Manisa'da Çaya Giren Minibüste Mahsur Kalan İşçileri İtfaiye Kurtardı
MANİSA (AA) - Manisa'nın Akhisar ilçesinde tarım işçilerini taşıyan minibüsün çayın içinde kalması sonucu mahsur kalanlar itfaiye tarafından kurtarıldı.Mustafa Durmuş'un kullandığı 45 J 4163 plakalı tarım işçilerini taşıyan minibüs, Beyoba Mahallesi yakınlarında Kapaklı Çayı üzerinden ilerlemeye çalıştı.Çayın içinde hareketsiz kalan minibüsteki 9 kişinin kurtarılması için itfaiyeden yardım istendi.İtfaiye ekibi, merdiven uzatarak minibüsteki işçileri tahliye etti.Minibüsün çaydan çıkarılması için çalışma başlatıldı.
Kafe ve Restoranların Açılış Tarihi Belli Oldu Mu? Kafe ve Restoranların Açılış Tarihi Hakkında Son Açıklama
Korona virüsü kısıtlamaları sebebiyle kafe ve restoranların çalışma saatleri ve şekli kısıtlanmıştı. Kafe ve restoranlar, müşteri kabul edemiyor ve gel-al ve paket servis olarak hizmet verebiliyor. Vatandaşlar, 'kafe ve restoranlar ne zaman açılır' sorusunun cevabını arıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, kafe ve restoranların açılış tarihi ile ilgili açıklamada bulundu. 
Aşık Veysel'in Torunu Gündüz Şatıroğlu, Sosyal Medyada Sıkça Paylaşılan Dizelerin Dedesine Ait Olmadığını Açıkladı:
ANKARA (AA) - AYŞE ŞENSOY BOZTEPE - Aşık Veysel Şatıroğlu'nun torunu Gündüz Şatıroğlu, sosyal medyada sıkça paylaşılan 'Benim sana verebileceğim çok şey yok aslında. Çay var içersen, ben var seversen, yol var gidersen.' dizelerinin Aşık Veysel'e ait olmadığını belirtti.Şatıroğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, dedesi Aşık Veysel'in ölüm yıl dönümünün yaklaşması vesilesiyle onun imzasıyla sosyal medyada yapılan paylaşımların yeniden hareketlenmeye başladığını söyledi. 'Son günlerde özellikle sosyal medyada sıkça paylaşılan 'Benim sana verebileceğim çok şey yok aslında. Çay var içersen, ben var seversen, yol var gidersen.' dizeleri yayımlanmış 157, yayımlanmamış 6 eserde yer almamaktadır.' diyen Şatıroğlu, torunu olarak bu dizelerin Aşık Veysel'e ait olmadığını duyurmanın tarihe doğru geçmesini sağlamak adına sorumluluğu olduğuna inandığını bildirdi.Aşık Veysel'in halka mal olmuş, halkın gönlünde taht kurmuş bir isim olduğunu vurgulayan Şatıroğlu, bu nedenle insanların güzel olan dizeleri Aşık Veysel'e yakıştırabildiğini ifade etti.Şatıroğlu, dedesi Aşık Veysel'e ait olmayan bu tür dizeleri paylaşan kişilere dava açma, onlara sitem etme gibi bir düşüncede olmadığının altını çizerek, 'Bu dizeler dedemin duygu durumu, insana, doğaya ve hayata bakışıyla örtüşüyor. İnsanlar sevdiği ve değer verdiği için bu sözleri dedeme atfediyor. Bu çok doğal, çok insani ve kültürümüzle de çok örtüşen bir durum. Aşık Veysel'in torunu ve o kültürde yetişmiş biri olarak aksini düşünemem. Böyle bir hareket, halkın sevgisini reddetmek anlamına gelir.' diye konuştu.'Aşık Veysel'in insana, özellikle de kadına ne kadar değer verdiğinin bir göstergesi'Şatıroğlu, herkes tarafından kabul gören, Aşık Veysel'in kaçan eşinin çorabının içine para koyduğuna dair olayın da aslında gerçek olmadığını söyledi.Söz konusu olayın Aşık Veysel'in hayatını anlatan biyografik bir filmin senaryosunda yer alan bir kurgu olduğunu aktaran Şatıroğlu, şunları ifade etti:'İnsanlar, bu kadar sevgi dolu, sevgiliye, aşka kıymet veren bir insan olduğunu bildikleri için dedemin bunu da yapmış olabileceğine inanıyor. Dedem, kaçan daha sonra tekrar köye dönen karısının hastalanması durumunda ona sürekli destek olmuştur. Çünkü o kişi köyden bir insandır ve yardıma ihtiyacı vardır. Dedem onun mağduriyetinden mutluluk duyma gibi insanlık dışı bir duyguya asla kapılmamıştır. Aslında bu durum dedem Aşık Veysel'in insana, özellikle de kadına ne kadar değer verdiğinin bir göstergesi. Bunun, kadın cinayetlerinin arttığı, kadının ötekileştirildiği günümüzde herkese örnek olmasını diliyorum.'Şatıroğlu, babasının günlüğünden hareketle bir kitap hazırlığında olduğunu belirterek, bu çalışmayla Aşık Veysel'in yayımlanmamış 6 eserini de kamuoyuyla paylaşacağını bildirdi.
Pestisit Zehirlenmelerine Yanlış Ve Bilinçsiz Kullanım Yol Açıyor
İSTANBUL (AA) - ELİF KÜÇÜK - Yeditepe Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Eczacılık Fakültesi Farmasötik Toksikoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Aydın, zararlı organizmalara karşı kullanılan pestisitlerden kaynaklanan zehirlenmelere yanlış ve bilinçsiz kullanımın yol açtığını söyledi.'Pestisit', zararlı organizmaları engellemek, kontrol altına almak ya da zararlarını azaltmak için kullanılan madde veya maddelerden oluşan karışımlara deniyor. Çeşitli kimyasal maddeleri içeren pestisitin birçok türü bulunuyor. Pestisit, 'insektisit (böcek, haşerelere karşı)', 'herbisit (yabani otlara karşı)', 'fungusit (küf ve mantarlara karşı)', rodentisit (kemirgenlere karşı), 'mollusit (yumuşakçalara karşı)', 'nematisit (yuvarlak solucanlara karşı)', 'akarisit (akarlara karşı kullanılan ilaç)' şeklinde sınıflandırılan kimyasal maddelerin tümünü kapsıyor. Sebze ve meyvelerin doğada zarar görmeden yetişmesi ve yaşam alanlarının zararlı mikroorganizmalardan arınması için de uygulanan 'pestisit', yanlış ve bilinçsiz kullanıldığı takdirde hem çiftçiler hem toplum sağlığı üzerinde olumsuz etkilere yol açabiliyor. Çevresel hijyen de pestisit kullanımını doğrudan etkiliyorProf. Dr. Ahmet Aydın, AA muhabirine yaptığı açıklamada, pestisitlerin, yaşam alanlarında temas edilmek istenmeyen sinekler, böcekler ile tarım alanlarındaki yabani otlar, fare ve sıçanların ürünlere çeşitli hastalık etkenleri bulaştırmasını önlemek, tarım ürünleri ve gıda maddelerinde maya, küf, mantar gibi mikroorganizma üremesini engellemek, ahşap ürünlerin bozulmamasını sağlamak için geliştirilmiş ürünler olduğunu anlattı. Prof. Dr. Aydın, pestisit kullanımının artmış olabileceğini, bunun nüfus artışıyla bağlantılı olarak gıda maddelerine ulaşımın kolaylaştırılması adına alınan bir tedbir olabileceğini dile getirdi. Çevresel hijyenin de pestisit kullanımını doğrudan etkileyeceğine işaret eden Aydın, hijyen şartları ne kadar fazla sağlanırsa zararlı canlıların üreme ve çoğalmasının da o kadar azalacağını aktardı. Aydın, kullanılan pestisit miktarının ton bazında ne kadar arttığının üretim ve dağıtım miktarlarının elde edilmesiyle tam olarak bilinebileceğini, bunun için ciddi bir kullanım değerlendirmesi yapılması gerektiğini ifade etti. Aydın, dünyada ve Türkiye'de her yıl çeşitli kimyasal madde ve mikroorganizma kaynaklı zehirlenme vakasının yaşandığını belirterek, şu değerlendirmede bulundu:'Yanlış kullanımdan kaynaklı zehirlenmeler ile ürün ya da kimyasal maddenin yapısından kaynaklı zehirlenmeleri ayırmak gerekir. İlaç, pestisit, başka endüstriyel ve kimyasal maddelerin yanlış ve bilinçsiz kullanımı nedeniyle zehirlenmeler meydana gelebilir. Sadece pestisit olarak kullanılan kimyasal maddelerle ilgili zehirlenme istatistiğinin çıkarılması, onun diğer maddelerden kaynaklanan zehirlenmelerden fazla veya eksik olduğunu yansıtmaz. Tüm zehirlenme etkenlerine ait istatistikler çıkarılıp, pestisitlerin hangi sırada bulunduğuna ilişkin değerlendirme yapıldıktan sonra daha sağlıklı karar verilebilir.' 'Doğru kullanıldıklarında zararlı bir etkiye yol açmazları beklenmez' Prof. Dr. Ahmet Aydın, yanlış kullanılmaları halinde pestisitlerin tesirinin her türlü kimyasal maddede olduğu gibi hafiften son derece kuvvetli toksik etkilere kadar varabileceğine dikkati çekerek, şunları kaydetti: 'Pestisitler yasal, ruhsatlı ürünlerdir. Doğru kullanıldıklarında zararlı herhangi bir etkiye yol açmaları beklenmez. Örneğin, maske takarak uygulanması gereken pestisitleri maskesiz uygulayan birinde istenmeyen etkilerin görülmesi kaçınılmazdır. Meydana gelen istenmeyen etkiler, pestisitlerin doğru ve bilinçli kullanılmamasından kaynaklanmaktadır. Günümüzde pestisitlerin faydaları zararlarından çok daha fazladır. Dünya nüfusunun bu kadar artması karşılığında gıda üretiminin yetersiz kalmasının sonuçlarını düşünebiliyor musunuz? Pestisitler doğru ve bilinçli kullanıldıklarında yeterli gıda maddesine ulaşmanın, bulaşıcı hastalıklardan korunmanın en önemli maddelerinden biridir. Lütfen hatırlayalım; sıtma hastalığının çözümü kullanılan pestisitler sayesinde olmuştur.'Tarımda kullanılan pestisitin evde sinek ilacı olarak kullanılması zehirlenme sebebiProf. Dr. Ahmet Aydın, pestisit kullanımının profesyonel bir iş olduğunun altını çizerek, 'kulaktan dolma' bilgilerle uygulanmaması gerektiğini vurguladı. Hem çiftçi ve tarım işçilerinin hem de pestisit kullanılan ürünleri tüketen toplumun sağlıkları için dikkat etmeleri gerekenlere yönelik Aydın, şu önerileri sıraladı: 'Kişisel koruyucu ekipman kullanımına azami ölçüde uyulması önem arz ediyor. Kullanım miktarları, ürünün üzerinde veya çevrede kalış süreleri, uygulama ile hasat arasındaki sürenin net olarak takibi, yerine ve ortamına uygun pestisit seçimi önem taşıyor. Örneğin, tarımda kullanılan bir pestisitin evde sinek veya böcek ilacı olarak kullanılması halinde zehirlenme kaçınılmaz olacaktır. Vatandaşların ise gerekli hijyenik şartları sağlamaları, sebze ve meyve gibi gıdaları iyi yıkadıktan sonra tüketmeleri yararlı olacaktır.'Pestisit kullanımında izin ya da ruhsat verilecek ürünler için her türlü toksikoloji ve güvenlilik verisi olan kimyasal maddelerin ruhsatlandırılması, uluslararası kabul gören kriterlere uygun ürün seçilmesi, pestisitlerin dağıtım ve pazarlanmasının profesyoneller aracılığıyla yapılması ve bunun denetlemesi gerektiğini aktaran Aydın, pestisitlerin de reçete benzeri dokümanlarla temin edildiğini ancak bunun ne kadar uygulandığının kontrol edilmesinin fayda sağlayacağını sözlerine ekledi.
