onedio
Basit Ofis Malzemeleriyle Crossbow (Yay) Yapımı
Uyarı: Yapacağınız bu yay ve ok gerçekten arkadaşınıza acı verecek. Bu yüzden sizi öldürmeyecek kişilere yapın bunu. Uyarı2: Herşey gif dosyaları ile ayrıntılı olarak anlatıldı. Ancak beceremeyenler için birde video linki eklenecek.
"Daire" En İyi Film Seçildi
Ankara Film Festivali’nde yönetmen Atıl İnaç’ın ‘Daire’ filmi en iyi film de dahil dört ödül kazandı. Filmin başrol oyuncularından Nazan Kesal en iyi kadın, Fatih Al en iyi erkek oyuncu seçildi. Bu yıl 25'inci kez gerçekleştirilen Ankara Uluslararası Film Festivali'nde en iyi film, en iyi kadın oyuncu, en iyi erkek oyuncu ve en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülleri, yönetmen Atıl İnanç'ın 'Daire' filmine verildi. Rejisörlüğünü Reha Erdem'in üstlendiği 'Şarkı Söyleyen Kadınlar' filmi de en iyi yönetmen ödülünün de aralarında bulunduğu beş ödülün sahibi oldu. Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı'nca gerçekleştirilen festivalin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Salonu'ndaki kapanış töreni 5 Haziran'da başlayan festivalin 10 günlük serüvenini yansıtan görüntülerle başladı. Sonrasında adaylar arasından seçilen ödüller sahiplerini buldu. En iyi film, en iyi kadın oyuncu, en iyi erkek oyuncu ve en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülü, yönetmen Atıl İnanç'ın 'Daire' filmine verildi. En iyi kadın oyuncu ödülünü Nazan Kesal ve en iyi erkek oyuncu ödülünü Fatih Al kazanırken, en iyi özgün müzik ödülüne ise 'Bi Küçük Eylül Meselesi' filmiyle müzisyen Toygar Işıklı layık görüldü Berkin Elvan'a ithaf etti Festivalin bu yılki ulusal yarışma jürisinde, yönetmen Tayfun Pirselimoğlu, oyuncu Belçim Bilgin ve Mert Fırat, öğretim üyesi Dr. Ali Karadoğan ve Yunan görüntü yönetmeni Andreas Sinanos yer aldı. Ulusal Uzun Film kategorisinde 10 film yarışırken, en iyi film ödülüne layık görülen 'Daire'nin yönetmeni Atıl İnaç ödülünü almaya gelemedi. İnaç gönderdiği mesajda ödülünü Gezi Parkı protestolarında başından gaz kapsülüyle vurulduktan sonra hayatını kaybeden Berkin Elvan'a ithaf etti. En iyi kadın oyuncu ödülünü 'Daire' filmindeki rolüyle kazanan Nazan Kesal, filmde, tiyatrosu kapatıldığı için gassal olmak zorunda kalan bir oyuncuyu canlandırdığını hatırlatarak, 'Bu ödülü sanata ve sanatçılara adıyorum' dedi. En iyi erkek oyuncu ödülüne, aynı filmdeki performansıyla layık görülen Fatih Al da ödülünü jüri üyesi Belçim Bilgin'in elinden aldı. Al, Ankaralı olduğunu belirterek, 'Ne olduysam burada oldum ve ödülü burada elime aldım, teşekkürler' diye konuştu. 25- Ankara Film Festivali'nde ödüle layık görülenler şöyle: En İyi Film 'Daire' Atıl İnaç Siyad En İyi Film 'Kusursuzlar' - Yönetmen Ramin Matin Seçici Kurul Özel 'Bir Varmış Bir Yokmuş' - Yönetmen Kazım Öz Mahmut Tali Öngören Özel 'Cennetten Kovulmak'- Yönetmen Ferit Karahan En İyi Yönetmen Reha Erdem - 'Şarkı Söyleyen Kadınlar' En İyi Kadın Oyuncu Nazan Kesal - 'Daire' En İyi Erkek Oyuncu Fatih Al - 'Daire' En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Deniz Hasgüler - 'Şarkı Söyleyen Kadınlar' En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Erol Babaoğlu - 'Daire' Onat Kutlar En İyi Senaryo Emine Yıldırım - 'Kusursuzlar' En İyi Görüntü Yönetmeni Florent Herry - 'Şarkı Söyleyen Kadınlar' En İyi Sanat Yönetmeni Ömer Atay - 'Şarkı Söyleyen Kadınlar' En İyi Özgün Müzik Toygar Işıklı - 'Bir Küçük Eylül Meselesi' En İyi Kurgu Ödülü Ali Aga - 'Gözümün Nuru' En İyi Ses Tasarımı Reha Erdem - 'Şarkı Söyleyen Kadınlar' Umut Veren Yeni Yönetmen Faysal Soysal - 'Üç Yol' Umut Veren Yeni Kadın Oyuncu Ayris Alptekin - 'Mavi Dalga' Umut Veren Yeni Erkek Oyuncu Mirza Metin - 'Cennetten Kovulmak' Umut Veren Yeni Senaryo Yazarı Ferit Karahan - 'Cennetten Kovulmak' Kaynak: Anadolu Ajansı
Mutlaka Ziyaret Edip Keyfini Çıkarmanız Gereken 12 Kitapçı
Bazı kitapçılar hayat değiştirir... Normal kitapçılarda görmediğiniz, göremeyeceğiniz kitapları bulursunuz, hatta bazen kitapçıdan çıkmak bile istemezsiniz, kitabı orada bir solukta okuyup bitirmeyi, eve kitabı düşünerek yürümeyi dilersiniz...İşte dünyanın en ilgi çekici kitapçıları
Reklam
Dünyanın en hamarat köpeği
İşte karşınızda dünyanın en yetenekli köpeği... Ev işlerinde ondan iyisi yok...Siz de böyle hamarat bir köpek istemez miydiniz?
