article/comments
article/share
Haberler
Kadının Sesi Kimin Sesi? Feminizm ve Müziğin Dalgaları

etiket Kadının Sesi Kimin Sesi? Feminizm ve Müziğin Dalgaları

Bir kadın şarkı söylüyor. Sahnede. Işıklar üzerinde. Milyonlar izliyor. Güçlü görünüyor. Özgür görünüyor.

Ama bir saniye durun.

O sahneyi kim kurdu? Işıkları kim ayarladı? Kameranın açısını kim seçti? Şarkının sözlerini kim yazdı? Klibin yönetmenini kim seçti? Ve en önemlisi: O kadının bedeninin nasıl görüneceğine kim karar verdi?

Müzikte kadın meselesi, sahne önünde başlamaz. Sahne arkasında başlar. Ve sahne arkası, çoğu zaman sahne önünden çok daha karanlıktır.

Bu yazı işte o sahne arkasıyla ilgili. Ama oraya varmak için önce kısa bir tarih anlatmam gerek. Feminizm bir anda ortaya çıkmadı. Dalga dalga geldi. Ve her dalganın kendi müziği oldu.

Birinci Dalga: Oy Hakkı, İmza Hakkı, Var Olma Hakkı

Birinci Dalga: Oy Hakkı, İmza Hakkı, Var Olma Hakkı

19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başı. Kadınlar oy kullanamıyor. Miras bırakamıyor. Kocaları olmadan banka hesabı açamıyor. Üniversiteye giremiyor ya da girse bile diploma alamıyor.

Birinci dalga feminizm bu duvarları yıkmakla uğraştı. İngilizce 'Suffragette' diyorlar kendilerine: oy hakkı mücadelesi veren kadınlar yani. Hapishaneye düştüler. Açlık grevi yaptılar. Bazıları öldü.

Bir parantez: Bu yazıda 'dalga' diyorum ama bazı feministler 'kuşak' der. Çünkü 'dalga' metaforu, kabaran ve çekilen bir hareketi çağrıştırır. Oysa feminizm, bir kuşaktan diğerine aktarılan birikimli bir kültürdür. Ben anlatım kolaylığı için dalga deyişini sürdürüyorum. Siz isterseniz 'kuşak' diye okuyun, anlam değişmez.

Peki müzik nerede?

Müzik, o dönemde kadınlar için hâlâ bir 'salon süsü' gibi görülüyordu. Burjuva ailelerin kızları piyano çalmalı, misafirlere ufak bir arya söylemeliydi. Ama bestecilik? Profesyonel sahne? İmzayı taşıyan eser? Bunlar erkeklerin işiydi.

Fanny Mendelssohn adında bir kadın vardı. Felix Mendelssohn'un ablası. Kardeşinden daha yetenekli olduğunu söyleyenler bile var. Ama eserlerini kardeşinin adıyla yayımlamak zorunda kaldı. Çünkü kendi adıyla yayımlasa kimse dinlemezdi.

Kadının sesi vardı, evet. Ama imzası yoktu.

Türkiye'de ise başka bir sahne: Safiye Ayla, Müzeyyen Senar. Cumhuriyet'in kurduğu 'muasır medeniyet' projesinin vitrin figürleri. Radyoda çalıyorlar, plaklar basıyorlar, ulusal kimliğin şarkılarını söylüyorlar. Görünürler. Güçlüler.

Ama bu görünürlük kimin projesiydi? Kadınların kendilerinin mi, yoksa bir toplumu modernleştirmeye çalışan devletin mi?

Birinci dalganın temel sorusu buydu: Var mıyız? Ve müzik, o var oluşun ilk belgelerini üretti.

İkinci Dalga: Kişisel Olan Politiktir

İkinci Dalga: Kişisel Olan Politiktir

1960'lar... Vietnam savaşı, sivil haklar hareketi, öğrenci isyanları. Ve tam orta yerde, bir cümle: 'Kişisel olan politiktir.'

İkinci dalga feminizm, birinci dalganın kazandığı hakların yetmediğini söyledi. Oy hakkı var, evet. Ama evde ne oluyor? İş yerinde ne oluyor? Aile içinde ne oluyor?

