onedio
Fakirler Altına, Zenginler Hisse Senedine Yatırım Yapıyor
Yıllar boyunca finansal meseleleri anlatmak için pek çok lisede konuşmalar yaptım. Lise öğrencilerine bir şeyler öğretmek ve onlardan bir şeyler öğrenmek benim için her zaman güzel bir fırsat oldu. Bu konuşmaların her birinde öğrencilere 'Zengin biri gibi mi yatırım yapmayı tercih edersiniz, yoksa fakir biri gibi mi?' sorusunu soruyorum. Elbette her zaman zengin biri gibi yatırım yapmayı tercih ediyorlar. Bu soruyu, yatırım fonu ile münferit hisse senedi ve endeksli yatırım fonu ile aktif olarak yönetilen fonları karşılaştırmaları gibi önemli kavramları anlatmak için soruyorum. Lise öğrencilerinin çoğunun yatırım konusuyla pek bir alakası yok, ancak zengin bir yatırımcının binlerce hisse senedi olduğunu ve fakir yatırımcıların daha azına sahip olduğunu anlamakta sıkıntı çekmiyorlar. Vurgulamak istediğim nokta şu, bir avuç dolusu münferit hisse senedi alırsanız, fakir bir yatırımcının takip ettiği yolu izlersiniz. Öte yandan özellikle de endeksli yatırım fonu gibi yatırım fonları satın alırsanız, zengin bir yatırımcı gibi yatırım yapmış olursunuz. Ancak yakın zamanda anladım ki zengin ve fakir yatırımcılar arasındaki ayrım sandığımdan çok daha derin bir konu. İngiliz dergisi The Week'in internet sitesinde kısa zaman önce yayınlanan makalede, bu konu 'Zengin insanlar yatırım yapmak için verimli üretim yapan şirketleri seçerken, fakir olanlar altına yatırım yapmayı tercih ediyor, bu iyi bir haber değil' cümleleriyle özetlenmiş. Amerikan araştırma şirketi Gallup'ın yaptığı ankete göre, yüksek gelire sahip olan Amerikalıların yüzde 87'si kendi evlerine sahip, ancak buna rağmen yatırımlarını hisse senetleri ve gayrimenkul alanlarında yapıyor. Öte yandan yıllık gelirleri 30 bin dolar veya daha az olan Amerikalılar uzun vadeli yatırım yapmak adına yüksek olasılıkla altını tercih ediyor. Altına yatırım yapan zengin Amerikalı yatırımcı oranı ise yalnızca yüzde 18. Varlıklı Amerikalıların hisse senedi ve gayrimenkul yatırımı tercihlerini yansıtan veriler 200 yıl öncesinden beri var. Yani sizi hisse senetlerine yapılan yatırımların bono, altın, nakit ve gayrimenkul yatırımlarını fazlasıyla geçtiğini tekrar hatırlatarak sıkmama gerek yok. Halka açık şirketler genellikle temettü ödemesi yapıyor ve insanların istediği şeyleri sunarak şirketlerini büyütüyor. Altın ise öylece bekleyerek son yatırımcısından daha fazla kendisine yatırım yapabilecek birini arıyor. BloombergView'de köşe yazarlığı yapan Barry Ritholtz, araştırmaların düşük gelirli ve yüksek gelirli insanların hayattan beklentilerinin farklı olduğunu gösterdiğini yazmıştı. Bu farklı beklentilerin sonucu olarak, iki grup insan da yatırım konusunda farklı alanlara güveniyorlar. Amerika'da 2008 yılında yaşanan finansal kriz yüzünden yüksek gelirli insanların çoğu hisse senedi ve gayrimenkul yatırımlarında fazlasıyla temkinli olmaya çalışıyor. Ancak buna rağmen zengin olan ve olmayan insanların yatırım konusunda sahip oldukları bakış açıları arasında büyük bir farklılık bulunuyor. Gayrimenkul alanına yatırım yapmak yalnızca depozitoyu ve konut kredisini ödemekle olmuyor. Kat mülkiyeti kanununa ve yasal sistemin meşruiyetine güvenilmeli. Sahip olduğunuz gayrimenkulün sizden yasa dışı bir biçimde alınmayacağına inancınızın tam olması gerekiyor. Buna benzer bir şekilde, hisse senetlerine yatırım yapıldığında da ülkenin finansal sistemine ve ekonomisine güvenmek gerekiyor. Finansal sistemin ve ekonominin işleyişine devam edeceğini ve sermayenin verimli kullanımının ödüllendirileceğini bilmek de önemli. Durumu başka bir şekilde özetlemek gerekirse, yatırımınızı hisse senetleri ve gayrimenkul alanlarında yapıyorsanız, yatırım konusunda iyimser bir yaklaşım izlediğiniz söylenebilir. Ancak Ritholtz'a göre eğer altına yatırım yapıyorsanız kötümser bir yaklaşıma sahipsiniz demektir. Ritholtz altınla ilgili düşüncelerini şu şekilde belirtmiş: 'Altın taşınabilen bir yatırım ve kanunlarla düzenlenmemiş bir şekilde de alınıp satılabilir. Toplumda bir çöküş olduğunda bile bir değere sahip olan bir yatırım. Altın, şu anda var olan düzenin bozulmamasını sağlayan bir çit görevi görüyor.' Diğer bir deyişle, altın pek çok insan tarafından zenginlikle bağdaştırılsa da, aslında kötümser yatırımcılar tarafından kullanılan bir yatırım türü. Varlıklı insanların yatırım konusunda sahip oldukları güven, geçim sıkıntısı içinde olan insanlara oranla çok daha fazla duruyor. Ekonomik açıdan daha düşük mertebede olan insanların başarılı bir yatırımcı olmak için tamamlamaları gereken eksiklikleri bilme ve anlama oranlarının düşük olduğu da bir gerçek. Eğer bu analiz doğru ise –ki ben bu analizi oldukça faydalı görüyorum- yatırımınızın başarısı; hisse senetleri, bonolar, altın, gayrimenkul gibi yatırım alanlarına karşı duruşunuza, bakış açınıza ve bilginize – ya da bilgi eksikliğinize—bağlı. Bu, özellikle de düşük gelirli yatırımcılar için kötü bir haber niteliği taşıyor. 200 yıl boyunca insanların yaşam standartlıyla ilgili gelişiminin büyük bir kısmı, insanların teknolojik ve sosyal gelişimlere ön ayak olması ve bunları başarılı bir biçimde işletmesi sayesinde ortaya çıkmıştır. İyimser bakış açısına sahip olan varlıklı yatırımcılar gelişimin devam edeceğini düşünmeye meyilliler. Altına yatırım alanında bir gelişmeden söz etmek ise akıntıya karşı kürek çekmekten başka bir şey değil. Peki, tüm bunlar ne anlama geliyor? Uzun vadeli bir yatırım başarısı sağlamak için gereken ön koşul geleceğe güvenmekten geçiyor. Bu da aslında iyimser kelimesinin başka bir anlamı. Düşük gelirli yatırımcılar kendi hayatlarından yola çıkarak kötümser bir yaklaşımın iyimserlikten daha mantıklı olduğuna inanabilir. Benim bildiğim kadarıyla bu bakış açısını değiştirmenin direkt bir yolu yok. Ancak düşük gelirli insanların temel ekonomi eğitimi aldığı durumlarda, bu kasvetli görünüm bir noktaya kadar