onedio
Geçtiğimiz Haftanın Mutlaka İzlemeniz Gereken 10 Videosu
Geçtiğimiz haftanın en beğenilen, en dikkat çeken, en komik ve ilginç videoları işte burada. İyi seyirler...Daha fazla eğlenceli video için Videolar butonunu ve her videonun üzerine gelince solunda açılan paylaş kısmını kullanmakta fayda var.
2 Dakikalık Videolarla 17 Ülkenin Görünümü
Türkiye'nin de içinde bulunduğu tam 17 ülkeyi ve o ülkenin insanlarını 2 şer dakikalık videolar ile tanımaya ne dersiniz...Kaynak: https://www.youtube.com/user/WOKlTOKl?feature=watch
Buhranlara Girmenize Neden Olacak 10 Şarkı
Bazı şarkılar vardır ki Allah'ın sopasının varlığına delil niteliğini taşır. Bu şarkıları dinlemek için hayatınızın en kötü dönemini geçiriyor olmanıza, sevdiceğinizden yeni ayrılmış olmanıza yahut da ülkenin kötü durum da olmasına (zaten daha kötü olamaz.) gerek yoktur. Öyledir ki playlistin sonlarına geldiğiniz de olmayan sevgiliye naralar (küfürler) söylerken bulabilirsiniz kendinizi.  Bu şarkıların türemesi üzerine Azrail'in müzik piyasasına önemli yatırımlar da bulunduğu söylenmekte olsa da siz bu tür şehir efsanelerine kulak asmayın.  Lokman ver oğlum müziği!!
Motosikletinin Üzerinde Gömüldü
ABD’nin Ohio eyaletinde akciğer kanserinden hayatını kaybeden 82 yaşındaki Billy Standley, çok sevdiği 1967 model Harley Davidson marka motosikletinin üzerinde cam bir tabut içinde gömüldü.Ailesi, tutkuyla bağlı olduğu motosikletiyle gömülmenin Standley’nin son arzusu olduğunu söyledi. Eski bir rodeo yarışçısı olan dört çocuk babası Standley’nin naaşı, motosiklet üzerinde durabilmesin diye mumyalandı.
Şehir Yalnızlıklarını Dile Getiren Sokak Sanatı
Sanatçı şehir insanın yanlızlığını minicik heykellerle dile getirmiş. Elinden çıkan bu küçük insanlar şehri istila altına aldı. Brüksel, Barcelona, Berlin gibi birçok şehirde sergi açmış olan sanatci, çimento kullanarak yaptığı heykeller sadece galerilerde değil, zaman zaman şehrin farklı mekanlarına da yerleştiriliyor.  Daha Fazlasiı Için: http://www.hangerart.net/sanat/65-sokak-sanati HangerArt Türkiyenin En Modern Kültür ve Sanat Sitesi
Hikayelere Hayat Veren Güzide Örnekler
Alice Harikalar Diyarında, Moby Dick, Denizlerin Altında 20.000 Fersah gibi hikayelerden fırlayıp heykellere dönüşen güzel bir set sizleri bekliyor. Sanatçı: Jodi Harvey Brown aka Wetcanvas,
Reklam
RTÜK'ten Yayınlanmayan Filme Ceza...
RTÜK henüz yayınlanmayan bir filmin, 50 saniyelik tanıtım videosunu müstehcen buldu ve TV 2 kanalına 20 bin lira para cezası verdi. RTÜK toplantısında 'Arkadaştan Öte' adlı filmin 1 Aralık 2013'de ekrana gelen fragmanı ele alındı. Tanıtımda, filmde yer alacak, 'Benden seksten başka birşey istemediğine yemin eder misin?' sözü ile, yatak sahneleri ekrana getirildi. RTÜK raporunda 'Bu ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla filmde, kadın ve erkeğin sadece seks birlikteliği yapmak için kurdukları arkadaşlık konu edilmektedir' denildi. RTÜK üyeleri de filmin tanıtımını 'Çocuk ve gençlerin fiziksel, zihinsel veya ahlakî gelişimine zarar verebilecek türde' bularak, TV 2 kanalına 20 bin 419 lira para cezası verdi. Üst kurul üyesi Ali Öztunç ise 'Bir film daha yayınlanmadan, o filmin kısa tanıtımına dahi yaptırım uygulamak önceden denetim anlamına gelir. Artık, film, belgesel, klip vs. hiçbir ayrım gözetilmeden, görüntüye ve diyaloga yaptırım uygulanıyor' diyerek cezaya karşı çıktı. gazeteport
Facebook’ta Arkadaş Silmek Yerine 5 Alternatif
İnsanlar Facebook’ta çok can sıkıcı olabiliyorlar, bunu herkes kabul eder diye düşünüyorum. Gereksiz oyun güncellemeleri, siyasi görüşler gibi sizi sıkan ve görmek istemeyeceğiniz birçok şey  paylaşılıyor ve belirli insanlar sürekli olarak bu paylaşımları yapıyorsa onları arkadaşlıktan çıkarıyoruz ya da en azından çıkarmak istiyoruz.Ama Facebook’ta birini arkadaşlıktan çıkarmak  garip ya da kişisel karşılanabilir ve aslında düşündüğünüzden çok daha fazla problem yaratabilir.Bu yüzden bir arkadaşınızı tamamen silmeniz yerine bu  sıkıntıdan kurtulmanız için 5 alternatif önerim olacak. Görünürlük ayarlarını değiştirmek hem arkadaşlarınızla aranızda çıkabilecek problemleri önlemek hem de akıl sağlığınızı korumanız için size yardımcı olabilir.İşte 5 Alternatif;1.   