Kadının bedeni üzerindeki kontrol, kürtaj hakkı, ev içi bakım emeği, cinsel taciz—bütün bu 'kişisel' meseleler, aslında en politik meselelerdi. Çünkü siyaset sadece meclis salonunda olmuyordu. Mutfakta da oluyordu. Yatak odasında da oluyordu.

Ve müzik, bu sefer çok daha gürültülüydü.

1967. Aretha Franklin. Respect.

Şarkıyı Otis Redding yazdı. Orijinalinde bir erkek, eşinden saygı istiyordu: çalışıp eve gelen adamın hakkı falan. Tipik bir 60'lar kocası.

Sonra Aretha Franklin aldı şarkıyı. Aynı sözler. Bambaşka bir anlam.

Bir kadının sesinden çıkan 'Respect' artık ev içi bir talep değildi. Sivil haklar hareketinin milli marşı oldu. Kadın hakları mücadelesinin sesi oldu. Franklin, şarkıya eklediği hece vurgusuyla metnin sahipliğini tamamen devraldı.

Aynı kelimeler. Farklı beden. Farklı ses. Ve anlam, kökünden değişti.

Burada durup şunu sormalıyız: Bir şarkının 'yazarı' kim? Notaları dizen mi, yoksa onu kendi sesinden, bedeninden geçirip icra eden mi? Müzikte yaratıcılık sadece besteleme midir yoksa yorumlama, yeniden anlamlandırma, sahiplenme de bir yaratıcılık mıdır?

Aynı yıllarda Nina Simone bir başka kapı açıyordu. 1964'te Birmingham'da bir kilise bombalandı. Dört siyah çocuk öldü. Simone öfkeyle bir şarkı yazdı: 'Mississippi Goddam.' Şarkı, neşeli bir Broadway melodisine oturtulmuştu ama sözleri yıkıcıydı. Dinleyiciyi rahatsız etmek istiyordu Simone. Ve başardı. Radyolar şarkıyı çalmadı. Pek çok istasyon plakları kırıp geri gönderdi.

Simone bedelini ödedi. Kariyeri boyunca müzik piyasasından dışlandı. Çünkü siyah bir kadın olarak hem ırksal hem de cinsiyete dayalı baskının kesişiminde duruyordu. Kimberlé Crenshaw bu duruma ismini koyacaktı sonradan: kesişimsellik (intersectionality). Cinsiyet, ırk ve sınıf… birbirinden bağımsız çalışmaz bu eksenler. Kesişir. Ve kesişimde olanlar en ağır yükü taşır.

Türkiye'de ikinci dalganın akademik ve militan damarı yani Beauvoir'ın, Friedan'ın o sert teorik dili, Türk popüler kültürüne aynen tercüme olmadı. Aksu, ikinci dalganın doğrudan devamcısı sayılmaz bu yüzden. Ama Sezen Aksu'nun şarkı evreninde, o dalganın açtığı sorulara dolaylı bir cevap vardı. Aksu'nun kadın öznesi, ağlayan değil, soru soran bir özneydi. Arzusu vardı. Öfkesi vardı. Hayal kırıklığı vardı. Ve bunları saklamıyordu.

Muhafazakâr bir toplumda bir kadının kendi arzusunu dile getirmesi, işte bu başlı başına politik bir edimdir. Aksu feminist etiketini asla açıkça kullanmadı. Ama yaptığı şey, sessiz bir feminist pratikti.

İkinci dalganın temel sorusu şuydu: Kimin sesi duyuluyor, kimin susturuluyor? Ve müzik, susturulan seslerin çığlığı oldu.

Üçüncü Dalga: Farklılıklar, Kesişimler, Çatlaklar

Üçüncü Dalga: Farklılıklar, Kesişimler, Çatlaklar

1990'lar... İkinci dalga feminizm ilk meyvelerini vermiş. Yasalar değişmiş. Kadınlar üniversitede. Kadınlar iş yerinde. Ama bir şey yanlış.

