Van Gölü'ne Kanalizasyon Akıyor
Van’ın Edremit ilçesinde depremzedeler için yapılan binlerce konutun kanalizasyonu, arıtma tesisi çalışmadığı için iki yıldır Van Gölü'ne akıyor. Eksikler nedeniyle TOKİ'nin yaptığı arıtma tesisinin belediyeye devri sağlanamadı. Gölün kirliliği ve etrafa yayılan kötü koku ise, ilçe halkının şikayetine yol açıyor.Van’ın Edremit ilçesinde 2011’deki depremlerden sonra yaklaşık 10 bin konut yapıldı. Bölgedeki nüfus hızla artıp, eski arıtma tesisi de yetersiz kalınca, Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ilçeye 2013 yılı başında 100 bin kişilik yeni bir arıtma tesisi yaptı.Ancak arıtma iki yıldır çalıştırılamadığından atık sular doğrudan Van gölüne akıtılıyor. Tesisin çevreye verdiği kirlilik vatandaşlar tarafından tepkiyle karşılanıyor.Al Jazeera'den Fatih Sevinç'in haberine göre Van Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi (VASKİ) yaşanan sorunun sorumlusu olarak TOKİ'yi gösteriyor.TOKİ tarafından inşası yapılan arıtma tesisinin yapımı bittiğinde büyükşehir belediyesine devredilmesi gerekiyordu. Ancak, belediye yetkililerinin anlatımına göre, arıtma sistemi belediye işletim sistemlerinden farklı yapıldığından teslim alınmıyor. Yaklaşık iki yıllık süreçte de tesisteki havuzların çamurla dolması, boruların çatlaması ve jeneratör eksikliği gibi nedenler de başgösterdi. Belediye bu eksiklerin giderilmesini istiyor.Bu arada çevreye verdiği zarardan dolayı tesise 17 bin TL ceza da kesildi.Atıklar arıtılmadan göle gidiyorVan Su ve Kanalizasyon İdaresi (VASKİ) Genel Müdürü Mehmet Özköseoğlu, tesisin temizlenip onarılması için en az 2 milyon liraya ihtiyaç olduğunu söyledi.Tesisin atıklarının arıtılmadan doğrudan Van Gölü'ne aktığını doğrulayan Özköseoğlu, şöyle devam etti;'Biz TOKİ ile görüştük. Arıtmanın bir kaç bölümünde problem var. Sistem çalışmıyor. Jeneratör ve bazı şeyleri almamışlar. Dinlendirme havuzları dolmuş. Ve dolayısıyla sisteme zarar vermiş. Eksikliklerini tamamladıktan sonra biz devralacağız.'Arıtmanın çalışmamasından dolayı sistemin çöktüğünü ifade eden Özköseoğlu, şöyle devam etti:‘’İki ay içinde eksiklikleri gidereceklerini söylediler. İki ay daha tesis, Van Gölü'nü kirletmeye devam edecek. Sistemin çökmesinden dolayı tesisin temizliğine en az 2 milyon harcama yapılacak. Sonra biz teslim alacağız. Tesisin personeli bile yok. Biz oraya öncelik vereceğiz. Daha önce eksiklikler için liste çıkartmıştık. Yapmadıkları için devralmamıştık. Sistem kullanılmadığı için çökmüş. Havuzlara çamur dolmuş. Sistem bozulmuş. Borular çatlamış. Havalandırma ünitelerinde problemler çıkmış. Sonuç itibariyle TOKİ eksiklikleri tamamlayacaklar. Sıkıntı iki ay içinde son bulacak'17 bin TL ceza kesildiTesisin çevreye verdiği zarardan dolayı Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü, TOKİ’nin yüklenici firması Gökçenay Grup'a 17 bin lira ceza kesti. Çevre ve Şehircilik İl Müdürü Cengiz Adıgüzel, tesisi en son geçen hafta denetlediklerini ifade ederek şunları söyledi:‘’Çevreye verdiği zarardan ötürü ilgili firmaya ilk önce uyarıda bulunduk. 17 bin lira idari yaptırım cezası kestik. Tekrarı halinde kapatmaya ve 5 katı idari yaptırım uyarısı yaptık. Kısa bir süre sonra yeniden denetimde bulunacağız. İki kurum arasında yapılacak protokolle eksik kusur tamamlanıp biran önce VASKİ’ye devri sağlanması gerekir. Devir yapıldıktan sonra VASKİ bu sıkıntıları gidererek çevresel sıkıntılara da son verir.’’‘’Sırtımızda büyük bir yük’’Tesisi yapan yüklenici firma Gökçenay Grup'un Genel Koordinatörü Cengiz Faydalı ise, arıtmadan büyük zarar gördüklerini, bu işten kurtulmak istediklerini söyledi:'Bu sıkıntı şirketimiz ile ilgili bir sıkıntı değil. Genel olarak belediye ve TOKİ arasında bir sorundur. Sorun halen devam ediyor. İki yıldır arıtma tesisini devretmemiz gerekiyorken halen devredemedik. Bizim 3 milyon liraya varan bir zararımız söz konusu. Zararımız büyük. Son toplantıda mutabakat yapıldı. Bütün işleri tekrar elden geçireceğiz. TOKİ’nin öncülüğünde eksiklikleri tamamlayıp bundan kurtulmak istiyoruz. Sırtımızda çok büyük bir yük'Vatandaş şikayetçiTesisin gölü kirletmesinin yanı sıra etrafa yaydığı kötü kokunun dayanılmaz boyutlara ulaştığını anlatan Edremitliler, oldukça dertli.Vatandaşlar koku sorununun bir an önce kökten çözüme kavuşturulması gerektiğini söylüyor. Yol üstünde lokanta işleten Metehan Biçek, kokudan ötürü işlerinin iyice azaldığını, neredeyse kepenk indirecek durumda olduğunu söylüyor.'Tüm TOKİ evlerinin pisliği göle akıtılıyor. Uzun süredir 'halledilecek' deniliyor. Artık kokudan dolayı yoldan geçilmiyor. Buradan geçen tüm araçlar kokuyu alıyor. Bununla ilgili belediyeye, kaymakamlığa, çevre ve şehircilik il müdürlüğü gibi bir çok yere başvurduk. Ancak sonuç alamadık. Muhtarlar da girişimde bulundu. Sesimizi duyan olmadı.'İsmail Rençber isimli Edremitli ise, 'İnsan bu kokudan dolayı burada duramaz' dedi.TOKİ’nin Van’daki projelerden sorumlu 4'üncü Uygulama Dairesi Başkan Yardımcısı Mehmet Özçelik ise Al Jazeera Tük'e, 'basına bilgi veremeyeceklerini' belirterek sorularımızı yanıtsız bıraktı.Kaynak: Al Jazeera
Meğer En İyi Viski Bardağını Türkler Keşfetmiş!