dengelenebilir. Bir kaç düşük gelirli yatırımcı, yatırım sektörünün nasıl işlediğine dair bilgiye sahip olduğunda, hala şüpheci olsalar bile iyimser bir bakış açısıyla yatırım yapma yolları bulabilirler. Ne yazık ki yatırım sektöründeki pek çok birey ve şirket, yatırımcılara satın alacakları her şeyi satma konusunda fazla istekliler. Bu durumun değişmesi zaman alacak gibi gözüküyor, ama değiştiğinde yapabileceğimiz en iyi şey hangi varlık sınıflarının daha verimli olacağı konusunda deneme yanılma yoluyla edindiğimiz kanıtlardan ders çıkarmak olacaktır. Buna ek olarak, sıklıkla yatırım konusundaki duruşumuzu incelemeliyiz. Başkalarını veya bazen bizi engelleyen sistemi suçlamamıza imkan veren kötümser düşüncelerin her zaman daha cazip geleceğini unutmamak gerekiyor. Ancak kötümser bir yaklaşım, yukarıda da anlatıldığı gibi uzun vadede bize pahalıya patlayabilir. Kısacası benim tavsiyem şu yönde, bir yandan arkanızı kollarken bir yandan da geleceğe güvenin. Bunun için yapılabilecek en iyi hazırlık ise öğrenebildiğiniz kadar öğrenmek ve hangi kaynağınız varsa onu yatırım alanında uygulamaya sokmaktır. WSJ
İspanya'nın Yeni Kralı 6′ncı Felipe Oldu
Parlamenter monarşiyle yönetilen İspanya’da 6′ncı Felipe’nin krallık dönemi bugün resmen başladı. 76 yaşındaki babası Juan Carlos’un tahtından feragat etmesinin ardından yerini alan 46 yaşındaki 6′ncı Felipe için mecliste yemin töreni düzenlendi. Dünyadaki diğer monarşilerden farklı olarak 6′ncı Felipe, 1975 yılında babası Juan Carlos’un krallık töreninde olduğu gibi taç giymeyecek. 6′ncı Felipe’nin İspanyol Anayasası üzerine yemin ettiği tören sırasında kürsüde, İspanyol monarşisinin sembolü olan taç ve kral asası altın kaplamalı bir sandığın üzerinde durdu. 6′ncı Felipe, İspanya Silahlı Kuvvetler’in en üst komutanı olarak mareşal nişanının takılı olduğu Kara Kuvvetleri’ne ait resmi davet üniformasıyla törene katıldı. Törende eşi Kraliçe Letizia ile küçük kızları Prenses Sofia ve Leonor da hazır bulundu. Törende, Felipe’nin teyzesi, Lugo Düşesi Elena gözyaşlarını tutamadı. Juan Carlos ve eşi Sofia ise basın karşısında ön plana çıkmak istemedikleri için bugün mecliste düzenlenen törene katılmıyor. Yeni kral için meclisteki yemin töreninin ardından sadece resmi davetler için kullanılan şehir merkezindeki Kraliyet Sarayı’nda resepsiyon verilecek.Dipnot Tv
Altın Oranın ve Spiralin Karmaşık Estetiğini Gözler Önüne Seren 11 Çalışma
Sadece kalem, silgi, pergel ve cetvel kullanılarak yapılan muazzam boyut kazanmış sanat eserlerinin içinde matematiği ve fiziği görebilirsin. Sanatçı Rafael Araujo yaşamın öyküsünü anlattığı bu eserlerinde insanüstü boyutun temellerini gizemli bir boyutta işliyor çünkü hiç bilgisayar teknolojisine ihtiyaç duymadan yapıyor. Sanatçının diğer eserlerini linkten inceleyebilirsiniz. Ayrıca nedir bu yaşamın öyküsü ve ya fraktal, altın oran gibi konulara meraklıysanız buradan devam ediniz.
İkna yeteneğinizi geliştirmenin bilimsel olarak kanıtlanmış 50 yolu
Yes! 50 Scientifically Proven Ways to Be Persuasive, Noah Goldstein, Steve Martin ve Robert Cialdini tarafından yazılan, psikolojik araştırmaları ikna etme kabiliyetini geliştirmeye dayalı ipuçlarıyla ve örnekleriyle beraber veren bir popüler psikoloji kitabı. Yazarlara göre “ikna etmek” bir sanat değil, bir bilim. Hal böyleyken, doğru yaklaşımla herkes bu yeteneğini geliştirebilir. Peki bu 50 yol nedir?Bahsedilen 50 madde, kitabın pazarlama tekniklerinin algı üzerindeki etkilerini gösteren araştırma sonuçlarıyla desteklenen 50 bölümünden oluşuyor. Uplifers olarak bu hafta paylaşacağımız ilk 25 madde iş hayatıyla ilgili gibi görünse de; ikna kabiliyetinizi arttırmak için işe yarayacak bir çok öneri sunuyor.1. Talebin yüksek olduğunu gösterin.Yakın zamanda telefon hatlarında verilen “Operatörler bekliyor” mesajından “Hat meşgulse tekrar arayın”a geçiş, kullanıcı üzerinde herkesin aynı ürünü almaya çalıştığı algısını yaratarak, arama hacmini ve ürün/hizmete olan talebi arttırmış.2. Sürü psikolojisini kişiselleştirin.Bir otelin banyosunda havluların geri dönüşümünü teşvik etmek amacıyla, “Odada sizden önce kalanların bir çoğu havlularını geri dönüştürerek çevre dostu oldular” bilgisi verdi. Ancak yazı “Bu odada kalan kişilerin çoğunluğu, havlularını tekrar kullanarak çevre dostu olduklarını gösterdiler” olarak değiştirildiğinde, mesaj neredeyse aynı olmasına rağmen kişisellik arttığından, geri dönüşüm %33 oranında artmış.3. Olumsuz davranışı gösteren reklamlar, bu davranış biçimini tetikliyor.Petrified Forest National Park’ta yapılan bir araştırmada, parkta sergilenen parçaların çalınmaması için iki farklı uyarı üzerinde çalışılmış. Bir uyarıda yıl içerisinde çok miktarda parçanın çalındığı bilgisi verilirken, diğerinde ziyaretçilerden parçaların yerini değiştirmemeleri istenmiş. İlk uyarı, çalma eyleminin ne kadar yaygın olduğu hissi uyandırdığından, çalınma oranını üç kat arttırmış.Kadınları oy vermeye teşvik etmek için hazırlanan ve bir önceki yıl 22 milyon kadının oy vermediği bilgisini veren reklam da, oy vermemenin sosyal olarak kabul edildiği algısını yarattığından; amacına ulaşamamış..4. Ortalamaya göre konumlandırmaktan kaçının.Kaliforniya’da yapılan bir araştırmada, bir bölgedeki elektrik kullanımı haftalık olarak gözlenmiş. Araştırmanın sonuçlarına göre; elektrik kullanımında muhafazakar olan kişilere bir teşekkür notu gönderilirken, daha cömert kullanan kişilere de küçük bir uyarı notu gönderilmiş. Sonuç şaşırtıcı; elektriği ortalamanın üstünde kullanan kişiler kullanımlarını azaltmaya çalışırken, ortalamanın altında elektrik kullandığını öğrenenler elektrik tüketimlerini arttırmış. Bölgenin genel elektrik kullanımı istemeden arttıran bu çalışma; enerji kullanımında tutumlu olan kişilere “ortalamanın altındasınız” algısını yaratmaktansa, bir “gülen yüz”le birlikte, “yapmakta olduklarına devam etmeleri” istenilerek düzeltilmiş...