Çünkü 'kadın' denince akla gelen o tek tip figür: “beyaz, orta sınıf, heteroseksüel, Batılı kadın” aslında bütün kadınları temsil etmiyordu. Siyah kadının deneyimi başka. İşçi kadının deneyimi başka. Köyde yaşayan kadının deneyimi başka. Müslüman bir göçmen kadının deneyimi bambaşka.

Üçüncü dalganın belki de en büyük katkısı buydu: Homojen, tek bir 'kadın' olgusu yerine, farklı ve çoklu kadınlık durumlarını ön plana çıkarmanın kapılarını açtı. Çoğulluğu ve bireysel özgürleşmeyi ciddiye aldı. 'Tek bir kadınlık yok' diyerek mikropolitik alanlara odaklandı. Farklılıklar vardı. Ve bu farklılıklar, tek bir mücadeleye indirgenmemeliydi.

Ve bir de şu: Üçüncü dalga, Judith Butler'ın performativite kavramıyla geldi. Butler diyor ki cinsiyet, doğuştan gelen sabit bir öz değil. Tekrarlanan performanslarla üretilen bir inşa. Her gün giydiğiniz kıyafetler, yürüyüşünüz, konuşma tarzınız… işte bunlar cinsiyetin 'yaparak var etme' sürecinin parçası.

Peki bu performans bozulabilir mi?

1991. Olympia, Washington. Punk sahnesinin bir köşesinde birkaç kadın bir araya geliyor. Grup adları: Bikini Kill. Sleater-Kinney. Bratmobile. Hareketin adı: Riot Grrrl.

Bu kadınlar, toplumun kadından beklediği nazik, sessiz, 'güzel' kadın performansını bilinçli olarak reddettiler. Sahnede bağırıyorlardı. Ter içinde kalıyorlardı. Güzellik standartlarını umursamıyorlardı. Slogan basitti: 'Girls to the front!' Konser mekanlarında kadınların fiziksel olarak öne geçmesini talep eden bir eylem biçimiydi bu. Çünkü punk konserlerinde bile, erkekler öndeydi.

Riot Grrrl, Butler'ın teorisinin müzikteki karşılığıydı. Cinsiyet performansı bozulabilir. Evet, bozulabilir ama bunun için bir sahneye, bir mikrofona, bir öfkeye ihtiyacınız var.

Türkiye'de üçüncü dalganın karşılığı daha sonra, 2000'lerde şekillendi. Bandista, İstanbul'un çok dilli, çok kimlikli sahnesinden çıktı. Türkçe, Kürtçe, İspanyolca, İngilizce şarkılar söyledi. Feminist ve anti-militarist bir tavır aldı. Müziği sokağın, meydanın, toplumsal hareketlerin diliyle üretti.

Bandista'nın önemi, feminizmi endüstrinin içinden değil, toplumsal hareketin içinden üretmesiydi. Bu, Beyoncé'nin pop feminizminden kökü itibariyle farklıdır. Biri endüstrinin içinde alan açar. Diğeri endüstrinin dışında hatta karşısında yer alarak var olur. Her iki strateji de meşrudur ama farklı sonuçlar üretir.

Üçüncü dalganın temel sorusu buydu: Kadınlık tekil mi, çoğul mu? Ve müzik, böylece çoğul(cu)luğun sahnesi oldu.

Ve Sonra Tuhaf Bir Şey Oldu: Feminizm Moda Oldu

Ve Sonra Tuhaf Bir Şey Oldu: Feminizm Moda Oldu

2010'lar. Beyoncé MTV Video Müzik Ödülleri'nde dev bir 'FEMINIST' yazısının önünde sahne alıyor. Taylor Swift 'I'm a feminist' diyor röportajlarında. Dior tişörtleri üzerine 'We should all be feminists' yazıyor.

Feminizm, pazarlanabilir bir etiket oldu.

Peki bu iyi mi, kötü mü?

İşte burada meselenin karışık yerine geliyoruz. İki karşıt okuma var. İkisinin de haklı tarafı var.