ABD’nin Indiana eyaletinde bulunan Cardinal Spirits isimli bir alkollü içecek ve aksesuar markası, geleneksel ince belli Türk çay bardaklarını ‘mükemmel viski kadehi’ tanımıyla satışa sundu. İnce belli bardağın satışının yapıldığı ürün sayfasında ayrıca bu tasarımın viski tüketimi için neden ‘mükemmel’ olduğu ayrıntılı biçimde bilimsel olarak detaylandırılmış.Sitede bardaklar şu açıklama eşliğinde satılıyor:“Bu sıradışı viski bardakları Malt Loncası’ndan arkadaşımız David Hill tarafından keşfedildi. İskoçya’da en iyi damıtıcılarla birlikte uzun yıllar süren araştırmaları sonucunda Hill, bu kadehin iyi bir viskinin kokusunu ve tadını alabilmek için en iyisi olduğu sonucuna vardı.”Sitede anlatılanlara göre, geleneksel viski bardaklarında kadehin ağzı daraldığından dolayı, buharlaşmakta olan alkol, viskinin özel aromasıyla birlikte bardakta hapsoluyor ve eğer bir viskinin alkol içeriği yüzde 43’ten yukarıda olursa, burna gelen aroma kokusu ayırt edilemiyor. Türkiye’de yaklaşık 100 yıldır kullanıldığı bilinen ve artık Türk kültürü ile özdeşleşmiş çay bardağıysa, viskinin tadına tam varılabilmesi için bir çok avantaj sunuyor.Öncelikle, bardak yarısına kadar doldurulsa bile, viski halen bardağın dışarıya doğru kavis almaya başladığı noktanın altında kalıyor ve bu nedenle hem aroması, hem de alkol içeriği bardağın içinde hapsolmuş oluyor.İkinci olarak, bardağın belden itibaren tekrar genişleyen şekli sayesinde, buharlaşmakta olan alkol bardağın kenarlarından yükselirken, aromayı veren maddeler bardağın ortasından ve daha yavaş biçimde yükseliyorlar. Bunun nedeni alkolün bu maddelere göre daha hafif olması. Alışılmış viski bardaklarında, kapanan bardak ağzı yüzünden buharlaşan alkol tekrar ortaya dönse de, ince belli bardakta aroma ve alkol birbirlierine karışmadan buharlaşıyorlar. Bu sayede de viskinin kokusunu alabilmek çok daha kolay.Bu sayede de bardağımızın ‘mükemmelliğinin’ üçüncü nedenine geliyoruz. Viskinin koklama ve tatma işlemleri ince belli bardak sayesinde aynı anda yapılabiliyor. Bu da viski uzmanları için çok büyük bir kolaylık. Normalde iki ayrı bardaktan yapılması gereken koklama ve tatma işlemleri, bu bardak sayesinde tek seferde yapılabiliyor.Son olarak da, Türk çay bardağı, elde çok kolayca ve rahatlıkla tutulabiliyor.Özellikle deneyimli viski uzmanlarına önerilen ince belli viski bardağının 2 tanesine 25 dolar ödeyerek sahip olabilirsiniz. Eğer 6 tane isterseniz 54 doları gözden çıkarmanız gerekiyor.Zete
Kulağınıza Küpe Olması Gereken 7 Mevlana Öğütü
Her yıl 2-9 Aralık tarihleri arasına denk gelen hafta Mevlana Haftası olarak kutlanır. Biz de infovidyo.com olarak Mevlana’nın kulaklara küpe olacak 7 önemli öğütünü sizler için derledik.Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.Hoşgörülükte deniz gibi ol.Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
Dekorasyonda Renklerin Kullanımı ve Anlamları
Az ışık alan mekanlarda kullanılan koyu tonları sıkıcı bir atmosfer oluşturabilir.Aktivite yoğunluğu olan, hareketli ve iyi ışık alan, güneye yönlenmiş mekanlar için uygun bir renktir.Sakin mekanlarda ise duvarlar yerine kumaşlarda veya küçük aksesuarlarda kullanılabilir.
Reklam
AA Gözünden 2014'e Damga Vuran Fotoğraflar
Anadolu Ajansı, 2014 yılına damga vuran 200 fotoğraflık seçki, yayınladı. Birbirinden özel karelerin yayınlandığı seçki yılı özetler nitelikteki karelerden oluşuyor.AA editörleri tarafından hazırlanan ve 200 karenin yer aldığı seçkide Türkiye, Mısır, Suriye, Gazze, Hong Kong, ABD, İspanya, İtalya, Ukrayna gibi pek çok ülkeden 2014 dünya gündemine damga vurmuş, uluslararası medyada çokça yer almış fotoğraflar bulunuyor.
Mantar Tüketiminde Doğru Bilinen 8 Yanlış
Uzmanlar, yağışlarla birlikte doğada kendiliğinden çıkan ve halk tarafından tüketilmek üzere toplanan mantarların zehirli olabileceği uyarısında bulundu. Doğal olarak yetişen ve çeşitli şekillerde tüketilen şapkalı mantarların yapısında zehirli madde bulunduğu ve ölümle sonuçlanabilen ciddi zehirlenme vakalarına sebep olabildiği, kişilerin her ne kadar zehirli olanla olmayanı ayırt edebildiğini iddia etse de her zaman bunun mümkün olmadığına dikkat çekildi.Afyonkarahisar Halk Sağlığı Müdürü Uzm. Dr. Lüfti Akgün, doğal ortamda kendiliğinden yetişen mantarların tüketiminden kesinlikle kaçınılması uyarısında bulundu. Akgün'ün verdiği bilgiye göre, mantar zehirlenmelerindeki belirtiler mantarın yapısındaki zehrin çeşidine göre 2 saatte ya da 6 saatte ortaya çıkabilir. Mantarın yenmesinden 2 saat sonra ortaya çıkan belirtiler; sersemlik, uykuya meyil, tansiyon düşüklüğü, yüz ve boyunda kızarma, nabızda artış, bulanık görme, ağızda metal tadı, bulantı ve kusma, terleme olarak sayılabilir. 6 saat sonra gelişebilen zehirlenme belirtileri ise bulantı ve kusma, ishal, ateş, nabızda artış, karın ağrısı, daha sonra da karaciğer ve böbrek bozuklukları ile bu organların bozukluğuna bağlı belirtiler olarak gelişiyor.Akgün, mantar zehirlenmelerinden korunmanın kesin yolunun doğada kendiliğinden yetişen mantarların yenmeyip, bunun yerine kültür mantarlarının tercih edilmesi olduğunu belirtti. Bu mantarları alırken de ambalajlı olmasına ve ambalajın üzerinde tüketiciyi bilgilendirmeye yönelik etiketlerin bulunması gerektiğini hatırlattı.YANLIŞ İNANIŞLARÖte yandan mantar zehirlenmesi konusunda halk tarafından kabul gören bazı yanlış inanışlar mevcut.Mantar tüketiminde doğru bilinen yanlışlarYoğurtla yendiğinde zehirlemezSirke ve tuzlu suda kaynatıldığında zehir yok olurPişirilen ve kurutulan mantarda zehir kaybolurÇayırlarda yetişenlerde ve ağaçlardakilerde zehir olmazGümüş kaşıkla kaynatılan mantarda kaşık kararıyorsa mantar zehirlidirSalyangozlar zehirli mantarları yemezlerMantar koparıldığında rengi değişmezse zehirsizdirKoparıldıktan sonra iç kısmı mavileşirse bu mantar zehirlidir.CİHAN
