onedio
Orhan Pamuk: 'Erdoğan, Soma Faciasında Başarısız Oldu'
Orhan Pamuk, 'Seçimlerle değil, ekonomik büyümeyle bir değişim olabileceğine inanıyorum. Büyüme önünde sonunda özgürlük ortamını getirecek' dedi'Yılın Avrupa Müze Ödülü'nü Masumiyet Müzesi'yle Türkiye'ye getiren Orhan Pamuk , Başbakan Tayyip Erdoğan 'ın Soma faciasında başarısız olduğunu söyleyerek, 'Soma’ya, orayı yatıştırmaya gidiyor. Sonra oradan, daha büyük bir yangınla dönmesini başarısızlık olarak görüyorum. Gezi’ye de kutuplaşmayı artırıcı bir tepki veriyor. Belki karşılığını seçimde alıyor. Ama uzun vadede çok zararlı olduğunu düşünüyorum. Kutuplaşmanın olduğu yerde iş güvenliği, düşünce özgürlüğü olmaz' dedi. Yeni bir roman üzerinde çalıştığını anlatan Pamuk, müzesi için yaptığı çalışmaları ve Türkiye'deki siyasi ortamı anlattı. Hürriyet gazetesinden Çınar Oskay 'ın söyleşisi şöyle: İtiraf edeceğim. Kusura bakmayın, müzeyi yeni gezdim. Mükemmel bir müze. Yurt dışından ödül geliyormuş galiba yine? -Çok da sevinemeyeceğim bir zamanda geldi. Maden kazası sonrası… İnsan sevincini çok ifade etmek istemiyor. Siz bir roman yazarısınız. Neden bir müze kurdunuz? Büyük bir riski göze aldım. Romancılığı bir bakıma bırakmak, dünya müzeciliğin geldiği yere yetişmeye çalışmakta başarısız olmak… Zaten edebiyatta meşhur olmuşum, bunu riske atıyorum. Neden peki? Son 15 yılda müzecilik dünyada tamamen değişti ve müzeler 1850’lerde romanların olduğu yere geldi. Korkunç bir gelecek vaat ediyor. Nasıl bir gelecek? Müze tapınak mıdır yoksa yeni bir forum mudur? Ünlü bir makalede bu sorulur. Tapınak çok yüce; eşitlik anlayışına uymuyor. Bu ayrımda foruma daha yakınım. Ama unutmamalı ki Masumiyet Müzesi’nde aşk tapınağı havası da var. Kemal’in Füsun’a aşkının tapınağı [Müzeye ismini veren romanının kahramanları]. Bu müzeyi kendi mutluluğunuz için açtığınızı söylemiştiniz… Yıllar sonra, sırf kendi mutluluğum için müze kurduğumu hissediyorum. İlk başta çok bireyseldi. Belki sonunda açmayacağım bir mücevher olarak düşünürdüm. Ama içimden bir aşk romanı yazmak ve oradaki eşyaları sergilemek geliyordu. Müzeyi o hikâyenin tapınağı haline getirmek... İlk başta sosyal olarak başarılı olacağını düşünmüyordum. Açılalı iki buçuk yıl oldu. Her sene 70 bin kişi ziyaret etti. Ve düşmüyor. Biletten kazandığıyla yürüyor. Müzeyi kendi kaynaklarınızla mı kurdunuz? -Yüzde 90’ını ben finanse ettim. 2010’da devlet desteği vardı. “Orhan Pamuk devletten destek alıyor” densin istemedim. Geri verdim. Nobel’den kazandığınız maddi ödüle denk bir maliyeti varmış… -Aşağı yukarı öyle oldu. Müze bir vakıf, yani kâr amaçlı değil. Nobel’den gelen İstanbul’a gitsin. Müzeyi açtıktan sonra da finanse edeceğim sanıyordum. Ama masraflarını karşılıyor. Ne yaşatmak istiyorsunuz buraya gelenlere? Müzeye gelenlerin yüzde 55’i kitabı okumamış. Bundan çok memnunuz. Romanı okumamışsa bile müze bir atmosfer sunuyor. 1950’ler 2000’ler arasında İstanbul’daki orta sınıfın hayatını resmediyor. O dönemin eşyaları, oyuncaklar, sinema biletleri, gazeteleri, kadınların kullandığı takılar, ayakkabılar, apartman levhaları, biblolar, perdeler, çerçeveler, kibrit kutuları, radyolar, televizyonlar… Müzede, o dönemde yaşarken gördüğünüz her şeye dair bir kompozisyon ve eşyaları birleştiren aşkın hikâyesi var. Eşyaları toplamanız ne kadar sürdü? -İlk eşya binanın kendisidir. 1998’de aldım ve 2012’ye kadar eşya topladım. Eşyalara bakarak Füsun’la Kemal’in aşkını yazdım. Kahramanlarımı hayal etmenin zevkini yaşadım. Bir göz zevki. Nişantaşı, Çukurcuma, Cihangir’deki hayat... Ben de bir zamanlar buralardaydım. İstanbul’da bu tür bir müzecilik yapılabilir miydi acaba? -Ben yaptım işte. Sizinki bir kurgu, sizin hayal gücünüz… Bu şehirde yüzlerce yıldır yaşanmış onca hikâye var ama biz bunu Topkapı’da, Arkeoloji Müzesi’nde göremiyoruz. -En büyük eksiklik büyük bir İstanbul müzesi. Topkapı, Osmanlı İmparatorluğu’nun değil Osmanlı insanlarının müzesi olmalıdır. Padişahların değil, sıradan insanların hikâyesi de olmalıdır. ‘Benim Adım Kırmızı’da anlattığım Ester’in günlük eşyasını, şehrin dokusunu ve değişimini göstermelidir. Şehir müzesi, küçük yapılacaksa yüzyıllara, konulara göre ayrılabilir. Hollanda’daki bir müze sıradan insanların basit eşyalarını gösteriyor ve insanlar koşarak eşyalarını getiriyor. Herkes kendinden geriye bir şey kalsın ister. Hayatımızı başkalarıyla paylaşmak ve insanlığımızı açmanın zevkidir