GizlemekSizi rahatsız edecek bir gönderiyle karşılaştığınızda ve haber akışınızda bu gönderiyi istemediğinizde  bunu “gizle”mek (hide) inanılmaz kolay. Yapmanız gereken tek şey gönderinin sağ üst köşesindeki ok’a tıklayıp gizleye basmak. Ayrıca eğer gerekliyse “Spam olarak işaretle” (Mark as spam) ya da “Şikayet et”i (Report) kullanabilirsiniz. Facebook size  arkadaşlarınızın ne tür güncellemelerini görmek istediğinizi ayarlamanızı ya da haber akışınızı düzenlemenizi sağlayacak bir pencere açacak ve ayarlarınızı oradan yapabileceksiniz.2.   Haber Akışını AyarlamakAyarlardan Zaman tüneli  ve Etiketleme Ayarları seçerseniz Facebook kısa ve kolay bir şekilde haber akışınızı kişiselleştirmek için bir yol gösterecek. Bu şekilde son zamanlarda hangi arkadaş ya da ağlarla iletişim içinde olmadığınızı göreceksiniz ve onlardan daha az gönderinin haber akışınızda olmasını seçme şansınız ya da onları listeleme olanağınız olacak.3.Gönderi Yapan Arkadaşları AyarlamakEğer haber akışında bir arkadaşınızın gönderileri çokça yer alıyorsa ve bu sizi rahatsız ediyorsa tekrar “gizle” ye basabilirsiniz. Bu şekilde gelecekte arkadaşınızın ne tür güncellemelerini görmek istediğinizi ayarlayabilirsiniz; genel olarak daha az güncelleme, sadece fotoğraf ve durum güncellemesi ya da diğer ayarlar gibi seçenekleriniz olacak. 4.Kısıtlılar Listesine EklemekFacebook’ta Kısıtlılar (Restricted) ve Tanıdıklar (Acquaintances) adında listeler var yani küçük şeyler için birini hemen arkadaşlıktan çıkarmak zorunda değilsiniz. Birini kısıtlılar listesine eklemek, o kişinin sadece genel güncellemelerinzi görmesini sağlayacak, tanıdıklar ise haber akışında kaç arkadaşınızı göreceğinizi limitliyor.Listeleri görmek ya da yeni bir liste yaratmak için anasayfada, soldaki menüden arkadaşları bulun.Arkadaş eklemek için varolan bir liste seçin ya da yeni bir liste oluşturun .5. Kimlerin Göreceğini Ayarlamadan Paylaşım YapmayınBir paylaşım yapmak üzereyseniz ve bu paylaşımın bazı rahatsız edici reaksiyonlar alacağını düşünüyorsanız, belirli arkadaşlarınızın paylaşacağınız şeyi görmesini engelleyebilirsiniz. Durum güncellemesi yapacağınız zaman, güncellemenizi girin ve durum güncelleme kutusunun altında bulunan gönderme tuşunun yanındaki kutuya tıklayın. Bu  şekilde gönderinizi kimin ya da hangi listenin görmesini istemiyorsanız, onları seçerek gönderinizin herkes tarafından görülmesini engelleyebilirsiniz.Bu şekilde kalp kırmadan ya da bazı insanlarla gereksiz yere aranızda soğukluk olmadan, istemediğiniz gönderilerden kurtulabilir ya da bazılarının görmesini istemediğiniz gönderileri onlar görmeden paylaşabilirsiniz. Hem haber akışınız temizlenmiş olur hem de arkadaşlarınızla problem yaşamazsınız.
Reklam
Barış Manço'suz 16 Yıl...
Türkiye'de 7'den 77'ye herkesin kalbinde taht kurmuş sanatçı Barış Manço 16 yıl önce bugün, 1 Şubat 1999 yılında aramızdan ayrıldı. Kendisini sevgi ve özlem ile anıyoruz...
Internet'in Yeni Popüler İkilisi: Uykucu Theo ve Beau
Instagram'ın anneleri gerçekten yaratıcı. Jessica Shyba isimli anne, oğlu Beau ve 7 haftalık köpekleri Theo'nun uyku anlarını 'Theo ve Beau İçin Uyku Vakti' isimli çalışmasıyla instagram'da paylaşıyor. O kadar popüler olmuş ki, çektiği fotoğraflardan bir kitap teklifi bile almış! İşte sevimli ikilinin fotoğrafları
Reklam
Bir Korku Silsilesi 'The Shining' Hakkında Bilmedikleriniz
BİR KORKU SİLSİLESİTHE SHİNİNG HAKKINDA BİLMEDİKLERİNİZ.StanleyKubrick'in (bence) en iyi filmi diyebiliriz.TabiiOtomatik Portakal (Clockwork Orange)'a haksızlık yapmamak lazım.TheShining'i ilk izlediğimde size yemin ederim bir şey anladıysam.Gerçi üstüneen az 15 defa daha izledim yok hala anlamıyorum sonda ki resim neydi?,karyağdığında otele ne oluyordu? bulamadım yaa!(Filmiizlemeyenler için -spoiler- içerir sonra uyarmadı deme.)Ve ben dururmuyum başladım araştırmaya bir de baktım ki kimse anlamamış.HerhaldeStanley'de böyle düşündü '237 Room' diye bir belgesel tadında filmçıkarmışlar.Arkadaş herşeyi açıklamış ya gerçi bizim sitelerde yok yabancı bir sitede ingilizceminyettiği kadar anladım ama anladım sorun yok yani size de öneririm böyle şemalartablolar felan yapmış o zaman anlayabiliyorsunuz.Neyse bufilm bende bağımlılık yaptı herhalde bayağı araştırdım.
