Socrates Demokrasisi: Bir Futbolcu Bir Milli Takımın ve Ülkenin Kaderine Meydan Okuyabilir mi?
1982'de Brezilya'nın kaptanlık bandını taşıyan adam, sahaya çıkmadan önce soyunma odasında oy kullanıyordu. Antrenman saati mi, taktik mi, ceza mı, takım içinde hepsi oylanıyordu. Ve o adam, dünyanın en zarif orta sahalarından birini kurarken, aslında bir askeri rejime karşı bir demokrasi laboratuvarı işletiyordu. Adı Socrates'ti. Lakabı ya da arkadaşlarının çağırdığı isim değil; tarihin ve kaderin bir cilvesi olarak babasının tercihiyle adı gerçekten Socrates'ti...
Corinthians Demokrasisi filizleniyor.
1970'lerin sonunda Brezilya, on yılı aşkın süredir askeri bir rejimin altında nefes alıyordu. Sansür, işkence, sürgün ile geçen günlerde futbol sahaları bile bu baskının dışında kalamıyordu. Ama São Paulo'nun işçi sınıfı kulübü Corinthians'ta tuhaf bir şey filizleniyordu. Socrates ve teknik direktör yardımcısı Adilson Monteiro Alves'in öncülüğünde kulüp, oyunculara antrenman saatlerinden transfer kararlarına, kaptan seçiminden disiplin cezalarına kadar her konuda oy hakkı tanıdı. Soyunma odası duvarına asılan pankartlarda tek bir kelime yazıyordu: Demokrasi.
Buna daha sonra 'Corinthians Demokrasisi' denecekti.
Ve bu, sahaya çıkmadan önce bir oylama yapan, formasında 'Demokrasi Halkın Gücüdür' yazan bir takımın hikâyesiydi. Socrates bunu açıkça söylüyordu: Kazanmak tek başına yeterli değildi, nasıl kazanıldığı da bir anlam taşımalıydı.
Baskı rejimlerine meydan okuyan bir beden...
Rejimin en sert yıllarında bu, küçük bir kulüp meselesi değildi. Brezilya'da 'Diretas Já' talebi yükseliyordu. 'Doğrudan Seçim'!
Henüz sokaklara taşmamıştı ama toplumun damarlarında biriken güç bambaşka bir yerden patlak verecekti.
Corinthians'ın soyunma odası, o birikimin küçük ama gösterişli bir laboratuvarı gibi çalıştı. Bir futbol takımının kendi kendini yönetebildiğini kanıtlaması, 'peki ya ülke de yönetilebilir mi?' sorusunu daha yüksek sesle sordurdu.
Socrates'in kendisi de bunun bilincindeydi. Tıp fakültesini bitirmiş, sahaya adeta bir aksesuar gibi çıkan bir doktor, aynı zamanda kamuoyu önünde askeri rejimi eleştirmekten çekinmeyen bir aydındı. Sahadaki zarafeti, futbol kitaplarının anlattığı şekliyle, 'o uzun, tembel görünen ama ölümcül paslar atan bacakları, o soğukkanlı bitirişleri' onun bedenini bir tür meydan okumaya dönüştürüyordu. Baskı rejimlerinin sevdiği disiplinli, itaatkâr beden yerine, kendi kararını veren, kendi zevkine göre oynayan bir beden.
1982'de Dünya Kupası'na demokrasi talebiyle gidildi.
1982 Dünya Kupası'na Brezilya, bu atmosferin tam ortasından gitti. Socrates, Zico, Falcão, Éder'in oluşturduğu orta saha, futbol tarihinin en çok konuşulan takımlarından biri olarak hafızalarda yer etti. Ama bu ün sadece oynadıkları oyundan gelmiyordu. O kadro sahaya her çıktığında, aslında Corinthians'ın soyunma odasında denenen fikrin büyütülmüş halini taşıyordu.
Teknik direktör Telê Santana, oyunculara nadir görülen bir özgürlük tanıyordu. Taktik şemalar katı değildi; oyuncular sahada kendi sezgilerine güvenerek oynuyordu. Bu, dönemin İtalya'sının ya da Almanya'sının sunduğu disiplinli, sonuç odaklı futbolun tam zıttıydı. Brezilya'nın oyunu neredeyse bir siyasi söylem gibiydi: Baskıya karşı, güzellik ve özgürlük!
1982 Dünya Kupası... Güzelliğin kaybettiği maç...
5 Temmuz 1982, Barcelona. Çeyrek final maçı...
Brezilya'nın sadece berabere kalması yeterliydi ama İtalya'ya 3-2 kaybettiler. Paolo Rossi'nin hat-trick'i, Brezilya futbol tarihinin en acı anlarından biri olarak kayıtlara geçti.
Bu maç, yıllar içinde saf bir taktik yenilgiden çok daha fazlası olarak anlatılmaya başlandı. İtalya, o dönem kendi siyasi krizlerinden, ekonomik durgunluktan başka bir şeyle uğraşamıyordu. Rossi'nin bahis skandalından geri dönmesi de buna eklenmişti. İtalya tüm bu krizlerden bir tür pragmatizmle çıkmaya çalışıyordu. İtalya sadece futbolda değil genel olarak da o dönem pragmatizmi bir hayatta kalma stratejisine dönüştürmüştü. Brezilya ise tam tersini deniyordu: Güzelliği bir direniş biçimi hâline getirmek istiyorlardı.
Sahadaki sonuç, iki farklı dünya görüşünün karşılaşması gibi okundu ve kazanan, pragmatist olandı.
Socrates'in kendisi bu yenilgiyi hiçbir zaman sadece bir spor sonucu olarak görmedi.
Kupa kaybedildi ama fikir kaybedilmedi.
Kulüp içinde sönümlenen enerji topluma yayıldı.
Corinthians Demokrasisi kulüp içinde ancak birkaç yıl yaşadı, rejimin baskısı ve futbol federasyonunun müdahaleleriyle sönümlendi. Ama 1985'te askeri rejim çöktüğünde, Socrates'in adı hâlâ o hareketle birlikte anılıyordu. Sahada kaybettiği kupa, sahanın dışında kazandığı bir meşruiyete dönüştü.
Brezilya demokrasisi kazanırken Corinthians demokrasisi kaybetti.
Corinthians'ın 1982'de formalarına bastırdığı 'Dia 15 Vote' yazısı, aslında o yıl yapılan eyalet valiliği seçimlerine katılım çağrısıydı; Brezilya'da 17 yıl sonra ilk kez halk doğrudan vali seçebiliyordu. Hareketin asıl siyasi zirvesi 1984'te geldi. Socrates ve arkadaşları, doğrudan cumhurbaşkanlığı seçimini talep eden Diretas Já kampanyasına katıldı; Socrates, teklif aldığı İtalyan futbolunu bu hareket başarılı olursa reddedeceğine söz verdi. Ancak doğrudan seçimi getirecek anayasa değişikliği Nisan 1984'te Meclis'ten geçemedi, Socrates sözünü tutup Fiorentina'ya transfer oldu.
Diktatörlük nihayet Ocak 1985'te, halk oyu değil bir seçim koleji aracılığıyla sona erdi; muhalefet adayı Tancredo Neves cumhurbaşkanı seçildi, göreve başlayamadan ölünce yardımcısı José Sarney Mart 1985'te yemin ederek 21 yıllık askeri rejimi resmen kapattı. Corinthians Demokrasisi ise tam bu geçiş sırasında dağıldı; liderlerini kaybeden hareket, 1985'teki kulüp içi başkanlık seçiminde yenilerek sona erdi.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!








Yorum Yazın