bu. Açtıkça ruhunun derinine inersin. Buraya ‘20’inci yüzyılın ikinci yarısındaki İstanbul günlük hayatının müzesi’ denildi. Bence burası aynı zamanda bir aşk müzesi. Siz de “Sevgililer buraya gelsin ve öpüşsünler” demişsiniz. -Müze bekçisi arkadaşımız tembihlidir, ‘Öpüşmek serbesttir’ diye. Romanda yan yana gelmenin sınırlı olduğu bir aşk kültürünü anlatıyorum. İnsanlar 1960’larda Saray Sineması’nın locasına öpüşecek başka yer olmadığı için giderlerdi. Arabayla Dolmabahçe’de çay içer, karanlıkta el ele tutuşurdu, sinemaya giderdi. Daha da bir şey olmazdı. Devlet müzesi otoriterdir. Bekçi size ne yapacağınızı değil ne yapamayacağınızı söyler. Pusuda bekler, çiklet çiğner, öpüşürseniz hemen sizi yakalar. Çocukluğumda müzeler devlet daireleri gibiydi. İnsan korkardı. Annem beni Topkapı’nın Çin koleksiyonuna götürürdü. Şahane bir Çin porseleni koleksiyonu olmasına rağmen çok sıkılırdım. Çin’e gittiğimde ‘En iyisi Topkapı’dadır’ dediler. Ama koleksiyonun sunuşu, ‘Aman ha dokunma’ şeklinde olduğu için sıkılıyorsun. Avrupa’nın dışındaki bütün ülkelerde vatandaş kutsal emanetleri bozacak zihniyeti vardır. Müzedeki eşyalar kutsallaşmamalı. Eskiden ‘müzelik’ diye bir kavram vardı. Bugün artık her şey müzelik. Masumiyet Müzesi’ndeki, yan yana gelmenin zor olduğu zamanlardaki bir aşk. Bugün böyle bir aşk mümkün mü? -Cumhuriyetçi, laik, orta veya üst sınıf samimi şekilde Avrupalı olmak istiyor. Fakat iş evlendiğinde bakire olmaya gelince Avrupalılık falan kalmıyor. Oradaki muhafazakâr dürtü, Avrupalı olma özleminden baskın. Gerçi Fransa’da röportaj yaparken oradaki gazeteciler, “50’lerde Fransa’da da böyleydi” diyor. Hem de Fransa’da! Peki romandaki, âşık olunan Füsun figürü gibi kadınlar görüyor musunuz bugün? -Çok değişiklik yok aslında. Erkek kadında kendi yansımasını görmek istiyor. Kadını kontrol etme talebini aşkında meşrulaştırıyor. Bunlar sürüyor. Günümüzün Füsunları belki bir ofiste çalışıyor. Ama hâlâ egoları yüksek erkeklerin arasında yaşayabilmek için manevralar yapıyor. Erkekleri idare ediyor. Güçlü erkeğin ilgisinden cezbolmuş ama tam da ne yapacağını bilemeyen kadınlar... 50 yıl önce de böyleydi, bugün de. Bu bence modernlikle erkekliğin karşılaşmasıyla başladı. Bugünün erkekleri Kemal gibi âşık olmuyor sanki… -Günümüz insanı daha yüzeyseldir, diye düşünenlerden değilim. İnsanlar halen Kemal gibi âşık oluyor. Aşk insanın kontrol gücünü, mantığını düşürüyor ve bize saçma şeyler yaptırıyor. Şu röportajı bile o durumda olan yüz binler okuyacak. Belki iletişim yolları değişikti. Ama eminim ki bugün muhafazakâr Türkiye’de, Kayseri’de Malatya’da utana sıkana flört eden, bakışlarla, el jestleriyle iletişim kuran âşıklar var. Bazıların sandığı gibi “Ohoo, biz bakirelik meselesini geride bıraktık” gibi bir şey yok. Aslında aşk, cinsellikten daha çok ondan önceki konuşmadır, pazarlıktır. Hikâyeyi cazip kılan odur. Kitapta Kemal mutluluk için basit bir reçete sunuyor: Mutluluk insanın sevdiğiyle yan yana olmasıdır. Sizce de mi böyle? -Evet. Âşıksınızdır; pek de umut yoktur ama kafanız size saçma sapan ümitler verir. Olmayacağını bilirsiniz ama gövdeniz, kimyanız size ihanet eder ve o masaya, sevdiğinizin yanına oturmak istersiniz. Kitap zengin, şımarık ve iktidarı seven erkeğin kırılgan bir kıza yaptıkları... Bu tür aşk takıntılarının değişmeyeceğini düşünüyorum. Kültür değişir, gül suyu sürülmüş mektup değil de Facebook’tan mesaj gönderirsiniz. İleride bugünün müzesini yapacak olsanız, bizim hayatımızı tanımlayan eşyalar neler olurdu? -Telefon kartı bitti. Ama Paris’te gördüm, insanlar pazar günleri buluşup birbirlerine biriktirdikleri telefon kartlarını veriyor. Teknoloji değiştikçe eşyalar değişiyor. Cep telefonu, akbiller, paralar, çakmaklar... Bir gün şu iPhone da bize hüzün verecek, değil mi? -Bugün sadece bir telefon. Bir süre sonra, üzerine anlamlar inşa ettiğin bir şey oluyor. Geçmişteki yaşamımızın bir anlatısı... Kierkegaard’dan bir alıntı yapıyorsunuz: Mutlu insan şimdiki zamanda yaşar, mutsuz olan ise geçmişte ya da gelecekte… Kitabınızın ilk cümlesi: “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum…” Hayatın en mutlu anı var mıdır? -Evet. Elbette en mutlu anımızı bulabiliriz. O mutlu anı yaşarken de onun en güzel olduğunu kabul etmek istemeyiz çünkü etmemiz, bundan sonrasının daha kötü olacağının kabulüdür. En mutlu an, hayatın bir başı ve sonu olduğunu çağrıştırır. Bunu da istemeyiz, çünkü