Jonathan Banks de Better Call Saul Kadrosunda!
Breaking Bad spin-off’u Better Call Saul ‘a diziden birçok isim dahil olmaya devam ediyor.  Senarist ekibinden isimlerin ardından, Breaking Bad ‘de Saul Goodman’ın ‘iş arkadaşı’ olarak karşımıza çıkan Mike Ehrmantraut karakterini canlandıran Jonathan Banks’in de Better Call Saul’ da yer alacağı duyuruldu.  Bantmag'in haberine göre, Mike Ehrmantraut’un, Better Call Saul’ da ana karakterlerden biri olacağı açıklandı. Dizinin kasım ayında ilk sezonuyla ekranlarda olması bekleniyor. Breaking Bad hayranlarının (pek de azımsanacak bir kalabalık değil sanki) heyecanla beklediği Better Call Saul, yine Albequerque’de geçiyor ve avukat Saul Goodman’ın dizide karşımıza çıkışından önceki hikayesini anlatıyor. Birçok Breaking Bad karakteri, dizide arada karşımıza çıkacak! Bantmag
Romanya'da 'Nymphomaniac' Sansürü Kalktı
Romanya Ulusal Sinematografi Merkezi, 'Nymphomaniac'ın ikinci bölümü için verdiği sansür kararından vazgeçti. Romanya sinema meclisi, yeni Lars von Trier filmi ‘Nymphomaniac’ın ikinci bölümü için verilen sansür kararını iptal etti. Ulusal Sinematografi Merkezi , Perşembe günü filmi ikinci kez seyrederek bir önceki gün verdiği sansür kararını kaldırmaya karar verdi. Film , Romanya’da sadece 18 yaşından büyükler tarafından izlenebilecek. Dağıtımcı Independence Film, bu kararın normalliğe dönüş olduğu açıklamasını yaptı. İlk bölümü halihazırda Romanya’da gösterilen iki bölümlük ‘Nympho... AP
Reklam
İstanbul'un Kültür Anatomisi
Tayfun Serttaş'ın 'Mimarlar Mezarlığı' adlı sergisi Studio X istanbul'daSanatçı ve araştırmacı Tayfun Serttaş'ın 'Mimarlar Mezarlığı' adlı yerleştirme sergisi 31 Ocak'ta Studio X İstanbul'da açıldı. Bu sergide sanatçı, tarihsel kesintilerin istanbul'un kültür haritası üzerindeki etkilerini mesele edinen değişik dönemlere ait çalışmalarını bir araya getirmiş. Serttaş'ın sergiyle eşzamanlı olarak çıkarttığı 'Issız Kent Üçlemesi' kitabı ise sanatçının çalıştığı üç farklı projenin arka planını okuyucuyla paylaşıyor. Sergi kurulum aşamasındayken Tayfun Serttaş'la bu son çalışması, kitabı ve elbette mimari ile şehir üzerine söyleştik.Mimarlar Mezarlığı, İstanbul'un kentsel dönüşüm adı altında günümüzde geçirdiği malum sürece bir yanıt olarak mı doğdu, yoksa hep tasarladığın bir proje miydi? Mimar yazıtlarını senelerdir fotoğraflıyorum. Fakat hiç proje olarak düşünmedim. Diğer yandan kentsel mekânda birey isimleriyle karşılaştığım bu en eski kanıtların sahiplerine ulaşmaya çalışıyordum. Çok erken bir dönemde bireyselleşme mücadelesi vermiş bu insanların isimlerini arama motoruna girdiğimde hiçbir veri çıkmıyordu. En fazla facebook'tan isim benzerliği olan kişilerin profilleri... Durumun böylesine vahim olması ve bireyin 'birey' olduğuna dair tüm kanıtların - fihristler, projeler, aşk mektupları, ofis evrakları, objeler, reçeteleler - silinmiş olduğunu bilmek beni onlara yaklaştırdı. Kendi cemaatleri içerisinde dahi, örneğin Balyan ailesinin sahip olduğu popülaritenin çok azını bile yakalayamamışlardı. Bir çoğunun mezarları bilinmiyordu. Fakat asıl kırılma Tarlabaşı'ndaki dönüşüm süreci oldu, o noktada canıma tak etti ve son bir senedir kendimi tamamen bu projeye adadım. Mimar yazıtları tam olarak neyi ifade ediyor? İlk mimar bireyler; basitçe, yaptığı yapıları kendi eseri olarak tanımlamaya ihtiyaç duyan ilk mimarlar 19. yüzyıl son çeyreğinde ortaya çıkıyor. Önceki dönemin anonim mimari anlayışının aksine onlar, yaptıkları binanın üzerine isimlerini yazan mimarlardı. İlk kez 'Bu yapıyı ben yaptım' biçiminde bir iddiayı gündeme taşıyabilen, mesleki iddiaları üzerine yaşam tarihlerini bina edebilen bu ilk kişilikler, mimari alanda serbest kapitalist üretim ilişkileriyle bağlantıya giren ilk topluluk. Aynen bir sanat yapıtını