Reklam
Ovacık'ta Köylüler Direndi, Ağaç Kesimi Durduruldu
İzmir’in Urla ilçesine bağlı Ovacık köyü sakinleri, rüzgar enerjisi santrali (RES) kuracak firmanın önceden işaretlediği 1300 ağacı kesmeye başlaması üzerine ayaklandı. Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Urla Şubesi yönetici ve üyelerinin de destek verdiği köylüler, ağaçlara sarılarak direndi. Bölgede bulunanların can güvenliğinin tehlikede olması nedeniyle kesime ara verildi.Danıştay’a yürütmenin durdurulması için başvuran köylüler sonucu beklerken, firmanın görevlileri RES türbinlerinin gövde ve kanatlarının TIR’larla taşınabilmesi için orman yolu üzerindeki ağaçları motorlu testerelerle kesip, parçalamaya başladı.Dev RES parçalarının TIR’larla taşınması için yol kenarında 300, santralin kurulacağı yere kadar en az 6 metre genişliğinde yeni yol açılması için de 1000′e yakın ağacı kesilmek üzere işaretleyen firma, köylülerin Mersin Boğazı olarak adlandırdıkları bölgeye türbinleri kurmak için ekiplerini gönderdi. Ekipler bsugün ağaçları kesmeye başlayınca köylüler ve ADD üyeleri ağaçların arasına girerek eylem başlattı. Bunun üzerine kesim yapılan alana jandarma ve Orman Bölge Müdürlüğü’nden yetkililer geldi. Gerginlik yaşanmadan kesim çalışmaları durduruldu.ADD Urla Şube Başkanı Ali Yanar, “Burada bir yargı süreci var, bu sürecin hızlı bir şekilde sonlanmasını istiyoruz, karar verilmeden de ağaçların kesilmesini istemiyoruz. Buna örnek olarak Soma’nın Yırca Mahallesi’ni gösterebiliriz. Bir gecede binlerce ağaç katledildi. Burada da benzer şeylerin yaşanmasına karşıyız. Eğer yargı ağaçların kesilmesi yönünde karar verirse yapacağımız bir şey kalmıyor, ama en azından o kararın beklenmesi gerekiyor ve biz de mücadelemizi karar çıkıncaya kadar sürdüreceğiz. Önümüzdeki günlerde de bölgeye gidip nöbetimizi tutacağız” dedi.Köylüler adına mücadeleyi sürdüren Ovacık Muhtarı Veysel Erköse de, yeni Yırcalar yaşanmaması için çabaladıklarını söyledi. Mücadelelerine sonuna kadar devam edeceklerini vurgulayan Erköse şunları söyledi:“Bizim burasının doğal güzellikte ormanları var. Bir çam ağacı hemen yetişmez. Yüz yıllık ağaçlar var. Biz köylüler, ağaçlar zarar görmesin diye çok çaba gösterdik. Ama şimdi birileri geldi ve o güzelim ağaçları para için kesip atacaklar. Buradaki ağaçlar kesilecek, ormanın ortasından yeni yol açılacak. Bu vicdana sığar mı? Burası turizm alanı, öyle kalsın. Sadece yürüyüş sporlarının yapıldığı alan olsun. Ama bu ağaçlar kurban gitmesin. RES’ler için başka boş alanlar mı yok? Gidip oralara, insanları rahatsız etmeyen yerlere yapsınlar. Biz bu işin sonuna kadar takipçisi olacağız. Ormanlarımızı bize bıraksınlar.”Ovacık Köyü Muhtarı Veysel Erköse ile ADD Urla Şube Başkanı Yanar, pazartesi günü sabah saatlerinden itibaren nöbete devam edeceklerini söyledi. DHA
8 Aralık 2014 Günlük Burç Yorumu Videoları
Lütfen videoları öz burcunuza ve özellikle YÜKSELEN BURCUNUZA göre izleyin. Yükselen burcunuzu bilmiyorsanız NÖBETÇİ ASTROLOG  servisinde gerçek astrologlara sorup hemen öğrenebilirsiniz:)
Reklam
ODTÜ Dünyanın En İyi 100 Üniversitesi Arasında
Times Higher Education’un Reuters işbirliği ile gerçekleştirdiği Dünyadaki En İyi Üniversiteler (2015) listesi yayınlandı.Üniversiteler, öğretim kalitesi, araştırma, bilgi transferi ve uluslararası görünümü gibi 13 kritere göre sıralandı.Listede ilk 50’ye Türkiye’den hiçbir üniversite giremedi. ODTÜ ilk 100 sıralamasında 85. olurken, Boğaziçi ise 135. sırada yer aldı.Dünyanın En İyi Üniversiteleri 20151 California Institute of Technology (Caltech) 94.32 Harvard University United States 93.33 University of Oxford 93.24 Stanford University 92.95 University of Cambridge  92.06 Massachusetts Institute of Technology (MIT)  91.97 Princeton University  90.98 University of California, Berkeley 89.59 Imperial College London  87.10 Yale University 87.511 University of Chicago 87.112 University of California, Los Angeles (UCLA) 85.513 ETH Zürich – Swiss Federal Institute of Technology Zürich 84.614 Columbia University 84.415Johns Hopkins University 83.016 University of Pennsylvania 81.017 University of Michigan 80.918 Duke University 79.919 Cornell University 79.420 University of TorontoCanada 79.321 Northwestern University 79.222 University College London (UCL) 78.723 The University of Tokyo 76.124 Carnegie Mellon University 74.325 National University of Singapore (NUS) 73.326 University of Washington 73.227 Georgia Institute of Technology (Georgia Tech) 72.828 University of Texas at Austin 72.329 University of Illinois at Urbana Champaign 71.929 Ludwig-Maximilians-Universität München 71.929 University of Wisconsin-Madison 71.932 University of British Columbia 71.833 University of Melbourne 71.234 École Polytechnique Fédérale de Lausanne 70.934 London School of Economics and Political Science (LSE) 70.936 University of Edinburgh 70.437 University of California, Santa Barbara 70.038 New York University (NYU) 69.939 McGill UniversityCanada 69.640 King’s College London 69.441 University of California, San Diego 68.642 Washington University in St Louis 67.843 The University of Hong Kong 67.544 Karolinska Institute 66.845 Australian National University 66.546 University of Minnesota 65.946 University of North Carolina at Chapel Hill 65.948 Peking University 65.249 Tsinghua University 65.150 Seoul National University 64.851 Hong Kong University of Science and Technology 64.7Listeye buradan ulaşabilirsiniz.Report Türk