hayatımızı hep ucu açık olarak düşünürüz. ‘True Detective’ diye bir dizi var. İzliyor musunuz, bilmiyorum. Romanın yerini tutacak televizyon dizilerinin en iyi örneği diyorlar… -Bizde daha yok çok şükür. Diziler rakip olmuyordu çünkü yeterince iyi değildi. Ama son iki yılda iyi diziler çıktı. Son derece incelmiş anlatılar, adeta James Joyce ya da Saul Bellow gibi yazılan senaryolar... Edebi romanlar gibi. Bunlarla rekabet etmek zor, deniyor. Ben henüz izlemedim. İzleyip, üzüleyim mi sevineyim mi bilmiyorum. ‘True Detective’te aşık olduğu karısından, çocuklarından kopan, başına korkunç olaylar geldikçe aydınlanan, kendisiyle yüzleşen bir dedektif bir sahnede, “En güzel günlerinizi, yaşarken anlamazsınız, değerini bilmezsiniz, ta ki kıç kanseri olup hanyayı konyayı görene kadar!” demişti. Söyledikleriniz bana bu sahneyi hatırlattı. Siz hayatınızın en mutlu anını biliyor musunuz? -Çok zor bir soru soruyorsunuz. Kemal “Hayatının en mutlu anı” diyor çünkü hayatının son 15 yılı, o mutlu yılı hatırlamakla geçiyor. Zavallıcık, müzesini bile yapıyor. Benim, hayatımın en mutlu anı neymiş diye düşünmem için mutsuz olmam lazım. Eski güzel defterleri karıştırmam lazım. Hayatımın özellikle mutlu bir dönemindeyim. Bunu utanarak söylüyorum. Romanlarımda da mutluluk ayıp bir şey gibidir. Madenci işçiler geliyor aklıma bunu söylerken. Ödülü Soma’ya adadınız. Bu çağda, Sanayi Devrimi koşullarında, köleler gibi çalıştırılıyor güzelim insanlar. Karbonmonoksit düzeyi normalin 10 katı, işçilere verilen maske 1993 yapımı çıktı... Ne hissettiriyor bunlar size? -Soma’daki facianın pek çok cephesi var. Bizde insan hayatı ucuzdur; bunu hepimiz biliriz. Bu yüzden yıllarca işkence yapılabilir; çok rahat trafik kazaları olur. “Merak etme bir şey olmaz abi” bizim milli ideolojimiz. Bu cümle, yasayla kontrolün olmadığı yerde, kapitalist yatırımcının yoksul vatandaşı pestil gibi ezdiği düzenin sloganıdır. İdare ederiz abi! Hiçbirimiz görmedi mi benzin istasyonunda sigara içeni? Eğitime değil askeriyeye masraf yapılır. İş yerlerindeki koşullara dikkat edilmez. Bunun kalbinde insan hayatına saygısızlık var. Bu hiç değişmez mi bizde? -Düşünce özgürlüğü olmayan, her eleştiriyi askeri darbe olarak yorumlayan bir ortamda değişmez. Çok kutuplaşma var. İşte Pendik tersanesi… Bir günde değil belki ama senede 300 kişi ölüyor orada da. Dört yıldır güya iş güvenliği sağlanacak. 12 yıldır hükümetsen, değiştirmek sana düşer. Her kötülüğü hükümet yaptı demiyorum. “Bir şey olmaz” demek geleneğimiz değil mi? ‘Kar’ romanından sonra romancının işi bütün karakterleri anlayabilmektir, demiştiniz. Recep Tayyip Erdoğan’a bakarken, bir romancı olarak, onun bakış açısını anlayabiliyor musunuz? -Soma’ya, orayı yatıştırmaya gidiyor. Sonra oradan, daha büyük bir yangınla dönmesini başarısızlık olarak görüyorum. Gezi’ye de kutuplaşmayı artırıcı bir tepki veriyor. Belki karşılığını seçimde alıyor. Ama uzun vadede çok zararlı olduğunu düşünüyorum. Kutuplaşmanın olduğu yerde iş güvenliği, düşünce özgürlüğü olmaz. Çünkü ‘Ya ben ya hiç’ haline geliyor. Okmeydanı’nda Cemevi’nde oradaki çatışmaları seyreden 30 yaşında bir genç vuruldu, öldü. Yine bir Alevi. Ülkedeki gidişat sizi huzursuz ediyor mu? -Kutuplaşmanın sonucu olarak, Alevi ve Sünni şeklinde Türkiye’nin bölünmesini, siyasetçilerin “Daha çok oy alayım” diye bu aleve benzin dökmesini iyi görmüyorum Neler bekliyor bizi önümüzdeki günlerde? -Cumhurbaşkanı, TBMM seçimlerinde çok kolay değişmez. AKP’nin gelecekteki başbakanına da bağlı. Seçimlerle değil, ekonomik büyümeyle bir değişim olabileceğine inanıyorum. Büyüme önünde sonunda özgürlük ortamını getirecek. Bireyin kendine duyduğu saygı otoriter söylemlere karşı daha büyük tepkileri doğuracak. Ya bu söylemden vazgeçilecek ya da insanlar Gezi’deki gibi öfkelerini dile daha sık getirecek. Umarım bu çatışmacı üslup sona erer. Taraf seçmeyi de eleştiriyorum. Çünkü hükümeti eleştirdiğim gibi askeri darbeyi de eleştiriyorum. Açık toplum ve özgürlük olsun istiyorum. Böyle mi görüyorsunuz? Bir tarafta hükümet, bir tarafta ise askeri özleyenler mi var? -Diğer taraf geniş bir koalisyon. Özgürlükçü yeni kesim var, sadece 12 yıldır hükümette olmasına yeter diyen de var. Ben de varım. Herkes var. Muhalefetin zayıf noktası da bu; çünkü ortak ses bulamıyor. Böyle bir ortamda hükümete desteğini artıran bir kitle de oluştu. -Kitleyi bırakalım ama kalemşörler var. Onları çok fazla