Herkesin İçinde Bir Backrooms mu Var?
Backrooms filmini, hakkında özellikle araştırma yapmadan izledim. Film bittiğinde aklımda o ilginç ve gerilim dolu sahnelerden daha çok Mary’nin Clara’ya söylediği şu söz kaldı:
“Çok içiyorsun, işini suçla. İşinden nefret ediyorsun, dünyayı suçla.”
Belki de Backrooms tam olarak budur:
İnsanın sorunlarından kaçarken yarattığı, sonra içinde kaybolduğu bir bahaneler labirenti… Sarı duvarlar ve birbirinin aynısı odalar da sanki bunu ifade ediyor. Backrooms’ta insanı korkutan şey, içeride ne olduğu değil; hiçbir yere varamayacağını hissetmesi olabilir mi?
Kapıları açarsın ama hep başka bir odaya çıkarsın.
Tıpkı Kafkaesk bir durumun içine düşmüş gibi hissedersin kendini. İlerlediğini sanırken başladığın yere dönersin.
Biz de gerçek hayatta bunu yaşamıyor muyuz?
Uyan.
İşe git.
Eve dön.
Telefonda kaybol.
Uyu.
Yeniden başla.
Mutsuzuz, işimizi suçluyoruz.
İşimizden nefret ediyor, dünyayı suçluyoruz.
Hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimize inanıp aynı odada dönmeye devam ediyoruz.
Elbette bazı duvarları gerçekten başkaları örer. Ama bir noktadan sonra şunu sormamız gerekir:
Bizi buraya getiren şeyle, burada kalmamıza neden olan şey hâlâ aynı mı?
Herkesin Backrooms’u farklı olabilir: Yalnızlık, geçmiş, korkular, bitmeyen bir iş günü ya da açmaya cesaret edemediğimiz bir kapı… Belki Backrooms’un temsil ettiği asıl korku kaybolmak değil, kaybolduğumuzu kimsenin fark etmemesidir.
Sahi siz kaybolduğunuzun farkına varır mısınız?
Peki sizin Backrooms’unuz neresi?
Ve orada kalmaya devam ettiğiniz için hâlâ kimi suçluyorsunuz?
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