imzalar gibi, üretimleriyle kişilikleri arasında bağ kuruyor ve bireysel tasarım iddialarını kamusallaştırıyorlardı. Günümüz mimarları yaptıkları binalardan kaçıyorlar. Bugünkü mimari 'Binayı yap ve oradan toz ol' diyor. Burada ciddi bir sorumluluk almak da var ve tüm o sorumluluğu iki yüz yıl sonra sana bırakıyor çünkü 'Ben yaptım' diyor. .Her mimar yazıtının aslına uygun vektörel çizimlerini üretip bunları mermer levhalara bire bir ölçülerde uyguluyorsun. Aslında binalarda ne görüyorsak, serginin toplamında onu görüyoruz. Bu replikaları üretme fikrine nasıl geldin? Replika fikrini ben üretmedim son birkaç senedir başta Topçu Kışlası olmak üzere bazı eserleri replikaları üzerinden ihya etme projesi tüm Türkiye'nin gündeminde. Ben ise ironik bir yanıt olarak mimar yazıtlarının replikalarım yaptım, çünkü binalar 'aslına uygun' denilerek bire bir kopyalansa dahi, aynı mimarlar olmayacak. Bir bakıma duvarların değil, kaybedilen bir kültürün ihya edilmesinin imkânsızlığım paylaşmak istedim. Replikalar, 'replika projelerine' yanıt oldu ama bu kez önerme, kimliğin replikaları üzerinden. Umudu replikalarda arayanlara gösterge olsun diye... Böylesine önemli aktörleri dahi literatürden silmey başarmış bir sistemde, duvarları ihya etmeyi mazaret saymıyorum Bütün bir mimari tarihini İstan bul'un ayağına getiren aktörlerd onlar. Şark sokaklarına art nouveau dikip 'ingenieurs architectes olarak duvarlara adlarını yazdılar.. Bugün hiçbirimiz bu kadar iddialı olamayız. . Peki mimar yazıtı o dönem nasıl bir ihtiyaçtan doğuyor? Mimar ve ürünlerinin, medya ve mimarlık basını gibi araçlarla kamusallaşabildiği bir ortamda, hayli geleneksel bir araç olan 'yazıta' başvurmak önemsizdir. Mimar mesleki önem ve iddiasını daha çağdaş ve geniş erişimli araçlarla dışavuruyorsa ad yazıtı gereksiz, hatta naif kalabilir. Mimar yazıtı, o gibi araçların henüz varolmadığı, bireyselleşme ve reklam talebinin ise oluşmaya başladığı bir ortamda anlamlıydı. Geç 19. yüzyıl İstanbul'u, böyle bir ortam. 19. yüzyılın son çeyreğinde ne oldu ve nasıl oldu da yarım asır gibi kısa bir sürede İstanbul'un kentsel silueti baştan çizildi? O dönemi hazırlayan üç temel faktörden bahsedilebilir. Tanzimat Fermanı ve Tanzimat'ın tanıdığı kültürel haklar. Dünyaya uyumluluğun Osmanlı'da yeniden tariflenmeye başlaması, yani Batılılaşma hareketi dediğimiz iki yüz yıla yayılabilecek sürecin hat safhada yaşanması. 1870 büyük Pera yangınından boşalan arazilerin yeni hayat tarzının gerektirdiği konut tipi olan apartmanlaşmaya açılması. Aslında bu üç olgu ya da üç tesadüf, dünyaya paralel olarak mimari alanda bir tür sivil devrimin yaşanmasını koşulluyor. Örneğin Avrupa'da art nouveou'nun ortaya çıkması ve mimaride uygulamaya başlaması tam bu minvaldedir. Batılı akımlar, İstanbul'a özgü sivil mimarinin eklektik biçimde gelişmesini hızlandırıyor. Böylelikle modern anlamda yeni bir mesleki zümrenin temelleri atılmış oluyor. Saray destekli majör mimar ailelerin yanına, örneğin köşedeki kunduracı Dimitri'ye apartman yapan yeni bir mimar tipi ortaya çıkıyor ve bu yeni sınıf, saray mimarlarından farklı bir kulvarda faaliyet gösteriyor. Dört beş katlı aile apartmanlarının köşelerine ismini yazan, majör mimarlarının tenezül etmeyeceği işleri alan, çoğu kendi cemaatine proje hizmeti veren, hiçbir zaman dar kent parselleri dışına çıkamamış, hayatları boyunca bir ya da iki bina yapabilenler... Konsolosluk binalarını yapmak için gelip kentteki iş olanaklarım farkederek burada kalan Levantenler, Ecole de Beaux Arts mezunu Rumlar ya da bileğinin gücüne güvenen kalfalıktan yetişme Ermeniler. Kentin sivil mimari dokusunu yaratanlar. .'Mimarlar Mezarlığı' 19. yüzyılın sonuna referans vermekle birlikte, günümüzde yaşanan kavram karmaşalarına da ayna tutuyor. Bu iki dönemi karşılaştırdığımızda ne gibi farklar ve benzerlikler görüyorsun? 