Cem Yılmaz'dan 'Kış Uykusu' Çağrısı
Cem Yılmaz, gençleri Nuri Bilge Ceylan'ın Altın Palmiye kazanan filmi 'Kış Uykusu'nu izlemeye davet ettiTwitter'dan kültür sanatın önemli olduğunu belirten Yılmaz, şunları yazdı: Kültür-Sanat hayat kurtarır...hiç bir şeyi kaçırmayın, izleyin takip edin kardeşler... Nbc nin güzel filmi 'KIŞ UYKUSU' güzel açılış yapmış, sevindim. Gençleri izlemeye davet ediyorum. Beğenmek şart değil gençler, izleyin hele İLK ÜÇ GÜNDE 43 BİN KİŞİ İZLEDİ Yönetmen Nuri Bilge Ceylan'ın Altın Palmiye kazanan filmi 'Kış Uykusu'nun ilk üç gün rakamları açıklandı. BoxOffice Türkiye'nin açıkladığı rakamlara göre, 13 'da gösterime giren 'Kış Uykusu'nun ilk üç günde ulaştığı izleyici sayısı 43.495.Posta
Reklam
Beyin Kanaması Tanısı Koyan Başlık Üretildi
Yeni icat edilen bir başlıkla, hastanın beyin kanaması geçirip geçirmediği sorusuna hızla yanıt verebileceği belirtiliyor. Kafaya geçirilebilen bu başlık, elektromanyetik dalgalar vasıtasıyla beyini tarıyor ve beyinde bir kanama ya da pıhtılaşma olup olmadığını belirliyor. Başlığı tasarlayan bilim insanları, artık beyin kanaması geçirdiğinden şüphelenilen hastalara daha hızlı tanı konabileceğini söylüyor. Böylece hastayı iyileştirme şansı artacak çünkü beyin kanamasında önemli olan hastaya en kısa sürede müdahale ederek, beynin daha fazla zarar görmesini engellemek. Aksi takdirde, örneğin kanamanın üzerinden dört saat geçtikten sonra müdahale edilirse, bu geç kalmış bir müdahale olarak kabul ediliyor. Bu dört saat içinde hastanın beyin hücrelerinin bir kısmı ölüyor. Buluşun sahibi İsveçli bilim insanları, başlığı 45 hastada denemişler ve başarılı olmuşlar. Şimdiki planları ise, başlığın ambulanslara dağıtılarak, acil durumlarda kullanılabilmesi. Halihazırdaki teknolojiyle de beyin kanaması tanısı konabiliyor. Bunun için bilgisayarlı tomografi (CT) ile beyin görüntüleniyor fakat tomografinin hazırlanması gibi işlemler, süreci uzatabiliyor. Bu 'altın saatler' sürecinde yaşanan her gecikme de, tedavinin sonuç verme olasılığını azaltıyor. Başlık, aynı zamanda beyinde kanama mı, pıhtı mı olduğunu da belirleyebiliyor. Böylece doktorlar tanıya göre müdahale ediyor. Chalmers Teknoloji Üniversitesi, Sahlgrenska Akademi ve Sahlgrenska Tıp Fakültesi Hastanesi'nden bazı bilim insanlarının biraraya gelerek tasarladığı bu başlık, mikro dalgalarla beyini tarıyor. Mikrodalga fırınlar ve cep telefonlarıyla aynı dalgaları yayan bu kask, beyinde ne olduğuna dair bir şema çıkartabiliyor. Daha önce yapılan testler, bu başlığın kanama ve pıhtı arasındaki farkı ortaya koyabildiğini gösteriyor. Ancak test sonuçlarının yüzde yüz doğru çıkmadığı da belirtiliyor. Farklı kafataslarında değişik ölçülerde ve şekillerde başlıkları deneyen bilim insanları, sonunda yastığın içine yerleştirilen bir başlık tasarlanmasına karar verdiklerini söylüyor.BBC
Reklam
Haluk Bilginer: 'Bundan Sonra Kimse Gezi’yi Yok Sayarak Siyaset Yapamaz'
Cannes’da Nuri Bilge Ceylan yönetmenliğinde Altın Palmiye Ödülü’nü kazanan “Kış Uykusu” filminin başrolünde oynayan usta oyuncu Haluk Bilginer , Türkiye’nin Atatürk’e tapınmaktan vazgeçemediğini söyleyerek, “Padişahlıktan Cumhuriyet’e geçişte adapte olmanın çok zor olduğu gibi. 91 yıldır adapte olamamışız. 91 yıldır güce tapıyoruz. Biz gücü çok severiz. Kendini güçlü gösteren herkese tapınırız. Bizim babalarımız da öyledir çünkü. Evde bir güç isteriz hep. Baba sendromudur o. Bir laf vardır çok severim: Erkekler babaları öldükten sonra büyür” dedi. Gezi Parkı direnişi için “İsyan etmeyi öğretmek 90 gençliğine düştü, çok da iyi oldu. Bizim çocuklarımız çok daha mutlu bir ülkede yaşayacaklar, ondan emin olun” diyen Bilginer, Kültür Bakanlığı’ndan tiyatrolara yapılan yardımın kesildiğini açıklayarak, “Hiçbir beklentim olmadığı gibi, gölge etmesinler başka ihsan istemem. Ben 25 yıldır Türkiye’de tiyatro yapıyorum, ilk kez ‘Oyun Atölyesi’ Kültür Bakanlığı yardımını almadı. Vermediler” dedi. Cannes'da, Altın Palmiye ödülünü kazanan Nuri Bilge Ceylan imzalı 'Kış Uykusu' filminde bir Türk aydınını canlandıran Haluk Bilginer, Hürriyet gazetesinden Cansu Çamlıbel 'e konuştu. Cansu Çamlıbel’in Haluk Bilginer ile yaptığı söyleşi şöyle: Nuri Bilge Ceylan’ın bu hafta sonu vizyona giren Altın Palmiye’li ‘Kış Uykusu’ filminin başrolünde bir Türk aydını var. Özgüvensizliklerini kibrinin arkasına saklayarak yola devam etmeye çalışan o karakterin, hayatın akışı içinde nasıl da çözülüp dağıldığını izleyeceksiniz. Tekrar toparlayıp toparlayamadığına bir türlü karar veremeyeceksiniz. Her Nuri Bilge filminde olduğu gibi finalde ne hissedeceğinize şaşıracaksınız ama Haluk Bilginer’in canlandırdığı Aydın’ın gerçek bir kişi olduğuna neredeyse inanacaksınız. Cannes heyecanını ıskalamadan tiyatro sezonunu tamamlamak için olağanüstü bir tempoda çalışan Haluk Bilginer’in kıymetli zamanına Oyun Atölyesi’ndeki oyunu öncesinde ortak oldum. Hem nalına hem mıhına bir söyleşi oldu. Sitemkâr oldukları arasında biz gazeteciler de vardı, sokakta rastladığı hayranlar da... Onu hiç şaşırtmayansa devletin 90 küsur yıllık refleksleri. Cannes’da yaklaşık bir ay önceki gala gösteriminden bu yana yaşadıklarınızı anlatın, öyle başlayalım. Palme d’Or (Altın Palmiye) alması gerçekten çok sevindirici, çünkü bütün dünyanın gözünün üstünde olduğu festival Cannes. Oscar’dan daha önemli bence. Öyle laf olsun diye söylenmiş bir şey değil. Herkesin bildiği gibi Oscar, Amerikan film endüstrisinin reklamını yapmak, onu kalkındırmak, vitrini olmak için kurulmuş bir organizasyon. Hollywood’da sadece Amerika var, Cannes’da bütün dünya var. Dolayısıyla Hollywood’un dikkati de Cannes’da. Cannes bütün dünya için önemli, Türkiye hariç. Türkiye önemsemiyor Cannes’ı. Artık önemsemeye başlarlar belki. Aahhh... Hep biri olduktan sonra bir şeyler yaparız ya biz. Tamir ederiz falan. Ödül aldıktan sonra belki önemserler ama bütün dünya oradaydı, Türkiye