mahcup etmek istemem, kendi kendilerini mahcup ediyorlar. Hükümetin tavırlarını destekleyen ve kenetlenen kitleyi nasıl yorumluyorsunuz? -Aslında o kitle dışarıdan bakıldığı kadar akılsız değil. Hükümetin otoriterlik ve yolsuzluk düzeyindeki hatalarının hepsini görüyor. Ama ekonomik büyümeden memnun ve oy veriyor diye bakıyorum. O yüzden umutsuz değilim. Bir önceki röportajımızda ‘Tüm toplumlarda böyledir; muhafazakâr ve liberal kanat çatışma halindedir” demiştiniz. Türkiye’de olan, bu tür normal bir ayrışma mı? -Benim için hiçbir zaman her şeyiyle iyi ya da kötü adamlar olmadı. Siyah-beyaz değil. Bu çatışmada hükümetin alttan alması gerektiğini düşünüyorum. Medya 10 yıl evvel ne diyordu: “Askerler olmazsa laiklik konusundaki kazanımlarımızı ve özgürlüklerimizi kaybederiz” Gezi’yi benim için değerli kılan, askerler olmadan da özgürlüklerin korunabildiği düşüncesiydi. Bunu yapabilecek bir ülke olduğumuzu fark etmek... Halkın “Özgürlüklerimize tecavüz ederseniz, onları savunuruz” halini seviyorum. Ama “Taş atarım, hükümeti deviririm” anlayışını doğru bulmuyorum. Duvara, gazetedeki “Kısmen özgür Türkiye 3 basamak geriledi” haberinin kupürünü kesip yapıştırmışsınız. -Nerede yaşadığımı hep bileyim. Bu meselelere üzülüyor musunuz, sizi nasıl etkiliyor? -Utanıyorum. Ekonomik büyüme ve Ortadoğu’da demokrasiyle yönetilmekle yurt dışında kazanılmış bir itibar var. O başarıyı Twitter’ı kapatan çıkışlarla çöp tenekesine atmak... Bunları görünce, “En iyisi ben romanımla meşgul olayım” diyorum. İnsanlar sizi eleştirmeyi seviyor. Onca şey olurken “Orhan Pamuk romanına takmış” gibi eleştirileri nasıl karşılıyorsunuz? -Bu eleştiriye olumlu bakıyorum. Demek ki bana değer veriyorlar, bir şey söylememi istiyorlar. Bu bir şeref. Konuşursam ‘onların kafasındaki” şeyleri söylerim diye bekliyorlar! Bu benim için bir iltifattır! (Kahkaha atıyor) Hay Allah! Ben de ciddi ciddi dinliyordum tam... Peki… Hayatınız nasıl bugünlerde? -Çok çalışıyorum. Yapı Kredi Yayınları’na geçtim. Kitaplarla ilgileniyorum. Müzenin sorunlarının peşinden koşuyorum. Bir manifesto yazdım. Berlin’de bu işin önde gelenleriyle müzelerin geleceğini konuşacağım. Bir de edebi işlerim var. Romanımı bitiriyorum. Memnunum. Çalışmayı çok severim. Eskiden olduğu gibi her gün saatlerce yazıyor musunuz? -Siz gelmeden beş dakika önce yazıyordum. Biraz utanarak söylüyorum, hayatımda ilk defa altı yıl ara verdim. 40 yıldır böyle bir ara olmamıştı. Bunun nedeni bize bu ödülü getiren müzedir. Vitrinlerin kompozisyonları iki yılımı aldı. Romanı erteleyip durdum. Herkesin önünde kendimi ayıplıyorum ki romanı artık bitireyim. Yeni kitabınızı bekleyenlere bir tüyo verebilir misiniz? -Romanım çok güzel gidiyor, memnunum. Bunu söyleyeyim. Yazarlar bunu genelde söylemez mi? -Depresyon zamanları, romanınızdan memnun olmadığınız zamanlar da olur. Şu an memnunum, çünkü gül bahçesindeki fazlalıkları takır tukur kesip atıyorum. Bu en zorudur. Çünkü attığınız her kısım hayatınızın 15 günüdür, bir ayıdır. Roman onu mükemmel yapma azmi ve korkusuyla başlar. 40 yıldır roman yazıyorum. Hala ilk kitabını yayınlayan romancı gibi titriyorum. Ustalık diye bir şey yok. Her seferinde aynı korku... Yıllarca çalışarak kazandığınız okurlarınız vardır ama romanınız kötü olursa bir sonrakini almazlar. Nobel filan da dinlemezler yani… Nobel alıp unutulan yazarlar var. Kitaplarım 62 dile çeviriyor; Etiyopyaca, Moğolca... Bu üzerimde bir baskı. Yurt dışında nasıl şeyler yaşıyorsunuz? Başınıza ilginç şeyler geliyor mu? Tepkiler Türkiye’nin politikasıyla hep değişiyor. Türkiye’nin son bir buçuk yılda edindiği kötü bir politik imajı var. Siz oturuyorsunuz hayatınızın 12 yılını verip bir aşk romanı yazıyorsunuz. Oradaki ilginç şeyleri müze yapıyorsunuz. Ve yöneltilen ilk soru politikaya dair oluyor. İtibarlı bir gazeteyle masaya oturuyorum; ilk soru Putin hakkında, Erdoğan hakkında, Berlusconi hakkında! Daha doğrusu yalnız bir tanesi aslında! (Yine kahkahayla söylüyor) Konuşmaya buradan başlamayınca da iş ‘siyaset konuşamıyor musunuz yoksa’ya geliyor! Umberto Eco’ya dedim ki “Erdoğan sorularından bıktım.” O da “Berlusconi sorularından bıktım; bunları konuşmayalım” dedi! Haydi bize güzel bir şey söyleyin bitirirken… Bugün pazar… O kadar kötümser değilim. Artık Türkiye, bir kişinin yanlış kararlarıyla kalıba sokup sınırlandırabileceğiniz bir ülke değil. Geleceğe inanıyorum. Erdoğan’ın başarısı son minvalde bu ekonomik büyüme. Başarısıyla bizi sınırlı bir özgürlüğe itebiliyor. Ama paradoks şu ki kendimize güvenimiz ekonomiyle artıkça daha çok özgürlük talep ederiz. Elde etme konusunda da daha başarılı oluruz. Bir siyasi parti bunu kolay kolay bozamaz. Yurt dışında negatif bir Türkiye algısı oluştu dediniz. Ama insanlar bir yandan görkemli bir başkaldırı, güzel bir ruh görmediler mi Türkiye’de? -Bu doğru. Gezi’den şu çıktı: Baskı yapan bir hükümet ve polis var ama öte yandan da Taksim Meydanı’nda pasif direniş gösteren, Kafka okuyanlar da var. Hem de iyi Türkler sadece bunlar değil. Bizde böyle daha çook insan var! Güzel insanlar…T24