Ahşap Ve Çelik, Usta Çiftin Elinde Sanat Eserine Dönüşüyor
DÜZCE (AA) - İSA KELEŞ/ÖMER ÜRER - Düzce'de yaşayan Mehmet ve Birgül Şeker çifti, birlikte çalıştıkları dükkanda yaptıkları bıçaklarla ahşap ve çeliği sanat eserine dönüştürüyor. Çocuk yaşlarda ahşap oymacılığı ve bıçak yapımına merak salan 42 yaşındaki Mehmet Şeker, bu alanda çalışmaya yöneldi. Zamanla ahşabı ve çeliği buluşturarak Osmanlı motifleri ve hayvan figürleriyle süslediği bıçaklar üreten Şeker, bu işi yapan sayılı ustalardan biri haline geldi.Birgül Şeker de siparişleri yetiştirmekte zorlandığını gördüğü eşine yardımcı olmak için gelmeye başladığı dükkanda zamanla işi öğrendi.Eşiyle birlikte kızgın çeliği döverek bıçak haline getiren, motifler yaparak sanatını konuşturan Birgül Şeker, kocasının sağ kolu oldu.Şeker çiftinin yoğun emek vererek titizlikle işledikleri bıçaklar, Türkiye'nin yanı sıra yurt dışından da talep görüyor.Çiftin elinden çıkan sanat eseri niteliğindeki bıçaklar, koleksiyonerlerin de ilgisiyle karşılaşıyor.'Bu sanatta nadir ustalardanız'Mehmet Şeker, AA muhabirine yaptığı açıklamada, çocuk yaşlarda merak saldığı ahşap oymacılığı ve bıçak yapımının mesleği haline geldiğini söyledi.Eşinin 3 yıldır kendisine yardımcı olduğunu aktaran Şeker, 'Eşim ilk zamanlarda yanıma gelip dükkanla ilgileniyordu. Daha sonra kendisi de bu sanata merak sardı. Benden gördüğü kadar yaparken şu anda deri kılıf, çelik dövme ve birçok işi yapıyor. Beraber demir dövüyoruz, bıçak dövüyoruz ve her işimde yanımda.' diye konuştu.Kadınların her türlü zorluğa göğüs gerebildiğine işaret eden Şeker, 'Eşim azmiyle bir yerlere geldi. Eli ve sanatı çok düzgün. Göz simetrisi çok düzgün ve her işin altından kalkabiliyor. Bir işi 1-2 kez gösteriyorum, üçüncüde kendisi yapmaya başlıyor. Sürekli beraberiz ve bundan çok mutluyuz.' ifadelerini kullandı.Şeker, mesleklerinin artık çok fazla kişi tarafından yapılmadığını anlatarak, şunları kaydetti:'Sipariş üzerine üretim yapıyoruz. Seri üretimden ziyade tek tek isteğe göre bıçak yapıyoruz. Biz kimsenin bulamayacağı bir sanatla uğraşıyoruz. Bunu sadece bıçak olarak değerlendirmeyelim. Bıçakların üzerine veya saplarına istenilen hayvan figürü, çelik kısmına işleme gravür yapıyoruz. Çok özel işler yapıyoruz ve bu sanatta nadir ustalardanız. Birçok devlet büyüğümüze de buradan bıçak yapıldı.''Görenler ilk etapta şaşırıyor'Birgül Şeker de 3 yıldır eşiyle çalıştığını, öncelikle basit işlerde yardımcı olmaya başladığını, daha sonra işi öğrenerek eşinin yükünü hafiflettiğini söyledi. Kadın elinin sanata yatkın olduğuna işaret eden Şeker, 'Hem ev işleri hem de dükkanda çalışmak aslında zor oluyor ama kendi mücadelemizi kendimiz veriyoruz. Görenler ilk etapta şaşırıyor fakat gelip gördüklerinde 'Yapabiliyormuş.' diyor.' ifadelerini kullandı.Eşiyle birlikte çalışmanın güzel bir duygu olduğuna değinen Şeker, 'Eşimle burada olmaktan çok mutluyum. İşe çok alıştım ve birçok el işçiliğini yapıyorum. Eşime yardımcı olabilmek çok güzel bir duygu. Birlikte çalışıyoruz, birlikte kazanıyoruz ve birlikte harcıyoruz. Her şeyi birlikte yapıyoruz.' diye konuştu.
Reklam
Eğitim Yuvasına Dönüştürülen Sümerbank Bez Fabrikası Tarihin İzlerini Taşıyor
KAYSERİ (AA) - ESMA KÜÇÜKŞAHİN - Cumhuriyet döneminin ilk sanayi kuruluşlarından Sümerbank Kayseri Bez Fabrikasında restorasyon çalışmaları sürüyor.AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Türkiye'nin Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı çerçevesinde Sovyetler Birliği'nden alınan krediyle kurulan ve temelleri 1934'te Başbakan İsmet İnönü tarafından atılan fabrika, 1935 yılında hizmete açıldı.Halk tipi, ucuz pamuklu kumaş üretmek için kurulan Sümerbank Kayseri Bez Fabrikası, Rus mimar Prof. Ivan Sergeevich Nikolaev tarafından tasarlanırken, müteahhitliğini ise Abdurrahman Naci Bey yaptı.Hizmete açıldığı yıllarda 2 bin 100 işçi ile 155 memurun çalıştığı fabrikada üretim 1999 yılına kadar sürdü.Fabrikanın tarihe tanıklık eden binalarından bazıları, 2013 yılında Abdullah Gül Üniversitesi (AGÜ) olarak hizmet vermeye başladı.1942 yılında yapılan işçi evleri de üniversite öğrencilerine yurt olarak hizmet vermeye başladı. Fabrikanın ambarı restore edilerek sınıf ve ofislere dönüştürüldü. Dönüşüm gerçekleştirilirken tarihi su pompaları, kalorifer sistemleri, yangın itfaiye alarmı temizlenerek aslı korundu.Tarihi itfaiye binası yenilenerek öğrenci merkezine dönüştürüldü. Elektrik santrali Cumhurbaşkanlığı Abdullah Gül Müzesi ve Kütüphanesi olarak hizmet vermeye başladı. Fabrikanın restorasyonu tamamlanmamış memur lokali, ana fabrika binası ise savaş sonrası terk edilmiş görüntüsüyle dikkati çekiyor.86 yıl önce Kayseri ve Türkiye ekonomisine kazandırılan tarihi fabrikanın restorasyon bekleyen bölümlerindeki döküm aletleri, torna makinaları, işçi dolapları, çalışanların eğlenmesi amacıyla kurulan sosyal donatılardaki malzemeler, görenleri tarihte yolculuğa çıkarıyor. Milli sanayi hamlesinin ilk örneklerinden AGÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölüm Başkanı Prof. Dr. Burak Asiliskender, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Kayseri Sümerbank Bez Fabrikasının Türkiye'nin o dönemdeki milli sanayi hamlesinin ilk örneklerinden olduğunu söyledi.'Burası devlet tarafından yapılmış günlük tüketim malzemesine yönelik ilk fabrika diyebiliriz.' ifadesini kullanan Asiliskender, şöyle konuştu:'Ekonomik olarak kalkınma kadar toplumsal kalkınma da önemseniyor. Bu niyetle de burası sadece bir fabrika olarak tasarlanmamış aynı zamanda bir şehir olarak tasarlanmış. Fabrika yerleşimi dediğimiz, dünyanın çok ilginç örneklerinden birini Kayseri'de görüyoruz. Konutlar, okullar var, sosyal tesisler var. Hem işçilerin hem ailelerin burada yeni bir yaşamla buluşmaları sağlanmış. Bunun etkilerini 80 yıldır görüyoruz, Türkiye Cumhuriyetinin temellerini atan yerlerden biri burası. Şimdi de üniversiteye dönüşümüyle aynı etkiyi başka bir alanda devam ettirmeye çalışıyoruz. 