Reklam
Paralel Yapı Konusunda Röportaj Yapılacak 15 Ünlü Sima
Yeni Şafak gazetesinin 'Tuğçe Kazaz' ile yaptığı paralel yapı temelli derin sohbetin ardından aklımıza gazetelerin işini kolaylaştıracak bir fikir geldi ve paralel yapı ekseninde röportaj yapılabilecek 15 ünlü simayı sizler için hemencecik derleyiverdik.http://yenisafak.com.tr/pazar-haber/turkiye-baronlar-tarafindan-hortumlanacakti-15.06.2014-658542?ref=manset-9.3
Reklam
2014 Dünya Kupasının Yıldızının Fransa Milli Takım Berberi olduğunu Gösteren 20 Kanıt
Dünya kupası çekişmeli, bol gollü ve heyecanlı başladı. Her takım gücünü ortaya koyuyor ve bizlere keyifli maçlar izlettiriyor. Ama bu dünya kupasının yıldızı da yine hiç umulmadık bir yerden çıktı. Fransız yetkililerin transfer edilir endişesi ile adını sır gibi sakladığı 'Fransız milli takım berberi'. İmza attığı birbirinden güzel saç stilleri ile bizlere maçtan çok mesela Bacary Sagna'nın mesela Mathieu Debuchy'nin saçlarını izlettiriyor. İşte size bu gizemli berberin elinden çıkma 20 birbirinden güzel tarz. Belki biri sizin içindir!?
Google Egzersiz Uygulaması Geliştiriyor
Apple’ın geçtiğimiz günlerde iOS 8 ile birlikte tanıttığı HealthKit sağlık uygulamasının ardından, Google da harekete geçti ve yeni bir sağlık uygulamasını bu ay tanıtmayı planlıyor. Giyilebilir ürünlerle birlikte sağlık ve egzersiz uygulamaları hayatlarımızda daha fazla rol almaya başladı. İnsanlar, yaktıkları kaloriyi öğrenmek veya yürüyerek ne kadar mesafe katettiklerini öğrenmek için sağlık uygulamalarını neredeyse her gün kullanıyor. Üreticiler de bu yöndeki çalışmalarına hız veriyor. Apple, geçtiğimiz günlerde San Fransisko’da düzenlediği WWDC 2014 etkinliğinde mobil sağlık uygulaması HealthKit’i tanıttı. Google’ın da bu yöndeki çalışmalarına hız verdiği söyleniyor. İddialara göre firma, Google Fit’ adını taşıyacak sağlık uygulamasını 25-26 Haziran’da düzenlenecek I/O Konferansı’nda duyuracak. Popüler egzersiz ve sağlık uygulamalarının verilerini toplayacak Google Fit, daha sonra bu verileri ortaklarına aktarabilecek. HealthKit ile benzerlikler taşıyacağı söylenen Fit, giyilebilir cihazlarda kullanılması için Android Wear işletim sistemine de entegre edilebilir. Uygulama sayesinde giyilebilir cihazlar, Google’ın bulut hizmetleriyle etkileşime geçebilecek. Konferansta Google Fit’in giyilebilir cihaz üreticileriyle yaptıkları ortaklıklar da açıklanabilir. Firma, 2012 yılında sağlık alanına Google Health platformuyla girmişti. Ancak kullanıcılar, verilerini paylaşmak istemeyince platform kapatıldı. Günümüzde sağlık uygulamalarına gösterilen ilgi ise Google Fit’in benimsenmesini kolaylaştırabilir.Stuff
Reklam
Tarihe Geçmiş 36 Siyah-Beyaz Fotoğraf Renklendirilirse...