19- yüzyıl İstanbul'u sanılanın aksine multikültürel bir cennet değildi. Kimlik gerilimlerinin travma boyutunda yaşanmaya başlanacağı 20. yüzyılın kentsel zenginlikle katmerlenen habercisiydi. Tekinsiz kentin son 'disiplinsiz' yüzyılıydı ve mimari de dahil bu dönemde ortaya çıkan tüm gelişmeler sonradan yaftalanacaktı. İmparatorluk batarken, İstanbul gerçek bir zenginlik adasına dönüşüyordu. Siyasal iktidar ise 'milli' söylemi sertleştirerek gücünü korumaya çalışıyordu. Sonuç malum. Bugün de kentte bir para var, uzun süredir olmadığı kadar ciddi bir zenginlikten bahsediliyor. Ardı ardına gelen mimari yatırımlar, hatta müteahhitlikle gözü boyanmış bir toplum var. Sıklıkla sertleşen, kutuplaşmakta beis görmeyen bir siyasi söylem var. Üstelik bugünkü sistemin de birey ile olan ilişkisinde ciddi sorunlar var. Aktörler farklı olsa da, önceki yarım aşırın tuhaf bir tekerrürü gibi. .Tam bu dönemde Cumhuriyetin ilanı ile tarihsel bir kesinti yaşanıyor; diğer tüm alanlarda olduğu gibi mimaride de ulusallaşma çabası var, dolayısıyla bahsettiğin eserler ve mimarlar toplumsal bellekten siliniyor. Bu dönemin derinine inince ne görüyoruz? Birinci Ulusal Mimarlık Akımı'nın arka planındaki düşünce sistemi açısından, Osmanlı Batılılaşması süresince 'ötekilere' kaptırılan bu alanı ele geçirme kaygısı vatanın kurtuluşu kadar elzem. Dolayısıyla mimarlık, mesleki bir etkinlikte bulunmaktan çok daha fazlası. O, kültür ve ekonominin yeniden fethinin bileşeni; ideolojik arınmanın yegane temsilcisi... İttihat ve Terakki ile başlayan ekonomiyi Türkleştirme politikları, erken Cumhuriyet'ten itibaren mimariyi fethedilmesi gereken bir alan olarak revize ediyor. Önceki dönemin birikiminden miras alınmaksızın, kavramlar da dahil her şeyin üzeri örtülüyor. Adı 'Dil Devrimi' kadar net konulmamakla birlikte, ulus devlet mimari alanda da devrime hazır. Başkentin Ankara'ya taşınmasıyla devlet, İstanbul mimarlık sektörünün eski üyelerinden proje ve tasarım hizmeti talep etmeyi durduruyor. Mimar kavramının ulus kimliği üzerinden inşa edilmesi, yüzyılları bulan sivil mimari birikimin ve aktörlerinin toplumsal hafızadan tamamen silinmesiyle sonuçlandı. Başkentin Ankara'ya taşınması İstanbul'un kültürel birikimi üzerinde olumsuz etki yarattı diyebilir miyiz? Hem diyebiliriz, hem diyemeyiz. İkircikli bir konu, Ankara'yı görünce insan 'iyi ki gitmişler' diyor... İstanbul hiçbir zaman Türk ulus devletine başkentlik yapabilecek bir kent olmadı. Bunun da nedeni kozmopolit yapısıydı. Cumhuriyet'in ilk 40 yılı boyunca İstanbul'a çivi çakmıyorlar. Açıkça taşra kenti muamelesi görüyor, kaynak aktarılmıyor. Fakat bu bir şekilde kentin korunarak bugüne gelmesini sağlıyor. Lanet, bir tür avantaja dönüşüyor sanki. Cumhuriyet ideologları tarafından yozluğun, kokuşmuşluğun, işbirlikçiliğin , ikiyüzlülüğün ve asla beraber anılmak istemedikleri Osmanlı ve Bizans mirasının kalesi olarak tezahür edilen bu kent, biraz da bu dışlanma sayesinde mekânsal kimliğini koruyor. İstanbul'un küresel ölçekte yeniden değerlenmeye başlaması 1990 sonrası... Kentsel anlamda risk, değerlenmenin getirdiği rantla kapıya dayandı. 'Mimari, etnik kategorizasyona tabi tutulamaz' Mimari alanda karşılaştığımız temel tartışmalardan biri de, özellikle Batılılaşma dönemi mimarisine atfedilen etnik kimlik. Bu bazen bir aidiyet, bazen ise yabancılaşma kriteri olarak hâlâ karşımıza çıkıyor. Batılılaşma dönemi mimarlarının büyük oranda gayrimüslimlerden meydana geldiği ve Cumhuriyet'e değin Türklerin bu alanda gayrimüslimlerle rekabet gücü olmadığı gerçek. Ancak bu uluslararası literatürde karşılığı olan akımların temsilcisi sayılacak mimari eserleri, salt mimarın kimliği üzerinden tasniflemek gibi bir hataya