Birinci okuma diyor ki: Bu bir kazanımdır. Otuz yıl önce feminizm 'küfür' gibiydi. Bir kadın sanatçı 'feministim' dediğinde kariyeri biterdi. Bugün milyonlar feministim diyor. Ve Beyoncé'nin Lemonade albümü, siyah kadın deneyimini pop müziğin tam merkezine taşıdı. Chimamanda Ngozi Adichie'nin feminizm konuşmasından alıntı yaptı. Akademik feminizmle popüler kültür arasında köprü kurdu.

Bu bir kazanım değil mi?

İkinci okuma diyor ki: Dikkat. Angela McRobbie, buna 'post-feminist masquerade' diyor. Yani feminizmin kazanımlarının neoliberal tüketim kültürü içinde bireysel 'seçim' söylemine indirgenmesi. Kadınlara 'özgürsünüz, istediğinizi yapın' mesajı veriliyor. Ama yapılması beklenen şey, çoğu zaman endüstrinin talep ettiği beden standartlarına uymak.

İsimler değil fikirler büyük olmalı deyip adının küçük harfle yazılmasını isteyen bell hooks da Lemonade albümünü eleştirenlerden. Diyor ki: 'Bu kadın bedeninin bir kez daha seyirlik kılınmasıdır.'

Peki hangi okuma doğru?

İşte Asıl Soru: Güçlenme mi, Metalaşma mı?

Bir kadın sanatçı kendi bedenini sergiliyorsa bu güçlenme midir, metalaşma mıdır?

Cevap: İkisi birden.

Evet, ikisi birden olabilir. Bir sanatçı aynı anda hem güçlendirici hem de endüstri tarafından metalaştırılmış olabilir. Mesele 'ya o ya bu' değildir. Mesele gerilimi görmektir.

Laura Mulvey'nin bir kavramı var: eril bakış (male gaze). Kadın bedeninin, erkek izleyicinin arzusuna göre çerçevelenmesi. Kamera açıları, kıyafet seçimleri, beden dili… hepsi kimin için kuruluyor?

Bir pop klibini izlerken kendinize şunu sorun: Bu klipte kamera kimin bakış açısını temsil ediyor? Kadın bedeni kimin için çerçeveleniyor? Ve sanatçının kendi iradesi, bu çerçevelemenin neresinde duruyor?

Bu soruların tek cevabı yok. Ama sormak bile bir adımdır.

Gaye Su Akyol'un Üçüncü Yolu

Gaye Su Akyol'un Üçüncü Yolu

Türkiye'den son bir örnek. Gaye Su Akyol. Geleneksel Türk müziği unsurlarını psikedelik rock ve elektronikle harmanlayan bir sanatçı. Sahne performanslarında toplumsal cinsiyet normlarını sorgulayıcı bir estetik benimser. 'Feminist müzisyen' etiketini açıkça kullanmaz.

Ama Akyol'un yaptığı şey, Sezen Aksu'nun sessiz pratiğinden de Bandista'nın aktivist sesinden de farklı. Estetiğin kendisini bir direniş aracına dönüştürüyor. Geleneksel formları kullanırken onları alt üst ediyor. Sesiyle, kostümüyle, duruşuyla, ait olmadığı çerçevelerin içinde kendisine yer açıyor.

Butler'ın performativite kavramıyla okunduğunda, Akyol'un sahne varlığı cinsiyet performansını bozan bir müdahaledir.

Üç dalga, üç yol, üç strateji:

Aksu → sessiz bir feminist pratik (ikinci dalganın yumuşak yankısı)

Bandista → aktivist bir feminist pratik (üçüncü dalganın politikası)

Akyol → estetik bir feminist pratik (kendi yolu)

Hangisi 'doğru'? Hiçbiri tek başına doğru değil. Hepsi birden doğru olabilir.

Dördüncü Dalga: Dijital Sahne ve Sınırları

Dördüncü Dalga: Dijital Sahne ve Sınırları

2010'lar ortası. #MeToo. Sosyal medya. Hashtag aktivizmi. Kadınlar artık sahneye çıkmadan da seslerini duyurabiliyor. Instagram'da, TikTok'ta, Twitter'da. Endüstrinin filtrelerine takılmadan, doğrudan dinleyiciye ulaşıyorlar.