Haftanın Magazin Bombaları
Magazin dünyasının usta kalemi Sinan Özedincik, geçtiğimiz haftaya damga vuran olayları Sabah.com.tr'ye değerlendirdi. İşte ünlüler dünyasından son dedikodular, perde arkasında yatan olaylar... Belçim Bilgin, eşi Yılmaz Erdoğan'dan boşanacağı iddialarını yalanladı. 67'nci Cannes Film Festivali için Fransa'da bulunan Bilgin, 'Boşanma iddiası dedikodu. Bu dedikodunun böyle acılı bir günde manşete taşınması üzücü' dedi. Sürekli yan yana görüntülenmeyen çiftlerin kaderi mi bu dedikodulara maruz kalmak? Yoksa çiftin arası gerçekten açık ve bunu şimdilik saklıyorlar mı? Belçim Bilgin ile eşi Yılmaz Erdoğan örnek bir çift. O yüzden de onların boşanması herkesi çok üzer. Ben böyle bir şey olacağını düşünmüyorum. Belçim son zamanlarda işiyle çok ilgileniyor. Yılmaz da yeni projeler peşinde. En son Russel Crowe'la bir proje yaptı. Duyduğum kadarıyla şu anda yeni bir senaryo yazıyor. İnsanlar onları bir arada görmeyince bu tarz dedikodular çıkarıyor. Bu çift geceleri restoranlarda, kulüplerde, davetlerde hiçbir yerde göremeyeceğiniz bir çift. Bu yüzden ayrılık dedikoduları buna dayanarak çıkmıştır. Zaten Belçim bunu hemen yalanladı. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz diye her şeye yapıştırdığımız bir söz var. Ben o sözü buna da yapıştırmak istemiyorum. Ayrılık olacağını zannetmiyorum çünkü buna dair hiçbir şey duymadım. Onların boşanması Türkiye'de gerçekten olay olur, şaşırtır herkesi. Bugüne kadar evlilikleriyle herkese örnek oldular ve çok mutlular.ACELE EVLİLİK KARARININ NEDENİ BEBEK Mİ? Oyuncu Pelin Karahan, 2 yıl önce evlendiği pilates eğitmeni Erdinç Bekiroğlu'yla 19 Kasım 2013'te boşanmış, iki aydır birlikte olduğu Bedri Güntay'la da yeniden 'evlilik' kararı almıştı. Önünde hukuki engel olan 'iddet müddeti'nin kaldırılması için önceki gün mahkemeye başvuran oyuncunun 'neden bu kadar acele ettiği' anlaşıldı. Bir aylık hamile olduğu iddia edilen Karahan, bu gerçeği en yakınlarından bile saklıyor. Pelin Karahan hamile mi? Acelenin sebebi bu olabilir mi? Bu konuyu doğrulayan söylentiler var mı kulanıza çalınan? Bu konuyu doğrulayan söylentiler yok. Pelin Karahan hamile değilmiş. Çünkü Pelin, iddet müddetinin kaldırılması için dava açmış. Hamile olan birisi o davayı nasıl açar ki? Davayı kazanması için hamile olmadığı raporunu vermesi lazım. Dolayısıyla iddet müddetinin kaldırılması için mahkemeye başvurması, hamile dedikodularını doğrudan yalanlamış oluyor. MUTLU SON İÇİN İMZAYI ATMALARI LAZIM Yaptıkları ortak basın açıklamasıyla 7 Mayıs'ta ilişkilerinin bittiğini duyuran Ömür Gedik ile Ferhat Göçer, ayrılığa sadece 13 gün dayanabildi. Çift, önceki gün Bebek'teydi. Gazetecileri görünce paniğe kapılan ve barışmaları hakkında konuşmak istemeyen çift, daha önce de birkaç gün süren ayrılıklar yaşamıştı. Magazin dünyasında birçok çift, bir ayrılıp bir barışmış ancak ilişkilerini kurtaramamış ve en sonunda tamamen yollarını ayırmıştı. Ömür Gedik ile Ferhat Göçer de o çiftlerden mi olur sizce? Ömür Gedik'le Ferhat Göçer'in ayrılığı tamamen evlilikle ilgili. Ömür evlenmek istiyor, Ferhat evlenmek istemiyor. İlişkilerinde aslında belli başlı bir sorunları yok. Tek anlaşmazlıkları evlilik. Birbirleri arasında geçimsizlik de söz konusu değil. Sadece bu iş çok uzadı artık evlenmemiz lazım durumu var ve bir taraf evlenmek istiyor diğer taraf ise istemiyor. Bu işlerde genelde şöyle olur; ben sensiz yaşayamıyorum evlenmiyorsak bile bir kere daha deneyelim ne olacak denir. Sonrasında da yine 'ben ne zaman evleneceğim' moduna girilir ve ilişki yine biter. Bu çiftten biri fikrini değiştirmezse sonları yine ayrılık olacaktır. Ferhat Ömür'le evlenmezse, Ömür evlilikten vazgeçmezse bu ilişki yine bitecektir. O yüzden bu ilişkinin sonunun mutlu bitmesi için imzanın atılması lazım. ŞORTLU FOTOĞRAFLARI OLAY OLDU ÇÜNKÜ… Ünlü şovmen Mehmet Ali Erbil ile oyuncu Nergis Kumbasar'ın kızları Yasmin, Nişantaşı'nda çekilen fotoğraflarıyla gündeme geldi. 