düşmemize yol açmamalı. Son yüz senedir değişmeyen Ankara merkezli öğretiye Gümüşsuyu'nda Hrant Apraham'a ait hilal ve yıldız şeklinde tasarlanmış mimar yazıtı. Cumhuriyet sonrası İstanbul mimarlarının yeni ideolojik sisteme entegre olma çabalarının çarpıcı bir örneği. göre ahşap Müslüman tipi, yığma rölyefli yapılar ise gayrimüslim tipi olarak kodlanır. Böylelikle zihinlerde Süleymaniye eşittir Müslüman, Beyoğlu eşittir gayrimüslim gibi bir önyargı oluşturulur. Türk evi, Rum evi, Ermeni Evi gibi mimari akımlarda karşılığı olmayan soyut kavramlar sonraki yüzyılın icatları. Ulusçuluğa paralel olarak bir taraf pamuklar içerisinde sarılıp korunurken, diğer taraf alabildiğine tahrip ediliyor. Ne yazik ki kimse de çıkıp ahşabın gerçekte modern bir malzeme olduğunu, Türk Evi sanılan o yapıların neo-klasik unsurlar taşıdığını, 19. yüzyıl modernleşmesinin bir etnisite hareketi olmadığını söylemiyor. Bu dönemi herkes istediği gibi anlamak istiyor. Osmanlı baroğu, neo-klasik, art nouveau, art deco vb. tüm modernist mimari çizgiler, gerçekte 19. yüzyıl modernleşmenin kolektif ikonlarıydı ve etnisite ayırt etmeksizin tüm toplumun yeni hayat tarzına geçişini sağlıyordu. Ahşap yapıların Türk, taş ve kagir konutların ise gayrimüslim yapısı olduğuna dair son derece yaygın bir algı halen mevcut ama. Tam da bu yüzden Alexandre Vallaury gibi bir 'gavurun' memleketin alanındaki en büyük kompleksi unvanına sahip Büyükada Rum Yetimhanesi'ni neden tümüyle ahşap malzeme kullanarak yaptığını bir türlü çözemezler. Adı üstüne 'Rum Yetimhanesi' olduğu için malum yapıyı Safranbolu'da olduğu gibi 'Türk Evi' kategorisine de sokamayıp, kanımca görmezler. Ahşabın Türkleştirilmesiyle ortaya çıkan yüzlerce tezatlıktan biri ise Müslüman muhiti olarak tasvir edilen Süleymaniye'de yüzyıl başına kadar sayısız bekar evi olması ve bu mahallenin azımsanmayacak kadar Musevi aileye ev sahipliği yapması. Cami avlusunu gösteren birkaç gravür üzerinden Süleymaniye'ye dayatılan Müslümanlığın, küçük bir araştırma ile dahi sanıldığı gibi olmadığı ortaya çıkar. Adalar ve Boğaz hattı için de benzer bir durum söz konusu, yapıların ciddi bir bölümü ahşap olmasına karşın ahalisi tümüyle Müslüman değildir. İstanbul bağlamında düşündüğümüzde benzer bir hikâye Halic'in karşı yakasında, Beyoğlu'nda karşımıza çıkıyor mu? Gavur Beyoğlu'nun en taş ve en batılı yapılarından Botter Apartmanı dahi, aslında Müslüman bir Sultan'ın terzisine armağanı. Osmanlı Hanedanı ve dönemin Ortadoğulu Müslüman burjuvalarının plazaları sayılabilecek Rumeli Han, Suriye Pasajı, Afrika Han, Mısır Apartmanı, Elhamra Pasajı, Hıdivyal Palas gibi yapıların gerçekte ne kadar İslam sermayesi olduğuna hiç girmiyorum. Osmanlı'nın en esaslı milli sermayesi olan bu yapıların tümü Cumhuriyet sonrası anlayış içerisinde 'gavur' olarak kodlanacaktı. Bu mantığa göre Osmanlı Bankası Binası da dahil, üzerinde neo-klasik unsur görülen ne varsa ötekileştirilecek, Osmanlı modernleşmesinin en mübarek mimari mirasına acayip gözlerle bakılacaktı. Bu durumda örneğin 'Ermeni mimarisi' gibi bir şeyden söz etmek hatalı bir yaklaşım mı olur? Eğer illa içerisinde Ermeni sıfatını kullanmak istiyorsak, örneğin Ortaçağ Anadolu Ermeni kilise mimarisinden rahatlıkla söz edebiliriz. O dönem kiliselerinde yalnızca Ermenilere özgü mimari çözümlemeler ve gerçekten toplumun etnik kimliğini betimleyen keskin bir tavır mevcut. O dönemin çizgisine referans veren bir yapıyla karşılaştığında, dünyanın neresinde olursan ol 'Bu Ermenilere ait bir yapı' dersin. Fakat 'Ermeni evi' gibi bir yapıdan söz edildiğinde benim gözümde bir şey canlanmıyor. Sivil mimari buna olanak tanımıyor. Harran'daki Ermeni kerpiç, Karadeniz'deki ahşap, İstanbul'daki Ermeni muhtemelen art deco bir binada yaşıyordu. Şimdi hangisini 