Değişen dünyanın dramatik yönünün temsili niteliğindeki siyah beyaz fotoğrafları, yeni sanat ve kayıt yöntemi dijital fotoğrafla buluşturan yeni bir trend. Fotoğrafların arasında bilim ve sanat dünyasından bir çok tanıdık olduğu gibi tarihe yön veren savaşlardan ve etkinliklerden de kareler var. Einstein, Chaplin ve Hepburn gibi ünlüleri görebileceğiniz bu arşiv amatör ve ustaca yapılmış renklendirmeleri barındırıyor. İyi seyirler :) (kaynak: indulgd.com)
Reklam
Çok Az Kullanılan İngilizce Kelimelere İllustrasyonlu Sözlük
İngilizcede az kullanılan bu kelimelere İllüstrasyon sanatçıları The Project Twins (isimlerinden anlaşılacağı üzere ikiz sanatçlar) resimli şekilde anlatma yolunu seçmişler ve beğeniye sunmuşlar. Alfabe oluşturan bu seri aynı zamanda MadArt Galerinin düzenlediği Dublin Tasarım Haftası 2011'de sergilenmiş.
Haluk Bilginer: 'Bundan Sonra Kimse Gezi’yi Yok Sayarak Siyaset Yapamaz'
Cannes’da Nuri Bilge Ceylan yönetmenliğinde Altın Palmiye Ödülü’nü kazanan “Kış Uykusu” filminin başrolünde oynayan usta oyuncu Haluk Bilginer , Türkiye’nin Atatürk’e tapınmaktan vazgeçemediğini söyleyerek, “Padişahlıktan Cumhuriyet’e geçişte adapte olmanın çok zor olduğu gibi. 91 yıldır adapte olamamışız. 91 yıldır güce tapıyoruz. Biz gücü çok severiz. Kendini güçlü gösteren herkese tapınırız. Bizim babalarımız da öyledir çünkü. Evde bir güç isteriz hep. Baba sendromudur o. Bir laf vardır çok severim: Erkekler babaları öldükten sonra büyür” dedi. Gezi Parkı direnişi için “İsyan etmeyi öğretmek 90 gençliğine düştü, çok da iyi oldu. Bizim çocuklarımız çok daha mutlu bir ülkede yaşayacaklar, ondan emin olun” diyen Bilginer, Kültür Bakanlığı’ndan tiyatrolara yapılan yardımın kesildiğini açıklayarak, “Hiçbir beklentim olmadığı gibi, gölge etmesinler başka ihsan istemem. Ben 25 yıldır Türkiye’de tiyatro yapıyorum, ilk kez ‘Oyun Atölyesi’ Kültür Bakanlığı yardımını almadı. Vermediler” dedi. Cannes'da, Altın Palmiye ödülünü kazanan Nuri Bilge Ceylan imzalı 'Kış Uykusu' filminde bir Türk aydınını canlandıran Haluk Bilginer, Hürriyet gazetesinden Cansu Çamlıbel 'e konuştu. Cansu Çamlıbel’in Haluk Bilginer ile yaptığı söyleşi şöyle: Nuri Bilge Ceylan’ın bu hafta sonu vizyona giren Altın Palmiye’li ‘Kış Uykusu’ filminin başrolünde bir Türk aydını var. Özgüvensizliklerini kibrinin arkasına saklayarak yola devam etmeye çalışan o karakterin, hayatın akışı içinde nasıl da çözülüp dağıldığını izleyeceksiniz. Tekrar toparlayıp toparlayamadığına bir türlü karar veremeyeceksiniz. Her Nuri Bilge filminde olduğu gibi finalde ne hissedeceğinize şaşıracaksınız ama Haluk Bilginer’in canlandırdığı Aydın’ın gerçek bir kişi olduğuna neredeyse inanacaksınız. Cannes heyecanını ıskalamadan tiyatro sezonunu tamamlamak için olağanüstü bir tempoda çalışan Haluk Bilginer’in kıymetli zamanına Oyun Atölyesi’ndeki oyunu öncesinde ortak oldum. Hem nalına hem mıhına bir söyleşi oldu. Sitemkâr oldukları arasında biz gazeteciler de vardı, sokakta rastladığı hayranlar da... Onu hiç şaşırtmayansa devletin 90 küsur yıllık refleksleri. Cannes’da yaklaşık bir ay önceki gala gösteriminden bu yana yaşadıklarınızı anlatın, öyle başlayalım. Palme d’Or (Altın Palmiye) alması gerçekten çok sevindirici, çünkü bütün dünyanın gözünün üstünde olduğu festival Cannes. Oscar’dan daha önemli bence. Öyle laf