yoktu. Sizi tenzih ederek söylüyorum. Orada bir televizyon kamerası gördünüz mü Türkiye’den. Ben Çin, Japon, Fransız, Alman, Belçikalı, Hindistan kanallarıyla röportaj yaptım. Bir tek Türkiye yoktu. Neye bağlıyorsunuz bunu? Bugüne kadar zaten gösterilen ilgisizliğin artık toplamda başka bir şeye dönüşmesi. Bu yıla kadar haber kanalları töreni canlı verirdi değil mi? Bu sene öyle bir şey olmadı. Patronlar istememiştir, “Ne yapacağız canım, sinemadan, festivalden bize ne” diye düşünmüş olabilirler. Cannes hiçbir zaman reyting getirecek bir şey olmamıştır tahminen ama haber kanalları yayınlıyorlardı. Bu sene yayınlanmamasının içinden geçtiğimiz toplumsal durumla ilgisi olabilir mi? Hepsinin toplamı olabilir. Zaten tematik kanalın, haber kanalının umurunda değildir ki reyting falan. Cannes’ı yayınlarsa onun seyircisi adına bir artıdır. Yoksa diğer kanallarla reytingde yarışacak hali yok bir haber kanalının. Sonuç olarak Türkiye yoktu. Bu, Türkiye’nin kendisine vereceği bir hesap. Türk medyasının kendisine vereceği bir hesap. Türk medyası bir gün inşallah kendisiyle hesaplaşma büyüklüğünü gösterir. Türkiye medyası bugün artık Mickey Mouse medyası. Türk medyası haber vermek için değil haber saklamak üzerine kurulu bir sistem. Türkiye bütün bu sebeplerden ötürü yoktu Cannes’da. Tüm bunlara rağmen bütün dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir festivalde bir Türkiyeli yönetmenin Palme d’Or alması muhteşem bir şey. Ben Nuri Bilge ile çalışmış olmaktan ve bu filmin bir parçası olmaktan son derece mutluyum. Teklifini başta sanırım üç defa reddetmiş olmanıza rağmen... Reddetmem çalışmak istememem ya da burun kıvırmaktan kaynaklanmadı. Tam tersi, Nuri Bilge’yle çalışmayı yıllardır isteyen biriyim. Ama Nuri Bilge de son döneme kadar oyuncu kullanmadı biliyorsunuz. Onunla çalışmaya can atarım ama tam kışın ortasında, oyun takvimi açıklanmış “Gel, Nevşehir’de film çekiyoruz” dedi. Mümkün değil, gidemem, burası var. E ne yapacağız? “Yok ben başka birisiyle çekmek istemiyorum, senin programına uyacağız” dedi. Nuri Bilge Ceylan’la film üzerine yaptığımız röportajda Aydın karakterini anlatırken “Etrafımda bu model çok adam vardı, belki benden bile bir parça vardır” demişti. Senaryoyu ilk okuduğunuzda Aydın’la ilgili ne düşündünüz? Türk aydınının bugüne kadar hiç böylesine dürüstçe resmedilmediğini düşündüm. Bu kadar dürüst, sahici ve eleştiri oklarını kendine bile yöneltmekten hiç korkmayan, çok namuslu ve dürüst bir senaryo buldum karşımda. Siz de kendinizden bir parça buldunuz mu? Kendimden olmasa da yakınlarımdan, tanıdığım insanlardan çok buldum. Bir şeyi oynarken illaki kendinizden bir şey bulmak zorunda değilsiniz. Katil de oynayabilirsiniz. Ama o kadar tanıdık bir şey ki bu, zaman zaman siz de yapmış olabilirsiniz. Ama gözlemlerinizden bunun ne olduğunu siz zaten biliyorsunuz. Zaten bildiğiniz, kavradığınız ve “Ah gözünü sevdiğim Türk aydını” dediğiniz bir durum. Filmi seyredenlerin yorumlarına baktım sosyal medyada; özellikle Aydın’ın imamla olan ilişkisi çok dikkatlerini çekmiş. Arkada ister istemez böyle bir Türkiye, böyle bir siyasi ve sosyal fon olunca algıda seçicilik de kaçınılmaz oluyor sanırım. Türkiye’de ve benzeri ülkelerde yaşayan aydınların ortak sorunudur zaten bu. Çünkü aradaki mesafe çok açıktır. Demokrasiyle yönetilen, demokrasiyi barındırmayı becerebilmiş ülkelerde bu kadar büyük fark yoktur aydınıyla sıradan insanı arasında. Fransız seyircisi ‘Kış Uykusu’nu başka duygularla mı izlemiştir? Bence öyle. Ama bizim seyircimiz ya da bize benzeyen ülkelerin seyircisi kendisinden çok şey görecektir. Ve bu aslında tırnak içinde söylüyorum, aydının da suçu değildir. Aydın olabilmek için halktan kopmuştur, “Dur ben şimdi şunları aşağılayayım” diyerek yapılan bir şey değil bu. İster istemez farklı bir düzleme geçip orada yaşamaya başlıyorsunuz ve o düzlem size başka bir gezegenmiş gibi geliyor. Burada kötü niyet yok. Snob bir tavır değil bu. Son derece masum bir şey aslında. Filmdeki Aydın da masum. Sürekli bir şeyler yapma isteği içinde ama onu engelleyen o kadar çok şey var ki. Aydın yetersiz. Geri kalmış ülkenin aydını niye ileri gitmiş olsun ki? Aydın’ın da yeteneği o kadar. Aydın kötü bir oyuncu. “Ben 25 yıldır tiyatro yaptım” diyor ama yalan dolan. Bunun yalan olduğunu kendi de biliyor. Aydın’ın oyunculuğu da yetmemiş, kültürü, birikimi de yetmemiş bazı şeyleri yapmaya. Karısıyla ilişkisine de yetmemiş. Gözünün önünde sıkıntıdan patlayan, bunalan genç bir kadın. Aydın’ın kadının yaptığı yardım faaliyetleriyle tek ilgilendiği an, onu methettikleri mektup. Daha önce aklın neredeydi be adam? Ama Aydın bu kadar zaten. O kadar geniş bakmasını, 360 derecelik bir perspektiften görmesini bekleyemeyiz. Aydın da 45 derecelik bir açıyla bakıyor dünyaya. Ben filmden çıktıktan sonra beraber izlediğim insanlarla saatlerce “Kim haklı kim haksız ya da illa biri haklı mı olmalı” bunları tartıştım. Niye olsun ki? Yani derdimiz bu mu? Kim haklı çıkacak! Tabii filmin böyle bir derdi olmaması bildiğimiz Türkiye algısına da ters. Çünkü Türkiye’de her şey siyah beyaz. Hep kim haklı, kim haksız onu ayırmaya çalışırız. İkisi de haksız olabilir, ikisi de haklı olabilir. Ama Türkiye’de biz illaki birinin haklı olmasını isteriz. Çünkü anlamamızı kolaylaştırır, biz kolaycıyız. Kim haklı söyleyelim, net, oh kurtulduk bitti. Ama filmde tarafların kendilerinin haksız olduğu durumları anladıkları anlar da var sanki değil mi? Bence var, olmalı da. Olmasaydı biraz tuhaf olurdu. Olmasaydı senaryodaki karakterler biraz iki boyutlu, karton karakterler olarak kalırdı. Türkiye toplumunda yaşayıp, bütün olayları ‘haklılık-haksızlık’ paradigması üzerinden tanımlamaya alışık olan bizler, bir noktada kendi haksızlıklarımızı da görebilecek miyiz? Ne dersiniz? Bu yönde bir umudunuz var mı? (Gülümsüyor) Çok yok. Belki bazıları görebilecek. Bu film ya da benzeri şeyler yardımcı olursa ne mutlu. Ama bunu yapmak için düşünmeyi becermek lazım. Biz çok analitik düşünmeyi bilen bir toplum değiliz açıkçası. Biz ezberci bir toplumuz, ezberimizi bozmak bizim çok işimize gelmez. Darmadağın oluruz. Ezberin dışında herhangi bir şey sizi allak bullak eder. Nerede olduğunuzu şaşırırsınız ve adapte olmanız çok zaman alır. Padişahlıktan Cumhuriyet’e geçişte adapte olmanın çok zor olduğu gibi. 91 yıldır adapte olamamışız. 