'Ermeni evi' diye tasnifleyeceğiz, ve böyle bir tasnifleme bizim ne işimize yarayacak kestiremiyorum. Bu bağlamda iyi niyetli dahi olsa, eleştirildiğimiz bir dilin içerisine düşme riski mi söz konusu? Sonuçta Türkler bu tip ayrımları iyi niyetlerinden yapmadılar. Belli toplumları mimari alanda ihya etmek değildi amaç. 1915'ten sonra Anadolu'da Ermeniler'den kalan gayrimenkulleri tasnif etmek için kullanılan bir dilden bahsediyoruz. Şimdi bizler kalkıp aynı dünyada hâlâ o ezberi tekrarlarsak, bilinçli ya da bilinçsiz olarak kendi söylemimizle çelişen bir tür yabancılaşmaya çanak tutmuş olabiliriz. .Örneğin 'Batılılaşan İstanbul'un Ermeni Mimarları' ve 'Batılılaşan İstanbul'un Rum Mimarları' adı altında iki . Projeyi, 'Issız Kent Üçlemesi' adını verdiğin yeni bir kitapla tamamlıyorsun. 'Kimsenin olmayan hayadar', 'kimsenin olmayan binalar' ve 'kimsenin olmayan fotoğraflar' bağlanımda kent tarihinin farklı katınanlanyla yüzleşiyoruz. Üçlemenin hedefi ve senin için açılımı tam olarak nedir? Bu üçü aslında aynı hikaye. Issız Kent Üçlemesi, dünyanın en kalabalık şehirleri arasında sayılan İstanbul'u, terk edilmişliği üzerinden düşünmeye adanmış bir deneme. İstanbul sadece aldığı göçler değil kaybettiği nüfus ve kültürel erozyon bağlamında da incelenmeye değer bir kent. Üçleme, fotoğraflar, mimarlar ve travestilerle kurduğum ilişkinin toplamında, aslında hep soruyu sormamla oyunsallaşıyor. Ama her biri 'ıssızlığın' farklı bir evresini temsil ediyor. Birbirine teğet çizgilerle bağlı üç katmanda, aynı kentin bulvarlarında örülen aynı hikâyeye, üç farklı güzergâhtan ulaşmayı deniyorum... Özünde sahte dedektiflik ve hedef şaşırtma olan üç ardışık katman, abartılı kent metaforu ve kolektif hafızaya karşı verdiğim bireysel mücadelenin iç hesaplaşması olarak okunabilir. Önceki kitaplardan farklı olarak ilk kez kendi ağzımdan yazıyorum ve bu kez bir sonucu değil, sürecin arka planını paylaşıyorum. Niyet, bir dizi tasniflenmemiş veriyi yan yana getirerek kentin yarattığı suçluluk hissinden kurtulmak değil, a-normları karşı karşıya bırakarak, bastırılanın kuşku yoluyla açığa çıkmasını sağlamak. Binalar, fotoğraflar ve travestiler arasındaki ilişkiyi nasıl bağlıyorsun? Mekânsal olarak bağlıyorum. Fotoğraflar binaların potansiyel olarak ilk sahiplerine ait, translar son 'mühim' kullanıcılar arasında, arada içinden geçilen binalar var, fakat onların da kaderi fotoğraflar ve translardan farklı değil artık... Bu benim saptamam ama bilmem farket Beyoğlu civarında nerede bir Ermeni kilisesi ya da manastır varsa, bil ki sokağı genelevdir. Zürafa Sokağın pençeleri ana caddedeki manastıra açılır, Küçük Bayram Sokak'taki genelevler Surp Asdvadzadzin Ermeni (Katolik) Kilisesi'ne bakar, yakın dönemde restore edilen Anarad Hığutyun Ermeni Manastırının bulunduğu Dernek Sokak boydan boya genelevdi... Tüm bu lokasyonların tesadüf olduğuna inanmıyorum çünkü ben hiç pencereleri camiye açılan genelev görmedim. Terkedilmenin getirdiği rastlantısal olmayan bir tür deneyim aktarımı, kitabın üç tezat öznesini birbirine bağlıyor. farklı proje yürütüldü 2010 kapsamında. Sonuçta binalar değil fakat mimarlara dair bir kategori söz konusuydu. Bahsini ettiğin her iki çalışmayı da izledim. Eminönü Sultanhamam'da iki bina sırt sırta, aynı yıllarda yapılmışlar, birinin mimari Ermeni, diğeri Rum. Muhtemelen arkadaşlar, belki bazı kararları birlikte vererek, aynı yazıhaneyi paylaşarak diktiler o binaları. Bir tanesi Ermenilerin projesinde, diğeri Rumların projesinde ve her iki kitapta da yandaki bina kadrajin dışına atılmış, silinmiş. Ben o iki binanın 150 senedir omuz omuza vererek ayakta durduğunu biliyorum. Bir dönemin kolektif birikiminin cımbızlandığım görmek açıkçası içimi yaktı. Ermenilikten, Rumluktan öte, çatı bir tartışma vardı