'Türkiye'de Düşünce Özgürlüğü Yerlerde Sürünüyor'
Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk yeni kitabı ve Türkiye’ye bakışını anlattı.Yazar Orhan Pamuk, yeni kitabı “Kafamda Bir Tuhaflık”ı yazarken yaşadıklarını anlattı. Pamuk, Türkiye’nin bulunduğu durum için “Gezi’yi benim için saygın ve cazip kılan, laik orta sınıfların sokağa çıkıp ‘Arkadaş, laik dünyama, hayat tarzıma ilişme’ demeleriydi. Sokağa çıkıp, fikirlerini ifade etmeleriydi. Benim ilgimi çekti ama düşünce özgürlüğünü anlatabilmek için romanıma Gezi’yi koymama gerek yok. Türkiye’de düşünce özgürlüğü ne yazık ki çok kötü vaziyette. ‘Yerlerde sürünüyor’ demeyeyim de ne diyeyim? Pek çok dostum ‘Şu, şu gazeteden atılmış. Bu, bu gazeteden atılmış’ diye anlatıyor. Artık iktidara en yakın gazeteciler bile takır takır! Bu kadar çok gazeteci atılan bir yer görmedim. Bu bir... İkincisi ve en kötüsü, bir korku var. Herkes korkuyor, onu görüyorum. Hem bir şeyler söylemek istiyor hem işinden atılmaktan korkuyor. Normal değil. Baskı, cesaretli laf söyleyeni önemli kılıyor. Yaratıcı düşünce değil, cesaret öne çıkıyor. Freedom House gibi dünyadaki önemli kurumlar söylüyor ama ben de söylüyorum: Türkiye’de düşünce özgürlüğü yerlerde sürünüyor” dedi.Hürriyet gazetesinden Çınar Oskay ’a konuşan Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk yeni kitabı ve Türkiye’ye bakışını anlattı. Oskay’ın “Orhan Pamuk: Türkiye’de düşünce özgürlüğü yerlerde sürünüyor” başlığıyla yayımlanan (7 Aralık 2014) söyleşisi şöyle:Sadece biz değil, 100’den fazla ülkedeki okuyucuları son romanını bekliyor. Tam altı senedir... Nobelli yazarımız Orhan Pamuk bu kez gözlerini İstanbul’un arka sokaklarına, gecekondu mahallelerine çevirdi. Hızla değişen hayatımızı bir bozacının gözüyle anlattı. Pamuk bugüne kadar yazdığı en iddialı romanı, dünyada ilk kez Hürriyet Pazar'la paylaştı.Nobelli değil sadece.Mesela Le Point’a göre “Yaşayan en büyük yazar”.Umberto Eco onu “Orhan Pamuk’un çılgınlığında deha var” diye anıyor.Bizim için ise bir Yaşar Kemal bir o...Hiç bu kadar ara vermemişti romana.Eserlerinin çevrildiği 100’den fazla ülkede okuyucuları altı yıldır yeni kitabını bekliyor.Birkaç ay önce, sonunda bitirdiğinde, telefonda görüştük.“Romanı ilk sana okutacağım Çınar. Bu iş için şu tarihlerde zaman ayır lütfen” dedi.Hemen idrak edemedim. Yüzüm tutmadığı için de soramadım.Yapı Kredi Yayınları’ndan Derya’dan “Bir dakika, emin olamadım. Romanı dünyada ilk kez ben mi okuyacağım?” diye teyit almam gerekti...Daha önceki bir söyleşimize, başyapıtı sayılan ‘Kara Kitap’ı Geçebilecek mi?’ diye başlık atmıştım.Nobel tatminini yaşadığı, gençlik enerjisiyle ‘Kara Kitap’ gibi bir doruğa ulaştığı için pek emin değildim.‘Kafamda Bir Tuhaflık’ın ilk çıktılarını birkaç gün yanımda taşıdım.Ama büyük bölümü tabii ki son iki güne kaldı.Sürekli kahve içerek, biraz iş gibi, stresle okumam gerekti.Ama kahramanı bozacı Mevlut, değişen İstanbul sokaklarında, inatla her boza satmaya çıktığında, ruhumu, kalbimi ele geçiriyordu.Sabah 06.00 gibi son sayfalara geldiğimde, Mevlut ile Samiha ile vedalaşma fikrini kabul edemiyordum.Final ise beni öyle bir hale soktu ki...İtiraf edeceğim... Kalp kırıklığı mı, umut mu, anlayamadığım tuhaf bir duyguyla hüngür hüngür ağladım.İstanbul’a, kargacık burgacık binalara, burnumuzun dibindeki onca bahtsızın hikâyesine aynı gözle bakamayacağımı hissettim.Biriyle konuşmak istedim ama hepsi uyuyordu.Kitabı bırakıp derhal Pamuk’a soracağım soruları hazırlamam gerekiyordu, yapamadım.Balkona çıktım...İstanbul’a baktım, 15 milyon kişinin hayatını düşündüm.Tıpkı Mevlut gibi, hepimizin dertlerini, hayallerini gökyüzünün kızılına karışıyor gibi gördüm.Ben bir edebiyat eleştirmeni değilim. Yorumum kişisel beğeninin, zevkin ötesine geçemez.Ama biliyorum ki, o bir sonraki kitabını yazarken aklımdaki soru artık “Kafamdaki Tuhaflık’ı geçebilecek mi?” olacak...Bence bir seyyar satıcının hayatı üzerinden yazdığı, Türkiyemizin destanı.Bakalım, Orhan Pamuk benim gibi düşünüyor mu...Bu romanı yazarlık yaşamınızda nereye koyuyorsunuz?Her zamanki romanlarımdan biri gibi düşünmek istiyorum ama öyle olmadığını biliyorum.Ne açıdan?Bazı bakımlardan eskileri gibi. Kahramanlarım en iyi bildiğim yer olan İstanbul’da yaşıyor. Ama bu sefer Nişantaşlı değil. Kuştepe benzeri Duttepe, hayali bir tepe olan Kültepe ya da 1970-2000 arası Tarlabaşı, Gazi Mahallesi, Cihangir, Feriköy, Gümüşsuyu’nda boza satıyor. Satıcıların dünyası. İlk başta dışarıdan gördüğüm ama hep anlayıp anlatmak istediğim bir âlem. Bütün enerjim özellikle son dört yılda içine girip dünyayı, İstanbul’u, o âlemin içinden görmekle geçti. Romancılık, yazarın kendisini bir başkasının yerine koymasıysa başkahramanım Mevlut olmak için dört yıl uğraştım. Ve evet ‘Mevlut’um’ diye hissetmeye başladım.Neden o insanları anlattınız?Ülkemi anlatmak için. Roman, modernleşmiş orta sınıfların icadıdır ama toplumun hepsini görebilirsiniz. Tıpkı ‘Benim Adım Kırmızı’da olduğu gibi... Orada, 16’ncı yüzyıl Osmanlı ressamları üzerinden bugünkü topluma baktım. ‘Kar’da siyasetin üzerinden Türkiye’nin çelişkilerine... Burada temel hikâye İstanbul’un değişimi. İstanbul’da doğmuş büyümüş olanların birazcık da burun kıvırarak ‘dışarıdan gelenler’ dedikleri. Aslında şehrin sahibi onlardır. Rakamlara bakalım. İstanbul, doğduğumda 1 milyondu. Şimdi 15 milyon. Bu şehirde yaşayan çoğunluğu anlatmak istedim.Zihninizde Mevlut olabildiniz mi?Olduğumu zannettim. Alçakgönüllü olmak lazım. Flaubert’in meşhur lafı vardır. “Madam Bovary benim” der. Dünyayı onun baktığı ayrıntılarla görmeye çalıştım. Mevlut bir sokakta yürür. Bozacıya, yoğurtçuya yönelik tehlikeyi, kendisini kovalayan