91 yıldır güce tapıyoruz. Biz gücü çok severiz. Kendini güçlü gösteren herkese tapınırız. Bizim babalarımız da öyledir çünkü. Evde bir güç isteriz hep. Baba sendromudur o. Bir laf vardır çok severim: Erkekler babaları öldükten sonra büyür. Güçlüyü sevme durumu filmde aslında aydın-imam ilişkisinde de var. İmam içinden Aydın’a çok öfkelenmesine rağmen karşı karşıya geldikleri anda ‘Siz güçlüsünüz’ teslimiyeti içinde bir tavırda değil mi? Tabii. Aydın’la olan sahneleri boyunca bence dilenerek de değil... Tam tersi o gücün karşısındaki ezikliği ve çaresizliği... İaşe istemek de değil o. Adam perişan, sokakta kalacak yahu, daha ne yapsın. “Allah rızası için bize para ver” demiyor, “Borcu halledeceğiz biraz sabır” diyor. Beş kişi bir imam maaşıyla geçiniyor. Ne yapsın bu adam? Bu adam bu güce mecbur. O gücü kabul ederek davranmaya mecbur. Nejat İşler’in oynadığı kardeş, o gücü reddeden bir karakter ama... Sağlam bir duruşa ya da ideolojiye bağlı olarak reddetmiyor ama. Hayatı kopardığı ve kendini alkole verdiği için reddediyor. “O imam maaşıyla beş kişi geçindirmeye çalışırken, sen imam maaşıyla içiyorsun değil mi bu içkiyi” diye sorarlar adama. Sadece kafası iyi olduğu için o tavırda olmak hoşuna gidiyor onun. O gerçeklikle baş edebilmek için sürekli içiyor. Esrik dolaşıyor. Sağlam kafada olsaydı, başka şeyler konuşuyor olabilirdik. Normalde o tür karakterlere çok kızmamıza ya da onları reddedecek olmamıza rağmen şömine sahnesinde onu da haklı buluyoruz. En azından ben böyle hissettim. Çünkü öyle hissetmek istiyorsunuz. Çünkü isyan her zaman çok caziptir ama biz beceremeyiz. Neden? Geçen sene Gezi’de isyan edilmedi mi? Ahhh... Keşke. O 90’lı gençliğin yaptığı Türkiye’de bir milattır. Bundan sonra kimse Gezi’yi yok sayarak siyaset yapamaz. Hiç kimse Gezi’yi yok sayarak holding işlerini de yürütemez. Hem de 90 gençliğinden geldi, hiç beklemedikleri yerden değil mi? Hiç beklemedikleri, hiç çalışmadıkları yerden geldi. Ve o kadar güzel oldu ki. 90 gençliğinin bu direnci ve isyanı benim gibi toplumdaki birçok insanı niye şaşırttı? Çünkü biz mızmızlanmayı çok severiz ama hiçbir zaman isyan etmeyiz. Kapalı kapılar ardında, kahvehanelerde ya da meyhanelerde dertleşiriz sürekli. Ondan sonra unuturuz. İsyan etmeyi öğretmek 90 gençliğine düştü, çok da iyi oldu. Bizim çocuklarımız çok daha mutlu bir ülkede yaşayacaklar, ondan emin olun. Yoksa umudumuzu kaybetmek için o kadar çok sebep var ki, sabaha kadar sayabilirim size. İlk üçünü söyleyin. Demokrasi yokluğu en önemlisi. Gelir dağılımındaki büyük eşitsizlik. Demokrasi olmayınca bu da olmuyor. Korku. Demokrasi yok ve korku var. Ve korkunun yarattığı otosansür. Bu sansürlerin en tehlikelisi. Biri size bir şeyi yasaklar ve siz onunla mücadele edersiniz. Ama siz kendi kendinizi yasaklamaya başlarsanız o felaket. Turnelerde sizin Anadolu’da neredeyse gitmediğiniz şehir kalmıyor. Bizim şehirde yaşadığımız buhranların nasıl bir karşılığı var oralarda? Yolsuzluk, rüşvet hiç kimsenin umurunda değil. Tabii yönetenler de bunu bilerek davranıyor. Çünkü Türkiye’de herkes küçük bir işletme. Adam 2000 TL’lik maaşıyla bir tane Doblo almış. Karısı çalışıp 1500 TL alıyor, oğlu çalışıp 1500 TL alıyor. Yaklaşık 5000 TL giriyor eve. Doblo’nun taksidi ödeniyor mu, ödeniyor. Aman düzenim bozulmasın. “Benden mi yedi” diyor. Gelir dağılımının adaletsizliği üzerinden herkesi böyle bir küçük işletme gibi yaparsanız, bu insanları sarsmak, “İsyan edin” demek çok zordur. “Abi Doblo’nun taksidi” der size. Böyle bir korku. Bu tüm dünyada yönetenlerin hep işine gelmiştir. Mesela, aileyi çok savunurlar ve herkesin aile olmasını isterler. Aile tehlikesizdir çünkü onlar için. Aile işin içine girdiği zaman sorumluluk başlar. Bunlar dünyanın tüm yönetenleri için son derece faydalıdır. Din son derece faydalıdır. İsyan etmekten alıkoyar bunlar sizi. Muhafazakâr yaşam tarzının ve oradan gücünü alan türde bir mahalle baskısının Anadolu’da son dönemde daha da baskın olduğu yönündeki kanaate katılır mısınız? Anadolu’da neredeyse hiçbir yerde içkili lokanta yok. Nerede buluyorsunuz alkolü biliyor musunuz? Evlerde. Yıllardır Türkiye’de en çok içki nerede satılır biliyor musunuz? Konya’da ve Yozgat’ta. İstatistiklere bakın. Özelleştirilmeden evvel TEKEL’in hangi şehirlere ne gönderdiğine bakın. En çok porno film nerede satılıyordu diye sorun. Yanıt yine Konya ve Yozgat. Yıllardır bu böyle ve bunu herkes biliyor. Bir şeyi bastırırsanız alttan fışkırır. Yeraltına iniyor... Tabii ki. Soruyorsunuz “İçki nerede içilir” diye. “Yok abi öyle bir yer” diyor. E peki siz nerede içiyorsunuz? “Evde içiyoruz abi” diyor. Evde içiyor ama işletmesinde onu satmamayı kabul ediyor. Tabii ki. Aman neme lazım, işletme ruhsatımızı alırlar elimizden. Kimse “Sakın satma” demiyor. Ama bu korkularla o bir anda satmaktan vazgeçiyor. İşte bunlar çok tehlikeli. Bütün bu konuştuğumuz şeyler otosansür adı altında toplanabilir ve en tehlikelisidir. İlerde çok kötü patlar çünkü. Toplum tarihini incelediğimizde sebep-sonuç ilişkisinin böyle olduğunu bütün toplumlarda görürüz aslında. İlk biz değiliz. Son da olmayacağız. Yekta Kopan yazısında anlattı; Cannes’da filmi izledikten sonra gelip size “Nuri Bilge’nin bu yıl tek rakibi var, o da sensin” demiş. Şöyle yorumlar da okudum: “İyi ki üç defa reddetmesine rağmen Haluk Bilginer rolü kabul etmiş yoksa Altın Palmiye’den olacaktık.” Sağ olsunlar iltifat ediyorlar tabii. Bu filmin Palme d’Or alması bence çok daha önemli. Gerçekten böyle düşünüyorum. Bu Türkiye sineması için de çok önemli, Türkiye’de sinema yapmaya başlayacak gençler için de çok önemli. 