olsun diye söylenmiş bir şey değil. Herkesin bildiği gibi Oscar, Amerikan film endüstrisinin reklamını yapmak, onu kalkındırmak, vitrini olmak için kurulmuş bir organizasyon. Hollywood’da sadece Amerika var, Cannes’da bütün dünya var. Dolayısıyla Hollywood’un dikkati de Cannes’da. Cannes bütün dünya için önemli, Türkiye hariç. Türkiye önemsemiyor Cannes’ı. Artık önemsemeye başlarlar belki. Aahhh... Hep biri olduktan sonra bir şeyler yaparız ya biz. Tamir ederiz falan. Ödül aldıktan sonra belki önemserler ama bütün dünya oradaydı, Türkiye yoktu. Sizi tenzih ederek söylüyorum. Orada bir televizyon kamerası gördünüz mü Türkiye’den. Ben Çin, Japon, Fransız, Alman, Belçikalı, Hindistan kanallarıyla röportaj yaptım. Bir tek Türkiye yoktu. Neye bağlıyorsunuz bunu? Bugüne kadar zaten gösterilen ilgisizliğin artık toplamda başka bir şeye dönüşmesi. Bu yıla kadar haber kanalları töreni canlı verirdi değil mi? Bu sene öyle bir şey olmadı. Patronlar istememiştir, “Ne yapacağız canım, sinemadan, festivalden bize ne” diye düşünmüş olabilirler. Cannes hiçbir zaman reyting getirecek bir şey olmamıştır tahminen ama haber kanalları yayınlıyorlardı. Bu sene yayınlanmamasının içinden geçtiğimiz toplumsal durumla ilgisi olabilir mi? Hepsinin toplamı olabilir. Zaten tematik kanalın, haber kanalının umurunda değildir ki reyting falan. Cannes’ı yayınlarsa onun seyircisi adına bir artıdır. Yoksa diğer kanallarla reytingde yarışacak hali yok bir haber kanalının. Sonuç olarak Türkiye yoktu. Bu, Türkiye’nin kendisine vereceği bir hesap. Türk medyasının kendisine vereceği bir hesap. Türk medyası bir gün inşallah kendisiyle hesaplaşma büyüklüğünü gösterir. Türkiye medyası bugün artık Mickey Mouse medyası. Türk medyası haber vermek için değil haber saklamak üzerine kurulu bir sistem. Türkiye bütün bu sebeplerden ötürü yoktu Cannes’da. Tüm bunlara rağmen bütün dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir festivalde bir Türkiyeli yönetmenin Palme d’Or alması muhteşem bir şey. Ben Nuri Bilge ile çalışmış olmaktan ve bu filmin bir parçası olmaktan son derece mutluyum. Teklifini başta sanırım üç defa reddetmiş olmanıza rağmen... Reddetmem çalışmak istememem ya da burun kıvırmaktan kaynaklanmadı. Tam tersi, Nuri Bilge’yle çalışmayı yıllardır isteyen biriyim. Ama Nuri Bilge de son döneme kadar oyuncu kullanmadı biliyorsunuz. Onunla çalışmaya can atarım ama tam kışın ortasında, oyun takvimi açıklanmış “Gel, Nevşehir’de film çekiyoruz” dedi. Mümkün değil, gidemem, burası var. E ne yapacağız? “Yok ben başka birisiyle çekmek istemiyorum, senin programına uyacağız” dedi. Nuri Bilge Ceylan’la film üzerine yaptığımız röportajda Aydın karakterini anlatırken “Etrafımda bu model çok adam vardı, belki benden bile bir parça vardır” demişti. Senaryoyu ilk okuduğunuzda Aydın’la ilgili ne düşündünüz? Türk aydınının bugüne kadar hiç böylesine dürüstçe resmedilmediğini düşündüm. Bu kadar dürüst, sahici ve eleştiri oklarını kendine bile yöneltmekten hiç korkmayan, çok namuslu ve dürüst bir senaryo buldum karşımda. Siz de kendinizden bir parça buldunuz mu? Kendimden olmasa da yakınlarımdan, tanıdığım insanlardan çok buldum. Bir şeyi oynarken illaki kendinizden bir şey bulmak zorunda değilsiniz. Katil de oynayabilirsiniz. Ama o kadar tanıdık bir şey ki bu, zaman zaman siz de yapmış