'Dünyadaki eşsiz örneklerden biri Asiliskender, kampüs içindeki bütün yapıların betonarme, dışındaki taşların bölgenin yerel mimarisine uyum için kaplama olduğunu dile getirdi.Tarihi yapıların ünlü Rus mimar Prof. Ivan Sergeevich Nikolaev tarafından yapıldığını anlatan Asiliskender, 'Nikolaev, Abdurrahman Naci gibi Türkiye'deki önemli bir isimle çalışmış. Özel bir mimari ve bu mimarinin dünyadaki karşılığı çok fazla değil. Fabrika, mimarlık akımındaki ünlü konstrüktivizm binalar arasında sayılıyor. Dünyadaki eşsiz örneklerden biri. Bu nedenlerden dolayı 2002-2003 yılları arasında burayı kültür mirası olarak tescilledik, hala da korumaya devam ediyoruz.' diye konuştu.Asiliskender, bir zamanlar kentin ekonomisini canlandıran fabrikada çalışanların ayrılınca ya da emekli olunca küçük ve orta ölçekli sanayi işletmeleri kurduğunu, hatta bugün Kayseri Organize Sanayi Bölgesindeki fabrikaların kuruluşlarında yer aldıklarını belirtti.Kayseri halkının ve işçilerin ısrarıyla fabrikanın özelleştirilmesinin önüne geçildiğini ifade eden Asiliskender, Sümerbank Bez Fabrikasının 2012 yılında AGÜ tarafından devralındığını anımsattı.Parça parça restorasyonların devam ettiğini anlatan Asiliskender, şunları kaydetti:'Ambar binası, restorasyonu tamamlanan ilk bina. İtfaiye binasında, elektrik santralinde restorasyon tamamlandı. Rektörlük binasının altında 1955 yılında yapılmış bir ek bina vardı, orası toparlandı. Giriş kapılarında çalışmalar sürüyor. Ana fabrika binasında çalışmalar devam ediyor. İşçi lojmanlarını toparladık, burası öğrenciler tarafından yurt olarak kullanıyor. Planlanmayı ve yapılanmayı bekleyen çok az bina var. Bunlardan bazıları, memur lokali, atölye binası. Hepsiyle ilgili çalışmalar var, parça parça devam ediyoruz. Klasik bir restorasyon yapmayı tercih etmiyoruz, yenilikçi bir şeyler yapma niyetindeyiz. Kampüste kullandığımız malzemeler, teknolojiler, planlarımız ve uygulama biçimlerimiz burası Sümerbank Bez Fabrikası ise biz de kente öncülük etmeye çalışıyoruz. Yeni bir anlayışla yeni malzemelerle yeni teknolojilerle tasarlamaya ve üretmeye devam ediyoruz.'Asiliskender, fabrika kampüsündeki tüm malzemelerin arşivlenip depolandığını, bunların restorasyonlar tamamlandıkça yerlerinde sergileneceğini, atölyelerde hala 1938'den kalma pek çoğu yurt dışında getirilmiş torna makineleri, döküm aletleri bulunduğunu sözlerine ekledi.
Temev Başkanı Prof. Dr. Türe: "Küresel Isınmanın Çaresi Temiz Enerji Kullanımının Yaygınlaştırılması"
EDİRNE (AA) - Temiz Enerji Vakfı (TEMEV) Başkanı Prof. Dr. Engin Türe, küresel ısınmayla mücadelede temiz enerji kullanımının yaygınlaştırılması gerektiğini bildirdi.Prof. Dr. Türe, TEMEV ve Küresel Denge Derneği işbirliğinde çevrim içi düzenlenen 'Yerelden Ulusala İklim Ağı' toplantısında, küresel ısınmanın dünyanın dengesini bozduğunu söyledi.Küresel ısınmanın pek çok olumsuz etkiye neden olduğuna dikkati çeken Türe, 'Küresel iklim değişikliğinin en büyük nedenlerinden biri küresel ısınma. Küresel ısınmanın çaresi temiz enerji kullanımının yaygınlaştırılması. Bugüne kadar kullanılan fosil yakıtlar yani kömür, petrol ve doğalgazın verdiği zararları hepimiz biliyoruz. Esas nedenleri bunlar.' dedi.Prof. Dr. Türe, fosil yakıtların kontrolsüz ve yoğun kullanımı nedeniyle atmosferdeki karbondioksit miktarının arttığını ifade etti.Temiz enerji kaynaklarının küresel ısınmayla mücadelede kilit rol oynadığını belirten Türe, şunları kaydetti: 'Dünyada milyonlarca yılda biriken kömür, petrol ve doğalgaz gibi kaynakları son 200 yılda çok hızlı bir şekilde tükettik. Onun yüzünden de atmosferdeki karbondioksit miktarı son derece arttı. Sonuçta bu kadar karbondioksit bir battaniye gibi atmosferi sarmakta ve güneşten gelen ışınların geri yansımasına mani olmakta. Güneşli bir havada bırakılan otomobilin içi gibi son derece sıcak bir hale gelmekte. Bunun çaresi temiz enerjiler. Biz dernek olarak bu konular üzerinde ciddi şekilde duruyoruz. Türkiye'nin temiz enerji kullanımı için elimizden gelen gayreti göstermeye çalışıyoruz.'Türe, güneş enerjisi ve rüzgar enerjisi gibi temiz enerji kaynaklarının yaygınlaştırılması gerektiğini sözlerine ekledi.
Reklam
Tapu Ve Kadastro Yatırımları İçin Bu Yıl Yaklaşık 136 Milyon Lira Kaynak Ayrıldı
ANKARA (AA) - AYŞE ŞENSOY BOZTEPE - Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünün bu yılki yatırımları için 135 milyon 965 bin lira bütçe ayrıldı.AA muhabirinin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla yayımlanan 2021 Yılı Yatırım Programı'ndan yaptığı derlemeye göre, Genel Müdürlüğün yatırımlarında en yüksek payı, 56 milyon 311 bin lira ile mevcut tapu-kadastro bilgilerinin Kadastro Kanununda öngörüldüğü gibi güncellenmesini sağlayan Tapu ve Kadastro Modernizasyon Projesi (TKMP) aldı.Proje için ayrılan bütçenin 36 milyon 311 bin lirası dış krediyle sağlanacak. Mülkiyet bilgilerinin bilgisayar ortamına aktarılıp her türlü sorgulamanın yapılabilmesini sağlayan Tapu ve Kadastro Bilgi Sistemi (TAKBİS) için ise 23 milyon lira ödenek ayrıldı. Söz konusu projenin bütçesinin tamamı iç kaynaklardan karşılanıyor.Hizmet binaları yenilenecekGenel Müdürlük tarafından, Çorum, Eskişehir ve Zonguldak'ta ihtiyacı karşılamayan mevcut hizmet binalarının yenilenerek günün şartlarına uygun hale getirilmesi amacıyla 17 milyon 89 bin lira kaynak tahsis edildi.Karabük ve Malatya'da inşa edilecek yeni hizmet binaları için ise 13 milyon 396 bin lira harcanacak. Bingöl, Kayseri ve Tokat için Hizmet Binaları Kesin Hesap Farkı Ödemelerine 450 bin lira bütçe ayrıldı.Genel Müdürlüğün merkez ve taşra teşkilatının faaliyetlerini sürdürdükleri hizmet binalarının büyük bakım ve onarım işleri Muhtelif İşler Projesi kapsamında gerçekleştirilecek. Proje için 7 milyon 273 bin lira kaynak ayrılırken, projeyle yenileme, inşa ve fark ödemeleri için belirlenen bütçelerin tamamı iç kaynaklardan karşılanacak.Kadastro Yapımı Projesinin yatırım tutarı ise 13 milyon 246 bin lira oldu. Proje için ayrılan bütçenin tamamı iç kaynaklardan aktarılacak.Ortofoto Harita ve Jeodezik Ağ projelerine yatırımTapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü, Ortofoto Harita Projesine tamamı iç kaynaklardan olmak üzere 4 milyon 100 bin lira bütçe ayırdı.Bu proje ile harita, tapu ve kadastro verilerinin niteliğini iyileştirerek, mekansal bilgi altyapısının temelini oluşturmak amacıyla ihtiyaç duyulan sayısal fotogrametrik harita, sayısal ortofoto harita, ortofoto/true ortofoto haritalar ve 3 Boyutlu (3B) Şehir Modelleri üretimi gerçekleştiriliyor.Bütçesinin tamamı iç kaynaklardan karşılanacak Jeodezik Ağ Projesine, 1 milyon 100 bin lira kaynak ayrılırken, proje kapsamında, Jeodezik Ağ noktalarının tesis, kontrolü, ölçüleri, hesaplamaları ile TUSAGA-Aktif istasyonlarının işletilmesi ve yaşatılması hedefleniyor.Genel Müdürlüğün bu yılki yatırımları için ayırdığı toplam 135 milyon 965 bin lira bütçenin 36 milyon 311 bin lirası dış krediyle sağlanacak.