orada. Art nouveau'nun İstanbul'daki öncülerinden Aram ve İsak Karakaş biraderler için aslolan iyi art nouveau yapmaktı, Ermeni mimarisi yapmak değildi. Ermeni olmaları da muhtemelen bugün ifade ettiği kadar yoğun bir anlam ifade etmiyordu. Art nouveau'ya bakıp 'Ermeni evi' demek günümüze dair bir yozlaşma. Mimarın etnik kimliği üzerinden art nouveau'yı anlamak da bundan farklı değil. Keşke önce akımları ve nedenselliklerini tartışıp, mimarların etnik kimliğine oradan gelebilseydik. Aksi oldu ve mimarların etnisitelerine dalıp asıl tartışmayı kaçırdık galiba. Mesela bugünün Türkiye'sinde temsiliyeti olmayan, Birinci Dünya Savaşı ile tasfiye edilen ama o dönem Ermeni ve Rumlarla rekabet gücü olan tek grup Levantenlerdi. Nitekim kendi ülkelerinde doğan akımları buraya taşıdılar ve mukayase götürmez bir üstüklükleri vardı. Her iki çalışmada da dışarıda bırakıldı Levantenler, o aktörlerin dezavantaji neydi, anlayamadım... Sanat tarihi yazımında da mevcut aynı problemler. Eğer illa içerisinde Ermeni sıfatını kullanmak istiyorsak, Ortaçağ Anadolu Ermeni kilise mimarisinden rahatlıkla söz edebiliriz. Fakat 'Ermeni evi' gibi bir yapıdan söz edildiğinde gözümde bir şey canlanmıyor. 1915'ten sonra Anadolu'da Ermeniler'den kalan gayrimenkulleri tasnif etmek için kullanılan bir dilden bahsediyoruz. Şimdi kalkıp o ezberi tekrarlarsak, söylemimizle çelişen bir tür yabancılaşmaya çanak tutmuş olabiliriz. Mimar mesleki önem ve iddiasını daha çağdaş ve geniş erişimli araçlarla dışavuruyorsa ad yazıtı gereksiz, hatta naif kalabilir. Mimar yazıtı, o gibi araçların henüz varolmadığı, bireyselleşme ve reklam talebinin ise oluşmaya başladığı bir ortamda anlamlıydı. Geç 19. yüzyıl İstanbul'u, böyle bir ortam.  Zeynep Ekim Elbaşı | Agos Gazetesi
Heykel Sanatı
İtalyan heykeltıraş Maurizio Cattelan Mizahi, kışkırtıcı, şaşırtıcı, sarsıcı, saçma, komik, karanlık, tartışma yaratan, ironik, saldırgan, alaycı, soytarıca, aptalca ve hatta delice... Tüm bu sıfatlar bir veya birden çok kere bu nevi şahsına münhasır Padovalı sanatçının bir o kadar nevi şahsına münhasır heykelleri, performansları ve enstalasyonlarını tanımlamak için kullanılmıştır. Sanatçının kendisinden üslubunu tanımlaması istendiğinde verdiği cevap tek kelimeliktir: Tembel... Peki, 1999 tarihli La Nona Ora (9.Saat) adlı skandal yaratan heykelinde Papa II. Jean Paulu üzerine meteor düşmüş olarak tasvir eden, galericisini kocaman pembe ve tavşan kulaklı bir fallus kıyafeti giyip dolaşmaya ikna eden, Amerika Birleşik Devletlerinin önde gelen çağdaş sanat müzelerinden olan Corcoran Sanat Galerisinin güncel sanat küratörü Jonathan P. Binstock tarafından Duchamp sonrası dönemin en büyük sanatçılarından biri ve de tam bir ukala olarak tanımlanmaktadir. HangerArt Türkiyenin En Modern Kültür ve Sanat SitesiDaha Fazlası Için: http://www.hangerart.net/sanat/57-
Reklam
Okan Bayülgen'den Konuklarına Güldüren Sürpriz
Ünlü şovmen Okan Bayülgen, Show TV’de ekrana gelen Makinakafa programında ”Geçmişini Silemezsin” bölümü içinde Gürkan Uygun ve Fatih Ürek’in hafızalardan silinen çok eski görüntülerini yayınladı.Bu görüntüler sosyal medyaya konu olurken izleyenleri oldukça güldürdü. Uğur DÜŞENSözcü
Yunanistan’da Apokries Karnavalı
Yunanca’da Apokries (Apo=’den ve Kreas=et) etten arınmak, uzaklaşmak anlamına gelir. Paskalya öncesi 40 gün tutulan oruç süresinde et ve hayvansal ürünlerden uzak durulur. Apokries Karnavalı, Osmanlı döneminde var olan ve yüz yıllar boyunca süre gelen bir gelenektir. Paskalya bayramı öncesinde 40 gün boyunca et ve hayvansal ürünlerin yenilmemesi ile tutulan oruca gönderme yapıyor. Yunanistan’da çevremde duyduğum göre -belki efsane belki gerçek- Rio ve Venedik karnavallarının da başlangıcı da Apokries Karnavalına dayandığı iddia ediliyor.
Reklam