Çocuklarımız Başarısız Değil: Sürekli Performans Göstermekten Yoruldu
Türkiye’de eğitim konuşulurken gündem neredeyse hiç değişmiyor.
Yeni müfredat…
LGS…
YKS…
Yapay zekâ…
Özel okullar…
Devlet okulları…
Oysa bütün bu tartışmaların ortasında gözden kaçan çok daha büyük bir mesele var.
Çocuklarımızın ruh hâli.
Son yıllarda eğitim dünyasında dikkatimi çeken en önemli değişim, çocukların daha az öğrenmesi değil; öğrenirken daha çok yorulması.
Eskiden çocukların sırtındaki yük okul çantasıydı.
Bugün ise görünmeyen yükler taşıyorlar.
Sürekli başarılı olma baskısı…
Sürekli kendini kanıtlama zorunluluğu…
Sürekli karşılaştırılma…
Sürekli yetişme telaşı…
Üstelik bu yarış artık okulun kapısında bitmiyor.
Telefon ekranında devam ediyor.
Sosyal medyada devam ediyor.
Algoritmaların görünmez dünyasında devam ediyor.
Çocuklar artık yalnızca öğretmenlerinin değil, ekranların da öğrencisi.
Her gün binlerce görüntü görüyor, yüzlerce mesaj alıyor ve onlarca insanla kendisini karşılaştırıyor.
Bu yüzden birçok çocuk başarısız olduğu için değil, hiç durmadan performans göstermek zorunda kaldığı için yoruluyor.
Ne yazık ki biz yetişkinler de çoğu zaman bu yorgunluğu fark edemiyoruz.
Çünkü başarıyı hâlâ rakamlarla ölçmeye devam ediyoruz.
Notlar…
Deneme sınavları…
Yüzdelik dilimler…
Dereceler…
Bunların elbette bir anlamı var.
Ama hayatın en önemli kazanımları karneye yazılmıyor.
Bir arkadaşını anlayabilmek…
Yanlış yaptığında özür dileyebilmek…
Hayal kırıklığıyla baş edebilmek…
Merak etmeye devam edebilmek…
Başkasının başarısını kıskanmadan alkışlayabilmek…
Bunların hiçbirinin puanı yok.
Ama hayatın tam merkezindeler.
Yapay zekâ çağında yaşıyoruz.
Bilgiye ulaşmak artık saniyeler sürüyor.
Bir öğrencinin ezberlediği birçok bilgiye artık birkaç saniye içinde ulaşılabiliyor.
Demek ki eğitimin değeri artık yalnızca bilgi aktarmakta olamaz.
Çünkü bilgi çoğaldıkça, onu doğru kullanabilme sorumluluğu da büyüyor.
Asıl mesele; doğru soruyu sorabilen, eleştirel düşünebilen, vicdanını kaybetmeyen ve belirsizlik karşısında yönünü bulabilen insanlar yetiştirebilmek.
Belki de önümüzdeki yıllarda iş dünyasının en çok aradığı özellik yüksek not ortalaması olmayacak.
Öğrenmeye açıklık…
İş birliği…
Uyum sağlayabilme…
Empati…
Etik karar verebilme…
Psikolojik dayanıklılık…
Bunlar geleceğin gerçek rekabet avantajı olacak.
Aileler de büyük bir baskı altında.
Her anne baba çocuğu için en iyisini istiyor.
Bu son derece doğal.
Fakat bazen iyi niyetle yapılan şeyler, çocukların omzuna görünmeyen yükler bırakabiliyor.
Hafta içi okul…
Hafta sonu kurs…
Yabancı dil…
Kodlama…
Spor…
Müzik…
Robotik…
Etkinlik üstüne etkinlik…
Takvimler doluyor.
Ama çocukların iç dünyasında boşluk büyüyor.
Çünkü insan yalnızca meşgul olarak gelişmez.
Düşünmeye de ihtiyaç duyar.
Sessiz kalmaya da…
Sıkılmaya da…
Hayal kurmaya da…
Belki de bugün çocuklarımızın en çok ihtiyacı olan şey, biraz daha fazla zaman değil.
Biraz daha fazla anlam.
Eğitim yalnızca sınav kazandırıyorsa başarılı olabilir.
Ama hayat kazandırmıyorsa eksik kalır.
Okulların görevi sadece akademik başarı üretmek değildir.
İnsanın kendisini tanıyabileceği, hata yapabileceği, yeniden deneyebileceği ve güven içinde gelişebileceği ortamlar oluşturabilmektir.
Çünkü geleceği değiştirecek olan yalnızca daha çok bilen insanlar değildir.
Öğrendiklerini insanlığın yararına dönüştürebilen insanlardır.
Belki de artık eğitimde şu soruyu yeniden sormanın zamanı gelmiştir:
Çocuklarımızı yalnızca başarılı olmaya mı hazırlıyoruz, yoksa iyi bir insan olmaya da?
Bilgelik Yorumu
Bilgi, çocuklara ne düşüneceklerini öğretebilir.
Başarı, onlara neyi başaracaklarını gösterebilir.
Fakat gerçek eğitim, insanın kendisine şu soruyu sordurabildiği anda başlar:
“Ben nasıl bir insan olmak istiyorum?”
Çünkü geleceği belirleyecek olan yalnızca daha çok bilen insanlar değil; bildiğini vicdanla, sorumlulukla ve anlamla kullanabilen insanlardır.
Kayhan Karlı
YÖMEV Başkanı
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