belediyeyi, bir dostu veya para kazanmakla, esnaflıkla ilgili ayrıntıları görür. Benim aynı sokakta yürürken ilk tepkim bu değildir. Ama romancı olmak, kahramanın gözünden âlemi görmek için kendini terbiye etmektir.Nasıl terbiye ettiniz kendinizi?Romancının iki malzemesi vardır: Bir hayal gücü, iki araştırma. Romanın tarif ettiği geniş manzaradan bahsedelim. İstanbul’daki ilk gecekondular, onlara çıkılan katlar, arsalar, şehrin kenarında büyüyen ve sonunda şehri bir şekilde yutan, karmaşıklaştıran, zenginleştiren manzaradan... Burada benim tecrübem vardır tabii ki. Oralarda gezdim, gördüm. Ama en sonunda anlattığım; elektrik tahsildarı, bozacı, yoğurtçu, midyeci, şerbetçi, pilavcı ya da inşaatçıların hikâyeleri. Bütün bu insanlarla röportajlar yaptım, arkadaşlık ettim. Onlara da dürüstçe söyledim: “Ben bir roman yazıyorum. Konuşur musunuz?” Anlattığım dünyanın içinde derin bir şekilde yaşayan insanlarla görüştüm ya da bazıları benim adıma görüştü. Çoğunlukla Boğaziçi Üniversitesi’nden 3-4 kişilik bir arkadaş grubu yaptı bunu.Bazı bölümleri okurken “Orhan Bey burada kesin Mevlut olmuş ve yürümüş” dedim.Çok! Özellikle bozacı gibi. Bozacı tesadüf değil. Şiirle yüklü, daha önce kimse kullanmadığı için memnun olduğum bir tip. Boza, gelenekle ilişkili bir şey. Bozayı sattıran bozacının yanık sesidir... Bu lafı bozacı kendi söyler.Ortak söyledikleri bir şey mi bu?Evet, hepsi biliyor bunu. Bozayı tadı için değil, o töreni için, Osmanlı’dan kalma olduğu için, sokakta kış gecesi üşüyerek giden bir insanla temas etmek istediğin için alırsın. Bozacıyı çağırdığımızda Osmanlı’dan birini çağırıyor gibi oluruz. “Bozacı, bozacı! Gel bakayım” derken.... Bir sınıfsal durum da var orada. Rahat, huzurlu, konforlu evlerinde yaşayan burjuvalar, geçmişten, Osmanlı’dan ve yoksulluktan gelen bir adamı çağırıyor. Bastırılmış şeyler aslında.Biraz da hüzünlü değil mi? Elden bir şey gelmeyecek. Bozacı filan kalmayacak gibi görünüyor.Sorduğunuz, benim hayatımın sorusudur. Ülkeler modernleştikçe kendilerine ilişkin unuttukları şeyleri yeniden keşfederler. Eskiden utandıkları, ilgilenmedikleri, “Bırak canım bunlar pis şeyler, Osmanlı’dan kalma boza ne yahu, rakı varken?” gibi şeyler... Ama zenginleşince, kimliğimizi kaybettiğimiz endişesi bize yavaş yavaş gelir. Sokaktaki bozacı bize onu hatırlatır. Geçmişle ilgilenme ihtiyacı modernliğin elimizden kimliğimizi alıp, bizi kişiliksiz bırakmasıyla ilgilidir.Bozacı kaldı mı şimdi?Var.Çocukluğumda Cihangir’den kışın her gece geçerlerdi.Hâlâ var. Romanı yazdığımı bilen ne kadar arkadaşım varsa arıyor: “Orhan bizim mahalleden geçti.” Dikkat etmiyor insanlar, ben roman yazdığım için biliyorum. Çocukluğumda da severdim. Babaannem pencereyi açsın “Bozacı yukarı gel” desin. Masaldan biri gelmiş gibi gelirdi bana.Ben hem severdim, biraz üzülürdüm hem de “acaba hijyenik mi bu” diye düşünürdüm.Aynen! Gözlüklü çocuk gibi davranırdım.Bazı matrak detaylar var kitapta. ‘Parça’ konulan porno filmler... “Acaba Orhan Bey buralara gitti mi” diye düşündüm.Gitmedim. O sinemanın kültürünü gidenlerden işittim.Pavyona da mı gitmediniz?Gittim. Pavyoncu arkadaşlarım vardı, entelektüellerdi ve gider, anlatırlardı. Pavyon, parça film koyan sinemalar... Onların kapısının önünden geçtim. 1960 yılında Cihangir’de otururduk. Annem 12 yaşındayken abim ve beni Beyoğlu’na sinemaya bırakmazdı! Çünkü yaşımız küçük. Cihangir şimdi en güzide semtlerimizden biri. 1980’lerin sonu, 1990’larda travestiler polis zoruyla atılıyor, radikal dergiler onları savunuyor. Küçük randevu evleri, kabadayılar, cinsellik işçileri diyelim, travestiler daha yeni başlıyordu. Sonra onlar çabuk bir şekilde temizlendiler. Ben bütün bu sokakların üzerinden şehrin tarihini anlatmayı seviyorum. Onlar en kıymetli hazinem, hatırlıyorum.Roman, Türkiye’nin öyküsü. Yazarken uluslararası okuyucuyu düşünür müsünüz? Nasıl çevirecekler şimdi bozayı İngilizceye?Düşünmüyorsun o sırada. Hikâyenin gerçekliği, buraya ait olması seni heyecanlandırıyor. Bozayı çocukluğunda içmişsin. Hayal gücünü yüksek bir şekilde çalıştırırsın. Ama hikâyeyi toparlarken yine de evrensel yanını düşünüyorsun.Kitabınızın ilk paragrafında “12 yaşında İstanbul’a geldi ve ondan sonra hep orada, dünyanın başkentinde yaşadı” diye bir bölüm var. İstanbul dünyanın başkenti mi?İstanbul da bu roman da o cümleyi hak ediyor. Kalemin ucuna geldi. İddialı bir cümle ama yazdığım için memnunum. Açıklamak istemiyorum neden yazdığımı. Öyle hissediyorum. Kişisel hayat hikâyemde önemli bu. Flaubert 1850’de İstanbul’a geldiğinde pek çok mektup yazmıştır: “Bir gün dünyanın baş şehri burası olacak” demiştir. Flaubert yanıldı. 50 yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu çöktü. Osmanlı’nın son 10 yılında yapılmış metro, dünyanın ilk metrosuydu. İmparatorluk kapitalizme ulaşsaydı o metro, Paris metrosu gibi bir şey olacaktı. Halbuki ben bütün çocukluğumu “Aaa Batı’da metro var, bizde yok” diye geçirdim. Belki o eziklik benden de gitti artık. İstanbul için ‘dünyanın başkenti’ kelimesini bundan 20 yıl evvel yazdığım bir romanda kullanamazdım. Hatta gülünç bulurdum. Şimdi biraz gururla söylüyorum. Orada bir iddia var.Nasıl çıktı bu iddia ortaya?Son 20 yılda büyük bir zenginleşme oldu. Merkezi İstanbul’du. Yalnız İstanbul değil hepimizin bildiği gibi Türkiye’de bir ekonomik büyüme oldu ve dünyaya bakışımızı değiştirdi. Yeni sorunlar çıkardı ama burayı başka bir şehir haline getirdi. Buna “Şehrimizi mahvettiniz” diye itiraz edenler var. Bu itirazların bir kısmı doğru. Kitabımda en çok uğraştığım şey, bu değişimin ahlaki sonuçları. Şehrin tarihiyle ilgili sonuçlarını, dürüstçe, adil olmaya çalışarak kahramanların üzerinden irdelemeye çalıştım.10 yıl öncesine göre ne durumdayız? Kitapta anlattığınız vahşi bir dönüşüm süreci var. Bu süreç tamamlandı mı?Ne yazık ki devam edecek. İstanbul’un yüksek binaları hakkında araştırma yaptım. Şu anda çoğumuz silueti bozuyor diye şikayet ediyoruz. Bu gördüklerimiz, biraz araştırınca görürsünüz, gelmekte olanın yarısı. Heybedeki turp daha büyük yani. Kitabım, şehir böylesine acımasızca, amansızca, -bunu bazıları güzel de bulabilir- değişirken orada yaşayan insanın ruh halini, şehre ait olma duygusunu anlamak istiyor. Bir şehrin mimarisi değişirken, içindeki insan da kesinlikle değişir. Eğer değişmezse insan oraya ait olmadığını düşünür. Kitabın sonunda Baudelaire’in bir şiirinden yaptığım alıntı var: “İnsan kalbi ne yazık ki şehir kadar hızlı değişmiyor...”Acı çekiyor...