olabilirsiniz. Ama gözlemlerinizden bunun ne olduğunu siz zaten biliyorsunuz. Zaten bildiğiniz, kavradığınız ve “Ah gözünü sevdiğim Türk aydını” dediğiniz bir durum. Filmi seyredenlerin yorumlarına baktım sosyal medyada; özellikle Aydın’ın imamla olan ilişkisi çok dikkatlerini çekmiş. Arkada ister istemez böyle bir Türkiye, böyle bir siyasi ve sosyal fon olunca algıda seçicilik de kaçınılmaz oluyor sanırım. Türkiye’de ve benzeri ülkelerde yaşayan aydınların ortak sorunudur zaten bu. Çünkü aradaki mesafe çok açıktır. Demokrasiyle yönetilen, demokrasiyi barındırmayı becerebilmiş ülkelerde bu kadar büyük fark yoktur aydınıyla sıradan insanı arasında. Fransız seyircisi ‘Kış Uykusu’nu başka duygularla mı izlemiştir? Bence öyle. Ama bizim seyircimiz ya da bize benzeyen ülkelerin seyircisi kendisinden çok şey görecektir. Ve bu aslında tırnak içinde söylüyorum, aydının da suçu değildir. Aydın olabilmek için halktan kopmuştur, “Dur ben şimdi şunları aşağılayayım” diyerek yapılan bir şey değil bu. İster istemez farklı bir düzleme geçip orada yaşamaya başlıyorsunuz ve o düzlem size başka bir gezegenmiş gibi geliyor. Burada kötü niyet yok. Snob bir tavır değil bu. Son derece masum bir şey aslında. Filmdeki Aydın da masum. Sürekli bir şeyler yapma isteği içinde ama onu engelleyen o kadar çok şey var ki. Aydın yetersiz. Geri kalmış ülkenin aydını niye ileri gitmiş olsun ki? Aydın’ın da yeteneği o kadar. Aydın kötü bir oyuncu. “Ben 25 yıldır tiyatro yaptım” diyor ama yalan dolan. Bunun yalan olduğunu kendi de biliyor. Aydın’ın oyunculuğu da yetmemiş, kültürü, birikimi de yetmemiş bazı şeyleri yapmaya. Karısıyla ilişkisine de yetmemiş. Gözünün önünde sıkıntıdan patlayan, bunalan genç bir kadın. Aydın’ın kadının yaptığı yardım faaliyetleriyle tek ilgilendiği an, onu methettikleri mektup. Daha önce aklın neredeydi be adam? Ama Aydın bu kadar zaten. O kadar geniş bakmasını, 360 derecelik bir perspektiften görmesini bekleyemeyiz. Aydın da 45 derecelik bir açıyla bakıyor dünyaya. Ben filmden çıktıktan sonra beraber izlediğim insanlarla saatlerce “Kim haklı kim haksız ya da illa biri haklı mı olmalı” bunları tartıştım. Niye olsun ki? Yani derdimiz bu mu? Kim haklı çıkacak! Tabii filmin böyle bir derdi olmaması bildiğimiz Türkiye algısına da ters. Çünkü Türkiye’de her şey siyah beyaz. Hep kim haklı, kim haksız onu ayırmaya çalışırız. İkisi de haksız olabilir, ikisi de haklı olabilir. Ama Türkiye’de biz illaki birinin haklı olmasını isteriz. Çünkü anlamamızı kolaylaştırır, biz kolaycıyız. Kim haklı söyleyelim, net, oh kurtulduk bitti. Ama filmde tarafların kendilerinin haksız olduğu durumları anladıkları anlar da var sanki değil mi? Bence var, olmalı da. Olmasaydı biraz tuhaf olurdu. Olmasaydı senaryodaki karakterler biraz iki boyutlu, karton karakterler olarak kalırdı. Türkiye toplumunda yaşayıp, bütün olayları ‘haklılık-haksızlık’ paradigması üzerinden tanımlamaya alışık olan bizler, bir noktada kendi haksızlıklarımızı da görebilecek miyiz? Ne dersiniz? Bu yönde bir umudunuz var mı? (Gülümsüyor) Çok yok. Belki bazıları görebilecek. Bu film ya da benzeri şeyler yardımcı olursa ne mutlu. Ama bunu yapmak için düşünmeyi becermek lazım. Biz çok analitik düşünmeyi bilen bir toplum değiliz açıkçası. Biz ezberci bir toplumuz, ezberimizi bozmak bizim çok işimize gelmez. Darmadağın oluruz. Ezberin dışında herhangi bir şey sizi allak bullak eder. Nerede olduğunuzu şaşırırsınız ve adapte olmanız çok zaman alır. Padişahlıktan Cumhuriyet’e geçişte adapte olmanın çok zor olduğu gibi. 91 yıldır adapte olamamışız. 