20 yaşındaki bir genç Nuri Bilge’nin hayatına bakacak. Koza diye bir kısa filmle başlamış, bak şimdi ne olmuş. Bunlar çok güzel örnekler. Eskiden olimpiyatlara katılan sporcular bahane diye “E tesis yok bizde” derdi. E tesis mi vardı da Nuri Bilge Ceylan, ‘Mayıs Sıkıntısı’nı çekti tek kamerayla. Ekibin tamamı beş kişi. ‘Demek ki olabiliyormuş’un ispatı bu. Siz de yapın, siz de yapabilirsiniz. Direnin, inandığınız şeyi yapmaya devam edin. Bu sadece sinema yapacak gençler için değil, herhangi bir şey yapmak isteyen gençler için de çok güzel bir örnek. Türkiye’deki kültür piyasasıyla ilgili ne söylersiniz? Devletten herhangi bir beklentiniz var mı? Hiçbir beklentim olmadığı gibi, gölge etmesinler başka ihsan istemem. Ben 25 yıldır Türkiye’de tiyatro yapıyorum, ilk kez ‘Oyun Atölyesi’ Kültür Bakanlığı yardımını almadı. Vermediler. Neden? Gezi’yi desteklediğimiz için. Bu kadar basit ve net. Onlar da biliyor böyle olduğunu, ben de biliyorum. Ama ‘9. Madde diyorlar’. Güya turne yapılmadığı içinmiş bilmem ne. Turnenin Allah’ını yapıyorum, benim kadar turne yapan yok. Yalan dolan. Bize vermediler, Genco Erkal’a vermediler, Ankara Sanat’a vermediler. Onların vereceği paraya ihtiyacımız olduğu için değil. Ama davayı açtık, hiç değilse davayı kazanmış olalım diye. Yoksa verdikleri en yüksek rakam geçen yıl 70 bin TL’ydi. Benim bir yıllık gazete ilanım bile değil o. Ama bu sembolik miktarı bile bizden esirgeyip daha önce hiç tiyatro yapmamış bir kuruluşa iki ayrı destek vermek... Kim onlar? Hiçbir fikrim yok! İki ayrı oyuna destek veriyorlar ama tek şirket hepsi. Hakikaten adlarını bile bilmiyorum. Ankara’da bir tiyatro. Türkiye’de kültür sanatla nasıl bir ilişkimiz var bizim? Bizim kültürle olan ilişkimiz nesne ilişkisi. Bu saçmalıkları atlatmış, özgürleşmiş ve demokrasiyle yaşayan ülkelerde bu ilişki ihtiyaç. Sanatla ve kültürle olan ilişki kendini daha iyi hissetme ve doyum sağlama için. Bizdeyse direkt nesne ilişkisi. Şuradan bir örnek vereyim: “Tanıdın mı amcayı bak” diyor çocuğuna. E amca orada, sen ilk önce bir “Merhaba” desene. Yok, çocuğuyla konuşuyor siz orada masasınız. “Bir fotoğraf çekinebilir miyiz?” Çektirme ifadesine ne olduysa, Türkçe de bozulmuş! Çekindikten sonra da yüzünüze bile bakmadan gidiyor. Bir nesne var artık elinde: Bir ünlüyle fotoğraf. Ne olacak o fotoğraf? Yarın çöpe atılacak ondan eminim. İlişki bu. Eğlence. Bizim kültür sanat diye tarif ettiğimiz şeylerin yüzde 99’u eğlence endüstrisi. Hâlâ ergeniz biz. Çünkü neden? Bizim babamız ölmedi hâlâ da ondan. Hâlâ yaşıyor. İçimizde! Kim o baba? Ooooh ohoho... Oto-sansürlettirmeyin beni. Türkiye’nin babası. 90 yıldır bir tane. Yani, içimizdeki Atatürk’ü mü öldürmemiz lazım? Atatürk’ü öldürmeyeceğiz. Atatürk’ü olduğu gibi anlamaya çalıştığımız zaman onu daha iyi analiz edebileceğiz. Atatürk’ü insan olarak anlayabileceğiz. İkon olmaktan çıkarıp, insan olarak anlamak gerekiyor. 90 yıldır sadece tapınmakla meşgulüz. Ak Parti döneminde de böyle mi devam etti sizce? E etmek zorunda çünkü aykırı olur tersi. Statükoyu bozarsanız iktidara da gelemezsiniz. Status quo! Bunu sadece Atatürk diye de geçiştiremeyiz. Bu, tamamıyla bir algı ve yaşama hali. Yaşama tutunma hali. Başka türlü tutunamıyoruz, bize hep bir baba lazım. Babasız olmuyor. Biz babalarımızı öldüremedik.T24
Reklam
Dünyanın En Pahalı Elması: 217 Milyon Lira
Güney Afrika'daki Cullinan madeninden çıkarılan 122.5 karat büyüklüğündeki mavi elmasa 62 milyon sterlin (217 milyon lira) değer biçildi. Petra Elmas Şirketi tarafından çıkarılan elmasa biçilen bu değer, onu dünyanın en pahalı elması yapıyor. Yaklaşık 25 gram ağırlığındaki elmasın değeri, daha önce aynı madenden çıkartılan ve bir karatı 500 bin pound değerinde olan diğer bir elmasa göre hesaplandı. Elması bulan Petra şirketi , servet değerindeki bu elmas sayesinde bir günde milyonlarca sterlin kar elde etmiş oldu. İşlenmemiş elmas için bugüne kadar biçilen en büyük değer, yine aynı şirketin 2010 'da çıkardığı 507 karat büyüklüğündeki ve 21 milyon sterlin değerindeki bir beyaz elmasa aitti. Mavi elmas , kırmızı elmastan sonra en nadir bulunan elmas türü. Kaynak: Sabah
Bu Hafta 5 Film Vizyonda
Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes Film Festivali'nde ''Altın Palmiye'' ödülünü kazanan ''Kış Uykusu'' filmi 39 şehirde, 123 sinemada  gösterime girecek. Bu hafta 2'si yerli 5 film vizyona girecek. ''Kış Uykusu'' Türk sinemasının ödüllü yönetmeni Nuri Bilge Ceylan'ın 2014 Cannes Film Festivali'nde en büyük ödül olan ''Altın Palmiye''yi kazandığı son filmi ''Kış Uykusu'' izleyiciyle buluşacak. Film, 39 şehirde, 123 sinemada, yaklaşık 150 salonda gösterilecek. Nuri Bilge Ceylan'ın senaryosunu Ebru Ceylan ile kaleme aldığı filmin oyuncu kadrosunda; Demet Akbağ, Haluk Bilginer, Melisa Sözen, Ayberk Pekcan, Serhat Kılıç, Nejat İşler, Tamer Levent ve Nadir Sarıbacak yer alıyor. Dram türündeki ''Kış Uykusu'', eski bir tiyatro oyuncusu olan Aydın'ın, Anadolu bozkırlarının ortasında, kış uykusuna yatmış gibi görünen ıssız bir mekanda, kendisiyle, hayalleriyle, sevdikleri ve taşrayla kurduğu ve düşe kalka sürdürmeye çalıştığı ilişkilerini konu alıyor. ''Tutturamayanlar'' Emir Orhan Kılıç'ın yönettiği ve Devrim Doğuş Akbaş, Ali Onat Tamergil, Göktuğ Engel ile Kutay Kunt'un oynadığı ''Tutturamayanlar'' haftanın diğer yerli yapımı. Belirsiz bir zamanda, ''O-Land'' adlı hayali bir ülkede geçen film, modern hayatın insanlar üzerindeki yabancılaştırma etkisi, insanların toplumdan ve dünyadan soyutlanması, maddi çıkarların manevi olguları yok etmesi ve kolay yoldan paraya ulaşma çabasını konu ediniyor. ''Locke'' Steven Knight'ın yönettiği, Tom Hardy, Olivia Colman, Ruth Wilson ile Andrew Scott'ın