article/comments
article/share
Haberler
Ruh Kanunu: Görünmeyen Varlığın Sessiz Yönetimi

etiket Ruh Kanunu: Görünmeyen Varlığın Sessiz Yönetimi

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

İnsan çoğu zaman kendisini tanıdığını zannediyor. Aynaya baktığında gördüğü bedeni 'ben' olarak kabul ediyor; yürüyen ayakların, konuşan dilin, gören gözlerin kendisi olduğunu düşünüyor. Oysa insanı insan yapan, görünen bedeni değil; o bedeni sessizce yöneten görünmeyen hakikattir. Bu yüzden insanın cevaplaması gereken en temel soru şu: Ben gerçekten neyim?

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Bu Soruya Verilen Cevap, İnsanın Bütün Hayatını Değiştirir.

Bu Soruya Verilen Cevap, İnsanın Bütün Hayatını Değiştirir.

Kendisini yalnızca etten kemikten ibaret gören biri, ömrünü bedenini korumaya, süslemeye ve tatmin etmeye adar. Beden yaşlandıkça ve bozuldukça da çöküş yaşayıp, geçen zamanla çatışır; bedeni genç tutmak için olağanüstü çaba harcar. Fakat bedeninden daha büyük bir hakikate sahip olduğunu fark ettiğinde, öncelikleri de değişmeye başlar. Hayatın merkezi artık beden değil, onu anlamlandıran öz olur.

Kur'ân, ruh hakkında dikkat çekici bir üslup benimsemiştir. Ruhun tam olarak ne olduğunu  ayrıntılarıyla açıklamayıp insanı tek bir hakikate yönlendirir: 'Ruh, Rabbimin emrindendir.' Bu ifade, ruhun maddî âleme ait olmadığını ve fizik kanunlarıyla bütünüyle açıklanamayacağını gösterir. Ruh da yaratılmıştır ancak yaratılış biçimi olarak alışık olduğumuz maddî varlıklardan farklıdır.

Bugün insanlık beden hakkında geçmiş çağlarla kıyaslanamayacak kadar geniş bir bilgiye sahiptir. Hücreleri, organları ve beynin işleyişini ayrıntılarıyla inceleyebilmektedir. Buna rağmen bütün bu bilgiler, insanın en temel gerçeğini açıklamaya yetmez. Çünkü bedenin nasıl çalıştığını bilmek başka, onu çalıştıran hakikati tanımak başkadır.

Bir insan öldüğünde bedeni hâlâ oradadır. Kalbi, beyni, gözleri ve elleri birkaç dakika öncesinden farklı görünmez. Fakat artık hiçbir organ görevini yerine getiremez. Demek ki bedenden ayrılan yalnızca hayat değildir; bütün sistemi yöneten o görünmez merkezdir. O merkez çekildiğinde kusursuz görünen beden sessiz bir madde yığınına dönüşür. İşte ruh, insanın görünen tarafı değil görünen bütün yönlerini anlamlı kılan ve yöneten görünmez merkezdir.

Modern çağın en büyük yanılgılarından biri yalnızca görülebileni gerçek kabul etmesi. Oysa hayatın en etkili gerçekleri çoğu zaman gözle görülmez. Sevgi görülmez; fakat insanı değiştirir. Vicdan görülmez; fakat davranışları yönlendirir. Akıl tartılamaz; fakat medeniyetler kurar. Kanunlar elle tutulmaz; fakat toplumlara yön verir. Yani görünmez olmak, var olmamak olamaz.

Ruh da böyle maddî bir organ değildir fakat bütün organların düzenini sağlayan ilâhî bir emrin taşıyıcısıdır. Elin uzanması, dilin konuşması, gözün yönelmesi ve iradenin harekete geçmesi bu görünmeyen merkezin beden üzerindeki etkisiyle mümkün olur.

Bu sebeple insanı anlamanın yolu yalnızca bedeni incelemekten, onu tanımlamaktan geçmez. Asıl mesele, beden üzerinden görünen hakikati tanıyabilmektir.

Ruhunu tanımaya başlayan insan, hayatını değiştiren bir anlayışa ulaşır: Ben bedenime sahibim fakat bedenimden ibaret değilim. Bu fark ediş, insanın kendisiyle ve hayatla kurduğu ilişkinin dönüm noktasıdır.

İnsan kendisini beden zannettiği sürece ölümü mutlak bir son olarak görür. Oysa bedenin ötesinde varlığını sürdüren bir hakikate sahip olduğunu kavradığında ölüm artık yok oluş değil, bir yolculuğun yeni bir adımı hâline gelir.

Gerçek dönüşüm de tam burada başlar. İnsan, beden merkezli yaşamaktan ruh merkezli yaşamaya yönelir. Çünkü asıl gelişim bedenin büyümesi değil, ruhun olgunlaşmasıdır. İnsan bu dünyaya anlamsızca yıllarını tüketmek için değil, ruhunu kemale erdirecek bir yolculuğu tamamlamak için gönderilmiştir.