Analiz - AB Üyeliği Balkanlar'da "Yol Kesme" Mücadelesine Dönüştü
SARAYBOSNA (AA) -HAMZA KARÇİÇ- 17 Kasım 2020’de Bulgaristan Kuzey Makedonya’nın Avrupa Birliği (AB) ile üyelik müzakerelerinin başlamasını engelledi. Bulgaristan Dışişleri Bakanı Ekaterina Zaharieva’nın, ülkesinin kapı komşusuyla müzakerelerin başlamasını destekleyemeyeceğini söylediği bildirildi. Bu, daha önce Yunanistan ve Fransa tarafından önüne çıkarılanların ardından Kuzey Makedonya’nın karşılaştığı üçüncü engel. Son veto, Bulgarların Makedon dili konusundaki görüşlerinden kaynaklanıyor.Ne kadar endişe verici olsa da Bulgar vetosu istisnai bir hal değil. Hatta bizatihi, AB’ye en son üye olan devletlerin, üye olmayan komşularıyla katılım müzakerelerinin başlamasını aktif olarak engelleme geleneğini takip ediyor. 2009 yılında Slovenya, Hırvatistan’ın AB ile müzakerelerini engellemişti. Bunun nedeni, bu iki eski Yugoslav cumhuriyeti arasındaki Piran körfezinden geçen sınırın nasıl çizileceğine ilişkin anlaşmazlıklardı. 2016’da bu sefer Sırbistan Hırvatistan’ı, üyelik müzakerelerini engellemekle suçladı. Basında çıkan haberlerde Hırvatistan’ın, Sırbistan’daki Hırvat azınlığın statüsü nedeniyle yeni bir faslın açılmasını engellediği belirtilmişti.AB genişlemesinin yeni üye devletlerin Avrupalılaşmasına yol açtığı ve bulundukları bölgede yayılma etkisi gösterdiği şeklindeki bir zamanlar makul görünen görüş artık hiç endişeye mahal vermeyecek şekilde “halledilmiş” oldu. 2004 yılından bu yana AB’ye katılan birçok üye devlette liberallikten uzak rüzgârların esmeye başlaması, “Avrupalılaşmanın” geri döndürülmesi mümkün bir süreç olduğunu gösteriyor. Yeni AB üyelerinin komşularına karşı izledikleri engelleme politikaları, daha on yıl öncesine kadar revaçta olan Avrupalılaşma fikrinin altını oymuş durumda.'Avrupalıyı' oynama“Hazır imkânın varken komşunun yoluna taş koy” tarzındaki yaklaşım, yalnızca Avrupalılaşmanın bölgesel yayılma etkisine dair verilen yalan vaatleri değil, aynı zamanda Balkan ülkelerinin geri kalanına giderek artan şekilde reva görülen adaletsiz muameleyi de açıkça ortaya koyuyor. Temelde yeni AB üyelerinin yaptığı şey, kapı komşularından tavizler koparmak için Birliğe üyeliklerini bir manivela olarak kullanmak. Bu ise bir istisna değil; tekrarlanmak üzere programlanmış bir kalıp setidir.Kendisine daha AB’ye aday ülke statüsü dahi verilmemiş bir ülke olarak Bosna, izah ettiğimiz duruma bir örnek teşkil ediyor. Hırvatistan’ın siyasi liderleri, Hırvatistan 2013’te AB’ye katıldıktan kısa bir süre sonra Bosna’ya karşı, tamamen haksız ve temelsiz bir şekilde, ataerkilâne bir üstünlük taslamaya başladılar. Bosna’nın iç siyasetine düpedüz müdahale anlamına gelen tavırları, seçim kayırmacılığından tutun da Bosna yasalarına müdahale girişimlerine kadar uzanıyor. Hırvatistan-Bosna arasındaki ilişkilerin 2013’ten bu yana izlediği seyir, AB’ye en son üye olan devletin kendi ulusal ve milli çıkarlarını dayatabilmek için bunları bir güzel “Avrupa değerleri” ambalajına sardığını gösteriyor. Hırvatistan siyasi liderliği -ikna edicilikten ne derece uzak olsalar da- “Avrupa değerlerinin koruyucusu” rolünü üstlenerek AB üyeliğini kendi çıkarlarına olacak şekilde kullanmanın peşinde. Bu yaklaşım hem milliyetçiler hem de sosyal demokratlar tarafından takip ediliyor.Bosna’da Avrupalıyı oynama girişimi, büyük nüfuz sahibi Hırvat milliyetçi partisi Hırvat Demokratik Birliği (HDZ) tarafından bile bir ara benimsenmişti. HDZ, komşu kapısı olan Hırvatistan’daki politikacılara özenerek kendisini bir dönem “Avrupa değerlerinin” koruyucusu olarak göstermeye çalıştı, fakat bizzat kendisi bu dönüşü inandırıcı bulmayarak kısa bir süre sonra bu rolden vazgeçti.Artık Hırvatistan bir AB üyesi olduğuna ve Sırbistan, kendisiyle açılan 18 müzakere faslıyla Bosna’nın çok ilerisinde olduğuna göre, mevcut işleyişe istinaden Sırbistan’ın AB’ye Bosna’dan önce katılacağını varsayabiliriz. Sırbistan, AB’ye Bosna’dan önce katılacak olursa, Bosna’ya karşı elde ettiği yeni kozunu, Slovenya’nın Hırvatistan’a karşı kullandığı gibi kullanabilir hale gelecek ve kullanacaktır da. Hem Hırvatistan hem de Sırbistan’ın AB’ye üye olduğu bir senaryoda ise Bosna, iki potansiyel veto hakkından yararlanan iki komşu arasında sıkışıp kalacaktır.Dahası, (Hırvatistan’ın AB üyeliği bu noktada akılda tutulmalı) Bosnalı Hırvatlar halihazırda Hırvat pasaportu alma ve ayrıca çeşitli diğer avantajlardan yararlanma hakkına sahipler. Sırbistan’ın birliğe kabul edilmesi durumunda Bosnalı Sırpların da benzer avantajlardan yararlanması eşit derecede muhtemel. Bosna’da ülkenin AB üyeliği yolunda büyük engellere dönüşenler, bizatihi Bosnalı Sırp ve Bosnalı Hırvat milliyetçi siyasetçilerdir. Buradaki muhtemel neticeyi öngörmek ise işten değil: Bosna’nın AB entegrasyon sürecinde geride kalmasının en büyük ceremesini yalnızca Boşnaklar çekecektir. Bu sadece bir teori değil; kendisine doludizgin yaklaşmakta olduğumuz, giderek artan derecede muhtemel bir senaryo.Veto uygulaması normalleştiBu barikat koyma modeli Bosna’nın dışındaki birtakım ülkeler için de gayet geçerli olabilir. AB üyelik müzakerelerine 2014 yılında başlayan Sırbistan, AB üyeliği yolunda Kosova’nın çok ilerisinde bulunuyor. Belgrad-Priştine normalleşmesi, Sırbistan’ın katılımından önce tam olarak sonuçlandırılmazsa bu, -şimdiye kadarki blokaj mantığına bakacak olursak- Sırbistan’ın AB üyeliğini Kosova’nın yoluna taş koymak için kullanacağı anlamına geliyor. Şimdiye kadar zikredilen diğer tüm örneklerde olduğu gibi bu barikatlar, Kosova’nın uyması gereken “Avrupa standartları” olarak paketlenip sunulacaktır.Sırbistan ve Arnavutluk AB’ye birlikte katılırlarsa Arnavutluk, Sırbistan’ın Kosova’nın yoluna koyacağı barikatları, karşı vetolarıyla dengeleyebilir. Ancak Kosova’nın müttefiki Arnavutluk, AB müzakerelerinde Sırbistan’ın gerisinde kalmış durumda. Arnavutluk, AB’nin kendisiyle katılım müzakerelerini başlatma kararını 2020 gibi henüz çok yakın bir tarihte aldığı bir aday ülke. Bu da Arnavutluk’tan önce AB’ye katılması durumunda Sırbistan’ın veto oyununu oynayabileceği anlamına geliyor.Komşunun yoluna taş koyma tavrına dair ortaya koyduğumuz bu genel bakışın işaret ettiği gerçek, vetoların bir anormallik olmadığı, tam tersine, artık normalleşmiş bir uygulama haline geldiğidir. AB üyeliği, komşunuzun normalde yapmayacağı şeyleri yapmasını sağlamak ve dahası, milliyetçi çıkarlarınızı “Avrupa değerleri” olarak pazarlamak için bir manivela vazifesi görür hale gelmiş durumda. AB adaylarına uygulanan vetolar, aşırı sağ siyasetin yükselişi ve AB’nin en son üyelerinde esmeye başlayan liberallikten uzak rüzgârlarla birleştiğinde, zerre miktar güven telkin etmiyor. Bu eğilimin telkin ettiği politika doğrultusunda, AB üyeliğine aday olanlar, yalnızca iyi komşuluk ilişkileri geliştirmeye yönelik çalışmalarda bulunmak yerine, önlerine çıkarılması muhtemel engelleri dengelemek amacıyla başta Berlin olmak üzere önemli ulusal başkentlerle daha güçlü bağlar kurarlarsa pek akıllıca bir iş yapmış olurlar.Mütercim: Ömer Çolakoğlu[Doç. Dr. Hamza Karçiç Saraybosna Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyesidir]
Lübnan'daki Suriyeli Mültecilerin Kış Çilesi, Kovid-19 Ve Ekonomik Kriz Nedeniyle Ağırlaştı