Bu, dördüncü dalga mı? Olabilir.

Dördüncü dalga feminizm, dijital platformların açtığı yeni kapıları kullanıyor. Daha önce duyulmamış sesler “taşradan, öteden, en uçtan” ilk kez bu kadar geniş bir alana yayılıyor. Bir genç kadın, telefonunu eline alıp şarkısını dünyaya gönderebiliyor. Bir başkası, yıllardır taşıdığı bir hikâyeyi paylaşabiliyor ve milyonlar onu duyuyor. Müzik tarihinde, kadın sesinin tarihinde, benzeri görülmemiş bir an.

Peki bu, eril bakıştan kaçışın aracı olabilir mi?

Olabilir. En azından kuramda. Çünkü dijital platformlarda kadın, kendi sahnesini kendisi kuruyor. Kamera kendi elinde. Plan kendi planı.

Ama bir saniye. Dijital platformların kendisinin de bir bakış sistemi olduğunu unutmayalım. Algoritmalar bir bakış. Beğeni ekonomisi bir bakış. 'Engagement' bir bakış. 'Trend olmak' bir bakış. Eril bakıştan kaçarken algoritmik bakışın içine giriyor olabiliriz. Üstelik bu yeni bakışın görünmez olması, onu daha tehlikeli yapıyor: Kim baktığını, neye göre baktığını, nasıl baktığını bilmediğiniz bir göze maruzsunuz.

Dördüncü dalga, bu yüzden hem bir kazanım hem bir tehlike alanı. Görünürlük arttı. Ama görünürlüğün bedeli de değişti.

Soru, dalgadan dalgaya farklı biçimlerde geri geliyor: Sahneyi kim kuruyor?

Dalgalar Üst Üste Çarpar

Dalgalar Üst Üste Çarpar

Dördüncü dalga başladı, beşincisi de geliyor mu—emin değilim. Dalgalar her zaman temiz bir sırayla gelmez. Üst üste çarpar. Birbirine karışır. Birinci dalganın bir talebi, üçüncü dalganın dilinde yeniden dirilir. İkinci dalganın bir korkusu, dördüncü dalganın ekranında karşımıza çıkar.

Bugün bir kadın sahneye çıktığında, kendisinden öncekilerin tamamını yanında taşır. Fanny Mendelssohn'un imzasız partiturlarını. Safiye Ayla'nın devlet radyosundaki sesinin sınırlarını. Aretha'nın Otis'i nasıl aştığını. Nina Simone'un ödediği bedeli. Aksu'nun sessiz politikasını. Riot Grrrl'ın ter içinde öfkesini. Hepsini.

Bir pop şarkısını izlerken bunu hatırlamak, size başka bir kulak verir. 'Bu sanatçı neyi satıyor' sorusuyla 'bu sanatçı neyi söylüyor' sorusunu ayrıştırmanızı sağlar. İkisi aynı anda oluyor olabilir. Çoğu zaman oluyor. Mesele tek bir cevaba sıkışmamak.

Bikini Kill'i dinleyin. Beyoncé'yi dinleyin. Aksu'yu, Akyol'u, Bandista'yı dinleyin. Dinlerken bu kadınların hangi dalganın içinden seslendiklerini düşünün. Hangi duvarı yıkmaya çalıştıklarını. Hangi duvarların onların üzerine yıkıldığını da.

Çünkü müzik tarihinin en uzun ısrarı belki şu tek cümlede toplanıyor:

Kadının sesi her zaman erkekler için, erkek kafasıyla yazılmış bir şarkının ortasından yükselmiştir — Aretha’nın yaptığı gibi: RESPECT!

Onu duymak, yüz elli yıllık bir ısrarı duymaktır. 

Meraklısı İçin

Şeyma Ersoy Çak ve Ş. Şehvar Beşiroğlu (der.), Kadın ve Müzik (Milenyum Yayınları, 2018)

Fırat Kutluk, Müzikte Cinsellik ve Toplumsal Cinsiyet (H2O Kitap, 2016)

Twitter

LinkedIn

Instagram

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0