa edebiyat yalnızca büyük yazarlar ve kült metinlerle var olmaz. Elbette nitelik önemlidir; tıpkı yazarlıkta olduğu gibi okurluğun da kendi ligleri vardır. Fakat bu liglerin takipçisi olan, güçlü bir birikim ve edebi görgüye sahip okurların, bu birikimi yalnızca seçkin bir dairenin içinde dolaştırmak yerine daha kapsayıcı bir vizyona taşıması da mümkündür.
Edebiyat kültürünü güçlendirecek yaklaşım; ufku genişleten, üretimi teşvik eden ve yazının çoğalmasına alan açan yaklaşımdır. Peki ama nitelik? Bunu sorduğunuzu duyar gibiyim. İşte bu yazı biraz da bu soruya dair.
Sembolik Statü ve Meşruiyet ve Kabuller ve Retler
Yazarlık dünyasını anlamak için güçlü bir metafor bize yardımcı olabilir: futbol ligleri. Futbol dünyasında herkes aynı ligde oynamaz. Şampiyonlar Ligi vardır; dünyanın en iyi oyuncularının sahaya çıktığı bir arena. Büyük ulusal ligler vardır; İspanya, İngiltere ya da Almanya gibi. Ülkemizde de birinci ligin altında ikinci ve üçüncü ligler bulunur. Daha aşağıda amatör ligler vardır. Bir de mahalle maçları vardır: arkadaşların akşamüstü bir araya gelip oynadığı halı saha maçları. Futbolun değeri yalnızca Şampiyonlar Ligi’nden ibaret değildir. Futbol, bu liglerin tamamından oluşan geniş bir ekosistemdir.
Yazarlık dünyası da benzer bir yapıya sahip. Büyük yayınevleri, güçlü editöryel gelenekler ve uluslararası görünürlükle çalışan yazarlar, edebiyatın üst liglerini oluşturuyorlarsa daha küçük yayınevleri, sınırlı okur kitlesi olan kitaplar ve kendi çaplarında üretim yapan yazarlar, hobi olarak yazıyla uğraşanlar ise başka liglerde yer alır diyebiliriz. Bunun yanında kişisel deneyimlerini, mesleki birikimlerini ya da hobilerini kitaplaştıran insanlar da var. Bu insanlar yazıyı bir yaşam pratiği olarak sürdürürler. Bu tabloya dikkatle bakıldığında yazarlığın tek bir kategoriden oluşmadığı açıkça görülür. Yazarlık, çok katmanlı bir kültürel alanın adıdır. 3.Ligdeki bir futbolcu bir anda birinci lige transfer olabilir. Amatör bir futbolcu, bir antrenörün dikkatini çekebilir… Bunları mümkün kılacak şey, sahada olmaya devam edebilmektir.
Kitap dünyasında ise sorun çoğu zaman şu noktada ortaya çıkar: bazı insanlar bir kitabın yayımlanmasını doğrudan “üst liglere transfer” olarak yorumlarlar. Oysa gerçek hayat çok daha karmaşık bir yapı sunar. Futbolda nasıl ki her oyuncu Real Madrid ya da Barcelona forması giyemezse, yazarlık dünyasında da her kitap büyük edebiyat kanonunun parçası haline gelmez. Bu tablo kültürel üretimin doğasıdır.
Edebiyatın Gizli Hiyerarşisi: "Bunlar da Yazar mı?"
Bir başka ilginç olgu ise kültürel alanın içindeki sembolik rekabettir. Bazı okur grupları yazarlık alanını güçlü bir hiyerarşi üzerinden tanımlar. “Gerçek edebiyat” söylemi çoğu zaman bu hiyerarşinin dilidir. Bu dil içinde yazarlık bir tür ayrıcalık alanı olarak görülür. Bu nedenle yeni bir kitap yayımlayan kişiler bazen küçümseyici tepkilerle karşılaşırlar: “Herkes kitap yazıyor”, “bunlar da yazar mı?” gibi ifadeler çoğu zaman edebiyatın kendisinden çok kültürel statü mücadelesinin diline işaret eder. Pierre Bourdieu’nün kültürel alan teorisinde açıkladığı gibi sanat alanı estetik olduğu kadar sembolik sermaye için yürütülen bir rekabet alanıdır da bir yandan.
Fakat futbol metaforu burada yeniden açıklayıcı hale gelir. Mahallede oynanan maç, futbolun değerini düşürmez. Çorapları iç içe geçirerek yapılan topla evde vazoları devirerek sürüp giden maçlar, yürürken yerde gördüğü bir şişe kapağını top gibi sürmek, küçük bir taşı ayakkabının ucuyla dürtmek, sandalye ayağını kale kabul edip çocuğun peluş topuyla şut denemek… Bunların hepsi aynı dürtünün farklı tezahürleridir. İçeride yaşayan oyun duygusunun, futbol sevgisinin, belki de bir ukdenin küçük sahnelerde kendine alan bulmasıdır.