BEYRUT (AA) - MAHMUT GELDİ - Lübnan'ın Arsal bölgesinde çadır kamplarda hayat mücadelesi veren on binlerce Suriyeli mülteci, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını ve ülkedeki ekonomik kriz nedeniyle bu yıl kışı daha ağır şartlarda geçiriyor.Lübnan'ın doğu kesiminde yer alan dağlık Arsal beldesindeki çetin kış şartları, 2011'de iç savaştan kaçarak buraya sığınan ve çoğunluğu çadırlarda kalan on binlerce Suriyeli mültecinin hayatını felç ediyor.Mülteci olmaları nedeniyle briket veya tuğladan ev yapmalarına izin verilmeyen ve yıllardır kış mevsimini korunaksız çadırlarda geçirmek zorunda kalan Suriyeli sığınmacılar, birkaç yıl önce bir çocuğun soğuktan donarak ölmesine bile tanıklık etti.Lübnan makamları, 2019'da beton yapıları yıkma kararı aldıBeka vilayetine bağlı yaklaşık 40 bin nüfuslu Arsal beldesi, ülkelerindeki iç savaştan kaçarak Lübnan'a sığınan yaklaşık 60 bin Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyor.Lübnan makamları, Suriyelilerin ülkede kalıcı hale gelmesini engellemenin yanı sıra kendilerine 'bu ülkede yasalar olduğu ve başıboş olmadıklarını hissettirme' amacıyla 2019'da Arsal'da mültecilerin kaldığı kamplardaki beton yapıları yıkma kararı aldı. Söz konusu kararla mültecilerin barındığı 1400 yapının yıkım emri çıktı.İnsan Hakları İzleme Örgütünün (Human Rights Watch) verilerine göre, Cumhurbaşkanı Mişel Avn liderliğindeki Lübnan Yüksek Savunma Konseyinin 2019'da aldığı kararla Arsal'da Suriyeli mültecilere ait beton yapıların yıkılması sonucu çatısız kalan 15 binden fazla Suriyeli mültecinin kış şartları daha çekilmez hale geldi.Deniz seviyesinden 1400 metre yükseklikteki Arsal beldesinin farklı bölgelerinde kurulan onlarca çadır kampın sakinleri, Kovid-19 ve ülkedeki mevcut ekonomik krizin getirdiği hayat pahalılığının yanı sıra bölgeye insani yardımların gelmemesinden şikayet ederek, duyarlı ülke ve kuruluşlara kendilerine yardım etmeleri çağrısında bulundu.Çadırları su basıyorAA muhabirine konuşan Arsal'daki mültecilerden Edhem Suri, çadır kamplarda karlı havalarda yaşamanın zorluğuna dikkati çekerek, 'Çadırların üzerine biriken karlar daha sonra eriyerek içeriye doğru akmaya başlıyor. Üzerinde yattığımız yataklar dahi ıslanıyor.' ifadelerini kullandı.Birkaç yıldır yaşadıkları çadır kamplardaki durumun sürekli tekrarlandığına işaret eden 50 yaşındaki Suri, bu yıl ısınmada kullandıkları mazot yardımlarının da gelmediğinden yakındı.Suri, 'Bu yıl çok az mazot yardımı aldık. Sebebini bilmiyoruz, belki de Lübnan'daki ekonomik krizdendir. Mukavemetsiz bu çadırların dışında bizleri yağmurdan ve kardan koruyacak bir şey yok.' dedi.Çadır kampın sakinlerinden 60 yaşlarındaki Ebu Tarık Selum da insani yardım kuruluşlarına seslenerek kendilerine yardım eli uzatılması çağrısında bulundu.Bu yıl kendilerine hiçbir yardım ulaşmadığını söyleyen Selum, 'Hayatımızı nasıl sürdürelim? Yiyeceği nereden getirebiliriz ki?' ifadeleriyle çaresizliklerine vurgu yaptı.'Çadırlar üzerimize yıkılıyor'Arsal'daki Suriyeli mültecilerden 55 yaşındaki Salim et-Tamari, gerçekten zor şartlar altında hayata tutunduklarını belirterek, 'Çadırların altından sızan kar sularıyla giysi ve yataklarımız sürekli ıslak duruyor. Çadırların üzerine biriken karların ağırlığını kaldıramayan ahşaplar kırılıyor ve çadırlar üzerimize yıkılıyor.' dedi.Tamari, bölgedeki çadır kamplarda yaşayan mülteciler olarak en çok ısınmak için mazot olmak üzere sıra gıda, yatak ve battaniyeye muhtaç olduklarını aktardı.Suriyeli mülteci, çadırlarda yaşayan ailelerin ortalama 5 kişiden oluştuğunu ve bazı çadırların karda yıkılması nedeniyle kimi zaman birden çok ailenin aynı çadırı paylaşmak zorunda kaldığını söyledi.Ülkedeki her 10 Suriyeli aileden 9'u aşırı yoksulluk içinde yaşıyorBM Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK), Dünya Gıda Programı (WFP) ve BM Çocuklara Yardım Fonunun (UNICEF), Lübnan'daki ekonomik kriz ve Suriyeli mültecilere ilişkin 19 Aralık 2020'de yayımladığı araştırmada, ülkedeki her 10 Suriyeli aileden 9'unun aşırı yoksulluk içinde yaşadığı belirtilmişti.Lübnanlı yetkililer, geçen yıldan bu yana Suriyeli mültecilere ülkelerine gönüllü olarak dönmeleri çağrısı yapıyor. Yetkililer, mültecilerin ülkedeki sınırlı kaynakların kullanımını zora soktuğunu ve uluslararası toplumun mülteciler konusunda desteğinin eksik olduğunu ifade ediyor.Lübnan resmi verilerine göre, Suriye'de 2011'de patlak veren iç savaş nedeniyle yaklaşık 1,5 milyon kişi Lübnan'a göç etti.
Reklam
Libyalı Siyasetçi Gamati: "Akile Salih'in Geçici Bile Olsa Libya'nın Devlet Başkanı Olacağına İnanmıyorum"
TRABLUS (AA) - Libyalı siyasetçi ve Değişim Partisi lideri Cuma el-Gamati, ülkenin doğusundaki gayrimeşru güçlerin lideri Halife Hafter'e verdiği destekle bilinen Akile Salih'in, Birleşmiş Milletler (BM) öncülüğünde yürütülen diyalog kapsamında geçici hükümetin devlet başkanı olarak seçileceğine inanmadığını söyledi.Gamati, Libya'da siyasi ve askeri alandaki son gelişmeler, BM öncülüğünde yürütülen Libya Siyasi Diyalog Forumu'nun seyri ve ülkedeki krizde uluslararası aktörlerin rolüne ilişkin AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.'Libya'yı birleştirecek yeni bir parlamento seçilmesi elzemdir'Libya Siyasi Diyalog Forumu'nun hedefleri kapsamında, 24 Aralık'ta ülkede genel seçimlere gidilmesi kararlaştırılırken, bu tarihe kadar ülkeyi yönetecek ve seçimlere hazırlayacak yeni bir geçici birlik hükümeti seçilmesi hedefleniyor.Gamati, forumda belirlenen seçimlere gidilmesi kararının Libya için 'zorunlu' olduğunu dile getirdi.Libya'nın yasama organları durumundaki Tobruk Temsilciler Meclisi (Hafter kontrolündeki doğuda) ve (Trablus merkezli) Devlet Yüksek Konseyinin görev sürelerini anayasal olarak çoktan doldurduklarına dikkati çeken Gamati, 'Bu yüzden Libya'yı siyasi olarak birleştirecek yeni bir parlamento seçilmesi elzemdir.' dedi. 'Salih Libyalılar tarafından reddedilmiştir'Başkanlık Konseyi (başkan ve 2 yardımcısı) ve daha önce Libya'nın yönetim biçiminde bulunmayan başbakanlık makamı için bir kişinin tayin edilmesinin kararlaştırıldığı bu geçici hükümeti yönetecek muhtemel adaylara ilişkin kamuoyunun gündeminde birçok isim bulunuyor. Henüz adaylar belirlenmemiş olsa da devlet başkanı konumundaki Başkanlık Konseyi Başkanı makamı için muhtemel aday senaryoları arasında en fazla dikkati çeken isim, Halife Hafter'in müttefiki Akile Salih. Başbakanlık için ise İçişleri Bakanı Fethi Başağa ismi öne çıkanlar arasında.Cuma el-Gamati, Tobruk'taki Temsilciler Meclisinin Başkanlığını yürüten Salih'in Libya'nın başına geçme ihtimali bulunmadığını dile getirdi. Hafter'i sözde başkomutan ilan eden kişinin Salih olduğunu ve onun, Hafter'in Nisan 2019'da başkent Trablus'a başlattığı saldırılara destek verdiğine dikkati çeken Gamati, 'Salih Libyalılar tarafından reddedilmiştir.' diye konuştu.Salih'in ayrıca, 'Mısır ve Rusya'nın hakimiyeti altında' olduğunu belirten Gamati, şöyle devam etti:'Akile Salih'in geçici bile olsa Libya’nın devlet başkanı olacağına inanmıyorum. Çünkü Hafter'e, Mısır'a, BAE ve Rusya’ya yakın olacaktır. Şeffaf ve tarafsız olması mümkün değildir. Türkiye'ye düşmanlık gösterebilir ve Türkiye ile imzalanan meşru mutabakat muhtıralarına karşı çıkabilir.'Gamati, gelecek haftalarda Diyalog Forumunun 75 üyesi tarafından yapılacak oylamada seçilmesi beklenen Başkanlık Konseyi başkanı ve başbakan adaylarına ilişkin ise 