Şehrin manzarası değişince, eski manzarada büyümüş insan acı çekiyor. Hafif bir öfke taşıyor.Baudelaire’in 19. yüzyılda yaşadıklarını biz şimdi mi yaşıyoruz?Kesinlikle. Haussmann’ın yaptığı yıkım Paris’te gerçekten pek çok kalp kırmıştır. Bizim de kalplerimiz kırılıyor ama gelecek kuşaklar bunu kalp kırıklığıyla anlamayacak. Zenginleşmenin getirdiği değişimi, öfkeyle yaşayan insanı anlamak istedim. 50’ler, 60’lar, 70’ler, dededen kalma ahşap konağı yıktırıp yerine beton yapan, sonra da hem kendi yıkan hem de “Gördün mü ya ahşap konağı yıktılar, beton yaptılar. Tu Allah belasını versin” diyenler... Bugün yaşadığımız aynısı değil mi? O çirkin TOKİ’ler için hem “Hay Allah belalarını versin” diyoruz, hem de biliyoruz ki burada da bazı insanlar yaşayacak. Bunlar aynı zamanda Mevlut’un ikilemleridir. Mevlut hem zengin olmak hem geleneğe bağlı kalmak istiyor. Mevlut’un ikilemi, Türkiye’nin ikilemi. Hem zengin olup hem de eski ahlakını, geleneğini, kültürünü koruyamıyorsun. Zenginlik bir zaman sonra yozlaşma getiriyor.Romanda çok farklı bir teknik var. 10’a yakın karakteri konuşturuyorsunuz. Bu sık görülen bir yöntem mi?Hayır, ilk defa ben yaptım ve çalıştı. Masumiyet Müzesi’nde ne yaptım? Bir roman bir de müze... İlk defa... Bu o kadar iddialı bir şey değil ama mütevazı bir şekilde elimden geldiğince söyleyeyim.Dünya romanında bu var mı?Yok. Masumiyet Müzesi’ni ilk yaptığımda “Böyle bir müze var mı” diye soruyorlardı.Adı var mı?Yok, birlikte şimdi bulalım istiyorsan.Çok sesli roman gibi. Bence çok zenginleştirmiş.Evet, devam etmeyi düşünüyorum.“Kafamda bir tuhaflık vardı. İçimde de ne o zamana ne de o mekâna aitmişim duygusu...” William Wordsworth’un bu sözleri kitaba adını vermiş. Yaşadığınız zamandan ve mekândan memnun musunuz?Evet memnunum, çünkü ben bir şehrin bir milyondan 14 milyona geçişini, 62 yılda gördüm. Bunu görmüş kaç romancı var ki? Ben yazmaya başladığım zaman insanlar bu konuyla ilgili değildi. Köy romanıydı önemli olan. Ben İstanbul’u yazdığım için “Yanlış bir iş mi yapıyorum” diye utanıyordum. Ama sonra hikâye buraya döndü.İstanbul’u yazmak ayıp bir şey miydi?Ayıp değil de ilgilenilmeyen bir şeydi. Marjinal romancılar yazardı onları. İstanbul yazarı Tanpınar’dı. Halbuki ben yazmaya başladığımda Fakir Baykurt’tan Yaşar Kemal’e Türk romanının ana gövdesi köy romanıydı. Haklıydılar da. Yoksul bir ülkeydi ve okumuş yazmış olmak da bu ülkenin geri kalanıyla ilişki, empati kurma çabasıydı. Ama şimdi anlamak için 14 milyon kişi var. “Aaah eski İstanbul’un nostaljisi” diyen 14 milyon kişiyi anlamaya ne dersin arkadaş? Sorum budur.Kayıp güzel günler, eski zamanların güzel insanları... Böyle şeyler var mıdır gerçekten?“Eskiden satıcılar daha az hile yapıyordu, hayat daha güzeldi.” Hepimizin içinden geçen ama düşününce pek doğru olmayan şeyler. Eski zamanlarda daha iyi insanlar daha güzel zamanlar olduğu şiirsel gerçeğini şiir olarak kabul ediyorum. Nesnel gerçek olarak ise bu kitapta olduğu gibi sorguluyorum. Ama şiir olmadan, geçmişe bağlılık olmadan Mevlut’unki ya da Mevlut’un müşterileri gibi “Bozacı bozacıı” diye sırf o sesle yaşamak da mümkün değil.Bastırılmışlık, görücü usulü evlilikler, içine parça konulan filmler, bir bakışa âşık olup hayatını karartan insanlar, rakı içen kocasından dayak yememek için erken yatan kadınlar... Bunlar hâlâ var değil mi?Kitabım aslında özellikle kadınların Türkiye’de ezilmesiyle ilgili. Onu da sloganlarla değil günlük ayrıntılarla göstermek istedim. Kocasından dayak yiyen kadınlar ya da benim en sevgi, şefkat duyduğum Vediha. Türkiye’ye dışarıdan bakıp eleştireceksek en büyük şey kadının toplumdaki yeri. Siyasetçilerimiz de maşallah çok düşüncesiz. Hatta kavga çıksın diye demeçler veriyorlar.Cumhurbaşkanı’nın “Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz, o fıtrata terstir” açıklamasından söz ediyorsunuz.Cumhurbaşkanı sonra düzeltti. “Ben onu kastetmedim” diyerek işin içinden çıktı ama bir siyasetçi “Kadınlar sokakta gülmemeli” dedi. Düşüncesizce edilmiş laflar. Türkiye’de arsalar, evler, fabrikalar, eşyalar... Bunun ne kadarı kadının üstüne, ne kadarı erkeğin? Bir rakamlara bak, ondan sonra eşitlik, fıtrat falan de. Bunu değiştirmeden modern olunmaz. Tabii, acaba Cumhuriyet’te ne kadar değişti bu, ona da bakmak lazım.Dünyaya kadın olarak gelmiş olsaydınız hayatınız nasıl olurdu?Türkiye’den çıkan çok parlak kadın yazarlarımız var.Peki sizin için işler farklı olur muydu?