91 yıldır güce tapıyoruz. Biz gücü çok severiz. Kendini güçlü gösteren herkese tapınırız. Bizim babalarımız da öyledir çünkü. Evde bir güç isteriz hep. Baba sendromudur o. Bir laf vardır çok severim: Erkekler babaları öldükten sonra büyür. Güçlüyü sevme durumu filmde aslında aydın-imam ilişkisinde de var. İmam içinden Aydın’a çok öfkelenmesine rağmen karşı karşıya geldikleri anda ‘Siz güçlüsünüz’ teslimiyeti içinde bir tavırda değil mi? Tabii. Aydın’la olan sahneleri boyunca bence dilenerek de değil... Tam tersi o gücün karşısındaki ezikliği ve çaresizliği... İaşe istemek de değil o. Adam perişan, sokakta kalacak yahu, daha ne yapsın. “Allah rızası için bize para ver” demiyor, “Borcu halledeceğiz biraz sabır” diyor. Beş kişi bir imam maaşıyla geçiniyor. Ne yapsın bu adam? Bu adam bu güce mecbur. O gücü kabul ederek davranmaya mecbur. Nejat İşler’in oynadığı kardeş, o gücü reddeden bir karakter ama... Sağlam bir duruşa ya da ideolojiye bağlı olarak reddetmiyor ama. Hayatı kopardığı ve kendini alkole verdiği için reddediyor. “O imam maaşıyla beş kişi geçindirmeye çalışırken, sen imam maaşıyla içiyorsun değil mi bu içkiyi” diye sorarlar adama. Sadece kafası iyi olduğu için o tavırda olmak hoşuna gidiyor onun. O gerçeklikle baş edebilmek için sürekli içiyor. Esrik dolaşıyor. Sağlam kafada olsaydı, başka şeyler konuşuyor olabilirdik. Normalde o tür karakterlere çok kızmamıza ya da onları reddedecek olmamıza rağmen şömine sahnesinde onu da haklı buluyoruz. En azından ben böyle hissettim. Çünkü öyle hissetmek istiyorsunuz. Çünkü isyan her zaman çok caziptir ama biz beceremeyiz. Neden? Geçen sene Gezi’de isyan edilmedi mi? Ahhh... Keşke. O 90’lı gençliğin yaptığı Türkiye’de bir milattır. Bundan sonra kimse Gezi’yi yok sayarak siyaset yapamaz. Hiç kimse Gezi’yi yok sayarak holding işlerini de yürütemez. Hem de 90 gençliğinden geldi, hiç beklemedikleri yerden değil mi? Hiç beklemedikleri, hiç çalışmadıkları yerden geldi. Ve o kadar güzel oldu ki. 90 gençliğinin bu direnci ve isyanı benim gibi toplumdaki birçok insanı niye şaşırttı? Çünkü biz mızmızlanmayı çok severiz ama hiçbir zaman isyan etmeyiz. Kapalı kapılar ardında, kahvehanelerde ya da meyhanelerde dertleşiriz sürekli. Ondan sonra unuturuz. İsyan etmeyi öğretmek 90 gençliğine düştü, çok da iyi oldu. Bizim çocuklarımız çok daha mutlu bir ülkede yaşayacaklar, ondan emin olun. Yoksa umudumuzu kaybetmek için o kadar çok sebep var ki, sabaha kadar sayabilirim size. İlk üçünü söyleyin. Demokrasi yokluğu en önemlisi. Gelir dağılımındaki büyük eşitsizlik. Demokrasi olmayınca bu da olmuyor. Korku. Demokrasi yok ve korku var. Ve korkunun yarattığı otosansür. Bu sansürlerin en tehlikelisi. Biri size bir şeyi yasaklar ve siz onunla mücadele edersiniz. Ama siz kendi kendinizi yasaklamaya başlarsanız o felaket. Turnelerde sizin Anadolu’da neredeyse gitmediğiniz şehir kalmıyor. Bizim şehirde yaşadığımız buhranların nasıl bir karşılığı var oralarda? Yolsuzluk, rüşvet hiç kimsenin umurunda değil. Tabii yönetenler de bunu bilerek davranıyor. Çünkü Türkiye’de herkes küçük