'Bizim için bu forumda önemli olan tarafsız kişilerin seçilmesi, bu kişilerin tek rolünün ülkeyi seçimlere hazırlaması ve Libya halkının elektrik, maaş, güvenlik gibi boğucu krizleri ile ilgilenmesidir. Akile Salih gibi tartışmalı isimleri istemiyoruz. Zaten gelecek seçimlerde onlarca şahsiyet devlet başkanlığına aday olmak isteyecektir. Kimin seçileceği de Libyalılara bırakılmalıdır.' değerlendirmesinde bulundu.Yabancı paralı askerlerin varlığıBM öncülüğünde Libyalı tarafların 23 Ekim 2020'de Cenevre'de imzaladığı ateşkes anlaşmasında yer alan, ülkedeki tüm paralı askerlerin 3 ay içinde ülkeden ayrılması maddesinin dolan süreye rağmen gerçekleşmemesini de değerlendiren Gamati, bunun Rusya'ya bağlı olduğunu vurguladı.Gamati, 'Ateşkes anlaşması kapsamındaki bu madde çok gecikecektir. ' diyerek, şu ifadeleri kullandı:'Peki Rusya neden paralı askerleri Libya'dan çekmeyi geciktiriyor? Çünkü Rusya siyasi çözümün neticesini görmek, siyasi ve ekonomik çıkarlarının garanti altına alınıp alınmayacağını görmek istiyor olabilir. Bu da UMH'nin veya yeni seçilecek yönetimin Rusya ile karşılıklı anlaşması kapsamına giriyor. Aynı şekilde bu durum, Rusya-Türkiye ve Rusya-ABD arasında bir anlaşmaya varılmasına da bağlı.' ABD Başkanı Biden'ın Libya politikasıParalı askerlerin Libya'dan ayrılmasının gerçekleşmesinde, 20 Ocak'ta ABD'nin başkanlık koltuğuna oturan Joe Biden'ın Libya politikasında etkinliğini artırmasının da etkili olabileceğini kaydeden Gamati, yeni ABD yönetiminin 'güçlü bir duruş sergileyerek paralı askerlerin ülkeden ayrılması için baskı yapabileceğini' söyledi.Gamati, 'ABD yönetimindeki değişim de oldukça önemli. Yeni Başkan Biden'ın (Donald) Trump'tan farklı politikaları olacaktır. Trump maalesef Hafter'in Trablus saldırılarını desteklemişti. Bu saldırıların başında Hafter'le telefon görüşmesi yaparak ona yeşil ışık yakmıştı.' dedi.Diğer bir önemli hususun, Biden yönetiminin Türkiye'nin Libya'daki rolüne ilişkin belirleyeceği tavır olduğunu belirten Gamati, sözlerini şöyle sürdürdü:'Biliyoruz ki Biden ve bazı danışmanlarının Türkiye hakkında eleştirileri var. Türkiye güçlü, büyük, egemenlik ve bağımsızlığı olan bir ülke. Ancak yeni ABD yönetimi Türkiye'ye, Rusya ile ilişkiler gibi konularda bazı politikalar dayatmak isteyecek. Bu ABD ve Türkiye'yi ilgilendiren bir konu. Ancak bizi ilgilendiren, ABD yönetimi Türkiye'nin Libya'daki rolüne karşı durmuyor. Çünkü Türkiye'nin Libya'daki rolü NATO ile uyumlu, meşru ve demokratik seçeneği destekleyen ve Libyalıların büyük çoğunluğunun desteklediği bir rol.'Libya krizinin 'büyük ölçüde dış müdahalenin yarattığı' bir kriz olduğuna dikkati çeken Libyalı politikacı, 'Çatışmanın bu kadar yıl devam etmesinin nedeni dış müdahalelerdir. Bu dış müdahalenin rolü değişir ve barışçıl çözümü desteklerse o zaman Libya'da gerçek bir istikrar ortamı oluşabilir. Bu nedenle paralı askerlerin çekilmesi siyasi süreç sonlanana kadar gecikecektir.' ifadelerini kullandı.'Hafter yeniden savaş başlatma kararı almaya yetkin değil' Rusya'nın son iki yılda Rus Wagner paralı askerleri ve Suriye'den getirdiği askerlerle Libya'daki çatışmalara 'çok etkili bir şekilde girmeyi başardığını' kaydeden Libyalı siyasetçi, sahada kontrolün bu paralı askerlerde olduğunu ve Hafter'in onların üzerinde bir gücü bulunmadığını kaydetti.Gamati, 'Hafter'in yeniden bir savaş başlatma kararı almaya yetkin olmadığına' işaret ederek, 'Hafter şu anda askeri sahneyi tamamen kaybetmiş durumda. Silahlı güçleri bir yerden başka bir yere sevk etme yetkisine sahip değil. Bunu yapabilen, Rusya ve ona bağlı Wagner'dir.' dedi.Diyalog sürecinin tıkanması veya tamamen başarısızlığa uğraması halinde ülkede yeni bir çatışma ortamına girilip girilmeyeceğine ilişkin bir soruya Gamati, şu yanıtı verdi:'Yeniden savaşa dönülmesi bence çok az bir ihtimal. Çünkü savaş kararı Hafter'in elinde değil. Rusya'nın da dost ve kardeş ülke Türkiye'den çok güçlü askeri destek alan UMH'ye karşı yeniden savaşa girmeyi istediğini sanmıyorum.'Türkiye'nin UMH'ye desteği dengeleri değiştirdiGamati, Mısır, BAE, Suudi Arabistan, Fransa ve Rusya'nın, Hafter'in başkent Trablus'a başlattığı saldırıları ve totaliter bir rejim kurmak için başkenti işgal etme hedefini desteklediklerini hatırlattı.'Ancak (bu ülkelerin) hesap edemedikleri önemli bir durum gerçekleşti.' diyen Gamati, bu durumun, Ankara ve Trablus arasında Kasım 2019'da imzalanan Askeri ve Güvenlik İş Birliği Mutabakat Muhtırası çerçevesinde Türkiye'nin müdahalesi olduğuna işaret etti. Libyalı siyasetçi, Ankara'nın bugün yürütülen siyasi süreci güçlü bir şekilde desteklediğini kaydederek, 'Türkiye'nin askeri müdahalesi, başkent Trablus'u, meşru hükümeti, sivil ve demokratik devlet projesini korumak içindi.' dedi.'UMH (yetkilileri) Türkiye'yi ziyaret ederek güvenlik iş birliği anlaşması imzaladı ve bu anlaşma kapsamında Türkiye'den büyük bir askeri destek aldı.' diyen Gamati, şunları kaydetti:'Türkiye'nin desteği dengeleri değiştirdi ve askeri projeyi başarısızlığa uğrattı. Hafter'i destekleyen bu beş ülke de rolünü ve politikalarını yeniden gözden geçirmeye başladı.' Bu ülkelerin Hafter'e verdiği desteğe karşılık Libya hükümetinin de Türkiye'den çok güçlü destek aldığını, ayrıca ABD ve İtalya ile yakınlaştığını ifade eden Gamati, oluşan bu denge halinin Libya krizindeki taraflar arasında birinin diğerine galip gelmesini engellediğini ve siyasi sürece zemin hazırladığını belirtti.Hafter'i destekleyen ülkelerin aşamalı olarak ondan uzaklaştığını belirten Libyalı politikacı, siyasi süreç sonunda Hafter'den tamamen vazgeçeceklerini savundu. Gamati, 'Hafter 80 yaşına yaklaştı ve artık zaman onun aleyhine işliyor. Onun Libya'nın askeri ve siyasi sahnesinden aşamalı olarak çıkacağını düşünüyorum.' şeklinde konuştu.Hafter'i desteklemekte ısrarcı tek ülke BAE Gamati, Libya'da 'askeri çözüm projesinin çökmesiyle' birlikte uluslararası aktörlerin siyasi çözüme odaklandığını vurgulayarak, 'Hala duruşu muğlak olan, Hafter'i ve Libya'daki savaşı sonuna kadar desteklemekte ısrarcı görünen tek bir ülke var. O da Birleşik Arap Emirlikleri (BAE).' diye konuştu.Ancak 5 Ocak’ta varılan 'Körfez barışı' ile BAE'nin Körfez bölgesinde dahi 'izole olduğunu' belirten Gamati, bu ülkenin Libya'daki rolünün gelecek dönemde 'daha da zayıflayacağı' değerlendirmesinde bulundu.Libyalı siyasetçi Cuma el-Gamati, devrik diktatör Muammer Kaddafi rejimine muhalifliği nedeniyle yaklaşık 30 yıl önce çıktığı siyasi sürgün hayatını Londra'da sürdürüyor.Gamati, 2011 Libya Devrimi sırasında Kaddafi karşıtı muhaliflerin kurduğu, Mustafa Abdulcelil başkanlığındaki Ulusal Geçiş Konseyi hükümetinde Birleşik Krallık Özel Temsilcisi'ydi.Cuma el-Gamati, Libya'da kurduğu Değişim Partisi'nin başkanlığının yanı sıra Libya Başbakanı Fayiz es-Serrac'ın Mağrib ülkeleri (Tunus, Cezayir, Fas) Özel Temsilciliği görevini yürütüyor.
Bir Zamanlar Çukurova 81. Bölüm Fragmanı Yayınlandı! Müjgan Züleyha'dan Hesap Soruyor.
Bir Zamanlar Çukurova yeni bölüm fragmanı yayınlandı. Yeni fragmanda; Ümit Fikret'le karşılıklı kadeh tokuştururken, kapısını çalan Demir'i karşısında görünce çok şaşırır. Müjgan bir yandan Fikret ile yakınlaşırken diğer taraftan oğlu Keremali'nin hakkı olduğunu düşündüğü parayla ilgili Züleyha'dan hesap soruyor. İşte Bir Zamanlar Çukurova 81. bölüm fragmanı...