Şu olurdu herhalde: Kendimi gençliğimde savunamazdım. Ben yine de aileme “Romancı olacağım” diyebildim. Kız olsaydım bunu yapamazdım.Direnemez miydiniz?Direnemezdim evet.Sizin evde bile?Evet direnemezdim. Şimdi anne-babama haksızlık etmeyeyim ama en sonunda kadın, özgürlüğü ailesinden ya da kocasından hoşgörü gördüğü kadar alabiliyor. Ama bir kadını düşünebiliyor muyuz, evde kendi kitaplarıyla yaşayacak, toplum da onu hoş görecek. Kolunu bükmeyecek. Yapamazdım. Ben aileme ve çevreme “Romancı olacağım. Ne birine emir verip çalıştırmak istiyorum ne birinden emir alarak çalışmak. Kendi başıma yaşamak istiyorum. Şuradaki küçük evin kirası da bana yeter” deyip ilk 10 yılımda bir romancı olarak kendimi korudum. O zaman romancılık gelirim yeterli değildi. Kadın olsaydım hayal etmesi bile zor. Bu ülkenin bütün kadın yazarlarına saygı duyuyoruz.Kitap pek çok toplumsal olaya değiniyor. 6-7 Eylül, askeri darbeler, Madımak... Ama Gezi yok. Hikâyenin önüne geçmesinden mi çekindiniz?Böyle bir soru bekliyordum. 12 Eylül oldu, romanları yazıldı. Ben istemedim. Çok sıcak olduğu için. Ama 12 Eylül romanlarında anlatılan siyasi, tarihi gelişmeleri 12 Eylül’den bahsetmeden yazdım.Gezi’yi benim için saygın ve cazip kılan, laik orta sınıfların sokağa çıkıp “Arkadaş, laik dünyama, hayat tarzıma ilişme” demeleriydi. Sokağa çıkıp, fikirlerini ifade etmeleriydi. Benim ilgimi çekti ama düşünce özgürlüğünü anlatabilmek için romanıma Gezi’yi koymama gerek yok. Türkiye’de düşünce özgürlüğü ne yazık ki çok kötü vaziyette. “Yerlerde sürünüyor” demeyeyim de ne diyeyim? Pek çok dostum “Şu, şu gazeteden atılmış. Bu, bu gazeteden atılmış” diye anlatıyor. Artık iktidara en yakın gazeteciler bile takır takır! Bu kadar çok gazeteci atılan bir yer görmedim. Bu bir...İkincisi ve en kötüsü, bir korku var. Herkes korkuyor, onu görüyorum. Hem bir şeyler söylemek istiyor hem işinden atılmaktan korkuyor. Normal değil. Baskı, cesaretli laf söyleyeni önemli kılıyor. Yaratıcı düşünce değil, cesaret öne çıkıyor. Freedom House gibi dünyadaki önemli kurumlar söylüyor ama ben de söylüyorum: Türkiye’de düşünce özgürlüğü yerlerde sürünüyor.Yolsuzluklara nasıl bakıyorsunuz?17 Aralık’tan sonra YouTube’da ve başka yerlerde gördüklerim beni rahatsız etti. Toplumdan, devletten, sistemden içimi rahatlatan bir yanıt alamadım. Bunların üstünün kabaca örtülmesi toplumun önemli bir sorunu, utancı.Neden böyle?İletişim sorunu ve muhalefetin başarısızlığı. Muhalefet partilerinin eski bürokratik, aşağılayıcı, Mevlut’a yaptıkları gibi “Gel bakayım buraya” dediği insanların öfkesi de var.Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Nobel, kararlarını objektif mi veriyor? Asla! Bunları gördük, görüyoruz” açıklamasını nasıl karşıladınız?Bence Sayın Başbakan benim Nobel aldığımı duymuş olmalı! Çünkü kendisi telefon edip beni çok nazik şekilde tebrik etmişti o zaman. Başbakan diyorum, Cumhurbaşkanı! (Gülüyor)Roman bitti. Şimdi sırada ne var?Bir eksiğim varmış gibi hissediyorum, kısa roman yazamıyorum sanki. Bir çocuğun bakışına yaklaşarak kısa bir roman yazmak istiyorum. Ne olacağını tam ben de bilmiyorum.Kahramanı çocuk olan bir öykü mü?Ergenlik yaşındaki bir çocuğun dünyasını, büyümesini, gerçek ve hayali babasıyla kavgasını yazmak istiyorum. 16-17 yaşında birinin dünyayı, cinselliği ve ergenlikten yetişkinliğe geçmesini, sorumluluklarını anlatmak istiyorum.Kızınızdan esinlendiğiniz bir şey mi?Hayır. Yazın para sıkıntısı yüzünden çıraklık yapan ama Mevlut kadar yoksul olmayan, orta sınıf bir çocuğu anlatmak istiyorum.Artık esas soruyu sorabilirim... ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ sizin en güçlü romanınız olabilir mi? ‘Kara Kitap’ı aştınız mı sonunda?Bilmiyorum, onu başkalarına sor. Ama kapsadığı alan, girmek istediği insanın çeşitliliği ve zenginliği, dayandığı araştırma, verdiğim vakit ve hayal gücü olarak çok şey gitti bu kitaba. Hiçbir kitabımı bu kadar elememiş, kesmemiştim. 700 sayfa da çıkabilirdi. Çok zengin bir malzeme var. Kitabımın içindeki insanlığa güveniyorum. Çok büyük bir hakikatin içinden geliyor. Şehrin gürültüsünü, bütün o 12 milyonun sesini duya duya yazdım. Onun bir gücü var. Hikâyelerin hepsi özgün. İster ticari ister insani ister siyasi olsun. Bunların özgünlüğü, değişikliği, yeniliği dünyanın hiçbir yerinde yok. O bakımdan, elinde çok iyi bir şey olan birinin güvenini taşıyorum. Ama ötekilerle karşılaştırmak istemiyorum. Romanlarım çocuklarımdır. Yeni çocuğumu övmek için eskileriyle karşılaştıramam. Yine de önü açık bir evladım olduğunun farkındayım. (gülüyor)Hiç aşk mektubu yazdınız mı?İki tür aşk mektubu var. Biri ilişkiniz olan insana tatlı sözler... O kolay. Bir de bir kere gördüğün birini mektubun kararlılığıyla tavlamak. Kızla erkeğin yan yana gelmediği toplum bu demek. Tatlı dilinle, insanlığınla, hayal gücünle doğrudan konuşamıyorsan başka ne yolun var? Erkek, mektupla ısrar ederek verdiği değeri gösterir. Tığla iş yapar gibi... Cevap geldi mi, eline geçmedi mi yoksa geldi de beğenmedi mi... Bunları, belki bütün insani durumları kenarından bir kaşık tatmışımdır. Bunun ne büyük acı olacağını...Çok hayranınız var. Ama bir o kadar gıcık olan da... Maalesef eleştiri bizde nefret ile el ele yürüyen bir şey. Bunu nasıl idare ediyorsunuz?İdare ettiğimi söyleyemem, edemiyorum. Basmakalıp bir laftır ama meyve veren ağacı taşlarlar Türkiye’de. Siyasi yanı da var. Mesela Ermeni katliamından bahsetmek istemiyor, duymak istemiyor, hak verebilirim. Bunlara itirazım yok. Hak vermediğim, erkek kıskançlığı. Özellikle benim yaşımda, iddialı, önemli olmak isteyen erkeklerin kıskançlığıyla baş etmek zordur. En kötü yanı, siyasi bir maske edinip insanları etkileyebilmesidir.T24
Kameralara Yakalanan En Karizmatik 25 Baykuş
etiket
Baykuşlar delici bakışları ve derin derin bakan gözleriyle kesinlikle çarpıcı hayvanlardır. Tarih boyunca farklı kültürlerde ölümün habercisi, kıyamet, kötü alametler ve bilgelikle ilişkilendirilmişlerdir. Fakat o koca gözleriyle artık sevimlilikle de onları anabiliriz.İyi eğlenceler dileriz...