19 yaşındaki Yasmin'in anne ve babası ise kızlarının giydiği şort yüzünden haber olmasına tepki gösterdi. Mehmet Ali Erbil, '19 yaşında bir genç kız Yasmin. Kendini biliyor ve ona güvenimiz sonsuz. Ne giyineceğine karışmam ve onu kısıtlamam. Kızım nerede ne yapacağını bilir' dedi. Nergis Kumbasar ise şöyle konuştu: 'Yasmin, her genç kız gibi sokakta ne satılıyorsa onu giyiyor. Bu çok normal. Bu konuları konuşmak bana çok saçma geliyor. Kızımın kıyafetlerine ne ben karışırım ne de Mehmet Ali. Arkadaşlarıyla buluşup gezmesi de çok normal. Zaten Yasmin çok çok iyi yetişmiş ve eğitim almış bir kız. Lise son sınıfta okuyor ve eğitimine yurtdışında devam edecek. İnsanların giyim şeklinden ziyade kafa şekilleri önemli. Şekilciliği toplum olarak bırakmalıyız.' Nergis Kumbasar ile Mehmet Ali Erbil'in kızı Yasmin'in mini şortlu fotoğrafları, haftanın en çok konuşulan magazin olayı oldu. O fotoğraflar neden bu kadar olay yarattı? Yasmin'in şortu mini ötesiydi. Etrafın gazeteci kaynadığı Nişantaşı'na o şortla gidince illa ki görüntüleri çekilecekti. Baba Mehmet Ali Erbil'in dediği çok güzel bir laf var, ona acayip saygı duyuyorum; 'Dışına değil, içine bakacaksınız siz.' deyip yani beyne bakacaksınız demek istiyor. Nasıl giyindiği değil, beyni önemli olan. Ben her zaman bunu söylüyorum; Mehmet Ali Erbil yanlarında olmasa da, Nergis Kumbasar kızını çok iyi yetiştirdi. Nergis'in neler yaşadığına, uzun süre çalışmadığına, işlerden koptuğuna, kızını büyütmek için tek başına nasıl mücadele ettiğine zaman zaman şahit oldum. Yasmin şu anda çok gözde olabilir. Dışarıdan bakılınca insanlara havalı, şımarık gelebilir ancak içi belki de bambaşkadır. Çok güçlü bir yapısı, duruşu vardır belki. Bu yüzden erkekler bile yanına yaklaşmaya cesaret edemiyor olabilir. Onu hep kız arkadaşlarıyla görüyoruz. Henüz bir ilişkisini görmedik, duymadık. Bunların yanında sosyal medyada paylaştığı fotoğraflar da kafa karıştırıyor. Genç, güzel, popüler bir kız. İlk gençlik yılları. Kendine özenmesi çok normal. Fakat Türkiye şartlarında bu olayı çok abarttığını düşüyorum, biraz daha dikkatli olması gerekir. Ben annesi değilim, babası değilim, sadece öneride bulunabilirim. Ahkâm da kesmiyorum, öyle olacak böyle olacak diye. Kendi özgürlüğü, kendisi bilir, geleceğini kendisi düşünür ama soyadı ünlü olan bir anne ve babaya sahip. Ünlülerin çocukları sürekli basın tarafından takip altında. Yarın bir gün üzüleceği haberlerle anılmasını istemem. Sonra mutsuz oluyorlar. Önümüzde de birçok örnek var yaşanan. İnşallah bu verdiği görüntünün sonrasında mutsuz olacağı yanlış bir hareket yapmaz. Biraz dikkatli olması gerektiğini düşünüyorum. Bu sadece bir tavsiye. Ebru Şallı ve Harun Tan, 11 yılın ardından tek celsede yollarını ayırmıştı. Şallı'nın birkaç ay sonra şarkıcı Sinan Akçıl'la bir ilişkiye başlaması, eski çiftin arasında gerginliğe yol açmıştı. Hatta Tan'ın Akçıl'ı tartakladığı haberleri, medyaya yansımıştı. Önceki gün Akatlar'daki bir spor salonunda karşılaşan Şallı ve Tan, ayaküstü sohbet etti. İkili daha sonra spor salonunun kafesine geçti ve burada yaklaşık yarım saat baş başa kaldı. Gazetecilerin fotoğraflarını çektiğini fark eden Tan, sinirlenerek kafeyi terk etti. Aralarında soğuk savaş olduğu söylenen eski eşler, buzları eritti mi? Birlikte vakit geçirmelerini bu şekilde yorumlayabilir miyiz? Boşanmış olsalar da onlar anne ve baba. Çocukları için her zaman bir araya gelip konuşmak zorundalar. O gün de çocuklarıyla ilgili meseleleri konuşmak için kısa bir süre konuşmuşlar. O sırada gazeteci fotoğraflarını çekince Harun Tan sinirlenmiş. Boşanırken birbirlerini aşağılayıcı ya da onur kırıcı sözler sarf etmediler. Bu yüzden de bu buluşmalara alışmamız lazım. Çocukları için her zaman bir araya gelip onların durumları, okulları, gelişimleri ile ilgili konuşacaklar. Büyük oğulları Beren, teniste çok ilerledi. Onun yaz eğitim planını da konuşmuşlar o görüşmede. Bu fotoğrafların devamı gelecektir. Sonuçta her şey çocuklar için… Fakat onların sık sık görüşüyor olması yeniden bir araya gelecekleri anlamına gelmez. Harun Tan'ın hayatında biri var mı yok mu onu bilmiyorum. Ebru Şallı'nın sevgilisi Sinan Akçıl da zaten Ebru ile Harun'un iletişimine karışmaz. Neslişah Alkoçlar ve Engin Altan Düzyatan'ın nişan törenine katılan oyuncu Kaan Urgancıoğlu'nun içkiyi fazla kaçırdığı ve gelin hanımın arkadaşı Aslıhan Doğan'a sözlü tacizde bulunduğu iddiası herkesi şaşırttı. İddiaya göre Doğan, sözlü taciz devam edince sinirlenip durumu Alkoçlar'a iletmiş, araya girenler genç kızdan özür dileyen Urgancıoğlu'nu nişan töreni bitmeden mekândan çıkarmış. Ancak ünlü oyuncu, bu iddiaları yalanladı. FULYA UGAN / Sabah.com.tr