Reklam
Kitap Kurdu Ali Dede, Okuma Aşkıyla Gençlere Örnek Oluyor
AYDIN (AA) - FERDİ UZUN - Aydın'ın Sultanhisar ilçesinde, ilkokuldan sonra eğitimine devam edemeyen ancak 3 çocuğunu okutup iş sahibi yapan 67 yaşındaki besici Ali Kayakutlu, yaklaşık yarım asırdır elinden kitabını düşürmüyor.İlçedeki kütüphanenin müdavimlerinden olan Ali Kayakutlu, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını dolayısıyla şehirden uzaklaşarak Atça Mahallesi'ndeki çiftliğinde, mütevazi yaşamı ve okuma aşkıyla örnek oluyor. Kayakutlu, ilkokulu bitirdikten sonra maddi imkansızlıktan dolayı çiftçilikle uğraşan babasının yanında çalışmaya başladı. Askerlik dönemine kadar babasıyla çalışan Kayakutlu, vatani görevinin ardından evlenip aynı işi yapmaya devam etti.Gençlik çağlarında kitap okumaya başlayan 3 çocuk babası Kayakutlu, bir dönem işlerinde iflas etse de hayat mücadelesinden hiç vazgeçmedi.Kendisi okuyamadığı için çocuklarını okutmakta kararlı olan Kayakutlu, tüm zorluklara rağmen 3 evladının da üniversiteyi bitirip iş sahibi olmasını ve evlenip yuva kurmasını sağladı. Zamanla işlerini düzelten Kayakutlu, bir çiftlik kurup burada besiciliği sürdürdü. Yıllar önce ilçedeki kütüphaneye de üye olan Kayakutlu, geçen sürede kütüphanenin de müdavimlerinden oldu.Salgın dolayısıyla kütüphaneye gidemeyen ve çiftliğinin yanına yaptırdığı küçük bir kulübede yaşamaya başlayan Kayakutlu, hayvanlarla uğraşırken elinden kitabını da düşürmüyor. Kayakutlu, kimi zaman traktörün römorkunda kimi zaman da hayvanların yanında kitabını okuyor. Yaşlı adamın okumaya olan ilgisini öğrenen İl Kültür ve Turizm Müdürü Umut Tuncer de Kayakutlu'ya çeşitli kitaplar hediye etti.Kayakutlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, çalışmayı ve kitap okumayı çok sevdiğini belirtti. Özellikle tarihi kitapları okumayı tercih ettiğini belirten Kayakutlu, 'Tarihi kitapları okuyunca, yaşayınca eskiye adapte oluyorum. Gözümde eskiler canlanıyor. Geçmişte insanlarımızın neler çektiğini daha iyi anlıyorum. Geçmişini bilmeyen geleceğini yönlendiremez. Okumaktan büyük bir haz alıyorum. Kahvede oyun oynamaktansa kitap okumak daha çok hoşuma gidiyor.' dedi.İnsanların okuması gerektiğine değinen Kayakutlu, şöyle konuştu:'Okuyan insanın ufku genişliyor. Okuyanla okumayan insan bir olur mu? 'Bir harf öğretenin kulu kölesi olurum' diye sözler var. Bunlar boşuna söylenmemiş. Okumak kadar güzel bir şey yok. Ölünceye kadar, insanın gözü görünceye kadar okuması lazım. Tabi ki herkes bir değil. Kimisi seviyor kimisi de sevmiyor. Ama ben herkesin okumasını isterim. Her şeyden önce bilgi ediniyorsun. Dünyanın düzenini biliyorsun.' Kayakutlu, öğretmen olup insanlara faydalı olmayı çok istediğini ancak bu hayaline kavuşamadığı için üzgün olduğunu dile getirdi. İlkokuldan sonra eğitimine devam edemediği için çok üzüldüğünü anlatan Kayakutlu, 'Küçüklükten beri okumak bende bir ukdeydi. Çocuklarımı da bundan dolayı okuttum. Şimdi hepsi kendi ayakları üzerinde durabiliyor. Oğlum yurt dışında bankacı. İki kızımdan biri öğretmen diğeri de banka müdürü. Benim oğlum dünyayı gezdi. Neden? İşte o diploma sayesinde. En kötü şey cahillik.' dedi.İl Kültür ve Turizm Müdürü Umut Tuncer de kitap kurdu olarak nitelediği Kayakutlu'nun hikayesinin gurur verici olduğunu belirterek, buradan esinlenerek evlerinden çıkamayan yaşlılara da kitap ulaştırılacak bir projeyi hayata geçireceklerini söyledi.
Reklam
Hindistan'da Traktörleriyle Eylem Yapan Çiftçilere Polis Müdahale Etti
ANKARA (AA) - Hindistan'ın başkenti Yeni Delhi'de güvenlik güçleri, Cumhuriyet Bayramı gösterileri sırasında traktörleriyle eylem yapan ve gösteri alanının dışına çıkmak isteyen protestocu çiftçilere müdahalede bulundu.BBC'nin haberine göre, şehrin iki ucundan eyleme katılan Tikri ve Singhu çiftçi grupları, Yeni Delhi'ye 6 farklı noktadan giriş yapması beklenen eylemciler için çizilen ve polis barikatları ile çevrelenen güzergahın dışına çıktı. Bunun üzerine polis protestocu çiftçilere göz yaşartıcı gazla müdahale etti.Polis barikatlarını aşan çiftçiler de traktörlerini, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının yapıldığı şehir merkezine doğru sürmeye ve yürümeye başladı.Kutlamaların aksamaması için kent merkezinde gösteri yapmaları yasak olan eylemcilerle polis arasında daha fazla çatışma yaşanabileceği ifade ediliyor. Yeni Delhi Emniyet Müdürlüğü, çiftçilerin 12 bin traktör ile 64 kilometrelik bir alanda, belirlenen giriş çıkış noktalarını kullanarak eylem yapabileceklerini duyurmuştu.Yeni tarım yasaları ve çiftçi protestolarıHindistan’da Eylül 2020'de kabul edilen ve tarım sektörüne serbestleşme getiren 2 yasa, taban fiyatı ve destekleme alımı politikalarını sona erdireceği, aracı şirketlerin fiyatları düşürerek sonunda kendilerini topraksız bırakacağı gerekçesiyle çiftçiler tarafından protesto ediliyor.Başbakan Narendra Modi hükümeti ise yeni yasaların, çiftçilere ürünlerini pazarlama özgürlüğü tanıyarak özel yatırımla tarımsal büyümeyi teşvik edeceğini savunuyor.Modi, çiftçilerin eylemlerini başkente taşıması üzerine Uttar Pradeş eyaletinde düzenlediği mitingde, çiftçilerin muhalefet partilerince yanlış yönlendirildiğini ve yeni yasaların, çiftçilerin yararına olduğunu söylemişti.Hindistan'da muhalefet partileri ve Modi'nin bazı müttefikleri, yasaların çiftçi karşıtı olduğunu belirtiyor.11. müzakere de sonuçsuz kaldıÇiftçilerin, 22 Ocak'ta hükümet yetkilileriyle yaklaşık 5 saat sürmesi planlan görüşmeleri, yarım saatte sona ermişti.Böylelikle hükümet ile çiftçiler arasındaki tartışmalı tarım kanunlarının görüşülmesine yönelik 11. müzakere de sonuçsuz kalmıştı. Bir sonraki müzakere tarihi ise açıklanmamıştı.Hükümetin tartışmalı kanunları 18 aylığına askıya alma teklifi de çiftçiler tarafından reddedilmişti.Hükümetle sonuçsuz kalan müzakerelerin ardından çiftçiler, hükümetin kendilerine yönelik tutumunu 'hakaret' olarak değerlendirirken, protestoların devam edeceğini duyurmuştu.Ülkede, çiftçilerin yarısından fazlasının borç içinde olduğu, 2018 ve 2019'da 20 bin 638 çiftçinin canına kıydığı ifade ediliyor.
Özbekistan-Türkiye Ticaret Hacminin 3 Milyar Dolara Ulaşması Bekleniyor
TAŞKENT (AA) - BAHTİYAR ABDUKERİMOV - Özbek-Türk İhracatı Geliştirme Merkezi Başkanı Serdar Keskin, 2020'de 2 milyar dolar olan Özbekistan-Türkiye ticaret hacminin, iki ülkenin mevcut potansiyeli göz önünde bulundurulduğunda bu yıl 3 milyar dolara ulaşacağını umduğunu ifade ederek, 'Özbekistan'ın birinci ve ikinci olmazsak dahi, en büyük üçüncü ticari ortağı olmaya adayız.' dedi.Keskin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, son yıllarda hızla gelişmekte olan Özbekistan-Türkiye ticari ilişkilerinin yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle geçen yıl aksamasına karşın iki ülke arasındaki ticaret hacminin 2 milyar doların üzerinde gerçekleştiğini kaydetti.Geçen yıl iki ülke arasındaki dış ticaret hacminin 2019'a göre yüzde 21 gerileyerek 2 milyar 101,7 milyon dolar seviyesinde gerçekleştiğini aktaran Keskin, Türkiye'nin, Özbekistan'ın önemli ticari ortakları arasındaki yerini koruduğunu söyledi.Keskin, 2020'de Özbekistan'ın Türkiye'ye ihracatının yüzde 16,5 azalarak 1 milyar 16,3 milyon dolar, Türkiye'den ithalatının ise yüzde 18,2 gerileyerek 1 milyar 85,4 milyon dolar olduğunu bildirdi.Keskin, geçen yıl Özbekistan'ın dış ticaretinde yüzde 5,8 payla 5'inci sırada yer alan Türkiye'nin, ülkenin ihracatında ise bir basamak yükselerek yüzde 6,7 payla Çin ve Rusya'nın ardından 3'üncü sıraya yerleştiğini, ithalatında da Çin, Rusya, Kazakistan ve Güney Kore'nin ardından yüzde 5,1 payla 5'inci sıradaki yerini koruduğunu söyledi. Salgından dolayı 2020'de Özbekistan'ın diğer ülkelerle olduğu gibi Türkiye ile olan ticaretinin de olumsuz etkilendiğini ifade eden Keskin, '2020'de 2 milyar dolar olan Özbekistan-Türkiye arasındaki ticaret hacminin, iki ülkenin mevcut potansiyeli göz önünde bulundurulduğunda bu yıl 3 milyar dolara ulaşacağını umuyorum. Özbekistan'ın birinci ve ikinci olmazsak dahi, en büyük üçüncü ticari ortağı olmaya adayız.' dedi.Keskin, Özbekistan'ın Türkiye'ye iplik, bakır, gıda ve tekstil ürünleri ihraç ettiğini, Türkiye'den ise inşaat malzemeleri ve ekipmanları, makine ve teknoloji, tekstil ve gıda ürünleri ithal ettiğini bildirdi.'Türk iş adamları, tekstil, mobilya, inşaat, tarım, bahçecilik ve seracılığa yatırım yapabilir'Serdar Keskin, son yıllarda Özbekistan'da önemli reform ve değişimler başlatıldığını, iş ve yatırım ortamının iyileştirilmesine yönelik kararlar alındığını, bu değişimler sonucu ülkede iş yapma imkanlarının daha da kolaylaştırıldığını anlattı.Özbekistan'a yatırım yapan Türk iş adamları sayısının giderek arttığını, önemli Türk şirketlerinin ülkedeki projelerle ilgilenmeye başladığını belirten Keskin, Türk iş adamlarının Özbekistan'da tekstil, mobilya, inşaat, tarım, bahçecilik ve seracılığın da aralarında bulunduğu birçok sektöre yatırım yapabileceğini söyledi. 'Özbekistan, Türk iş adamları için bakir bir ülke'Özbek-Türk İhracatı Geliştirme Merkezi Başkanı Keskin, 35 milyon nüfusla bölgenin en önemli ekonomilerinden olan Özbekistan'ın, Türk iş adamları için cazip bir ülke olduğunu vurguladı. Keskin, 'Özbekistan, Türk iş adamları için bakir bir ülke. Türk iş adamlarının bir an önce bu ülkeyi keşfetmeleri, buradaki iş yapma imkanlarını yerinde incelemeleri lazım. İşte o zaman buranın nasıl bir pazar olduğunu görecekler ve zaman kaybettiklerine üzülecekler.' diye konuştu.Keskin, Özbekistan'ın dünyanın önemli altın rezervlerine sahip bir ülke olduğunu dikkate alarak bu yıl Taşkent'te Özbek-Türk Kuyumculuk İş Forumu'nu düzenlemeyi planladıklarını kaydetti.