oynadığı 'Locke' vizyona giriyor. Hollywood'un yükselen yıldızlarından Tom Hardy'nin başrolünde olduğu film, kariyerinin en önemli gününde hiç kimseye bir şey demeden ortadan kaybolan Ivan Locke'un hikayesini anlatıyor. Gerilim türündeki film, özetle şöyle: ''Locke'un hayatı adeta bir rüya gibidir; mükemmel bir ailesi ve sevdiği bir işi vardır. Bunlara ek olarak bir sonraki gün kariyerinde uzun zamandır beklediği adımı atacaktır. Fakat aniden gelen bir telefon Locke'un bütün hayatını kabusa çevirecek ve her şeyi bir kenara bırakmasına neden olacaktır. Locke'un hayatını bir arada tutma çabası, adeta zamana karşı bir yarışa dönüşür.'' ''Karışık Aile'' Frank Coraci'nin yönettiği ve Adam Sandler, Drew Barrymore, Kevin Nealon ile Terry Crews'in oynadığı ''Karışık Aile'' komedi meraklılarını sinema salonlarına çekmeyi hedefliyor. Güney Afrika'da çekilen film, yıldız oyuncular Adam Sandler ve Drew Barrymore'u, romantik komedileri '50 İlk Öpücük' ve 'Düğün Şarkıcısı'ndan sonra bir kez daha buluşturan üçüncü komedi. Sandler ve Barrymore, ''Karışık Aile''de birbirinden hoşlanmayan ebeveyn rolünde izleyici karşısına çıkacak. ''Muppets Aranıyor'' James Bobin'in yönettiği komedi türündeki ''Muppets Aranıyor''un oyuncu kadrosunda, Ricky Gervais, Ty Burrell, Tina Fey ile Steve Whitmire yer alıyor. Filmin konusu özetle şöyle: ''Muppets ekibi dünya turuna çıkıyor ve en heyecan verici şehirlerde büyük salonlarda satılan biletleri tükeniyor. Ama kargaşa Muppets ekibinin peşini yurt dışında da bırakmıyor ve kendilerini istemeden, Dünyanın bir numaralı suçlusu ve Kermit'in tıpatıp benzeri Constantine ve İki Numara adıyla da bilinen, Ricky Gervais’in canlandırdığı, korkak yardımcısı Dominic tarafından yönetilen uluslararası bir suç hareketinin içinde buluyorlar.'' AA
Reklam
Zaytung'dan Vali Mutlu'ya İş Teklifi!
Ekonomi ve finans çevreleri tarafından takip edilen Meltem Acet , bir süredir geceleri Artı 1 TV 'de yayınlanan 'Sıradışı' isimli yeni bir formatla izleyiciyle buluşuyor. Son olarak Zaytung'un kurucusu Hakan Bilginer 'i konuk alan sunucu, sosyal medyaya dair yaptıgı talk show'da, Zaytung kurucusu Bilginere'e Vali Mutlu'nun tweet'leri hakkında ne düşündüğünü sordu. 'Yaptıkları işleri bir kenara bırakırsak, iletişim yöntemi olarak Melih Gökçek ve Vali Mutlu'yu sosyal medya kullanımında başarılı buluyorum' diyen Zaytung kurucusu Bilginer, 'Emekliliği düşünürse Vali Mutlu'ya kapımız' açık dedi. medyatava
Bugün 12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliğini Önleme Günü
Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) 103’üncü asamblesi Cenevre Birleşmiş Milletler’de (BM) toplantısına Türkiye’yi temsilen Çalışma Bakanlığı Bakan Yardımcısı Halil Etyemez: “Türkiye, bu konu ile yakından ilgili olan 29, 105, ve 182 sayılı ILO sözleşmelerini onaylayarak ulusal mevzuatına katmıştır. Bu kapsamda, özellikle çocuk işçiliği sorunu artık Türkiye’nin gündeminden çıkmıştır” dedi. Peki gerçekten böyle mi? 12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliğini Önleme gününde bu durumun böyle olup olmadığını İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisinden Dr. Ercan Duman’a sorduk. Verdiği yanıtlar hiç de iç açıcı değil. Çocuk işçiliği nedir? Ülkemizde çocuk işçiliğinin mevcut durumu nedir? Çocuk işçiliğini, 18 yaşından küçüklerin işçi olarak çalışması olarak tanımlayabiliriz. Ülkemizde de çocuk işçiliği yaygın bir şekilde bulunmaktadır. Mevsimlik tarım işçiliği, kentlerdeki enformel ekonomi içinde üretimde çalışılması en yaygın biçimler olarak göze çarpmaktadır. Türkiye’de çocuk işçilikle ilgili düzenlemeler var mı? Bu düzenlemeler uygulanıyor mu? Sorunuz iki net parçadan oluşuyor, ben de net olarak yanıtlayayım; evet var, hayır uygulanmıyor. Etyemez’in söylediklerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir önceki soruyu yanıtlarken, Türkiye’de çocuk işçiliği ile ilgili düzenlemeler var mı sorusunu evet var ve uygulanmıyor diye yanıtlamıştım zaten. Her gün ortalama en az dört işçinin iş kazası nedeniyle hayatını kaybettiği bir ülkede yaşıyoruz, bunun nedeni sadece mevzuat eksikliği midir ? Uluslararası ya da ulusal düzeyde, herhangi bir alanda hukuksal bir düzenleme yapıldığında “bu konu artık ortadan kalkmıştır” denebiliyorsa bunu ciddiye almamız mümkün müdür? Cenevre’de imzalar atıldı ve mevsimlik tarım işinde çalışan, yeraltı atölyelerde toz ve kimyasallar içinde üreten ve büyüyen, sokaklarda satıcılık yapan tüm çocuklar bir anda okullara ışınlandı, öyle mi? Çocuk işçiliği nedenleri neler? Çocuk işçiliğinin temel nedeni elbette ki kapitalist üretim ilişkileridir. Kapitalist ekonominin doğal seyri içindeki daha fazla sömürü ve daha fazla kar sarmalında gelişen kayıt dışılık, taşeron uygulamaları, işsizlik, güvencesizlik ve örgütsüzleştirme gibi unsurlar, çocuk işçiliğinin varolması ve gelişmesi sürecinde ana etkenleri oluşturuyor. Çocuk işçiliğinin sakıncaları nelerdir? En temel toplumsal süreçlerin içindeki asıl niteliğini unutmadan, çocuk işçiliğinin doğrudan çocuğun gelişimine verdiği zarar özellikle değerlendirilmelidir. Çocuğun gelişimi; fiziksel, bilişsel, duygusal ve toplumsal / ahlaksal unsurları içeren karmaşık bir süreçtir. Bu süreçteki zorlanmalar kavramsal düzeyde “istismar” olarak adlandırılmakta ve kimi kurumlarca (örneğin Uluslararası Çalışma Örgütü) dünyada çocuk işçiliği, çocuk istismarının en önemli kaynağı olarak görülmektedir. Sakıncalar konusuna devam edecek olursak, bu istismarın ürettiği başta gelen çıktı şiddettir. Buradaki şiddet olgusu, her biri kapsamlı değerlendirmeleri gerektiren farklı biçimlerde gerçekleşmektedir. Bunların başlıcaları olarak; ekonomik şiddet, fiziksel şiddet, psikolojik – duygusal şiddet ve cinsel şiddeti öne çıkarabiliriz. Çocuk işçiliğine dönük önerileriniz nelerdir? Bu sorun nasıl çözülür? Her şeyden önce yöntem diyorum. Çocuk işçiliği kültürel alanın bir kategorisi değil, üretim ilişkilerinin bir fonksiyonudur. Çocuk gelişimini örseleyen bir olgu olmakla birlikte, toplumsal düzeyde bir emek mücadelesi konusudur. Bunun da doğal olarak tarafları var. Sorunun çözümünde asıl noktayı bu yaklaşım oluşturmakla birlikte, bir de, çarpıcılığını ve vicdani etkilerini sömüren, bu olguyu sendikal olarak da, politik olarak da, akademik olarak da rant kapasitesi itibariyle algılayıp işleyen unsurlar da her vesile ile açığa çıkarılmalıdır. TÜRKİYE’NİN SURİYELİ ÇOCUK İŞÇİLERİ Türkiye’de ucuz iş gücü olarak ağır işlerde çalıştırılan çocuk işçi sayısı her geçen gün artıyor. Suriye’deki iç savaşla birlikte Türkiye’ye kaçan Suriyeli çocuklar da bu sömürü ağının yeni üyeleri. 