İnsanı Yönetmek mi, Bedeni Yönetmek mi?

İnsanı Yönetmek mi, Bedeni Yönetmek mi?

İnsan, hayatı boyunca sayısız bilgi edinir. Bir meslek öğrenir, yabancı dil konuşur, teknolojiyi kullanmayı öğrenir, dünyayı tanır. Fakat bütün bu kazanımların arasında çoğu zaman en hayati bilgi eksik kalır: İnsanın kendisini tanıması.

Kendisini tanımayan insan, ömrünü dış dünyayı yönetmeye çalışarak geçirirken iç dünyasının yönetimini ihmal eder. Bunun sonucu, dışarıdan başarılı görünen fakat içten içe huzurunu kaybetmiş bir hayattır. Çünkü insanın gerçek merkezi beden değil ruhtur. Ruh ihmal edildiğinde, beden ne kadar rahat ederse etsin insan gerçek huzura ulaşamaz.

Modern çağın en büyük krizlerinden biri de bu. İnsan, bedenine tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yatırım yapmakta. Sağlığına dikkat ediyor, spor yapıyor, estetikle ilgileniyor, beslenmesini planlıyor. Bunların hiçbiri yanlış değil. Yanlış olan, bedene bütün bu özeni gösterirken ruhu ihmal etmek. Çünkü ruh aç kaldığında insan dışarıdan güçlü görünse bile içeriden yavaş yavaş çözülmeye başlar.

Bedenin ihtiyaçlarını karşılamak, ruhun ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez.

İnsan günlerce aç kalabilir; asıl ağır olan, yıllarca anlamdan mahrum yaşamaktır. Nice insanlar vardır ki sofraları doludur ama kalpleri boştur; evleri geniştir ama iç dünyaları dardır; kalabalıklar içindedirler ama derin bir yalnızlık yaşarlar. Bunun sebebi ruhlarının ihmal edilmiş olmasıdır.

Ruh yalnızca yaşamak istemez; anlamlı yaşamak ister. Bu yüzden insanın en büyük açlığı ekmek açlığı değil, hakikat açlığıdır. İnsan neden var olduğunu bilmediğinde, sahip olduğu nimetler zamanla sıradanlaşır. Çünkü ruh yalnızca tüketerek tatmin olmaz. Onun yaratılışında bilmek, anlamak, sevmek, güvenmek ve sonsuza yönelmek vardır. Bu ihtiyaçlar karşılanmadığında insan, içindeki boşluğu başka şeylerle doldurmaya çalışır. Kimi daha çok para kazanarak, kimi daha çok eğlenerek, kimi daha görünür olmaya çalışarak, kimi ise bitmek bilmeyen yeni heyecanların peşinden koşarak... Fakat ruh, kendisine ait olmayan hiçbir şeyle tam olarak doymaz. Çünkü onun yönü yukarıyadır.

İnsan, ruhunu tanımaya başladığında önemli bir denge kurar. Bedenini inkâr etmez; fakat onu hayatının merkezi hâline de getirmez. Beden ruhun bu dünyadaki emanetidir. Korunmalıdır ancak hayatın esas gayesi değildir.

Nasıl ki bir geminin değeri, yolcusunu güvenle limana ulaştırmasındadır; beden de ruhun dünya yolculuğunu taşıyan bir vasıtadır. Hiç kimse limana ulaştığında gemiyi yolculuğun amacı zannetmez. Gemi araç, hedef ise varılacak yerdir.

İnsan bu hakikati kavradığında bedenine gerektiği kadar değer verir, ömrünü yalnızca onu memnun etmeye harcamaz. Dünya ile kavga etmeden onu doğru yerine yerleştirir. Çalışır, fakat mesleğini putlaştırmaz. Kazanır; fakat kazancının kölesi olmaz. Sever; fakat hiçbir sevgiyi mutlaklaştırmaz. Kaybeder; fakat bütün varlığını kaybetmiş gibi yıkılmaz. Çünkü artık dayandığı yer beden değil ruhtur.

Ruhunu merkeze alan insan, şartların peşinde sürüklenen biri olmaktan çıkar; ilkeleriyle yaşayan bir insana dönüşür. Dış dünyanın sürekli değişen rüzgârları onu kolayca savuramaz. Çünkü yönünü dışarıdan değil, içinde taşıdığı hakikatten alır.

İşte ruhun en büyük gücü budur. Ruh, insana yalnızca hayat vermez; hayatına yön, denge ve istikamet de kazandırır.