Avrupa'daki Türklerden Suriyeli Yetimlere Yardım
HATAY (AA) - Avrupa'da yaşayan Türk hayırseverler tarafından Suriyeli yetimlere kıyafet ve gıda yardımı yapıldı. Sosyal medyada 'Çocuklar Üşümesin' sloganıyla yardım kampanyası başlatan Avrupa'daki bir grup Türk hayırsever, topladıkları bağışları dağıtmak üzere Yayladağı ilçesine geldi.Bayırbucak Yetimlerini Koruma Derneği'ni ziyaret eden hayırseverler, 130 çocuğa mont dağıttı. Eğitmen ve ailelerle bir süre sohbet eden grup, çocuklarla hatıra fotoğrafı da çektirdi.Hayırseverler, Suriye'nin Azez bölgesindeki kampları da ziyaret ederek 150 aileye gıda ve 600 çocuğa mont yardımında bulundu. Gönüllülerden Merve Nur Uğurlu, yaptıkları yardım çağrısına Avrupa'da yaşayan Türklerden destek geldiğini söyledi. Yardımları bizzat bölgede dağıtmak istediklerini dile getiren Uğurlu, 'Burada yurtlarından ayrı yaşayan Suriyelilerin çektiği zorlukları yerinde görme imkanı bulduk. Onları bir nebze mutlu edebildiysek ne mutlu bize.' dedi. Gönüllülerden Meryem Göktaş da Suriye tarafındaki ailelerin çok zor durumda hayat mücadelesi verdiğini anlatarak, yardım faaliyetlerini sürdürmek istediklerini kaydetti.
Almanya'nın Hanau Kentindeki Irkçı Terör Saldırısı Kurbanlarının Aileleri Korku Ve Tedirginlik İçinde
KÖLN (AA) - MESUT ZEYREK - Almanya'nın Hanau kentinde 19 Şubat 2020'de 4'ü Türk 9 kişiyi katleden ırkçı terörist Tobias Rathjen'in 73 yaşındaki babası Hans-Gerd Rathjen'in savcılığa yazdığı mektuplarda oğlunun suçsuz olduğunu iddia ettiği ve ırkçı ifadelerle mağdur aileleri ölümle tehdit ettiği ortaya çıktı.Saldırıda yaşamını yitirenlerin aileleri, AA muhabirine yaptıkları açıklamada, Hanau'da ırkçı terörist Rathjen'in babasının korkusuyla yaşadıklarını, bu kişinin şehirden uzaklaştırılması ya da korunmalarına yönelik taleplerinin yanıtsız kaldığını söyledi.Saldırıda yaşamını yitiren Gökhan'ın ağabeyi Çetin Gültekin, kanser hastası olan babası Behçet Gültekin'in bu acıya dayanamayarak 39. günde yaşamı yitirdiğini, geçen 11 ayda gözyaşı döküp acı içinde yaşadıklarını söyledi.Olayın iç yüzünü öğrenmek amacıyla bilgi talep ettiklerini belirten Gültekin, 'Geçen ay elimize 20 bin sayfalık bir dosya geldi. Buradan anladığımız kadarıyla bu katil zanlısının babası Nisan 2020'den itibaren savcıya 20'den fazla mektup yazmış. Bu dilekçelerde ırkçı teröre kurban giden çocukların resmini astırdığı için Hanau Belediye Başkanı Claus Kaminsky'i vatan haini ilan etmiş. Oğlunun suçsuz yere öldürüldüğünü belirtip, 'adaletin yerine gelmesi için daha çok yabancının ölmesi lazım' ifadesini kullanmış.' şeklinde konuştu.Gültekin, şöyle devam etti:'Olaydan sonra babasını hastaneye götürmüşlerdi, iki hafta sonra evine Mart 2020'de geri geldi. Polisler bizi arayarak babasının eve geldiği bilgisini verdi ve bir delilik ya da hata yapmamamız konusunda bizi uyardı. Biz de diyoruz ki 4. aydan 9. aya kadar oğlundan daha tehlikeli yazılar yazıp savcılığa, polise yolladıysa ve 'Oğlunun intikamı için daha çok yabancının ölmesi gerektiğini' yazdıysa ve oğlunun iki silahını geri talep ettiyse polislerin bize uyarıda bulunmaması gerekiyordu. Ama polisler 'sakın ondan intikam almaya kalkmayın' diye aradı. Polis, 'ırkçı katilin babası silahları istiyor, siz tehlikedesiniz' diye bizi uyarmadı. Eğer silahları almış olsaydı belki şu an ben de öldürülmüş olabilirdim. Yaşının 73 olduğunu belirten Rathjen, ölümü hak eden bu kişilerin öldüklerini yaşarken görmek istediğini ifade etmiş. Yani 'ben çok yaşlandım bunu görebilmem için bu yabancıları zaman kaybetmeden öldürmeliyiz' diyor. Hanau polis karakoluna dilekçe verip, bu adamın burada olduğu sürece hayatlarımızdan endişe ettiğimizi söyledik ancak polisler hiçbir önlem almadı. Bir kişinin tehlike oluşturması için silahı olmasına bile gerek yok, araca bindiği zaman bile insanların içine sürebilir. O kişinin ehliyeti olması bile onun için bir silah.'Yetkililerden o kişinin uzaklaştırılması ya da kendilerinin korunması yönünde talepte bulunduklarını aktaran Gültekin, 'Polis bizi korumadığı için biz sabah 05.00'ten akşam 09.00'a kadar güvenliğimizi sağlamak için o bölgede nöbete başladık. Almanya'da yaşıyoruz, yıl 2021, biz üçer saat, üçer kişi nöbet tutuyoruz. Bu adam dışarı çıkıp köpeğiyle üzerimize yürüyüp bizi tehdit etti, biz böyle bir tehlike içinde yaşıyoruz.' ifadelerini kullandı.Bilindiği halde önlem alınmadıHanau'daki saldırıda hayatını kaybeden Sedat'ın annesi Emiş Gürbüz ise yetkililerin kendileriyle yeterince ilgilenmediğini söyledi.Irkçı katil Tobias Rathjen'in bu katliamı yapacağının daha önceden belli olmasına rağmen önlem almayan güvenlik güçlerini eleştiren Gürbüz, 'Evladım göz göre göre diğer 9 kişiyle birlikte katledildi. Katliamdan sonra da yetkililer gelip anma yaptı ancak ondan sonra ortadan kayboldu ve bizimle kimse ilgilenmedi. Bizler bu olayı psikolojik sorunu olan bir kişinin tek başına yaptığına inanmıyoruz. Bu olayın arkasındakiler ortaya çıkarılmalı. Olayın tüm yönleriyle aydınlatılmasını ve adaletin yerini bulmasını istiyoruz.' şeklinde konuştu.'Silahı neden hala elindeydi?'Saldırıda yaşamını yitiren Fatih'in abisi Hayrettin Saraçoğlu ise 'Bu, büyük bir olay, olanları göz ardı etmesinler. Bu olay sırf bizi değil tüm Almanya'yı ilgilendiriyor. Bizim isteğimiz gerçeklerin ortaya çıkması. Ne amaçla oldu veya nasıl bir plan yaptı? Bunların sonuna kadar takipçisi olsunlar. Ben bu olayın uzun vadeli ve planlı yapıldığını düşünüyorum. Gidip silah eğitimi alıyor, olay yerine bakıyor, araştırma yapıyor, vuracağı yerlerin hepsini tespit ediyor.' değerlendirmesinde bulundu.Saraçoğlu, 'Daha önce manifesto yazmış polise bildirmiş yani bu kişinin silahı neden hala elindeydi ve nasıl olur da böyle bir insan silah eğitimi alır? Kardeşimize üzüldük, üzüntümüzü yaşıyoruz. Kanuni yollardan olayın takipçisiyiz.' dedi.19 Şubat 2021'in ırkçı terör saldırısının birinci yılı olduğunu hatırlatan aileler, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) önlemlerine rağmen bu yıl sınırlı da olsa olayın unutulmaması için bir anma töreni düzenlenmesini istediklerini, bu törenin nasıl olacağı konusundaki görüşmelerin ise yetkililerle sürdürüldüğünü ifade ettiler.Irkçı terör saldırısında 9 kişi hayatını kaybetmiştiAlmanya'nın Hanau kentinde 19 Şubat 2020 gecesi iki kafeye düzenlenen ırkçı terör saldırısında, aralarında 4 Türk'ün de bulunduğu 9 kişi hayatını kaybetmişti.Özel harekat timinin düzenlediği operasyonda, saldırıyı gerçekleştiren ırkçı terörist 43 yaşındaki Tobias Rathjen ve 72 yaşındaki annesi evinde ölü bulunmuştu.Saldırgan Rathjen'in avcılık belgesi olduğu ve ardında bir mektupla video bıraktığı kaydedilmişti.Almanya Başbakanı Angela Merkel saldırıyla ilgili 'Irkçılık zehirdir, nefret de zehirdir ve bu zehir toplumumuzda vardır.' açıklamasında bulunmuştu.
Reklam