14 yaşındaki Beşar Bişov 9 ay önce Suriye’den geldi. İzmir Basmane’de çanta atölyesinde çalışan Bişov, elini her an makinalara kaptırma korkusu yaşıyor. 12 nüfuslu bir ailenin bir ferdi çocuğu olan Bişov, “Ayda 300 TL kira veriyoruz. Elektrik su birlikte 500 lirayı geçiyor, zar zor geçiniyoruz” dedi. Bişov, “Savaş biterse ülkemize döneceğiz” dedi. Bir diğer Suriyeli çocuk işçi ise 16 yaşındaki Hüseyin Brimo. Savaştan dolayı Halep’den kaçmak zorunda kalmış. Günde 10 saat çalışıyor. Brimo, “Burada sabahtan akşama kadar çalışmak zorundayız” dedi. Ailesinin büyük oranda dağıldığını ve buradaki yaşamından memnun olmadığını ifade eden Brimo ülkesine dönmek istiyor.  ÖLEN 20 İŞÇİDEN BİRİ ÇOCUK Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 2013 yılı sonunda hazırladığı “Ulusal Çocuk Hakları Strateji Belgesi ve Eylem Planı”nda, 6-17 yaş arasındaki 15 milyon 247 bin çocuktan 893 bininin çalıştığı belirtiliyor. 6-14 yaş arasındaki çocukların ise yasak olmasına rağmen 292 bini çalışıyor. Çocuk işçilik iş cinayetlerine de yansıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclis’inin raporuna göre 2013 yılında yaşamını yitiren 1235 işçinin 59’u (18’i 14 yaş ve altı, 41’i 15-17 yaş arası); 2014 yılının ilk dört ayında yaşamını yitiren 396 işçinin 17’si (5’i 14 yaş ve altı, 12’si 15-17 yaş arası) çocuk işçi. Yani her can veren 20 işçiden birisini yoksulluktan dolayı çalışan işçi. Rapora göre çocuk işçiliğin bir biçimi tarım ve inşaat gibi mevsimlik işler. Diğer biçimi ise çırak / stajyer olarak çalışma. Raporda “13 yaşındaki kimya işçisi Ahmet Yıldız’ın plastik enjeksiyon makinesine sıkışarak can vermesi, hastaneye trafik kazası geçirdi diye getirilmesi ve işverenine açılan davada 30 bin 40 TL ceza verilmesi, bunun 24 taksite bölünmesi Türkiye’de çocuk işçiliğin özetidir” dendi.  Evrensel | DİHA
Reklam
Finlandiya Gündeminden 15 Manşet
Biz Türkiye'de IŞİD, Suriye, cumhurbaşkanlığı seçimleri, hakim savcı atamaları, paralel yapı, barış süreci, bayrak indirme, devamında görevden alınan polisler, Musul elçiliği baskını, şike, yeniden yargılama, balyoz, ergenekon, gezi olayları, ölümler, trafik kazaları, cinayetler, tecavüzler ve hatırlayamadığımız daha birçok gündem ile uğraşırken acaba Finlandiyalılar ne yapıyor diye merak ettik ve Finlandiya gazetelerinin manşetlerinden sizler için öne çıkan 15 haberi başlıklar halinde derledik.
Genç Müzisyen Ömür Kılıçaslan Yaşama Veda Etti
Hariçten Gazelciler grubunun vokalisti ve çağlama isimli enstrümanın mucidi Ömür Kılıçaslan, sabaha karşı evinin balkonundan düşerek hayatını kaybetti. 2001 yılında İzmit’te kurulan Hariçten Gazelciler adlı alternatif müzik gurubunun solisti, İstanbul müzik piyasasının tanınan isimlerinden Ömür Kılıçaslan’ın vefat haberi, grubun sosyal medya hesaplarından duyuruldu. Mucidi olduğu çağlama isimli enstrumanıyla adını müzik tarihinin sayfalarına altın harflerle yazdıran Kılıçaslan, 1998 yılında Türk Rock müzik grubu Çamur’un bas gitaristliğini üstlenmişti. Kılıçaslan'ın cenazesi yarın ikindi namazına müteakiben Sarıyer Eski Bahçeköy Mezarlığı'na (Orman Fakültesi yanı) defnedilecek...Tamar Melike Tegün / Milliyet.com.tr
15 Madde ile HES'ler Neden 'Can Suyu' Değildir?
etiket
Enerji bir ülkenin var olması için mutlaka sahip olması gereken bir güçtür. Peki ama ne uğruna? Enerjiye sahip olmak için nelerimizden vazgeçmek, hangi yalanlara kanmak, çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakmak zorundayız? Evimizde ampul yansın, bilgisayardan internete girelim diye neleri feda etmek, nelerin canına okumak zorundayız? HES'lerin çevreci yapılar olduğunu söyleyen yüksek makam sahibi yalancıların geleceğimizi çalmasını daha ne kadar izlemek zorundayız? Kıyısında piknik yaptığımız, arkadaşlarla içtiğimiz derelerin, çayların boruların içine hapsedilmesine daha ne kadar göz yummak zorundayız? Evimizin önünden akan suya başkalarının sahip çıkmasını, onu istediği gibi kullanmasını, suyun ticarileştirilmesini daha ne kadar sesimizi çıkarmadan izleyebiliriz.  HES'ler doğayı katlediyor. HES'ler gelecek kaygısıyla geleceğimizi elimizden alıyor. Özellikle Karadeniz'in iklimini, toprağını, bitkisini, hayvanını dolayısıyla insanını yok ediyor. Dereleri boruların içine hapsedip, bizi sesini duymaktan bile mahrum bırakıyor. Çevrecinin daniskası olanlar ise, bütün bu olanlara ses çıkaranları 'gereği neyse' yaptırarak dövdürüyor, vurduruyor, hapse atıyor.  Sana HES'leri anlatıyorum arkadaşım, dinle. Benim HES'lerle ne gibi bir işim olabilir ki? diye düşünme. Çalınan benim, bizim geleceğimiz değil, toprak hepimizin altından çekiliyor. Sesini yükselt, ne oluyor diye sor. Senin farkında bile olmadığın HES, çocuğunun ileride dallarına tırmanacağı ağaçları daha filiz vermeden öldürüyor. HES senin farkında arkadaşım, sen onu fark etmesen de.Yararlanılan kaynaklar: http://www.karasaban.net/turkiyede-hidroelektrik-santraller-ve-tarimciftci-sen/http://www.greenpeace.org/turkey/tr/campaigns/enerji/hes/http://www.dsi.gov.tr/kurumsal-yapi/organizasyon-semasi/barajlar-ve-hes-dairesi-ba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1https://eksisozluk.com/hidroelektrik-santral--106671?p=1
Reklam