Ruhun Ölmemesi ve İnsanın Gerçek Yolculuğu

Ruhun Ölmemesi ve İnsanın Gerçek Yolculuğu

İnsan, hayatı boyunca en çok ölümden korktuğunu düşünür. Oysa derinlerde korktuğu şey ölüm değil, yok olmaktır. Çünkü yaratılışında sönmeyen bir sonsuzluk arzusu taşır. Bu arzu, en mutlu anlarda bile insana aynı soruyu fısıldar: 'Eğer her şey bir gün sona erecekse, bütün bunların anlamı nedir?'

Ruh hakikati, bu soruya verilen en güçlü cevaptır. Ruh, bedene bağlı bir enerji ya da bedenin ürettiği bir sonuç değildir. Aksine beden, ruhun bu dünyadaki yolculuğu için giydiği geçici bir elbisedir. Elbise eskir; fakat onu giyen varlığını sürdürür. Bu sebeple ölüm, ruhun sonu değil;  onun bedenle kurduğu ilişkinin sona ermesidir.

İnsan bu gerçeği kavradığında ölüm anlayışı bütünüyle değişir. Ölüm artık hayatın sonu değil, onun yeni bir aşamasıdır. Nasıl ki doğum anne rahminden dünyaya açılan bir kapıysa, ölüm de dünya hayatından daha geniş bir âleme açılan kapıdır.

Asıl değişen ruh değil, ruhun içinde bulunduğu varlık alanıdır. İnsan bunu aslında her gün tecrübe eder. Çocukluk bedeni yerini gençliğe bırakır; gençlik olgunluğa dönüşür. Hücreler sürekli yenilenir, deri değişir, saç uzar, tırnak kesilir. Yıllar boyunca beden defalarca değişmesine rağmen insan kendisini hep aynı kişi olarak hisseder. Çünkü kimliğimizi taşıyan beden değil, ruhtur.

Hayatı boyunca insanın bedeni değişse de ruhu aynı yolculuğa devam eder. Ölüm ise bu yolculuğun en büyük eşiğidir. Günlük hayatta yavaş yavaş değişen elbise, ölümle birlikte tamamen çıkarılır; fakat yoluna devam eden yine ruhtur. Çocukluğunda 'ben' diyenle ihtiyarlığında 'ben' diyen aynı hakikattir. Hatıraları taşıyan odur. Sevgiyi muhafaza eden odur. İmanı derinleştiren odur. Vicdanı konuşturan odur.

Bu hakikat, insana iki önemli denge kazandırır. İlki dünyayı mutlaklaştırmamasıdır. Çünkü ruhun asıl vatanı bu dünya değildir. İkincisi ise dünya hayatını bütünüyle küçümsememesidir. Çünkü dünya, ruhun eğitim ve olgunlaşma yurdudur. Tercihler burada yapılır, karakter burada şekillenir, ahlâk burada inşa edilir.

İnsan kendisini sadece bu dünyaya ait gördüğünde, her kaybı mutlak bir felaket gibi yaşar. Gençliğini, makamını, servetini ya da sevdiklerini kaybettiğinde derin bir şekilde sarsılır. Çünkü varlığını geçici olanlara bağlamıştır.

Fakat ruhunun yolculuğunu bilen insan, kayıplara daha farklı bir gözle bakar. Üzülür, fakat umudunu kaybetmez. Özler, fakat ümitsizliğe düşmez. Ağlar, fakat isyana sürüklenmez. Çünkü bilir ki hiçbir ayrılık, hiçbir kayıp ebedî değildir. Hayatın en büyük tesellilerinden biri de budur.

 İnsan neden sonsuzluğu ister? Neden sevdiği hiçbir şeyin, hiçbir güzelliğin sona ermesini istemez? Neden her mutluluğun devamını arzular? Çünkü ruh, geçici olana değil kalıcı olana göre yaratılmıştır. 

İçimizdeki bu hiç sönmeyen ebediyet arzusu öylesine orada değildir. Nasıl açlık rızka, susuzluk suya işaret ediyorsa; sonsuzluk arzusu da ebedî hayata işaret eder. Ruhunu tanıyan insan bu işareti görür ve artık onun için korku, üzüntü yoktur

Ruhunu tanıyan insan, hayatını yalnızca bugünün hesabıyla yaşamaz. Her davranışını daha büyük bir yolculuğun parçası olarak görmeye başlar. Çünkü bilir ki dünya, yolculuğun tamamı değil yalnızca bir durağıdır. İnsanı olgunlaştıran da işte bu bakıştır.

Ruhunu tanıyan kişi, ölüm korkusuyla değil, hayatın sorumluluğuyla yaşamaya başlar.

Ve sonunda şu hakikati idrak eder: İnsan dünyaya bir süre ömür tüketip sonunda ölmek, yok olmak için değil; ölmeden önce hakiki anlamda yaşamayı öğrenmek ve esas yaşama hazırlanmak için gönderilmiştir. Ruh ise bu büyük yolculuğun sessiz, fakat ölümsüz yolcusudur.

Instagram

Facebook

YouTube

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam