"Keşke Küçükken Ben Bilseydim" Diyeceğiniz 10 Pedagojik Doğru
Hepimiz bir zamanlar çocuktuk ama hepimiz 'doğru' büyütülmedik. 'Keşke o zamanlar bilseydim' dediğimiz, kendimizi suçlamamızı engelleyecek ve içimizi ferahlatacak o kadar çok pedagojik gerçek var ki... Gel, şimdi içindeki o küçük çocuğun yanına usulca oturalım, onun omuzlarına dokunalım ve kulağına fısıldamamız gereken 10 bilimsel gerçeği birlikte keşfedelim.
1. Ağlamak zayıflık değil, beynin en sağlıklı düzenleme yöntemidir!
Küçücükken 'Ağlama, üzülme, kocaman oldun' dediklerinde duygularımızı yutmayı öğrendik, değil mi? Oysa nörobilim bize gözyaşlarının, stresi vücuttan atan en doğal detoks sistemi olduğunu söylüyor. Keşke biri bize ağlamanın zayıflık veya şımarıklık değil, beynimizin aşırı yüklemeyi 'sıfırlama' tuşu olduğunu söyleseydi.
2. Çocuklar ilgi çekmek" için değil, bağ kurmak için huysuzluk yapar!
Yaşadığımız huysuzluk krizleri, gelişmekte olan beynimizin 'Şu an duygularımla başa çıkamıyorum, lütfen bana yardım et' deme şekliydi. Bağlanma teorisi bunu çok net açıklıyor; çocuk anlaşıldığını ve güvende olduğunu hissettiğinde sinir sistemi kendiliğinden sakinleşir. Keşke o anlarda cezalandırılmak veya görmezden gelinmek yerine şefkatle kucaklansaydık.
3. Zeka sabit bir etiket değil, çabayla gelişen bir kas gibidir.
Kaç kere “Sen çok zekisin” denildiği için hata yapmaktan ya da yeni bir şey denemekten korktuk? Carol Dweck’in gelişim odaklı zihniyet araştırmaları da gösteriyor ki çocuğun zekasını değil, çabasını övmek onu daha özgür ve cesur yapıyor. Çünkü başarı kusursuz olmak değil; denemek, yanılmak ve tekrar ayağa kalkabilmek.
4. Oyun oynamak boş zaman aktivitesi değildir.
'Bırak artık şu oyunları da biraz ders çalış' lafı çoğumuzun kulaklarında çınlıyordur. Oysa oyun, bir çocuğun dünyayı, kuralları, sorun çözmeyi ve empatiyi anladığı, beynindeki sinirsel ağların en hızlı ve sağlam şekilde kurulduğu yerdir. Eğer oyunlarımızın aslında birer 'hayat provası' olduğu bilinseydi, kendi kendimize kurduğumuz o hayal dünyamız çok daha fazla ciddiye alınırdı.
5. Her çocuğun bir duygusal deposu vardır ve o depo sadece şefkatle dolar.
Bazen nedensiz yere hırçınlaştığında aslında sadece 'duygusal deponun' boşaldığını ve birinin onu doldurması gerektiğini biliyor muydun? Tıpkı acıktığımızda midemizin guruldaması gibi, sevgisiz veya temassız kaldığımızda da ruhumuz huysuzlaşarak sinyal verir. Keşke büyüklerimiz bu deponun pahalı oyuncaklarla değil, kaliteli zaman ve sıcak bir sarılmayla dolduğunu bilseydi.
6. Sınırlar kısıtlamak için değil, güvenli bir alan yaratmak içindir.
Bize kurallar ve sınırlar hep 'yapma, etme' şeklinde cezalandırıcı, soğuk bir dille öğretildi. Halbuki pedagojik olarak doğru çizilmiş bir sınır, karanlık bir yolda yürürken tutunacak bir tırabzan gibidir; çocuğa 'Nerede duracağını biliyorum ve seni koruyabilirim, burada güvendesin' mesajı verir. Keşke o sınırlar öfkeyle değil de tutarlılıkla ve sevgi dolu bir kararlılıkla çizilseydi.
7. Öfke çok sağlıklı bir duygudur, sorun olan öfkenin nasıl ifade edildiğidir.
Küçüklüğümüzde öfkelenmek genellikle 'saygısızlık' olarak etiketlendi ve çoğumuz iyi çocuk olmak adına öfkemizi bastırmayı öğrendik. Oysa psikoloji, öfkenin sınırlarımızı koruyan, bize 'Burada sana karşı bir haksızlık var' diyen çok kıymetli bir pusula olduğunu söyler.
8. Çocuklar söylenenleri değil, gördüklerini kopyalayan aynalardır.
Ayna nöronlarımız sayesinde beynimiz, söylenen süslü kelimelerden çok anne ve babamızın evdeki gerçek davranışlarını kaydetti. Keşke bizi asıl şekillendiren şeyin emir kipleri değil, o evin içindeki sessiz atmosfer ve eylemler olduğunu zamanında anlasalardı.
9. Can sıkıntısı, yaratıcılığın ve kendi kendini oyalayabilme becerisinin tohumudur.
Beynin varsayılan ağsistemi, tam da can sıkıntısı anlarında çalışmaya başlar, hayal gücünü ateşler. Keşke can sıkıntısının hemen çözülmesi gereken bir 'problem' değil, kendi içimize dönüp yaratıcılığımızı bulmamız için harika bir fırsat olduğunu bilseydik.
10. Koşulsuz sevgi, "hatalarına rağmen" değil, "sen olduğun için" sevmektir!
Sadece uslu durduğumuzda, yemeğimizi bitirdiğimizde veya takdir belgesi getirdiğimizde tam anlamıyla sevileceğimizi sanarak büyüdük çoğumuz. Ancak Carl Rogers’ın koşulsuz kabul ilkesi, bir çocuğun ancak 'olduğu gibi' kabul edildiğinde sağlıklı ve bütüncül bir benlik algısı geliştireceğini söyler. 'Böyle yaparsan seni sevmem' şeklindeki o masum sanılan tehditler yerine, 'Ne yaparsan yap, ne hata yaparsan yap benim için çok değerlisin' güvenini hissetseydik... Bugün dünyadan onay koparmak için bu kadar çırpınmazdık; çünkü o küçük çocuk, sadece var olduğu için zaten dünyalara bedeldi.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!


Yorum Yazın