Bu Hafta 8 Film Vizyona Girdi
Türkiye sinemalarında bu hafta 1'i yerli 8 film vizyona girdi.X-Men: Geçmiş Günler Gelecek Bryan Singer'in yönettiği ve Jennifer Lawrence, Michael Fassbender, Evan Peters ile Ellen Page'in oynadığı 'X-Men: Geçmiş Günler Gelecek' izleyiciyle buluşacak. Aksiyon ve macera türündeki filmde, X-Men dünyasının tüm kahramanları, türlerinin hayatta kalabilmesi için iki farklı zaman boyutunda savaş verecek. X-Men üçlemesinin sevilen karakterleri, geleceği kurtarmak için 'geçmişi değiştirmek' zorunda kalacakları bir mücadeleye girişecek. Zayıflığın Esareti Catherine Breillat'ın yönettiği ve Isabelle Huppert, Kool Shen, Laurence Ursino ile Christophe Sermet'in oynadığı 'Zayıflığın Esareti' vizyona girecek. Dram türündeki Fransa-Belçika ortak yapımı film, Breillat'ın hayatının sıkıntılı bir dönemini konu ediniyor. Mavi Adam Haftanın tek yerli yapımı senaristliğini ve yönetmenliğini Utku Çelik'in üstlendiği 'Mavi Adam' adlı film. Tamamen İngilizce çekilen filmin oyuncu kadrosunda Alex Dawe, Derya Aslan, Sarper Semiz ve Aydın Orak yer alıyor. Dram ağırlıklı sahneleriyle dikkat çeken film, Irak işgali sırasında kaçırılan yabancı bir arkeoloğun başına gelenlerle birlikte 1991 yılında öldürülen Müslümanları ele alıyor. Şeker Portakalı Dünyada 16 dile çevrilerek 19 ülkede milyonlar satan, 20. yüzyılın başyapıtlarından biri olarak kabul edilen 'Şeker Portakalı' romanından uyarlanan film, sevgiyi kendisi bulmak zorunda kalan ve günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsünü anlatıyor. Marcos Bernstein'in yönettiği ve Joao Guilherme Avila, Eduardo Dascar, Fernanda Vianna ile Emiliano Queiroz'in oynadığı 'Şeker Portakalı', sevgiyi kendisi bulmak zorunda kalan ve günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsünü beyazperdeye aktarıyor. Brezilyalı yazar Jose Mauro De Vasconcelos'un çocukluğundan derin izler taşıyan filmin konusu özetle şöyle: 'Çok yoksul bir ailenin oğlu olan Zeze, hayatın karşısına çıkardığı sarsıntı ve zorlukları hayal gücünün yardımıyla yazarak aşabileceğini keşfeder. Yeni taşındıkları evlerindeki portakal ağacı ise artık en iyi arkadaşı olmuştur.' Aşk, Tutku, Dedikodu Mona Achache'in yönettiği ve Camile Chamoux, Audrey Fleurot, Anne Brochet ile Josephine De Meaux'un oynadığı 'Aşk, Tutku, Dedikodu' izleyiciyle buluşacak. Fransa yapımı film, her yaştan kadının kendisinden bir şeyler bulacağı ve hayatta birçok seçeneğin olduğunu görecekleri bir romantik komedi. Telekinezi Marina De Van'ın yönettiği ve Missy Keating, Marcella Plunkett, Padraic Delaney ile Charlotte Flyvholm'in oynadığı 'Telekinezi', korku severleri sinema salonlarına çekmeyi hedefliyor. Filmde, ailesinin öldürülüşüne tanık olan bir çocuğun başından geçen akıl almaz olaylar anlatılıyor. Cin Haftanın korku ve gerilim türündeki bir başka yapımı, Tobe Hooper'ın yönettiği ve Aiysha Hart, Razane Jammal, Paul Luebke ile Khalid Laith'in oynadığı 'Cin'. Birleşik Arap Emirlikleri'nin ilk fantastik gerilim-korku filmi olma özelliği taşıyan filmin konusu özetle şöyle: 'ABD'de yaşamakta olan Birleşik Arap Emirlikleri vatandaşı bir çift, ülkelerine dönme kararı alır. Al Jazeerah Al Hamra bölgesinde çok lüks bir daireye taşınır. Her şey ilk başta güzel gözükse de bilmedikleri birşey vardır, evlerinin bulunduğu yerde başka yaratıklar da yaşamaktadır.' Tinker Bell ve Korsan Peri Peggy Holmes’un yönettiği ve Mae Whitman, Christina Hendricks, Tom Hiddleston ile Lucy Liu'nun seslendirdiği animasyon film 'Tinker Bell ve Korsan Peri' filminde, Zarina adındaki perinin, Peri Adası'nın çok değerli mavi peri tozunu çalarak kaçması sonrasında yaşanan maceralar izlenebilecek. AA
Reklam
Shakira’dan Yeni Dünya Kupası Klibi
Ünlü şarkıcı Shakira, yine Dünya Kupası'na özel şarkı yaptı ve bu şarkının klibinde birçok yıldız futbolcu yer aldı.Lionel Messi, Neymar, Agüero, Falcao ve Pique gibi yıldızların Shakira'ya eşlik ettikleri Brezilya 2014 Dünya Kupası'nın şarkısı ve klibi..