Kimse mahallede futbol oynayan birine burun kıvırmaz. Kimse halı saha maçına çıkan birine “sen futbolu değersizleştiriyorsun” demez. Kimse çorap topuyla oynayan birine bakıp “bu da kendini futbolcu sanıyor” diye düşünmez. Çünkü herkes bilir ki oyunun ruhu hem büyük stadyumlarda hem o küçük sahalarda hem de evlerde, sokaklarda yaşar.
Yazı dünyası da aynı ilkeye sahiptir.
Amatör uğraşlar vesilesiyle bazı insanlar profesyonel futbolcu olur; bazıları ise hayatları boyunca amatörce oynamaya devam eder. Benzer analojileri şarkı söylemek, resim yapmak, dans etmek gibi sanatın hemen her alanından seçerek uyarlayabiliriz. Yazı neden amatörce uğraşmaktan, hobi olarak üretmekten, anı olarak saklamaktan, bir deneyim olarak yaşanmaktan muaf tutulsun ki? Kitap yazan birinin halı sahası neden bir matbaada kitabını bastırmak olmasın?
İnsanların düşüncelerini yazıya dökmesi, deneyimlerini kitap formuna taşıması ya da bir uğraşın doğal sonucu olarak bir metin üretmesi kültürel hayatın canlılığını gösterir. Bu üretim alanı içinde zamanla güçlü yazarlar ortaya çıkar. Bazıları yazarlığı bir meslek haline getirir, bazıları ise yazıyı hayatlarının bir parçası olarak sürdürür. Yazının değeri yalnızca zirvedeki birkaç isimle ölçülemez, ölçülmemeli.
Futbolu seven biri için topa dokunmak başlı başına bir sevinçtir. Profesyonel liglere çıkmak başka bir hikâyedir. Aynı şekilde yazmayı seven biri için yazmak başlı başına değerli bir uğraştır. Büyük edebiyatın sahasına çıkmak ise başka bir yolculuktur.
Kesin olarak kabul edilmesi gereken ilk şey, bu iki durumun birbirini küçültmeyeceği olmalı. Mahalle maçları olmasaydı, Premier Lig diye bir şey milyonların teveccühüne mazhar olamazdı.
Bir insanın deneyimlerini yazıya dökmesi, mesleki/uzmanlık birikimini/deneyimini kitaplaştırması ya da düşüncelerini okurla paylaşması da kültürel hayatın önemli bir parçasıdır. Yazı kültürü tam da bu çeşitlilik sayesinde canlı kalır demiştik ya, işte aynı zamanda sevgili dostlar, yazarlık alanında gerçekçi bir perspektif geliştirmek de insanı özgürleştirir. Yazan herkesin kendini edebiyatın en üst liginde görmek zorunda olmaması gibi, herkes o ligi hedeflemek zorunda da değil; aynı şekilde o alanın da herkesi görmek ve onaylamak gibi bir yükümlülüğü yok. Kitap dünyası doğası gereği çok katmanlıdır ve her katman kendi anlamının, bağlamının ve amacının özelliğini, önemini taşır.
Topa Dokunan Herkes Premier Lig'in Dolaylı Etkileyicisidir.
Önemli olan lig değil, oyunun kendisi. Mevzuyu kapatalım. İnsanların yazma çabasını küçümseyen, kusurlarıyla alay eden, hatta bunu bir tür entelektüel üstünlük göstergesine dönüştüren tavır aslında oyunun doğasını anlamayan bir tavır çünkü kültür dediğimiz şey yalnızca zirvedeki birkaç parlak üretimle var olmaz. Kültür, geniş bir katılım alanıyla yaşar.
Bu nedenle yazı dünyasında gerçek olgunluk iki şeyle ölçülebilir: Birincisi, yazanın kendi doğru yerde konumlandırabilmesi; ikincisi ise okuyanın-görenin-duyanın, başkalarının oyun alanına saygı gösterebilmesi.
Tıpkı diğer sanatlarda ve disiplinlerde olduğu gibi kitap dünyasında da zarif ve güçlü bakış açısı şu olmalı: Oyunun kendisine saygı duymak. Zira oyun, oyuncudan değerli olduğunda bu en başta oyuna zarar verir. Oysa en sağlıklı ilişki, oyunun ve oyuncunun birbirini var eden iki unsur olarak yan yana durmasıdır. Bırakalım bu güçlü ikili, birbirinin vazgeçilmezi olarak hem birbirini geliştirsin hem de birbirinin varlığına güç versin.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