bir işletme. Adam 2000 TL’lik maaşıyla bir tane Doblo almış. Karısı çalışıp 1500 TL alıyor, oğlu çalışıp 1500 TL alıyor. Yaklaşık 5000 TL giriyor eve. Doblo’nun taksidi ödeniyor mu, ödeniyor. Aman düzenim bozulmasın. “Benden mi yedi” diyor. Gelir dağılımının adaletsizliği üzerinden herkesi böyle bir küçük işletme gibi yaparsanız, bu insanları sarsmak, “İsyan edin” demek çok zordur. “Abi Doblo’nun taksidi” der size. Böyle bir korku. Bu tüm dünyada yönetenlerin hep işine gelmiştir. Mesela, aileyi çok savunurlar ve herkesin aile olmasını isterler. Aile tehlikesizdir çünkü onlar için. Aile işin içine girdiği zaman sorumluluk başlar. Bunlar dünyanın tüm yönetenleri için son derece faydalıdır. Din son derece faydalıdır. İsyan etmekten alıkoyar bunlar sizi. Muhafazakâr yaşam tarzının ve oradan gücünü alan türde bir mahalle baskısının Anadolu’da son dönemde daha da baskın olduğu yönündeki kanaate katılır mısınız? Anadolu’da neredeyse hiçbir yerde içkili lokanta yok. Nerede buluyorsunuz alkolü biliyor musunuz? Evlerde. Yıllardır Türkiye’de en çok içki nerede satılır biliyor musunuz? Konya’da ve Yozgat’ta. İstatistiklere bakın. Özelleştirilmeden evvel TEKEL’in hangi şehirlere ne gönderdiğine bakın. En çok porno film nerede satılıyordu diye sorun. Yanıt yine Konya ve Yozgat. Yıllardır bu böyle ve bunu herkes biliyor. Bir şeyi bastırırsanız alttan fışkırır. Yeraltına iniyor... Tabii ki. Soruyorsunuz “İçki nerede içilir” diye. “Yok abi öyle bir yer” diyor. E peki siz nerede içiyorsunuz? “Evde içiyoruz abi” diyor. Evde içiyor ama işletmesinde onu satmamayı kabul ediyor. Tabii ki. Aman neme lazım, işletme ruhsatımızı alırlar elimizden. Kimse “Sakın satma” demiyor. Ama bu korkularla o bir anda satmaktan vazgeçiyor. İşte bunlar çok tehlikeli. Bütün bu konuştuğumuz şeyler otosansür adı altında toplanabilir ve en tehlikelisidir. İlerde çok kötü patlar çünkü. Toplum tarihini incelediğimizde sebep-sonuç ilişkisinin böyle olduğunu bütün toplumlarda görürüz aslında. İlk biz değiliz. Son da olmayacağız. Yekta Kopan yazısında anlattı; Cannes’da filmi izledikten sonra gelip size “Nuri Bilge’nin bu yıl tek rakibi var, o da sensin” demiş. Şöyle yorumlar da okudum: “İyi ki üç defa reddetmesine rağmen Haluk Bilginer rolü kabul etmiş yoksa Altın Palmiye’den olacaktık.” Sağ olsunlar iltifat ediyorlar tabii. Bu filmin Palme d’Or alması bence çok daha önemli. Gerçekten böyle düşünüyorum. Bu Türkiye sineması için de çok önemli, Türkiye’de sinema yapmaya başlayacak gençler için de çok önemli. 20 yaşındaki bir genç Nuri Bilge’nin hayatına bakacak. Koza diye bir kısa filmle başlamış, bak şimdi ne olmuş. Bunlar çok güzel örnekler. Eskiden olimpiyatlara katılan sporcular bahane diye “E tesis yok bizde” derdi. E tesis mi vardı da Nuri Bilge Ceylan, ‘Mayıs Sıkıntısı’nı çekti tek kamerayla. Ekibin tamamı beş kişi. ‘Demek ki olabiliyormuş’un ispatı bu. Siz de yapın, siz de yapabilirsiniz. Direnin, inandığınız şeyi yapmaya devam edin. Bu sadece sinema yapacak gençler için değil, herhangi bir şey yapmak isteyen gençler için de çok güzel bir örnek. Türkiye’deki kültür piyasasıyla ilgili ne söylersiniz? Devletten herhangi bir beklentiniz var mı? Hiçbir beklentim olmadığı gibi, gölge etmesinler başka ihsan istemem. Ben 25 yıldır Türkiye’de tiyatro yapıyorum, ilk kez ‘Oyun Atölyesi’ Kültür Bakanlığı yardımını almadı. Vermediler. Neden? Gezi’yi desteklediğimiz için. Bu kadar basit ve net. Onlar da biliyor böyle olduğunu, ben de biliyorum. Ama ‘9. Madde diyorlar’. Güya turne yapılmadığı içinmiş bilmem ne. Turnenin Allah’ını yapıyorum, benim kadar turne yapan yok. Yalan dolan. Bize vermediler, Genco Erkal’a vermediler, Ankara Sanat’a vermediler. Onların vereceği paraya ihtiyacımız olduğu için değil. Ama davayı açtık, hiç değilse davayı kazanmış olalım diye. Yoksa verdikleri en yüksek rakam geçen yıl 70 bin TL’ydi. Benim bir yıllık gazete ilanım bile değil o. Ama bu sembolik miktarı bile bizden esirgeyip daha önce hiç tiyatro yapmamış bir kuruluşa iki ayrı destek vermek... Kim onlar? Hiçbir fikrim yok! İki ayrı oyuna destek veriyorlar ama tek şirket hepsi. Hakikaten adlarını bile bilmiyorum. Ankara’da bir tiyatro. Türkiye’de kültür sanatla nasıl bir ilişkimiz var bizim? Bizim kültürle olan ilişkimiz nesne ilişkisi. Bu saçmalıkları atlatmış, özgürleşmiş ve demokrasiyle yaşayan ülkelerde bu ilişki ihtiyaç. Sanatla ve kültürle olan ilişki kendini daha iyi hissetme ve doyum sağlama için. Bizdeyse direkt nesne ilişkisi. Şuradan bir örnek vereyim: “Tanıdın mı amcayı bak” diyor çocuğuna. E amca orada, sen ilk önce bir “Merhaba” desene. Yok, çocuğuyla konuşuyor siz orada masasınız. “Bir fotoğraf çekinebilir miyiz?” Çektirme ifadesine ne olduysa, Türkçe de bozulmuş! Çekindikten sonra da yüzünüze bile bakmadan gidiyor. Bir nesne var artık elinde: Bir ünlüyle fotoğraf. Ne olacak o fotoğraf? Yarın çöpe atılacak ondan eminim. İlişki bu. Eğlence. Bizim kültür sanat diye tarif ettiğimiz şeylerin yüzde 99’u eğlence endüstrisi. Hâlâ ergeniz biz. Çünkü neden? Bizim babamız ölmedi hâlâ da ondan. Hâlâ yaşıyor. İçimizde! Kim o baba? Ooooh ohoho... Oto-sansürlettirmeyin beni. Türkiye’nin babası. 90 yıldır bir tane. Yani, içimizdeki Atatürk’ü mü öldürmemiz lazım? Atatürk’ü öldürmeyeceğiz. Atatürk’ü olduğu gibi anlamaya çalıştığımız zaman onu daha iyi analiz edebileceğiz. Atatürk’ü insan olarak anlayabileceğiz. İkon olmaktan çıkarıp, insan olarak anlamak gerekiyor. 90 yıldır sadece tapınmakla meşgulüz. Ak Parti döneminde de böyle mi devam etti sizce? E etmek zorunda çünkü aykırı olur tersi. Statükoyu bozarsanız iktidara da gelemezsiniz. Status quo! Bunu sadece Atatürk diye de geçiştiremeyiz. Bu, tamamıyla bir algı ve yaşama hali. Yaşama tutunma hali. Başka türlü tutunamıyoruz, bize hep bir baba lazım. Babasız olmuyor. Biz babalarımızı öldüremedik.T24
18 Öncesi ve Sonrası Fotoğrafla Severek İzlediğimiz Dizi ve Filmlerin Görsel Efektleri
etiket
Hepimiz film ve dizi yapımcılarının görsel efektler için teknolojiden yardım aldıklarını biliyoruz. Fakat bu sahnelerin aslında nasıl göründüklerine yakından bakmak biraz hayal kırıklığı yaratabiliyor.  İşin teknik boyutuna değinmek gerekirse, arkada görülen yeşil ve mavi perdelerin illa yeşil ve ya mavi olmalarına gerek yok. Herhangi bir renk de olabilir fakat önünde duran objelerle ve aktörlerin kıyafetleriyle aynı renkte olmamaları gerekli. Bunun sebebi ise bir bilgisayar programı sayesinde o karede bulunan belirli bir rengin yok edilip yerine istenen sahnenin eklenmesi. Mesela aktörün kıyafeti ile arkasındaki perde aynı renk olsaydı aktörümüzün bir bölümü şeffaf görünürdü. İyi eğlenceler dileriz...
Reklam