Reklam
Reklam
Ünlü Oyuncu Eşini Öldürdü
The Shield' dizisinde canlandırdığı polis karakteriyle tüm dünyada tanınan ABD'li aktör Michael Jace eşini öldürdü. Para yüzünden yaşadıkları bir kavga sonucu eşine ateş eden aktör olayın ardından polisi arayarak “yardım edin eşimi öldürdüm” dedi. Yıllarca ekranlarda polis olarak tanındı. Şimdiyse katil oldu. 'The Shield' dizisiyle tanınan ABD’li aktör Michael Jace eşini silahla vurarak öldürdü. 51 yaşındaki aktör daha sonra sağlık ekiplerini arayarak 'Eşimi vurdum, yardım edin' dedi. Eve giden polisler, Michael Jace'ın 40 yaşındaki eşine birkaç el ateş ettiğini belirledi. Üstelik olay sırasında çiftin 10 yaşından küçük iki çocuğu da evdeydi. Michael Jace, tutuklanırken iki çocuğu akrabalarının yanına gönderildi. Polis şimdi aktörün, 10 yıldır evli olduğu eşini neden öldürdüğünü belirlemeye çalışıyor. Çiftin maddi zorluklar yaşadığına dikkat çekiliyor.2008'de sona eren 'The Shield' dizisinin ardından ekranlardan uzak duran Michael Jace'ın 1 milyon dolar borcunun olduğu belirtiliyor. FORREST GUMP’TA OYNAMIŞTI Oscar ödüllü 'Forrest Gump' filminde de rol olan Jace, 2002-2008 yıllarında 'The Shield', dizisinde canlandırdığı polis karakteriyle üne kavuşmuştu. 'The Shield' Türkiye'de Karakol ismiyle 2011'de ekranlara gelmişti.Milliyet
Game Of Thrones'tan Önce Ne Yapıyorlardı?
Tüm dünyada ilgiyle izlenen, kellelerin havada uçuştuğu dizi Game of Thrones, oyuncularına da büyük şöhret getirdi. İşte ünlü dizinin oyuncularının daha önceki rolleri.
Reklam
Reklam
Nuri Bilge Ceylan: 'Filmlerimde Karamsar Olma Hakkımı Kullanıyorum'
Zayıf taraflarımızla yüzleşmek gerektiğini, üstelik bunun bizim kültürümüzde yaygın olmadığını vurgulayan Ceylan, insanı anlamaya çalışarak film yapmanın kendisine daha anlamlı geldiğini söyledi. Altın Palmiye adayı yönetmen, “Hayatta ne kadar varsa filmlerde de o kadar umut olmalı. Filmlerimde karamsar olma hakkımı kullanıyorum” dedi67. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan “Kış Uykusu”nun yönetmeni Nuri Bilge Ceylan, filmde Türkiye’nin şu sıralardaki politik durumuna bir gönderme olmadığını vurgulayarak “Filme 3 yıl önce başladık. Sinemacının gündemi kovalaması hem zor, hem de şart değil. Sinemacının gazetecilik yapmasına gerek yok” dedi.Ceylan, sanatçının görevinin kendi geldiği kültüre başka bir bakış açısı getirebilmek olduğunu söyleyerek şöyle dedi: 'Zayıf taraflarımızla yüzleşmek gerek ki bu bizim kültürümüzde yaygın değildir. Kültürün onur, gurur, utanma eşiklerini aşma kaygısı gütmeden topluma hizmet etmesi gerekir. Özellikle kendi zayıf taraflarımızla yüzleşmek için sosyal reflekslerle değil, insanı anlamaya çalışarak film yapmak bana daha anlamlı geliyor.”Ceylan, önceki gün Cannes’da, senaryoda imzası bulunan Ebru Ceylan, görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki, yapımcı Zeynep Özbatur, Fransız ortak yapımcı Alexandre Mallet-Guy ve başrolleri paylaşan Haluk Bilginer, Demet Akbağ ve Melisa Sözen’le birlikte bir basın toplantısı düzenledi.“Kış Uykusu”nun çıkış noktasının 19. yüzyıl Rus yazarı Anton Çehov’un birkaç kısa öyküsü olduğunu belirten yönetmen, “Ama sonuçta senaryoyu Ebru Ceylan’la birlikte yazdık” dedi.Ceylan, sinemaya bakışını, “Hayatta insan her yerde aynıdır. Yaşamla ilgili ikircikli filmleri seviyorum, her şeyi çözüme ulaştıran değil, muhtelif duyguları gösteren, ucunu açık bırakan filmler bana göredir” sözleriyle özetledi.Ünlü yönetmen, filminde “umut” olup olmadığı yolundaki bir soruyu da, “Filmlerime özel olarak umut koymayı sevmiyorum. Hayatta ne kadar varsa filmlerde de o kadar umut olmalı. Filmlerimde karamsar olma hakkımı kullanıyorum” diye yanıtladı.“Kış Uykusu”nun baş oyuncularından Demet Akbağ, Soma’da yaşanan maden faciasıyla ilgili olarak, “Buruk bir sevinç yaşıyoruz. Bir yandan yüreğimiz kan ağlıyor, öte yandan burada filmimizi tanıtmamızın mutluluğunu yaşıyoruz” dedi.Ceylan da “Tüm duyguları aynı anda yaşıyoruz. Olaylar biz buraya gelirken başladı. Sevincimiz kursağımızda kalıyor” demekten kendini alamadı.“Tiyatrodaki gibi prova yaptık, hatta bunları kaydettik. 200 saatlik kayıttan 196 dakikaya ancak indirdik” diyen Haluk Bilginer ise 182 sayfalık kalın senaroyu ilk gördüğünde korktuğunu, ama okuduktan sonra metne vurulduğunu söyledi.Bilginer, Ceylan’ı, “İletişimde usta bir insan ve istediğini almayı beceren bir usta yönetmen” sözleriyle tanımladı.Cumhuriyet
Reklam