Reklam
Otomobiller Acil Durumda Çağrı Yapacak
Avrupa Parlamentosu'nun alt komisyonunda alınan karara göre otomobillere kaza anında otomatik olarak acil yardım merkezlerine bilgi verecek bir sistem kurulacak.Otomobil kazalarını önlemek için sürücüsüz araçlar üzerinde çalışan firmalara farklı bir uygulama geliyor. Avrupa Parlamentosu alt komisyonlarından olan Piyasa Komitesi tarafından alınan karara göre otomobil üreticileri araçlarına eCall adı verilen bir sistem kuracak. Bu sistem bir kaza anında 112 acil numarasını otomatik olarak arayacak bilgi verecek.eCall sistemi aracın durumunu, hangi yakıt türü kullandığını, konumunu ve kaza saatini acil yardım birimine iletecek. Komisyonda kabul edilen bu kararın hayata geçmesi için önce üye ülkelerin onay vermesi ve son olarak Avrupa Parlamentosu'nda görüşülüp onaylanması gerekiyor. Yeni tasarının parlamentoya tahmini geliş tarihi Mart 2015 olarak gösteriliyor. Eğer karar onaylanırsa otomobil üreticileri araçlarda acil yardım merkezlerini aramak için düzenlemeler yaparak bu sisteme uyumlu hale getirecekler. Sistemin ilk etapta yeni üretilen araçlarda kullanılması düşünülüyor.Sistemin ilk olarak binek araçlarında kullanılması planlanıyor. İlerde sistemin otobüs ve kamyon gibi ticari araçlar için de kullanılması düşünülüyor. Geçen yıl 26 bin kişinin hayatını trafik kazalarında kaybettiği Avrupa Birliği ülkelerinde yeni sistemle ölümlü kazaların azaltılması hedefleniyor.Al Jazeera Turk
Manik Depresif Hastalığı, DNA'yı Bozuyor
Gaziantep Üniversitesi (GAÜN) Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalında görevli Dr. Berna Ermiş , 'İki Uçlu Bozukluk Hastalarında Oksidatif Metabolizmanın ve Oksidatif DNA Hasarının Değerlendirilmesi' konulu çalışmayla 80 hasta ve 48 sağlıklı insan üzerinde araştırma yaptı.GAÜN Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyeleri Prof. Dr. Haluk Savaş ve Doç. Dr. Ahmet Ünal 'ın danışmanlığını yaptığı araştırma sonucunda, halk arasında 'manik depresif' olarak bilinen 'iki uçlu bozukluk' veya 'bipolar bozukluk' hastalarının DNA'sında hasar oluştuğu belirlendi.Cumhuriyet'te yer alan habere göre, Prof. Dr. Savaş, yaptığı açıklamada, manik depresif hastalığında kişinin kendini aşırı mutlu ya da huzursuz hissettiğini belirtti.Bu dalgalanmaların aylarca sürebileceğini ifade eden Savaş, sağlıklı kişilerdeki normal iniş ve çıkışların tersine, bu duygu durum dalgalanmalarının şiddetli ve yaşamı tehdit edici olabildiğine dikkati çekti.Yapılan çalışma ile hastalık belirtilerinin aktif olduğu dönemde DNA hasarının olduğu ve belirtilerin yatıştığı dönemde de DNA hasarının devam ettiğinin belirlendiğini ifade eden Savaş, 'Oksidatif stresin (vücuttaki kimyasal işlemlerin sonucunda oluşan zehirli atıklar) ise tespit edilen bu DNA hasarı ile ilişkili olduğu saptandı' dedi.Çalışmanın 12-16 Kasım'da Antalya'da düzenlenen TPD 50. Ulusal Psikiyatri Kongresi'nde 'Araştırma Bildiri Ödülü' almaya da hak kazandığını kaydeden Savaş, şunları söyledi:'Dünyada bu tür çalışmalar yapan sayılı merkezlerden birisiyiz. Bugüne kadar yaptığımız araştırmalarla dünyada bu alandaki çalışmalara büyük katkı sağladık. Bu çalışma da iki uçlu bozuklukta toplam oksidatif stresle DNA hasarı arasındaki pozitif ilişkiyi gösteren dünyadaki ilk çalışmadır ve bu açıdan çok kıymetlidir.'Dr. Berna Ermiş de hastalığın manik döneminde kişilerin kendini çok enerjik hissettiğini, neşeli olduklarını, çok konuşma, düşünce hızında, iştahta ve cinsel isteğinde artış gibi belirtilerin görüldüğünü dile getirdi.Hastalığın depresif döneminde ise belirtilerin manik dönemin tam tersi olduğunu kaydeden Ermiş, hastaların mutsuzluk, karamsarlık, umutsuzluk, özgüvende azalma, değersizlik hissetme, abartılı suçluluk veya pişmanlık duyguları hissettiğini ifade etti.Doç. Dr. Ahmet Ünal da iki uçlu bozukluğun tedavi edilmediği durumda ağır bir seyir izleyebilen psikiyatrik bir rahatsızlık olduğunu belirtti.Günlük 7-9 saatlik uykunun oksidatif stresi azalttığı ve uyku düzeninin iyi sağlanmasının, DNA hasarının da azalmasını sağlayabileceğini belirten Ünal, 'İlaç tedavisinin düzenli olarak sürdürülmesi ve uyku uyanıklık düzeninin sağlanması; hastalıkla baş etme, işlevsellik düzeyinin artması ve hastaların ev, aile, iş yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürmelerine katkıda bulunur' ifadesinde bulundu.Çalışmaya Prof. Dr. A. Binnur Erbağcı, Doç. Dr. Feridun Bülbül, Yrd. Doç. Dr. Gökay Alpak ve Uzm. Dr. Mustafa Örkmez'in de katkı sağladığı belirtildi.T24
Reklam
Duygusal Anlamda Güçlü İnsanların Asla Yapmayacağı 15 Şey
Bir insanın iyi bir hayat yaşayıp yaşamayacağı kişinin zihinsel güç ve dayanıklılığı ile oldukça yakından alakalıdır. Zihinsel güç birkaç kademeden oluşan bir bütündür ve mutlu ve başarılı  olmak için bütün bu kademelere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu kademelerden en belirleyici ve güçlü olanı ise kişinin duygusal gücüdür.Duygular, insanın tartışılmaz bir parçasıdır ancak duyguları diğer zihinsel özelliklerimizden ayıran yönü bizleri en direk şekilde etkiliyor oluşudur. Fiziksel benliklerimiz olan vücudumuzu ve yaptığımız en ufak eylemi duygularımız doğrultusunda yönlendirmekteyiz.  Duygularımız olmasa, herhangi bir eylemi gerçekleştirecek ya da bizi kendimiz için bir şeyler yapmaya yöneltecek hiçbir sebebimiz olmazdı.Duygularımız bizleri motive eden en büyük etmenlerdir. Ancak ne yazık ki, herhangi bir konuda bizleri motive edebilirler ve bunlara kötü kararlar da dahil. Bu nedenle, duygusal güç her bir birey için elzemdir. Duygusal anlamda güçlü olan insanların bu doğrultuda kesinlikle kaçındıkları bir çok durum ve asla yapmadıkları bir sürü şey mevcut, işte sizler için derlediğimiz 15'i:
Gribe Karşı 'Yoğurt' Tüketin
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muhsin Akbaba, kış aylarında sık görülen soğuk algınlığı ve gribe karşı yoğurt tüketilmesini önerdi. Yoğurdun sofralardan eksik edilmemesini isteyen Akbaba, 'Yoğurt vücudun savunma sistemini güçlendiren bir gıdadır' dedi.Yılın her döneminde yeterli ve dengeli beslenmeyle sağlığın korunması gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Muhsin Akbaba, beslenmeye kış aylarında daha fazla dikkat edilmesi gerektiğini söyledi. Kışın hastalıklara karşı bolca meyve ve sebze tüketilmesini öneren Prof. Dr. Muhsin Akbaba şöyle konuştu:'Vücut direncini artırmak ve vücuda yeterli miktarda vitamin ve mineral alınmasını sağlamak için sebze ve meyve çeşitlerinden yararlanılması gerekiyor. Savunma sistemini güçlendirici A ve C vitamini gibi antioksidan vitaminlerden zengin, sebze ve meyveler tüketilmelidir. Taze sıkılmış meyve sularının tüketilmesi de önemlidir.'NELER YEMELİ?E vitamininin de bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde etkili olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Muhsin Akbaba, şunları kaydetti:'Soğuk algınlığı ve diğer enfeksiyonlara karşı E vitamini vücut direncini arttırmaktadır. E vitamini için yeşil yapraklı sebzeler, fındık ve ceviz gibi yağlı tohumlar ve kuru baklagillerin yeterli miktarlarda tüketilmesi önemlidir. Kışın yetersiz güneş ışınları, vücudun D vitamini gereksiniminin karşılanamamasını neden olur. D vitamininin yanı sıra balık, beyin fonksiyonlarının gelişimi için gerekli omega, kalsiyum, fosfor, selenyum ve iyot mineralleri ile E vitamini için de iyi bir kaynaktır. Sofranızdan yoğurdu eksik etmemeniz gerekir. Özellikle soğuk algınlığı ve gribe karşı vücudun savunma sistemini güçlendiren bir gıdadır yoğurt. Kışın özellikle çocuklara ayrı bir özen gösterilmeli. Ev, ofis, sınıf, toplu taşıma araçları, sinema ve tiyatro salonları gibi çoklu kullanım alanları iyi havalandırılmalı. Birçok mikrop ve virüs, hava yolu ve el ile temas sonucu bulaşmaktadır.'DHA
Reklam